M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Miraç Gecesi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve muhterem, sevgili müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin şu mübarek gecede lütf u rahmeti, selâmı, bereketi, ihsanı ve ikramı cümlemizin üzerine olsun.

Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i bundan asırlardır önce böyle bir Receb ayının böyle bir gecesinde hiçbir beşere nasip olmayacak büyük füyuzâta ve tecellîlere mazhar eylediği gibi onun ümmetinden olan biz âciz ve nâciz kullarını da marifetine ve muhabbetine sahip, nâil ve mazhar eylesin. Dünya ve âhirette saadet ehli eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i en güzel tarzda takip ederek, sünnet-i seniyyesine en güzel tarzda ittibâ eyleyerek yüzlerce şehidin kazandığı sevapları kazanmayı nasip ve müyesser eylesin.

Çok kıymetli kardeşlerim!

Allah sizlerden razı olsun. Böyle yabancı bir diyarda böyle bir kandil gününde sizler olmasaydınız boynumuz bükük, mahzun kalırdık. Ama Allah ecrinizi kat kat ziyade eylesin ki bu yabancı diyarlarda camiler bina etmişsiniz. Muhabbetle cemaatler kurmuşsunuz. Birbirlerinize ikramlarda bulunarak ziyafetler veriyorsunuz. Ve böylece insan garipliğin verdiği burukluktan kurtulup içi sevinçle dolarak Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü senâ ediyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bu akşam Receb'in yirmiyedinci gününün akşamıdır. Akşam ezanıyla beraber Receb'in 26'sı bitti, 27'si başladı. Çünkü bizim takvim sistemimize göre, İslâmî sisteme göre gün akşam ezanıyla bitiyor. Eski gün bitiyor, yeni gün başlıyor. Onun için gece önce geliyor. Bizde gece 12'de geliyor. Yani bir yeni gün 12'de geliyor. İslâmî anlayışta 12'de gelmiyor, daha erken geliyor. Yani ondan 6-7 saat önce gelmiş oluyor. Şu anda biz Receb'in yirmiyedinci gecesindeyiz.

Hicretten bir yıl kadar önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem henüz daha Mekke-i Mükkereme'deyken, o anlayışsız, kaba saba müşriklerin sözle ve fiilen yaptıkları sataşmalara sabredip günlerini geçirirken Rabbimiz kendisine böyle bir mübarek Receb ayında çok büyük şerefler bahşetmiş ve mirâcını nasip eylemiş.

Muhterem kardeşlerim!

Mirâc'a Kur'ân-ı Kerîm'de;

Sübhâne'llezî esrâ bi-abdihî leylen mine'l-mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksâ âyet-i kerîmesinde işaret ediliyor.

Ve'n-necmi izâ hevâ. Mâ dalle sahibüküm ve mâ ğavâ. Ve mâ yantiku ani'l-hevâ in hüve illâ vahyun yûhâ diye başlayan Necm sûresinde de mirâca ait tasvirler mevcut bulunuyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem demin baş tarafını okumuş olduğum hadîs-i şerîfte diyor ki;

"Ben Hatim'de oturmakta iken..."

Hatim, noktasız ha ve ti ile. Hatim, Kâbe-i Müşerrefe'yi gidip görenler hatırlayacaklar, Altınoluk'un olduğu tarafta yarım daire şeklinde, iki tarafı açık, insanın göğsü hizasında bir dairevî duvar var, orası. O duvarın iç tarafına "Kâbe'nin Hatim'i" derler. Orası aslında Kâbe'nin içi idi. Hatta Abdullah b. Zübeyr radıyallahu anh bir ara, Hz. Hüseyin Efendimiz'in şehit edilmesinden sonra Mekke-i Mükerreme'de halife olunca hemen Kâbe-i Müşerrefe'yi Peygamber Efendimiz bir keresinde temenni eylemişti diye oraya kadar büyüttü. "Orası da Kâbe'dendir, imkânım olsaydı orayı da Kâbe'ye katardım." buyurdu diye Peygamber Efendimiz, oraya kadar duvarını genişletti. Kâbe-i Müşerrefe'yi böyle uzun bir hâle getirdi. Fakat kendisini şehit ettikten sonra Emevîler onun inşa ettiği kısmı da yıktılar, Kâbe'yi bugünkü temelleri üzerinde yeniden o tarafını inşa ettiler, bu tarafı alçak duvarlı olarak öyle kaldı.

Ama bunda da Allah'ın bir hikmeti var. Çünkü herkes o Kâbe-i Müşerrefe'nin o Altın Kapısına merdiven dayayıp çıkamaz. O Altın Kapı herkese açılmaz. Oradan içeriye girmek herkese nasip olmaz. O senede bir defa, iki defa açılıyor. Ancak devlet reisleri ve çok itibarlı misafirler, bakanlar, devlet başkanları vesaire içeriye girip namaz kılabiliyorlar. Bizim gibi fukarâya Kâbe'nin içi olarak neresi kalıyor?

Hatim kısmı kalıyor. Orası da Kâbe'nin içinden ama açık, iki tarafı serbest. Bu tarafta bir alçak duvar var. Girersin içeriye, namaz kılarsın, Kâbe'nin içinde namaz kılmış olursun, o sevapları alırsın.

İşte orada uyuyormuş. "Uzanmış şöyle yaslanmış durumdaydım..." diyor Peygamber Efendimiz. Yaslandığı esnada kendisine melekler gelerek göğsünü yarıp kalbini çıkartıp altından ve içi iman dolu bir kap, bir leğen içinde onu yıkadıktan sonra içine zemzem suyuyla yıkadıktan sonra içine iman doldurulup, yakîn doldurulup yerine getirildiği anlatarak bu olağanüstü hâdiseleri rivayet ediyor. Bu mânevî ameliyelerden sonra, yani kalbi zemzemle yıkanıyor, içine feyiz, iman dolduruluyor. Ondan sonra kendisine Burak denilen bir binek getirilmiş. Bu[nu] "katırdan biraz daha küçük, merkepten biraz daha büyük" diye tarif ediyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; ama "Adımını gözün gördüğü yere atıyor ve oraya ulaşıyordu." diye bildiriyor. Böyle bir mânevî veyahut bizim aklımızın almadığı, bizim görmediğimiz bir binek ile oradan bir gecede Burak'a binerek Mekke-i Mükerreme'den Filistin'deki -Kudüs'teki- Mescid-i Aksâ'ya, Kudüs'teki Mescid-i Aksaya getiriliyor. Bir gecede...

Bu bir gecede oradan oraya getirilme hâdisesi âyet-i kerîmede açıkça bildiriliyor: Sübhâne'llezî esrâ bi-abdihî leylen. "Bir gecede..." Mine'l-mescidi'l-harâmi. "Mekke'deki Mescidi'l-Haram'dan..." İle'l-Mescidi'l-aksâ. "Mescid-i Aksâ'ya" getirildiği ayan beyan bildiriliyor.

Âmennâ ve saddaknâ. Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir. Eski insanlar kitaplarda bu meseleleri anlamakta, izah etmekte uzun sözler söylemişler. Ben hiç tereddüt etmiyorum. Şimdi televizyonlar var, görüyoruz. Uzay filmleri var, görüyoruz. Bir taraftan ışınlanıyor, öbür tarafa gidiyor diye bu zamanın insanı bu gibi şeyleri garip görmez. Bunlar olabilir. İnsan ilim ve fende, teknolojide ilerlemiş milletlerin yaptıkları olağanüstü gibi görünen şeyleri gördükten sonra tabii bunların Allahu Teâlâ hazretleri kâinâtın Hâlıkı ve sahibi olduğu için kulunu bizim bilmediğimiz bir şekil ile, tâbir-i câiz ise ışınlayarak bir gecede Mekke-i Mükerreme'den Kudüs'e kadar götürmeye kâdirdir. Onun şânı her türlü noksandan münezzehdir. Götürmüştür. Âmennâ ve saddaknâ. Elbet götürdü. Tabii götürebilir. O da götürülmeye layık, Allahu Teâlâ hazretleri de götürmeye kâdir. Peygamber Efendimiz'i götürdü.

Acaba bu götürme, hani "Madem böyle yaslanmış, kendinden geçtiği bir sırada hayalinden, rüyada filan mı gitmiş olabilir?" diye düşünebiliriz. O da mümkün. Çünkü salih, güzel bir rüya peygamberlik müjdelerinden, alâmetlerinden; Peygamberlik tabi peygamberliğin kırkta veya kırk dokuzda biri olan bir hâdise. Rüya da olabilir. Ama acaba bu rüya mı?

Rüya değil kardeşlerim. Kitapları dikkatle okuduğumuz zaman çok enteresan bilgilerle karşılaşıyoruz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisine bildirildiği için bu bildiklerini Kureyş'e söylüyor. Kureyş sabahleyin artık karmakarışık oluyorlar. Hatta zayıf imanlı bazı kimseler imandan çıkmış. Diyorlar ki; "Madem Kudüs'e gittin, anlat bakalım Kudüs'ü... Kaç tane kapısı var? Kaç tane penceresi var?.."

Şimdi ben size sorsam: "Kobruk camisinin kaç tane penceresi var?" Bilir misiniz? İçinde kaç defa namaz kıldınız?

İnsan dikkat etmez ki...

Peygamber Efendimiz üzülüyor. Ama Allahu Teâlâ hazretleri gözünün önünden perdeyi kaldırıyor; Kuds-ü Şerîf, Mescid-i Aksa karşısında. İstediği kadar sordukları bütün teferruâtı bir bir söylüyor. "Şu kadar kapısı var. Bu kadar penceresi var. Pencerenin üstünde şu nakışı var. Şurası şöyle, burası böyle..." Hepsini söylüyor. Diyorlar ki;

"Tamam, tariflerin bizim de bildiğimiz Kudüs'e uyuyor. Peki, bizim bir kervanımız gitmişti. Kervanımız geliyordu, yolda ona rastladın mı bakalım?"

İmtihan, inanmadıkları için Peygamber Efendimiz'i sıkıştırmak istiyorlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki;

"Evet, kervanınıza rastladım."

"Kervanınıza rastladım." denince anlaşılıyor ki bu hâdise sadece basit bir rüya değil.

"Kervanınıza rastladım." diyor. "Hatta, onlar develerinden birisini kaybetmişlerdi, tabii ben yukardan devenin nerede olduğunu görüyorum, onlara 'Deveniz şu taraftadır.' diye yol gösterdim, tarif ettim, 'Şu tarafa gidin.' diye yukarıdan seslendim." diyor.

"Hatta bir devenin arkasında, su kabında su vardı, susamıştım, o sudan içtim. İsterseniz geldikleri zaman sorun bakalım, o su ne olmuş, hatırlayacaklar mı?" diyor.

Buradan anlaşılıyor ki rüya olsa [bu olaylar olmaz.] Gidip de geldiği zaman soruyorlar; o su azalmış, bitmiş. Yani onlar da hayret etmişler. "Ya bu sımsıkı ağzı kapalı bir kabımızdaki su, nasıl bitti?" diye zaten oradan onların dikkatleri çekilmiş. Oradan biliyorlar. Geldiği zaman da [söylenince] anlaşılıyor.

Ben onu şunu anlatmak için size naklediyorum: Peygamber Efendimiz sadece bir rüyada gitseydi su içmezdi. Sadece bir rüyada gitmiş olsaydı kervanı görmezdi. Sadece bir rüyada gitmiş olsaydı kervanın kaybolmuş devesinin yerini ötekilere seslenip söylemezdi. Bu bir gidiş ama herkesin başına gelmeyen bir gidiş olduğu için bizim anlamamız ve anlatmamız zor, o kadar. Yoksa gitmiş, besbelli.

Zalimler; "Hayır, bu sihirdir!" diyorlar. Sihir olsa böyle mi olur? Buna sihir mi derler?

Sihir değil, bu peygamberlik. Ama onların kafası almıyor. Allah hidayet nasip etmemiş de kalpleri kara olduğundan gerçekleri görmüyorlar. Ama bu rivayetlerden ve tarihe geçmiş olan bu münâkaşalardan -Çünkü Kureyşliler itiraz ettiklerine göre, hâdise olmuş ki itiraz etmiş[ler]- itirazlarından hâdisenin olduğu anlaşılıyor. Tarih kitaplarına geçmiş.

Böyle incelenmesi yapılmış olan bu hâdiselerden anlaşılıyor ki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu gece, yani 1400 küsur sene önce Receb'in bu gecesi Kâbe-i Müşerrefe'nin oradan aynı gecede Kuds-ü Şerîf'e gitti."

Burak'la gitti. Burak nasıl?

Allah cennette bindirsin de görelim... Ama burada uçağa biniyoruz, otomobile biniyoruz da Burak'a binmedik daha... Allah nasip eder, inşaallah bineriz.

Burak'la gitti. Kudüs'e kadar gitti. Kudüs'ü tarif etti. Yolda kervanı tarif etti. Su içtiğini söyledi, vesaireyi söyledi... Demek ki rüya değil. Demek ki hayalinden birtakım şeyler kendisine oturduğu yerden gösterilmiş değil. Burası önemli. Çok önemli noktası bu, rivayetlerden anlaşıldığına göre... Zaten bizim ehli sünnet ve'l-cemaat ulemâmız demişler ki; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in İsrâsı ruh mea'l-cesed'dir. Çünkü rüya olsa herkes rüya görebilir. O bir önemli bir hâdise değil ki, mucize değil ki. Ben de görürüm. Ben de yatarım, bir rüya görürüm. Sabahleyin kalkarım, derim ki; "Havalarda uçtum." "Hadi canım sen de, havalarda uçulur mu?" der mi hiçbir kimse bana?

Demez. Çünkü kendisi uçmuştur. Yani herkes uçar. Rüyada uçulur. Rüyada denizde yürünür. Rüyada her şey olabilir. Hiç kimse de rüyayı anlatırken "Hadi canım, yalan söylüyorsun!" demez. "Demek böyle görmüş." der. Rüya mucize değil, herkesin başına gelebilen bir hâdise. Ama bu İsra yani bir gecede Mekke'den Medine'ye götürülüşü mucize. Kuds-ü Şerîf'ten semalara çıkartılışı mucizelerin mucizesi, ikramların ikramı, hiçbir kula sağlığında nasip olmamış büyük bir tecellî.

Musa aleyhisselam Tur dağına çıktığı zaman;

Kâle erinî enzur ileyk. "Yâ Rabbi! Hadi kendini göster bana, seni göreyim!" dedi. Ona buyuruldu ki;

Len terânî. "Sen beni göremezsin, göremeyeceksin. Tahammül edemezsin." Velâkini'nzur ile'l-cebeli fe-enistekarra mekânehû fesevfe terânî. "Şu dağa bir bak. Ben o dağa bir tecelli edeyim de o koca sağlam dağ, o kayalarıyla, o tepeleriyle, o yekpâre dağ benim tecellime dayanabilirse..." Fesevfe terânî. "O zaman sen de beni göreceksin demektir. Hadi bakalım..."

Felemmâ tecellâ Rabbuhû li'l-cebeli cealehû dekken ve harra Mûsâ saikâ. "Allahu Teâlâ hazretleri Tur dağına tecellî edince dağ parça parça oldu ve Musa aleyhisselam baygın düştü."

O tecellinin seyrine bile tahammül edemedi. Ama Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'i Kuds-ü Şerîf'ten yedi kat semayı geçirip Arş'ı, Kürsü'yü gezdirtti, cevelân ettirdi. Arş'ı, Kürsü'yü cevelân eyleyen. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kuds-ü Şerîf'e geldikten sonra Kudüs'ten yukarıya mirâc eyledi. "Mirâc çok güzel bir şey." diyor Peygamber Efendimiz. "Bana Miraç getirildi, önüme konuldu." diyor. "Bakmaya doyulamayacak kadar güzel bir şey." diyor. Nasıl bir şeyse neye benzetelim? Elma gibi desek olmaz. Armut gibi desek olmaz. Neye benzeteceğiz, dünyada emsali olan bir şey değil ki... Ama Peygamber Efendimiz "çok güzel bir şey" diyor. "Mü'minlerin ruhları vefat ettikten sonra semaya Miraç ile urûc ederler, çıkarlar." diyor. "Bana o getirildi, ben de mirâc eyledim."

Miraç'ı alimler asansör gibi bir şey [diye] tarif ediyorlar. Ama asansöre benzetmekten, öyle basit şeylere benzetmekten ben utanıyorum.

İşte Resûlullah Efendimiz'i buradan alıp Kuds-ü Şerîf'ten, yeryüzünden alıp yedi kat semayı geçirmek... Bu "yedi kat semayı geçirmek" deyince muhterem kardeşlerim, bu konuda biraz kısaca bir bilgi vereyim de bu "yedi" kelimesi hafif gelmesin.

Biliyorsunuz ki semada öyle yıldızlar var ki bu yıldızların ışıkları saniyede 300 bin kilometre hızla hareket ettikleri halde, yani bizim ağzımızdan "bir, iki..." deyinceye kadar dünyanın ekvatoru etrafında yedi defa dönecek kadar hızlı gittiği halde milyonlarca senede buraya ışığı gelen yıldızlar var. Bu yedi kat semayı geçecek Resûlullah Efendimiz. Yani milyonlarca senede ışığın bu böyle tariflere sığmaz hızıyla gelmesiyle ancak milyonlarca senede alabileceği bir mesafeyi Resûlullah Efendimiz alıyor. Nasıl alır?

Şu kâinâtı yaratan, bu uçsuz bucaksız fezayı yaratan, bu ışığı, bu yıldızları, bu ayları, bu güneşleri, bu dünyayı, bu âhireti yaratan Allahu Teâlâ hazretleri götürüyor.

Nasıl götürüyor?

İşte o özel bir şey lazım. Bu ışık hızıyla olsa kaç sene geçmesi lazım? Kaç bin sene, kaç milyon sene geçmesi lazım?

Bu ışık hızı da değil. Işık hızından da farklı bir şekilde Peygamber Efendimiz yedi kat semayı geçiyor. Miraç bu. Onun için bu kadar önemli. Onun için bu kadar eşsiz. Onun için bu kadar şahane. Onun için bu kadar müstesna.

Tabi nasıl anlatalım, insan görmediği bir şeyi nasıl anlatır?

Gözünüzü kapatın, muhterem kardeşlerim. Anadan doğma âmâ olan bir insana "Ah karşımda o kadar güzel yeşillikler var ki... Hele hele o yeşilliklerin arasından kırmızı kırmızı öyle güzel güller açmış ki..." deyin. O kör de, âmâ da size sorsun; "Yahu kardeşim, şu 'yeşil' dediğin şey nedir? 'Kırmızı' dediğin şey nedir?" diye sorsa... Kırmızıyla yeşili nasıl anlatırsın âmâya?

"Renk" desen zaten renk diye bir şey bilmiyor ki âmâ, anadan doğma kör... "Renk farkı" desen ne anlayacak?

Yani tatmayan bilmez. Görmeyen bilmez. Yaşamayan anlamaz.

Bize ne düşer?

Bize sadece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin nâil olduğu tecellînin büyüklüğü karşısında hayran, mest, sırt üstü yere düşmek, serilmek, bayılmak düşer. Başka bir şey düşmez bize... Başka ne diyelim? Başka ne söyleyelim? Nasıl anlayalım, nasıl anlatalım?

Ama çok hoşuma gidiyor bizim Süleyman Çelebi rahmetullahi aleyh... Çok okumuş bir adam o... Süleyman Çelebi, dünyanın sayılı insanlarından... O bizim Mevlid dünyanın sayılı güzel eserlerinden bir eser. Çok güzel anlatmış. Şahane bir şekilde anlatmış, bayılıyorum. "Bayılıyorum" deyince bir Süleyman Çelebi'nin de ruhu şâd olsun, Allah cümle geçmişlerimize de rahmet eylesin, bir hikaye anlatacağım...

Muhterem kardeşlerim!

Biz kendi kıymetlerimizi bilmiyoruz. Kendi kıymetlerimizi bilmeyi öğrenelim diye bu hikâyeyi size Melbourne'de anlatmam lazım. Çünkü biz hep başkalarına ağzı açık hayran olmaya alışmışız. Kendi kıymetlerimizi bilmiyoruz. Cebimizdeki kıymetlerin, elimizin altındaki zenginliklerin, güzelliklerin farkında değiliz. Gözümüz dışarıda... Tarlamızda elmas çıkıyor, biz yoksullukta köşe başında dilenirken ölüyoruz. Böyle şey mi olur?

Allah bize her şeyi vermiş, her şeyimiz varken güzelliklerimizin farkında değiliz.

Bursa'ya Almanya'dan bir misafir gelmiş. Hangi senelerde?

1920'li, 30'lu, 40'lı senelerde... Yani benden önceki bir zamanda...

Bunu bana anlatan Bursalı, Hocamız'ın mahallesinden tanıdığı ve ihvânımızdan bir ziraat mektebi öğretmeniydi.

Allah ona da rahmet eylesin. Hocalarımıza da büyük dereceler ikram eyleyip rahmetine gark eylesin, cümle geçmişlerimizle beraber...

O Kazım Efendi anlattı:

"Almanya'dan bir itibarlı kimse, sefir geldi. Beni hükümet vazifelendirdi, 'Bursa'da bu kıymetli misafirimizi gezdir.' diye. Ben de Uludağ'ı gösterdim, deniz kenarlarına götürdüm, gezilecek mesire yerlerinde gezdirdim. Bir gün bana o Alman misafir dedi ki;

'Kazım Bey, bana bir de Süleyman Çelebi'nin kabrini göstersene, bir de orayı göreyim.'"

"Şu sizin Mevlid'i yazan Süleyman Çelebi var ya, bir de beni oraya götürsene..." diyor. Alman diyor. Acaba siz, bilmiyorum, şimdiye kadar Bursa'ya gittiniz mi; Bursa'ya gittiğiniz zaman Süleyman Çelebi'yi hatırladınız ve kabrini ziyaret ettiniz mi?

Ama Almanya'dan gelen Alman, Almanoğlu Alman diyor ki;

"Kazım Efendi, bu kadar yer gezdik, bir de Süleyman Çelebi'nin kabrine beni götür."

"'Olur, yarın götüreyim.' dedim. Akşam vedalaştık. Sabahleyin otele gittim. Baktım adam frak giymiş, papyon kravat takmış. En ciddi elbiselerini giymiş. Şaşırdım diyor. Bu kıyafet ancak reisicumhura çıkarken, bir elçi veyahut bir valinin yanına giderken filan giyilecek bir kıyafet. Bir spor kıyafet değil. Merasim kıyafetini giymiş." diyor.

Demiş ki;

"Bey, efendi, hani Süleyman Çelebi'nin kabrine gidecektik? Ne oldu, program mı değişti? Birisini mi ziyarete gitmemiz gerekiyor? Resmî bir toplantı mı olacak? Niye böyle değişik giyindiniz?"

Diyor ki;

"Ben bu giyimimi Süleyman Çelebi'ye saygımdan giyindim. Söyler misiniz bana, hangi şair onun şu beyti kadar güzel beyit söyleyebilmiştir?

Dedi gördüm ol Habîbin ânesi

Bir aceb nûr, kim güneş pervânesi Berk urup çıktı evimden nâgehân Göklere dek nûr ile doldu cihân

Şimdi bunu bu kardeşlerimiz anlamaz bile. Çünkü Melbourne'de çocuklar Türkçe'yi unutmuşlar. O eski Türkçe, Osmanlıca tabii herkes anlayamaz. Ama Alman anlamış, hayran kalmış. O hayranlığından dolayı kabrini ziyarete giderken grandtuvalet giyiniyor, frak giyiniyor, öyle gidiyor.

Ne demek bu?

Resûlullah'ın annesi doğumu yakın olduğu zaman;

"Bir acayip nur gördüm ki evimden birden bire çıktı."

Evimden berk urup, parıldayarak çıktı. Nâgehân, ansızın, birdenbire evimden parıldayarak bir nur çıktı.

Göklere dek nûr ile doldu cihan. Her taraf pırıl pırıl aydınlandı. Hani atom bombası patladığı zaman bir etraf aydınlanıyor ya, kim bilir öyle her taraf pırıl pırıl aydınlandı...

Bir acep nûr, kim güneş pervânesi. Öyle bir garip, öyle şaşılacak, öyle şâyân-ı taaccüb bir ışık, bir nur ki güneş onun pervanesi... "Güneş onun pervanesi" ne demek?

Pervane, gece kelebeğinin adıdır. Gece kelebekleri ışık olan yere gelirler, onun etrafında pır pır pır pır dönerler. Kelebek ışığı görünce gelir ve onun etrafında döner. Nuru anlatırken nasıl anlatıyor?

"Öyle bir nur, öyle parlak, öyle güzel ki güneş onun pervanesi olmuş, onun etrafında pır pır pır dönüyor. O kelebek öyle [ateşin] etrafında döndüğünden uçakların dönen [aksamına] da biz "pervane" demişiz, onun dönmesine benzettiğimiz için.

"'İşte böyle anlatım gücü olan o zâta saygımdan oraya öyle giyinerek gitmek istiyorum.' dedi." diyor.

"Hakikaten kabre gittik. Adam bir çakıldı, kabrin karşısında bir hazır ol vaziyetinde durdu... Üç dakika, beş dakika, on dakika, on beş dakika mum gibi Süleyman Çelebi'nin karşısında dik çivi çakılmış gibi kaldı, sevgisinden, saygısından..." diyor.

Bizim haberimiz yok! Süleyman Çelebi diye birisi varmış. "Evet, var. Tamam, duymuştuk..." gibi kıymetlerimizi bilmiyoruz. Bak adamlar burada iki adımda bir heykel koyuyorlar, işte şunun hatırasına, bunun hatırasına... Kraliçe Victoria şöyle yaptı, Kral Philippe şöyle etti, böyle etti... İşte filanca adam şurada şunu etti diye hatıra... Kıymetli şeyleri unutmamak, vefalılık alâmeti. Sizde de olması lazım; dedelerimize karşı, büyüklerimize karşı, hele hele bütün cihanın hayranlık duyduğu kimselere karşı.

İşte o Süleyman Çelebi merhum, o Mevlid'inde bir güzel Miraç bölümü yazmış. O Miraç bölümünde ne diyor?

Bî-hurûf u lafz u savt ol Padişâh Mustafâ'ya söyledi bî-iştibâh

"O padişahlar padişahı Hâlık-ı lem yezel Allahu Teâlâ hazretleri sözsüz, harfsiz, kelimesiz Mustafa'ya neler söyledi..."

Fe-evhâ ilâ abdihî mâ evhâ denildiği gibi Necm sûresinde, ona neler vahyetti neler... Kim bilir?

Sır. Âşık ile mâşuk arasında, Rabbi ile elçisi arasında, has kul ile yaratanı arasında neler söylenir?

Mustafa'ya söyledi. Ama nasıl? Ses mi çıktı? Konuşma mı oldu? Kelimelerle mi oldu?

Allahu Teâlâ hazretleri kelimeden, harften, kelâmdan, sesten, savttan münezzeh olduğu için; bî-hurûf u lafz u savt diyor. Kibar insan olduğundan Süleyman Çelebi, gayet güzel derin düşünen bir insan olduğundan ne güzel söylemiş.

Sonra?

Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl Bî-kem ü keyf ana gösterdi Cemâl.

Şu sözlerin güzelliğine bakın!

O altı cihetten münezzeh olan Allah -yani yukarı, aşağı, ön, arka, sağ, sol yönlerden- herhangi bir yerde, mekânda bulunmaktan münezzeh olan, zamandan ve mekândan münezzeh olan Allahu Teâlâ hazretleri... Bî-kem ü keyf. Nasıl olduğu, nice olduğu, ne miktar olduğu, niceliği, niteliği bilinmez bir şekilde Allahu Teâlâ hazretleri Muhammed-i Mustafâsı'na cemâlini gösterdi. Ne güzel anlattı. Yani "şöyle" demiyor, "böyle" demiyor; çok güzel, tenzih ederek, takdis ederek güzel anlatıyor.

İşte böyle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mirâca çıktı.

O Allah'ın en sevgili kulu olmuş da oralara çıkmış; bize ne?

Biz çamurun içinde çırpınıyoruz buralarda...

Diyor ki;

Sen ki mirâc eyleyûb etdin niyâz Ümmetin mirâcını kıldım namaz

"Ey Resûlüm! Sen ki Burak'a bindin, Miraç'tan, mânevî asansörden Kudüs'ten semaları geçerek huzuruma geldin..."

Âşikâre gördü Rabbü'l-izzeti Âhirette öyle görür ümmeti

"Böyle huzuruma geldin..."

Artık ne vahiyler, ne tecelliler, ne nurlar, neler gördün neler...

Ümmetin mirâcını kıldım namaz. "Senin ümmetinin mirâcı da namaz olsun. Namazı da onların mirâcı kıldım. Hadi o fukarâcıklar da namaz kılsınlar da bu mirâcın keyfine, zevkine vâsıl olsunlar." demiş.

Bize beş vakit namaz Miraç gecesinde hediye olarak gönderilmiş. Ama ilk önce 50 vakit olarak emrolunmuş. Hz. Musa'nın ikazı üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem geri dönüp Rabbimiz'den indirilmesini istediği için 40'a, yine gelip indirilmesi istendiğinden 30'a, 20'ye, 10'a, nihayet beşe inmiş. Yolda, dönüşte karşılaşıyorlar, Musa aleyhisselam diyor ki;

"Yâ Muhammed! Git, Rabbinden iste, senin ümmetin bu beş vakti de kılamaz."

Kılamaz. Kılamıyorlar, işte görüyorsunuz. Melbourne'de camiye geleninizin kaç tanesi beş vakit namazı kılabiliyor? Camiye gelmeyenlerin hâli ne? Camiye gelenlerin çocuklarının hâli ne? Çocuklarının hâli iyi de torunlarının hâli ne olacak?

Allah bizleri ıslah etsin. Bize aşk versin, şevk versin, muhabbet versin.

"Kılamazlar yâ Muhammed, git, iste."

"Artık Rabbimden utandım. Gidip de tekrar 'indir' diyemeyeceğim." diyor.

Allahu Teâlâ hazretleri de diyor ki;

el-Hasenetü bi-aşri emsâlihâ. İyiliklere Allah on misli mükâfat veriyor. Bir insan beş vakit kılarsa 50 vaktin sevabını Allah ona ihsan eder. Demek ki insan bu beş vakit namazı kılarsa 50 vaktin sevabını alacak.

Zor mu bu namaz? Sabahleyin elimizi yıkamıyor muyuz?

Yıkıyoruz. O arada abdest alsak da bir de ayağımızı yıkasak da şu sabah namazını kılıversek kıyamet mi kopar? Gökyüzü tepemize mi dökülür?

Öğleyin tatil olmuyor mu?

Oluyor.

Yemek yemiyor muyuz?

Yiyoruz.

Sigara tellendirmiyor muyuz?

İçemez olsak da kurtulsak, ciğerlerimiz bayram etse! Yapıyoruz. İstirahat ediyoruz.

Ne olur, orada bir elimizi yıkayıp da bir namaz kılıversek? Ne olur, işten gelir gelmez çarçabuk bir elimizi yüzümüzü, ayağımızı yıkayıp bir ikindi namazı kılıversek? Ne olur, akşam yemeğinden önce veya sonra bir abdestimizi alıp namazımızı kılıversek? Ne olur, yatmadan evvel bir abdestimizi alıp yatsı namazımızı kılıp da Rabbimiz'e huzûr-u kalp ile böyle teslim olup [yatsak?]

Bunların hepsi olur. Oluyor. Yapılabilir. Mühendisken de yapılır, bakanken de yapılır, başbakanken de yapılır, reisicumhurken de yapılır, padişahken de yapılır. Türkiye'de benim bakan tanıdıklarım var; "Elhamdülillah, hiç beş vakit namazımı bırakmadım. Allah da beni hatalardan korudu." diyor. Yoksa o makamlarda hatasız iş yapmak çok zor. "Ama namaz vakti geldi mi hiç bırakmadım elhamdülillah!" diyor.

Demek ki mühendis olsa da kılınabiliyormuş. Demek ki bakan olduğu zaman da kılınabiliyormuş. Demek ki profesörken de kılınabiliyormuş. Demek ki memurken de kılınabiliyormuş. Demek ki hâkimken de kılınabiliyormuş da Melbourne'de işçi olunduğu zaman kılınamaz mı?

İnsaf yok mu bizlerde? İnsafın nâmı bu diyarlarda yok mu? Ne oldu bize? Biz burada açlıktan kıvranıyor muyuz? Geçim sıkıntısından ölüyor muyuz? Rabbimiz bize hiç nimet vermemiş de onları arayacağız bulacağız diye koşturuyoruz da namaz kılmaya vakit mi bulamıyoruz?

Hayır! Keyfimizden vakit bulamıyoruz! Para bol, hava güzel, nimet gani, meyveler çeşit çeşit... Köfteler, Adana kebapları, şiş köfteler, kızartmalar, pirzolalar... Türkiye'dekiler buradakileri duysalar buraya istilaya gelirler. Hepinize onar tane, yirmişer tane misafir gelir. Geldik, biraz kaldık, bir yaz diye buradan ayrılmak istemezler. Bu kadar nimetler varken bizim de Rabbimiz'e şükür olsun diye ibadet etmemiz, önünde şükür secdesi yapmamız, namazları kılmamız gerekmez mi?

Madem ki mü'minin mirâcıymış, madem ki Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkma şerefiymiş, o şeref bize bahşedilmiş, niye yapmayalım?

Gelin bu akşam sıdk ile hepimiz söz verelim ki bundan sonra inşaallah beş vakit namazımızı bu Miraç gecesinin hatırası olarak hiç bırakmayacağız, beş vakit namazı kılacağız. Hanımlarımızı da aldatacağız, kandıracağız, allayacağız, pullayacağız, hediyeler alacağız, küpeler alacağız, bilezikler alacağız, kollarını bileklerinden dirseklerine kadar altın bilezikle dolduracağız, onları da namaz kılmaya ikna edeceğiz. "Hanım, sen şu namaza alışırsan sana bir bilezik, sana bir küpe, sana şuradan şöyle bir şey..." Çocuklarımızı da kandıracağız, ikna edeceğiz, memnun edeceğiz. "Al şunu, giy şunu... Şunu şöyle yaparsan sana şunu, bunu yaparsan sana bunu..." diye hediyelerle çoluk çocuğumuzla hepimiz cennete gidelim. Yarı yolda içimizden, kafileden bazı kimseleri ayırsalar reva mı?

Afganistan'dan gelen bir kardeşim anlatmıştı senelerce önce... "Otobüsü durdurdular, şöyle baktılar; içinden üç-dört tanesini ayırdılar, gittiler. O ayrılanın karısı, kardeşi feryâd u figan içinde..." diyor. "Suriye'den geliyorduk" diyor bir hacı kardeşim, "Askerler otobüsü durdurdu, Suriyeli vatandaşlardan bir tanesini indirdiler, götürdüler, takır takır hakladılar." diyor.

İnsanın karısıyla, babasıyla, kardeşleriyle, evlatlarıyla, torunlarıyla cennete gitmesi mi güzel; yolların ayrılıp da kimisi cennete giderken kimisinin cehennem ateşlerinin içine yuvarlanması mı güzel?

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki;

Kû enfüseküm ve ehlîküm nâran ve kûduhe'n-nâsu ve'l-hicâretü. "Kendinizi ve aile efradınızı yakıtı insanlar olan cehennem ateşinden koruyun."

Korumak sizin vazifeniz. Kollamak sizin vazifeniz. O evlatlar sizin ciğerpareniz. O çocuklar Türkçe konuşmasını bilmiyor. Namaz kılmasını da bilmiyor. Kıblenin yönünü de bilmiyor. Gusül abdesti almasını da bilmiyor.

Onun için kendilerinizi ve evlatlarınızı cehennemden koruyun. Namazınızda niyazınızda dâim olun. Allah'ın verdiği nimetlere şükredin. Allah'a has kul olun. Allah'a genişlik, güzellik, bolluk, rahat, saadet, mutluluk zamanınızda güzel ibadet edin ki Allah da sizin darlık, kıtlık, sıkıntı, üzüntü, hastalık zamanınızda sizin imdadınıza yetişip dualarınızı kabul eyleyip hayırlara nâil eylesin.

Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri bizi imanı kâmil olan insanlardan eylesin. Gönlü yakîn dolu insanlardan eylesin. Şeksiz şüphesiz kuvvetli bir iman ile Rabbine bağlanan, ibadet ve taatlerini severek aşk ile şevk ile yapan, namaz kıldığı zaman adeta mirâc eden, Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna vardığını hisseden şuurlu müslümanlardan eylesin. Sıhhat ve âfiyette dâim eylesin.

Bu akşam bizi Miraç Kandili'ne böylece kardeşler olarak caminin içinde ziyafetler çekilip yemekler yedikten sonra ibadetini bekleyecek bir tarzda toplayıp da böylece kandili yaptırttığı gibi bundan sonraki nice yıllarda da nice kandillere sıhhatle, devletle, saadetle, âfiyetle, hanımlarımızla, çocuklarımızla, sevdiklerimizle eriştirsin. Dünyada mutlu bir hayat sürmeyi nasip eylesin. Elbet bir gün gelip bizim de vademiz yetecek, bizim de bu hayattan nasibimiz kesilecek, bize de ölüm gelecek, o şerbetten biz de bir gün içeceğiz. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize imân-ı kâmil ile ve güzel bir hal üzereyken ve buyurun, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûluhû diye diye, kelime-i şehadet getire getire, Kur'ân-ı Kerîm okuya okuya, Resûlullah Efendimiz'in cemâl-i bâ kemâlini seyrede seyrede, cennetteki köşklerimizi, havuzlarımızı, hurîlerimizi seyrede ede, mü'min-i kâmil olarak ruh teslim edip emaneti vermeyi nasip eylesin. Âhirette de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e komşu olmayı, Firdevs-i Âlâ'da mütena'im olmayı nasip eylesin.

Âşikâre gördü Rabbü'l-izzet'i

Âhirette öyle görür ümmeti

diye Süleyman Çelebi'nin temenni eylediği gibi Rabbimiz'i ayın 14'ünü insanların mehtabı seyrettiği şekilde Rabbimiz'in cemâlini seyretmeyi bize Rabbimiz Firdevs-i Âlâ'da nasip ve müyesser eylesin.

Bi-hürmeti esmâihi'l-hüsnâ ve bi-hürmeti Habibihi'l-müctebâ sâhibü'l-Buraki ve't-tâci Muhammedini'l-müctebâ ve bi-hürmeti leyleti'l-Mirâc ve hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı