M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 120-121. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Cenâb-ı Hak dünya ve âhirette gönlünüzün istediği muradlarınıza, dileklerinize nâil eylesin. İki cihanda aziz olun, bahtiyar olun, mutlu olun. Allahu Teâlâ hazretleri elem keder göstermesin...

Bu geceki Kur'ân-ı Kerîm sohbetim Bakara sûre-i şerîfesinin 120. ve 121. âyetleri üzerinde olacak. Âyetleri okuyalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve len terdâ anke'l-yehûdu ve le'n-nasârâ hattâ tettebia milletehüm kul inne hüda'llâhi hüve'l-hüdâ ve le-ini't-teba'te ehvâehüm ba'dellezî câeke mine'l-ilmi mâ leke mina'llâhi min veliyyin ve lâ nasîr.

Ellezîne âteynâ hümü'l-kitâbe yetlûnehû hakka tilâvetihî ülâike yu'minûne bihî ve men yekfur bihî fe-ülâike hümü'l-hâsirûn.

Mâ leke mina'llâhi min veliyyin ve lâ nasîr 120. âyet-i kerîmenin sonu. Ülâike hümü'l-hâsirûn 121. âyet-i kerîmenin sonu.

İki âyet-i kerîmeyi okuduk.

Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ buyuruyor ki;

Ve len terdâ anke'l-yehûdu ve le'n-nasârâ hattâ tettebia milletehüm.

len takısı, edatı, muzâri yani şimdiki zaman, geniş zaman fiilinin önüne geldiği zaman istikbal mânası ifade eder. Terdâ, "Sen razı olursun, oluyorsun." mânasına gelir. Len terdâ olunca, o zaman "olacaksın, olacak" mânasına gelir.

Şimdi burada ve len terdâ; terdâ filinin fâili el-yehûdu ve'n-nasârâ. "Yahudiler ve nasrânîler memnun olmayacaklar."

Cenâb-ı Hak istikbale ait bir bilgi veriyor:

"Yahudiler ve nasrânîler senden razı ve hoşnut olmayacaklar..."

Hattâ tettebia milletehüm.

Bu hattâ da yine muzâri fiilin başına geliyor.

"Sen onların milletine tâbi olmadıkça." mânasına...

İlâ en mânasına gelir. "Sen onların milletine tâbi oluncaya kadar" demek, birisi. "Sen onların milletine tâbi olmadıkça" demek, ötekisi. Hattâ edatı bu iki mânayı da ifade edebilir. İkisi de uygun düşüyor, zaten bizim anlattığımız konuyu dağıtmıyor, aynı mânaya işaret edilmiş oluyor.

"Yahudiler ve nasrânîler sen onların milletine tâbi olmadıkça senden hoşnut ve razı olmayacaklar." Veyahut; "Oluncaya kadar uğraşacaklar, ancak öyle olursa razı olurlar, başka türlü razı olmayacaklar." mânasına.

Yahudiler ve nasrânîler, yani Musa aleyhisselâm'a indirilen Tevrat'ı okuyan, ona bağlı olan millet. Biz Musevî diyoruz, "Musa aleyhisselâm'a mensup olan insanlar" mânasına. Nasrânî dediklerimize de "İsevî" diyoruz, Hz. İsa'ya tâbi olanların devamları olmuş oluyor.

Elmalılı rahmetullâhi aleyh, tefsirinde;

"Yahudiler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e 'Sen bizimle bir müddet ihtilaf etmeden hoşça geçin, bizi memnun et, sonra biz de sana tâbi olalım.' diye böyle bir teklifte bulunmuşlar." diyor, kaynağını göstermiyor.

Benim de baktığım; İbn Kesîr'de ve başka tefsirlerde, şu anda bunun hangi kaynaktan geldiğini irdeleme imkânım yok. Ama bu teklif üzerine bu âyet-i kerîme inmiş oluyor.

Yahudiler; "Sen bize bir tâbi ol da, bizimle hoş geçin de, sonra biz sana tâbi olalım." diye bir ara teklifte bulunmuşlar. Halbuki hakkın bâtıla tâbi olması hiçbir zaman olacak iş değildir. Böyle bir taviz de Peygamber Efendimiz'in hayatında görülmüş bir şey değil... Ondan önce Kureyş'in müşrikleri ne tekliflerde bulundular... "Seni hükümdar seçelim, seni zengin edelim, en güzel kızlarımızla evlendirelim; bu davadan vazgeç." dediler. Ne parlak tekliflerde bulundular... Belki bugün bazı insanlar böyle tekliflerle karşılaşsalar... Peygamber Efendimiz; "Hayır! Bir elime güneş, bir elime ay verilse ben bu davadan vazgeçmem!" dedi. Çünkü Allah onu peygamber tayin etmiş. O davasını, o görevini yapacak. O görevde taviz vermek veya duraklamak veya vazgeçmek veya geri dönmek veya görevi iade, böyle şey onun için bahis konusu değil. Ne teklifler oldu... Bu teklif, teklif mi? Tabii onu da Peygamber Efendimiz [kabul etmezdi].

Allahu Teâlâ hazretleri bize bu âyetlerde istikbale ait gelişmeleri de bildiriyor. "Yahudiler ve nasrânîler senden, sen onların milletine tâbi olmadıkça razı olmayacaklar, ey Resûlüm!" diye bildiriyor. Tabii Peygamber Efendimiz herkesin hak yola gelmesini istediği için, cennetlik olmasını dilediği için, çok merhametli, raûf ve rahîm sıfatlarını bihakkın taşıyan bir mübarek kalbi olduğu için, merhametli olduğu için herkesin kurtulmasını istiyordu, cennete gitmesini istiyordu, cehenneme düşmemesini istiyordu, onun için böyle büyük bir istekle, temenni ile [davet] yapıyordu. Kabul edilmediği zaman da üzülüyordu.

Allahu Teâlâ hazretleri muhtelif âyet-i kerîmelerle;

Leyse aleyke hüdâhüm... "Onların hidâyete erdirilmesi sana ait değil." İn aleyke ille'l-belâğ. "Sen ancak tebliğ edersin, tebliğ et. Gerisine üzülme, tasalanma, dert edinme..." diye muhtelif defalarda beyan buyurmuş, tavsiye buyurmuş Peygamber Efendimiz'e…

Bu âyet-i kerîme bize İslâm'a girmeleri konusunda aşırı isteklerinin tahakkuk etmeyeceğini, onların hâlet-i rûhiyelerini de bildiriyor. Onlar tâbi olmayacaklar; bir yol tutturmuşlar, menfaatlerini bırakamıyorlar. Halbuki yanlış. İnançları asıl inanç değil, kökeninde, başladığı zamanki sâfiyetinde değil; Musa aleyhisselâm'ın anlattığı değil, İsa aleyhisselâm'ın anlattığı değil. Ama "bırakmayacaklar" diye bildiriyor.

Burada; "Onların milletine tâbi olmadıkça..." Millet burada ne mânasına?

"Onların girdikleri, yürüdükleri yola tâbi olmadıkça" demek.

Millet, et-tarîkatü'l-meslûkatü, yani "süluk edilen yol" mânasına diye bildiriliyor; "girilen yol, gidilen yol" demek.

"Sen onların gittikleri yola gitmedikçe, o yola girmedikçe senden razı olmayacaklar."

Bir bu mâna veriliyor, buradan da "din" mânasına kullanılıyor.

Millete İbrâhîme hanîfâ. "İbrahim'in milleti, yani İbrahim aleyhisselâm'ın dini -veyahut- girdiği, hanif olarak yürüdüğü yol; Hakk'a meyilli, Hakk'a sevgili, hakkı tutan, Hakk'ın rızası yolu" demek oluyor.

Dine böyle "millet" kelimesi de kullanılmış. Bu bize biraz garip gelebilir. Çünkü biz millet deyince lisanımızda "ulus, yani kavimlerin meydana getirdikleri topluluklar" mânasına kullanmaya alışmışız. Burada "onların milletine tâbi olmak" [deyince;] insanın yaratılışı ne ise, hangi ırktansa o ırktan, böyle bir şey bahis konusu değil. O zaman ayrı bir millet, ayrı bir devlet kurmuş da değiller, toplum olarak yaşıyorlar. Bugünkü mânasıyla değil.

Bu millet kelimesinin "din" mânasına gelmesi, "gidilen yol" mânasına gelmesi neredendir?

Zemahşerî ki "Gelin, atalarınızın dilini size öğreteyim." diyecek kadar Arapça'da ilerlemiş bir büyük Harezmli alim. Medine-i Münevvere'ye yerleşmiş, orada mücâvir olmuş, Cârullah lakabını almış, tefsir yazmış. O belâgatı da iyi bilen bir kimse. Esâsü'l-belâga isimli eseri var. Burada bu millet kelimesinin asıl mânasının "gidilen yol" demek olduğunu, insanlar da inanç bakımından bir yol tutturup gittiklerinden, o inançlarına, dinlerine de "millet" denildiğini beyan ediyor.

Elmalılı da işi lügat kökeninden alarak, lügatta bu millet kelimesinin "bir şeyi söyleyip karşı tarafa öğretmek, -hatta "dikte ettirmek" diyoruz- yazdırmak" mânasından geldiğini; bu kelimenin mânasının "imla" gibi olduğunu, inançlar da Peygamber tarafından etrafındaki insanlara dikte edildiği için onların o anlattıkları şeyin bütününe o kökten, "söylenilmiş, yazdırılmış, öğretilmiş bilgiler topluluğu" mânasına, oradan geldiği[ni söylüyor.]

Tabii bir de, şeriat de "din" demek. Şeriat de susayan insanların susuzluklarını giderecekleri bir rahmet ve sevap kaynağı olduğu için, oradan "su içmek ve suya kanmak" mânasından şeriate de "din" mânası verilmiş. Yani bu üç kelime aynı anlamda kullanılıyor.

Hani bazıları şeriate yan bakıyor, bazıları bazı kimselere "Vay, bunlar şeriatçi!" diyor. Tabii bütün müslümanlar şeriatçidir, çünkü şeriat "din" demektir. Elbette her müslüman öyle olur. Aksi; dini de bilmemek, inancı da bilmemek, konuyu da bilmemek demek oluyor.

"Onların milletine tâbi olmadıkça" ne demek?

"Onların dinlerine, yollarına tâbi olmadıkça senden razı olmayacaklar." mânasına geliyor. Bildiriyor.

Kul. "Onlar böyle tavırlarında iken, ey Resûlüm, sen onlara de ki;" İnne hüdallâhi hüve'l-hüdâ. "Allah'ın hidâyeti, asıl hidâyet işte odur."

İnne'd-dîne inda'llâhi'l-İslâm. "Allah'ın seçtiği, razı olduğu din İslâm."

Ve men yebteği ğayre'l-islâmi dînen fe-len yukbele minhu. Allah İslâm'dan başka bir din tutturanların dindarlığını kabul etmeyecek; kesin.

"İşte Allah'ın o hidâyet yolu, asıl hidâyet odur. Yani sizin çağırdığınız değil." mânasına...

Bir de , hüdallah'tan maksat, izafet-i beyâniye olmuş oluyor, yani "Allah'ın hidâyeti, asıl hidâyet odur." mânasına gelmiş oluyor.

Tabii "Kimse 'Ayranım ekşi.' demez." diye atalarımız bir söz söylemiş. Bunun bîtaraf ölçülerle ölçülmesi, tartılması, konuşulması var. Bu dinlerin mensupları olan papazlar, hahamlar da, o ülkelerden yetişmiş müdekkik alim araştırmacılar da bu dinlerin inançlarının pek çoğunun asılsız olduğunu söylüyor. Mesela yakın zamanda, şimdi bu yılbaşı, Noel baba vesaire hikayelerinin sonradan çıktığı, asıl Hıristiyanlık'ta olmadığı kendi kitaplarında da yazılıyor. Kendi kitaplarının asıllarının kaybolduğu [biliniyor.] Hatta içlerinden öyle kimseler çıkmış ki; "Hz. İsa gibi bir insan bile yaşamamıştır!" diyecek kadar bu işleri tenkit edenler var. Bilimsel ölçülerle ölçülmeye, tartılmaya geldiği zaman iş gün gibi ortaya çıkıyor. Hani aslı, hani esası, hani akla mantığa vurulduğu zaman ölçülmesi, değerlendirilmesi?..

İnne hüdallâhi hüve'l-hüdâ. Allah'ın hidâyeti, Allah'ın Peygamber Efendimiz'e öğrettiği asıl hidâyet budur. "Allah hidâyeti odur." demek, yani "İnsanların ortaya koyduğu eğri büğrü şeyler değil de Allah'ın insanlara öğrettiği..." mânasına da anlamak mümkün. "Asıl hidâyet yolu budur."

"Ey Resûlüm! Ey Muhammed-i Mustafam! Sen onlara de ki; 'Allahu Teâlâ hazretlerinin beni tebliğle görevlendirdiği bu yol; asıl hidâyet yolu budur! Doğru olan, sahih olan, kâmil olan, eksiksiz olan, her türlü güzel hususu ihtiva eden asıl din budur!' diye sen onlara söyle, ey Resûlüm!" diyor. Peygamber Efendimiz'e, ashâbına ve etbâına bunu beyan etmelerini öğretmiş oluyor.

Katâde rahmetullâhi aleyh bildiriyor ki;

Beleğanâ enne Resûlallah sallallahu aleyhi ve sellem- kâne yekûl. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem her zaman şöyle buyururdu ki;

Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî yukâtilûne ale'l-hakkı zâhirîne lâ yedurruhüm men hâlefehüm hattâ ye'tiye emrullâhi.

Muhtelif kaynaklarda muhtelif rivayetleri var. O rivayetlerde kelime farkları var. Ama herkesin duymuş olduğu bir hadîs-i şerîf bu:

Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî. "Benim ümmetimden bir seçkin şuurlu zümre bulunacak." Yukâtilûne ale'l-hakkı. "Bunlar hak üzere İslâm'ı savunacaklar; mukâtele edecekler, yılmayacaklar, gevşemeyecekler, fütur getirmeyecekler, Allah'ın dinine yardımcı olacaklar." Zâhirîne. "Ve galebe çalacaklar, üstün gelecekler." Lâ yedurruhüm men hâlefehüm. "Kendilerinden görünüp, yakınlarından görünüp de onlara muhalefet edenler bunlara zarar veremeyecek."

Hani bazen anası babası mü'min evlâdının karşısına çıkıyor, akrabası karşısına çıkıyor, kavmi kabilesi karşısına çıkıyor. Böyle aykırı gidenler, engellemeye, [çelmelemeye,] hafifletmeye, frenlemeye çalışanların aleyhte çalışmaları hiçbir zarar vermeyecek.

Hattâ ye'tiye emrullâh. "Allahu Teâlâ hazretlerinin emri, buyruğu, vaadi kıyamet kopuncaya kadar, gelinceye kadar daima mevcut olacak."

Ben de her zaman, daima dua ediyorum ki; "Yâ Rabbi! Bizi o zümreden eyle. Yanılanlardan, şaşıranlardan, gevşeyenlerden, hizmetten kaçanlardan; veyahut İslâm'a hizmet etmeyip de keyfine, zevkine, dünyaya dalanlardan etme. Bu zümreden eyle. Bu sevdiğin insanlardan eyle..."

Allah dualarımızı kabul etsin. Bizi o tâife-i merziyyeden, yani kendisinin razı olduğu zümreden eylesin. Daima Allah rızası için çalışmamızı, çalışmanızı cümlemize, cümlenize nasip eylesin.

Asıl hidâyet yolu işte bu; Peygamber Efendimiz'e Allah'ın öğrettiği, Peygamber Efendimiz'in de bize öğrettiği işte bu din. İşte hadîs-i şerîfler... İşte Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri; numara numara, hareke hareke, harf harf hepsi Peygamber Efendimiz'in zamanındaki gibi; değişmemiş, bozulmamış, unutulmamış... Her şey ortada... Peygamber Efendimiz'in günlük hayatı en ince teferruâta kadar tespit edilmiş. Nasıl saçını tarardı, nasıl koku sürünürdü, nasıl başkalarına yardım ederdi, sofrada nasıl sağ eliyle yerdi, kaç parmağını kullanırdı, nasıl temizliğe riayet ederdi, nasıl günlük yaşantısında etrafına davranırdı, güleç yüzlü vesaire... İşte her şey ortada. İşte Allah'ın hak Peygamberi, işte Allah'ın hak kitabı, işte Allah'ın öğrettiği din...

Bizim burada bir camimiz var, elhamdülillah. Orada bir Sırplı kardeş gelmiş, müslüman olmuş. Ailesinden bir kişiyi daha -babasını- müslüman etmiş. İnşaallah ötekiler de müslüman olacak. Camide de görev almış. Elhamdülillah... Kimisi husumetle elini kana buluyor, gaddarlık, hunharlık ediyor; ama Allah nasip edince kimisi de böyle Allah'ın yolunu bulup doğru yola geliyor, hidâyete eriyor. Bunun hak yol olduğunu kabul edip nice profesörlerden, alimlerden, Amerikalı meşhur senatörlerden, meşhur kişilerden, diplomat siyasîlerden nice nice insanlar kabul ediyor. Biz bunlara para vermiyoruz ki... Reklam da yok... Aleyhte bir sürü reklam da var, kötüleme var. Ona rağmen inceliyorlar; "Hak din budur." diyorlar. Çünkü kendi kitaplarında da o hususta bilgiler mevcut.

Ve le-ini't-teba'te ehvâehüm ba'de'llezî câeke mine'l-ilm. "Eğer, ey Resûlüm..."

İn itteba'te... İn, Arapça'da "eğer" demek.

"Eğer sen onların hevalarına, ehvâehüm, hevâ-i nefislerine ittiba edecek, etmiş olsaydın..."

"Farz-ı muhal... Yapmazsın ya... Ben sana söylüyorum, ümmet de anlasın, ümmet de böyle bir şeyi yapmasın. Eğer sen onların hevâ-i nefislerine tâbi olacak olsan..."

Ba'de'llezî câeke mine'l-ilmi. "İlimden sana gelen o Kur'ân-ı Kerîm, o vahiyler, o bilgilerden sonra sen bunları bırakıp da onların arzularına, hevalarına tâbi olacak olsan..."

Ne olur?

Mâ leke. "Senin için hiç olmaz." Mina'llâhi. "Allah tarafından." Min veliyyin ve lâ nasîr. "Bir dost veya yardımcı bulamazsın. Allah'tan bir yardım alamazsın. Allah'tan bir dostluk göremezsin. Allah'tan yana bir dostun olmaz."

Bu çok büyük bir tehdittir.

Geçen haftaki âyet-i kerîmelerde Peygamber Efendimiz'i Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri nasıl methediyor:

İnnâ erselnâke bi'l-hakkı beşîran ve nezîrâ diye böyle methederken burada da şiddetli bir şekilde yanlış bir iş yapılmaması konusuna çok şiddetli bir uyarı var.

"Yahudi ve hıristiyanların heva ve heveslerine, arzularına, isteklerine tâbi olursan Allah'tan sana bir yardım gelmez, bir dostluk olmaz. Allah'ın tayin edeceği bir yardımcı, bir dost da bulamazsın."

İnsan eğer öyle yaparsa yardımsız, dostsuz, pişman, perişan oluverir.

Velî ne demek?

"Dost" demek.

Nasîr ne demek?

"Yardımcı" demek.

Velî ile nasîr niye yan yana geliyor?

Velî, "dost" demek; ama her dost bazen insana yardım edemiyor. İşte dünyadaki bir sürü zulüm, işte buna üzülen bir sürü dost; ama yardımcı olamıyor. Bazen de en ummadığın bir kimse, dost da değil, karşı taraftan; ama Allah'ın verdiği bir şeyle o sana yardımcı oluyor, hiç ummadığın bir kimsenin yardımına mazhar olabiliyorsun. Bazen insan dost bulamaz, bazen dost bulur ama dostun elinden bir şey gelmez, yardım gelmez, faydası olmaz, bazen yardımcı bulamaz.

Şimdi burada "Ne dostun olur, ne yardımcın olur." buyuruluyor.

Mâ leke. "Senin için olmaz." Mina'llâhi. "Allah'tan yana, o cihetten düşünecek olursan..." Min veliyyin ve lâ nasîr. "Allah senin dostun da olmaz, yardımcın da olmaz."

Tabii Allah'ın dostu olmadığı, yardım etmediği kimse dünyada âhirette perişan olur. Çok büyük bir tehdit! En korkunç durum bu! Demek ki gelen ilm ü irfandan ve şeriat-i Kur'an'dan sonra, birisi kalkar da onların hevasına tâbi olursa, isteklerine tâbi olursa, onların dinlerine girerse… Onların dinlerine Müslümanlıktan sonra girmeye ne denir?

"İrtidat etmek" denir.

"Falanca kimse boynuna haç takmış, Almanya'daki falanca işçinin oğlu şöyle olmuş..."

O ilimden, İslâm'dan, Kur'an'dan sonra birisi böyle yaparsa hiçbir yardım, hiçbir dost kalmaz; en kötü işi yapmış olur, mahvolur.

Evet, müslümanların bu sırada, bu devirde, bu yıllarda, bu dünyada yardımcısı, alkışlayıcısı, seveni, bağrına basanı az. Yanlış yola gidene her türlü yardım, yolunu şaşırmış balinalara yardım, ormandaki hayvanlara yardım… Ama bir müslümana her yerde zulüm, baskı; her yerde sıkıntı, üzüntü, dert… Nedir bu?

İmtihan. Cenâb-ı Hak İslâm yolunu böyle zahmetli eylemiş ki âşık-ı sâdıklar, sağlamlar belli olsun; yalancılar, pamuk ipliği ile bağlı olanlar, sahteler, çürükler ayrılsın; hikmeti bu. Bu imtihanları Peygamber Efendimiz de, ashâb-ı kirâm da, evliyâullah da, daha önceki peygamberler de hepgördüler.

Nasıl olacak insan?

Kale gibi olacak. Sapasağlam olacak. Hiçbir şeyden yılmayacak. Cenâb-ı Hakk'a bağlığından kopmayacak.

Eğer beni öldüreler...

"Eğer beni yaksalar, küllerimi havaya savursalar yine ayrılmam." diyecek. Yunus Emre'nin şiirlerinde anlattığı o aşklı, şevkli bağlılık, o candan bağlılık, hiçbir şeye yılmadan, aldırmadan Müslümanlığı güzel yapmak; önemli olan bu!

Bu bilgiden sonra 121. âyet-i kerîmeye geçiyoruz.

Tabii söylenecek şeyler çok... Bir kere, "Onların ehvâsına tâbi olursan." deniliyor. Demek ki onların din diye icrâ ettikleri merasimler onların heva ve hevesleri; Cenâb-ı Hakk'ın Musa aleyhisselâm'a, İsa aleyhisselâm'a öğrettikleri değil. O manzaralara bakın, tarih kitaplarını okuyun...

Ehvâehüm. Ehvâ ne demek?

Heva kelimesinin çoğulu. Heva ne demek?

"İnsanın içinden nefsinin istekleri" demek.

Cehennemin bir adı da hâviye; cehenneme götüren bir sürü haksız, hudutsuz, taşkın, azgın istekler...

İnsanların uyması gereken yol nedir?

Allah'ın emirleridir.

Allah'ın emirleri nedir?

Hak dindir, ilâhî dindir.

İnsanlar kendileri din uydurmuşsa onlara ne diyoruz?

"Beşerî dinler" diyoruz, "bâtıl dinler" diyoruz. Çünkü kendisi uydurmuş; Allah'ın emri değil diye böyle bu taksime tâbi kılınmış. Birisi hak, birisi bâtıl diye…

Ehvâlarına uyan insanların ehvâlarını yani nefislerinin arzularını, keyiflerini, kafalarından uydurdukları şeyleri kendisine "din" diye, "merasim" diye ortaya atıp da işi o tarafa dök[üp] insanların o arzularına uyarsa insan, Allah'ın arzusunu bırakıp beşerî arzulara uymuş olur; o zaman hiç kıymeti kalmaz. Bu da tabii onların dinlerinin ehvâ olduğu, hevâ-i nefislerden ibaret olduğu, asıl olmadığı beyan edilmiş oluyor.

Ellezîne âteynâ hümü'l-kitâb. "Kendisine kitabı verdiğimiz kimseler... O kimseler ki Biz onlara kitabı verdik."

"Ben Azîmüşşân onlara kitabı verdim..."

Yetlûnehû hakka tilâvetihî. "Onu hakkıyla tilavet ediyorlar, ederler." Ülâike yu'minûne bihî. "Ona inanan işte onlar..." Ve men yekfur bihî. "Kim ona inanmıyor, kâfir oluyorsa..." Fe-ülâike hümü'l-hâsirûn. "İşte onlar hüsrana uğrayanların tâ kendileridir! Hüsrana uğrayanlar onlardır!"

Ellezîne âteynâ hümü'l-kitâb. "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler..." Bunlar kimlerdir?

Bazı alimlere göre; hümü'l-yehûdu ve'n-nasârâ. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'in ve Katede'nin İbn Cerîr'in -yani Taberî Tefsiri'nin sahibi- tercih ettiği bu görüş…

"Ey Resûlüm! Senden önceki zamanda kendilerine kitap vermiş olduğumuz ve kendilerine ehli kitab denilen o kimselerin bazıları..."

Yetlûnehû hakka tilâvetihî. "Onu hakkıyla okurlar."

"Kendilerine indirilen kitabı hakkıyla okurlar; oradaki işaretleri, emirleri, tavsiyeleri alırlar. 'Âhir zaman Peygamberi'ne tâbi olun.' diye o kitaplarının ahkâmının tavsiyelerini tam tutarlar."

Ülâike yu'minûne bihî. "O zaman onlar iman etmiş olurlar."

"Kendilerini inkârdan, Allah'ın gönderdiği Peygamber'e kâfir olmaktan, kitaba kâfir olmaktan kurtarmış olurlar."

"Ama inanmayanlar; onlar çok büyük hüsrana uğrayacaklar!"

Hüsran, "bir işin sonunda ziyan etmek, hiç kâr etmemek, perişan olmak, eline hiçbir şey geçmemek" demek.

Buradaki yetlûnehû... Telâ-yetlû-tilâvet... Yetlûnehû hakka tilâvetihî. "Hakkıyla onu tilavet ederler." Buradaki yetlûnehû "okumak" mânasına; "tilâvet-i Kur'ân-ı Kerîm" diyoruz, "Kur'ân-ı Kerîm okumak." demek oluyor. Yani "Kendilerine kitap indirilenler bunu tam dikkatli bir şekilde hakkıyla okurlar." Tamam, "okumak" mânasına...

Acaba o mânaya mı?

Kur'ân-ı Kerîm'de başka âyetlere de baktığımız zaman bazen bu telâ-yetlû-tilâvet "takip etmek" mânasına da geliyor. Mesela;

Ve'ş-şemsi ve duhâhâ ve'l-kameri izâ telâhâ. Bu âyet-i kerîmede güneşe yemin ettikten sonra bir de aya yemin ediyor. Ve'l-kameri izâ telâhâ. O güneşi takip eden kamere de yemin ediyor. O kamer o güneşi okuyacak değil; buradaki telâhâ "güneşi okur" dersek saçma olur. Yani "takip etmek" mânasına, "tâbi olmak" mânasına.

Demek ki "O kendilerine indirilen kitabı hakkıyla takip edenler." mânasına.

"Hakkıyla takip etmek" ne demek?

"İçindeki ahkâmı okumak, emirleri tutmak, harfiyen onu uygulamak" demek.

Bir rivayete göre de; -yine Katâde'den de böyle bir rivayet var- bunlar, burada kastedilenler, "kendilerine kitap indirdiğimiz kimseler" denilenler ashâb-ı Resûlillah, yani Peygamber Efendimiz'in ashâbıdır. Buradaki el-kitâb, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Böyle methedilenler de Peygamber Efendimiz'in ashâbıdır. Hakikaten onlar Kur'ân-ı Kerîm'i hakkıyla okudular, hakkıyla uyguladılar, hakkıyla Kur'ân-ı Kerîm'e tâbi oldular. "İşte o inananlar ne âlâ... İnanmayanlar, Kureyş'in müşrikleri, başka kabilelerden müşrikler, onlar da ebedî hüsrana uğradılar." Böyle bir yorum da var.

"Kendilerine kitap verdiğimiz, kendilerine o kitabı verdiğimiz kimseler..." 'O kitap' eğer daha önceki kitaplar ise, Tevrat ve İncil ise o zaman bu kastedilenler o kitaplara bağlı insanların zümresinden, dinindenken Peygamber Efendimiz'e tâbi olanlar kastedilmiş oluyor, cennete girenler kastedilmiş oluyor.

Onlardan kimler var?

Mesela yahudilerin büyük allâmesi, çok alim zât, muhterem Abdullah b. Selam, Peygamber Efendimiz'e geldi; "Evet, senin gelişin Tevrat'ta bildiriliyor. Evsâfın tamamen öyle. Sen âhir zaman Peygamberisin." dedi, müslüman oldu.

Sonra hıristiyanlardan da Peygamber Efendimiz'in hak Peygamber olduğunu kabul edip, anlayıp müslüman olanlar çok. Onlardan bazıları, âshâb-ı sefîne deniliyor, gemiye binmiş olan, gemi ahalisi. Hangi gemi?

Bunlar Cafer b. Ebî Tâlib radıyallahu anh, Câfer-i Tayyar Efendimiz... Şehit olarak âhirete göçen, Peygamber Efendimiz'in de; "Onu ben cennette uçarken görüyorum..." dediği için Câfer-i Tayyar adını alan... O hanımıyla Kureyş'in zülmü dolayısıyla Habeşistan'a gitmişti. Onunla beraber dönerken 32 kişi Habeşistan'dan geldi, hıristiyan, 8 de Şam rahiplerinden, 40 kişi oldular. Bunlar geldiler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e ittibâ ettiler, imana geldiler, müslüman oldular. Bu 40 kişi, bunlara tarihte ashâb-ı sefîne deniliyor, "o gemiyle gelenler" mânasına...

Demek ki Peygamber Efendimiz'in zamanında bazı derin alimler, yahudilerden ve nasrânîlerden-hıristiyanlardan geldiler, müslüman oldular. Bunlar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok medihler var. Ama onlarla ilgili âyetleri okumadan önce bir şeyi belirtmek istiyorum: Burada ister birinci yorum ister ikinci yorum olsun, bu kitabı hakkıyla okuyanlar veya kitaba hakkıyla tâbi olup hakkıyla o kitabı uygulayanlar... "Hakkıyla kitabı uygulamak" nedir?

Ömer b. Hattab radıyallahu anh demiş ki;

İzâ merre bi-zikri'l-cenneti seela'llâhi el-cennete ve izâ merre bi-zikri'n-nâri teâvede billâhi mine'n-nâr. "Kur'an'ı o kadar dikkatli okurlar ki cenneti anlatan âyetler geçince dururlar; 'Yâ Rabbi! Bizi bu bahsettiğin cennetine girenlerden eyle!', cehennemle ilgili âyetler geldiği zaman; 'Yâ Rabbi! Bizi bu cehenneme düşenlerden etme!' [derler.] Böyle duygulana duygulana, hakkıyla, sindire sindire okumak..." mânasına diye Ömer b. Hattab radıyallahu anh böyle izah etmiş, örneklendirmiş.

Hatta o, Kur'ân-ı Kerîm'i birkaç türlü okurmuş; bir hızlı okurmuş, bir de derin derin, düşüne düşüne okurmuş. "Daha henüz üçte birine geldim." buyurmuş. Biz de öyle okumalıyız. Bir, hatmimiz devam etsin diye hızlı okumalıyız; bir de âyetler üzerinde derin derin tefekkür ede ede okumalıyız.

İbn Mes'ûd radıyallahu anh ve onun gibi bazı alimler de buyurmuşlar ki;

"Allah'ın kitabına hakkıyla tâbi olmak, nasıl olacak?"

Vellezî nefsi bi-yedihî. "Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki..."

Peygamber Efendimiz de böyle yemin ederdi. İbn Mes'ûd radıyallahu anh da Peygamber Efendimiz'in o ifadesi gibi sözüne başlamış.

Vellezî nefsi bi-yedihî. "Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki..." İnne hakka tilâvetihî. "Onun hakkıyla tilavet olunması şöyle olur:" En yuhille halâlehû. "Helalini helal bilmek ve uygulamak." Ve yuharrime harâmehû. "Haramını haram bilmek ve haramından kaçınmak." Ve yakraehû kemâ enzelehu'llâhu. "Allah'ın indirdiği şekilde onu okumak." Ve lâ yuharrifü'l-kelime an mevâdıihî. "Sözleri yerlerinden oynatıp tahrif etmemek, bozmamak." Ve lâ yetevellu minhu şey'en alâ gayri te'vilihî. "Kur'ân-ı Kerîm'in herhangi bir yerini asıl mânasından ayrı, olmadık bir tevil ile tevil etmemek." diye hakkıyla okumayı böyle izah eylemiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den de hakkıyla okunması; yettebiûnehû hakka't-tibâihî. "Hakkıyla, ahkâmına ittibâ etmek." diye bir rivayet var. İbn Ömer radıyallahu anhümâ rivayet etmiş ki;

Yetlûnehû hakka tilâvetihî ne demek?

Yettebiûnehû hakka ittibâihî. "Hakkıyla ona ittibâ etmek." demek.

Bu çok önemli bir mâna, bunun üzerinde durmamız, bu hadîs-i şerîfteki bu sözü biraz açmamız lazım.

Kur'ân-ı Kerîm okuyoruz… Hafızlarımız var, çocuklarımıza ezberletiyoruz… Ama eğer bir insan Kur'an'ı okur, ezberler de hiç Kur'ân-ı Kerîm'e yakışır bir yaşam yaşamazsa; hâli Kur'ân-ı Kerîm'de istenen, tarif edilen hâle uymazsa, o zaman ne oluyor?

Onu hakkıyla tilavet etmemiş oluyor.

Ahkâmına uyacak. Kur'ân-ı Kerîm ölülere okunmak için inmiş bir kitap değil; dirilerin hayatını düzeltmek için inmiş bir kitap. Yalan söylemeyecek. Haram yemeyecek. Ölçüyü tartıyı düzgün yapacak. Gıybet etmeyecek. Bunların hepsi, bütün güzel ahlâk, bütün fazâil orada yazılı. Bütün rezâil ve haramlar orada yasaklanmış. Müslüman ona uyacak. Uymadıktan sonra Allah'ın kitabı rafta duruyor, bu okuduğu zaman anlamıyor; o hakkıyla ittibâ olmuyor.

O bakımdan, hakkıyla ittibâya gayret edelim. Çoluk çocuğumuzu da Kur'ân-ı Kerîm'e hakkıyla ittibâ ettirelim.

Eğer bunlardan murad, ashâb¬ ı sefîne gibi, Abdullah b. Selam gibi, kitaplarını okuyup da oradan Peygamber Efendimiz'in evsafını okuyup, anlayıp da iman edenlerdir mânası kastediliyorsa... Bu konuda çok âyet-i kerîmeler var. Allahu Teâlâ hazretleri bu hususu beyan buyurmuş; dikkatle okuyup ona uyma meselesinde, Peygamber Efendimiz'e uyma meselesinde… Daha önceki enbiyâ ve mürselînin gönderdiğine inanan milletlerden… Cenâb-ı Hak buyuruyor ki;

Velev ennehüm ekâmü't-tevrâte. "Eğer o kendilerine Tevrat indirilmiş olanlar Tevrat'ı hakkıyla dosdoğru uygulamış olsalardı..." Ve'l-incîle. "İncil kendilerine inmiş olanlar İncil'i tam uygulamış olsalardı..." Ve mâ ünzile ileyhim min rabbihim. "Rablerinden kendilerine emredilmiş olan, indirilmiş olan âyetleri uygulamış olsalardı..."

Ne olurdu?

Le-ekelû min fevkıhim ve min tahti ercülihim. "Üzerlerinden ve ayaklarının altlarından nimetler yerlerdi."

Başka bir âyet-i kerîmede Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ buyuruyor ki;

Kul yâ ehle'l-kitâb. "Ey Resûlüm! Sen o ehli kitaba de ki;" Lestüm alâ şey'in. 'Siz hiçbir şey üzere değilsiniz, boş, havadasınız; kıymetiniz yok.' Hattâ tukîmû't-tevrâte ve'l-incîle ve mâ ünzile ileyküm min rabbiküm. 'Tevrat'ı ve İncil'i tam mânasıyla okuyup bütün ahkâmını uygulamadıkça, size Rabbiniz'den indirilen ahkâmı tatbik etmedikçe...'"

İzâ ekamtümühâ hakka'l-ikâmeti. "Bunu hakkıyla uyguladığın zaman, ona tam inandığın zaman, hiçbir âyeti ayırmadığın zaman..." Ne olacak?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in gelişiyle ilgili âyetlere de inanacaklar, Efendimiz'in evsâfına da inanacaklar, vasıflarını da öğrenecekler. Ve ona ittibâ etmek konusunda kendilerinden ahit alınmış olduğunu da bilecekler. O geldiği zaman ona yardım etmelerinin emrolunduğunu da bilecekler, yardım edecekler ve böylece devam edecek...

Demek ki onların da 'hakkıyla tilaveti' ne demek?

"Peygamber Efendimiz'e yine tâbi olmaları" demek. Yoksa "ayrı bir yol tutmaları, Kur'ân-ı Kerîm'in, İslâm'ın yanında başka bir din daha tutturmak" mânasına değil.

Ellezîne âteynâ hümü'l-kitâbe min kablihî hüm bihî yu'minûn. "Kendilerine daha önce kitap indirdiklerimiz ona inanırlar." Ve izâ yütlâ aleyhim kâlû âmennâ bihî. "Kur'an'ın âyetleri onlara okunduğu zaman derler ki; 'Biz buna iman ettik.' İnnehu'l-hakku min rabbinâ. 'Bunlar Rabbimiz'den gelmiş âyetler, besbelli...' İnnâ künnâ min kablihî müslimîn. 'Biz zaten müslümandık, Allah'a teslim olmuştuk.' derler." Ülâike yu'tevne ecrehüm merrateyni bimâ sabarû "Sabrettiklerinden dolayı ecirlerini Allah iki kat verecek." Ve yedreûne bi'l-haseneti's-seyyiete. "İyiyi kötüyü ayırt edip iyiye tâbi oldukları için..." Ve mimmâ razaknâ hüm yunfikûn. "Ve hayır hasenât yaptıkları için Allah onları mükâfatlandıracak."

Ve buyuruyor ki Cenâb-ı Hak, yine başka bir âyet-i kerîmede: -Bunlar İbn Kesîr'in tefsirinde bu âyet-i kerîmeyi açıklamak için derc edilmiş, delil mahiyetinde, bu mânanın doğruluğunu gösteren âyetler-

Ve kul li'llezîne ûtü'l-kitâb. "Kendilerine kitap indirilenlere de ki ey Resûlüm..." Ve'l-ümmiyyîn. "Kitap indirilmeyen o müşrik Araplar'a, hepsine birden de ki;" E eslemtüm? "Siz İslâm oluyor musunuz, olmuyor musunuz?" Fe-in eslemû. "Eğer İslâm olurlarsa..." Fekadi'htedev. "Hidâyete ermiş olurlar." Ve in tevellev. "Sırt çevirirlerse, kabul etmezlerse..." Fe-innemâ aleyke'l-belâğ. "Sana ancak tebliğ vazifesi var. Üzülme, onların cezasını Allah verecek." Vallâhu basîrun bi'l-ibâd. "Allah kullarının yaptıklarını biliyor."

Ve men yekfur bihî fe-ülâike hümü'l-hâsirûn dendiği, yani Allah'ın Peygamber Efendimiz'e indirdiklerine kâfir olanların sonsuz bir hüsrana uğrayacaklarını bildirdi.

Bundan sonra en son satırları bu 121. âyet-i kerîmenin izahı sadedinde, İbn Kesîr'in serd ettiği bir hadîs-i şerîf var, onu okuyorum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sahih hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım, nefsim elinde olan, -dilerse beni yaşatacak, dilerse öldürecek olan, her şeye kâdir olan- Allah'a yemin olsun ki..." Lâ yesmeu bi-ehadün min hâzihi'l-ümmeti. "Şu ümmetten beni işiten hiçbir kimse yoktur ki..." Yehûdiyyün ve lâ nasrâniyyün. "İster yahudi olsun, ister nasrânî olsun..."

"Benim zamanımda, şu toplulukta mevcut olup da beni işiten bir kimse..."

Sümme lâ yu'minu. "Eğer sonra inanmamışsa..." Bî. "Bana inanmamışsa..." İllâ dehale'n-nâr. "Mutlaka o cehenneme girer."

Yani kurtuluşu yok.

Çare; âhir zaman Peygamberi'ne -kendi kitaplarında da emrolunduğu üzere- tâbi olmak. Onların en büyük imtihanları bu zaten. "Âhir zaman Peygamberi geldiği zaman tâbi olacaksınız." diye Allahu Teâlâ onlardan ahd almış, ona uyacak. Uymadığı zaman olmadığını hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bildiriyor. Uydukları zaman ne oluyor?

Elhamdülillah; İslâm zaten yahudileri de hıristiyanları da kurtarıyor. Onların dinlerinin bir zamanlar hak din olduğunu beyan ediyor, yanlışlıklarını açıklıyor, doğru yola sevk olunmalarına yol gösteriyor. Yani iyiliklerini istemiş oluyor. Ona tâbi olanlar yine o iyiliğe mazhar olmuş oluyorlar. Bir şey kaybetmiyorlar; her şeyi kazanıyorlar. Aksi takdirde her şeyi kaybedecekler.

Allahu Teâlâ hazretleri geçekleri görüp her zaman her yerde haktan yana, gerçekten yana olmayı nasip eylesin. Bâtıldan uzak eylesin. Yanlış yolda yürütmesin. Hatasını anlayıp doğru yola gelmeyi cümleye nasip eylesin. Doğru yolda yürüyenlere de gayret kuvvet versin. Eza cefa çekerlerse bunun imtihan olduğunu bilip sabretmelerini nasip eylesin. Lütfa mazhar olduklarını, dinlerinin hak olduğunu bilip aşk ile şevk ile ibadet ve taatte olmayı nasip eylesin. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Sayfa Başı