M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Zâlimin Zulmüne Ortak Olmayın

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ-seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn ve şefi-ul-müznibîn. Gurreti uyûninâ ve tâcu ruûsinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsanin ila yevmil ceza.

Emmâ ba'dü:

Fe-kâle'n-Nebiyyu sallallahu aleyhi ve sellem:

İnna'llâhe le-yumlî li'z-zâlimi hattâ izâ ehazehû lem yüflithu.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Akşam ezanının okunmasıyla cumanın vakti, cuma günü başlamış oluyor. Cumanın gecesinde bulunuyoruz. Cuma gecesi hafta gecelerinin en hayırlısıdır. Sevaplı, mübarek, nurlu, feyizli bir gecedir. Gündüzü de günlerin en hayırlısıdır. Bu güzel mübarek günümüzü Peygamber Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerini okumak, dinlemekle değerlendirelim diye birkaç hadîs-i şerîf okuyalım. Ondan sonra Rabbimiz'in zikriyle meşgul olalım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Buhârî'nin kitabında kaydettiğine göre buyurmuşlar ki;

İnna'llâhe teâlâ le-yumlî li'z-zâlimi. "Allahu Teâlâ hazretleri şüphesiz ki zalime mühlet verir, zaman verir, fırsat verir."

Cezasını birden vermez. O suçu işledikten, o zulmü yaptıktan sonra bir müddet böyle bir şey olmaz. Olmaması Allah'ın unuttuğundan değil, hâşâ. Affettiğinden değil, bırakacağından değil.

Hattâ izâ ehazehû. "Onu günahından dolayı bir kere Allahu Teâlâ hazretleri bir yakaladı mı, artık o kurtulamaz, kıvranamaz, bir başka tarafa dönemez."

Zalimi yakaladı mı, bir daha zalimin hiç fırsatı olmaz.

Onun için, zalimler kendilerini başlarına taş yağmıyor diye, Allah hemen cezalandırmıyor diye, yaptıkları suçların arkasından rızıkları kesilmiyor diye, sıhhatlerine bir arıza gelmiyor diye aldanmasınlar, heveslenmesinler. Bir zaman gelecek, belalarını bulacaklar. Eğer tevbe etmezlerse, akıllarını başlarına toplamazlarsa, Allahu Teâlâ hazretlerine rücû etmezlerse, zulmü ettikleri kimseyle helalleşmezlerse, bu işi affettirmek için gözyaşı dökmezlerse başlarına o bela gelecek. Allah zalimi, zulmü sevmez. Onların mutlaka bir cezası olacak.

Yalnız Rabbimiz'in işlerine biz kulların aklı ermiyor. Rabbimiz mühlet veriyor, zaman veriyor, uzatıyor. Firavun seneler senesi hükümdarlık yapıyor. Ne zamandan ne zamana hükümdarlık yapmış. Kendisine bir mezar yaptırmış, 30-40 sene insan boyu kesme taşları kestirip taşıttırmış, kaç kilometre uzaktan... 150 metre yüksekliğine geliyormuş taş, taş... İçine bir mezar yapacak da girecek zalim... 150 metrenin adı kolay... Bu Melbourne'nin merkezindeki en yüksek bina belki 150 metre ya vardır belki de yoktur. O kadar yüksek taşı yığıyor, hem tepelemesine yığıyor, üst üste tek tek yığmıyor, tepelemesine yığıyor. Ama Allah o zalime o cezasını verdi sonunda.

Bu dünya hayatı 80 sene sürse bile çok değil, 100 sene sürse bile çok değil. Nasıl olsa sonu geliyor. Nasıl olsa bir gün o belasını bulacak. Bize göre çok gibi geliyor. "Allah hâlâ şu zalimi kahretmedi! Allah Allah, niye duruyor?" diye bize zaman çok gibi geliyor; çok değil. 10 sene, beş sene, iki sene; çok değil.

Allah bizi bilerek bilmeyerek kendi nefsimize veya başka mahluklara herhangi bir şekilde haksızlık, zulüm ve gadir yapmaktan korusun.

Çünkü bu zulüm insanın başına çok büyük bela getirir. İnsan âhirette büyük zulümâta uğrar.

Bir de Rabbimiz Teâlâ hazretleri bizi başkalarının zulmüne uğramaktan da korusun. Zalimlerin de şerrine uğratmasın. O da zor. Ne zalimin zulmüne maruz bıraksın ne de bizi bir başkasına zulmettirsin. Bir karıncayı bile incitmemeyi Alah bize nasip etsin. Herkese iyilik yapmayı, iyi bir kul olmayı, ömrümüzü Rabbimiz'in yolunda güzel geçirmeyi, salih ameller işlemeyi [nasip eylesin.]

Bazı kullara Allahu Teâlâ hazretleri buyuracak ki;

Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainne. "Ey mutmain olan nefis, can!" İrcıî ilâ Rabbiki râdiyeten merdiyye. "Dön Rabbine; sen O'ndan razı, Rabbin razı bir durumda dön." Fe'dhulî fî ibâdî. "Benim has kullarımın arasına gel, gir." Vedhulî cennetî. "Gel cennetime, ebedî nimetlerimin olduğu rahmetimin yurduna, orada ebedî olarak mutluluklara mazhar ol!" diye bazılarını iltifat ederek öyle çağıracak.

Rabbimiz bizi öylece çağırdığı kullarından eylesin.

Bu konuda söylenecek üçüncü bir söz de şudur ki; zalim zulmünü ekseriya yardımcılar vasıtasıyla yapabilir. Zalimin kendisi ateş olsa cürmü kadar yer yakar. Ne olacak, iki karış boyu var. Bir tane vurursun, devirirsin, gider. Ama etrafındaki bir sürü avânesi, dalkavuğu, yardımcısı, yardakçısı ile o kocaman bir zalim oluyor. Firavun nedir ki?

Firavunu herkes devirebilirdi belki. Halkından kaç kişi tek başına haklayabilecek durumdaydı. Ama etrafındaki ah o zalime destek olanlar yok mu?!

İşte zulmü onlar canlandırıyorlar.

O bakımdan, bizlerin dikkat etmemiz gereken ikinci bir mühim nokta, yani bu hadîs-i şerîf münasebetiyle ihtar etmemiz gereken nokta şudur ki; hiçbir zalime hiçbir şekilde yardakçı ve destekçi olmamalıyız. Hiçbir şekilde zalime destekçi olmamalıyız.

Muîni zâlimin dünyada erbâb-ı denâettir

Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insâfa hizmetten

Şair böyle diyor. Dünyada zalimlerin yardımcıları alçak insanlardır.

"Ben zulüm yapmıyorum."

Destekliyorsun ya, yapıyor sayılırsın.

"Ben kendim öldürmüyorum, o öldürüyor."

Sen onun arkasındasın ya, işte sen de öldürüyorsun. Senin de elin kana bulanıyor.

Zalimin yardımcısı alçak, denî, alçak insanlardır.

Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insâfa hizmetten.

İnsafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpek. O dolaşıyor, zavallı, gidiyor kuşu yakalıyor, tavşanı yerinden kaldırıyor, avcı da vuruyor. Yuvada yavruları öksüz bıraktırıyor.

"Canım, benim ekmek yemeye, et yemeye ihtiyacım yok; ama keyfine yapıyorum."

Sen keyfine yapıyorsun, bir de o hayvancağızın yuvasını yıktığın zaman o yavrularına sor, eşine sor. Avcılar öyle acıklı şeyler anlatıyorlar ki... "Kuşu vuruyoruz, yere düşüyor. Eşi besbelli, geliyor, etrafında fıldır fıldır dönüyor." diyor. Havyacağız tabii yüreği yanıyor. "Bu benim hayat arkadaşım, eşim!" diye onun etrafında pır pır pır dönüyor, "Ne oldu?" gibilerden... Onların biz hissiyatını bilemediğimiz için [anlamıyoruz.] Sonra bir kurşun atıyorsun; tek kurşun atmıyorsun, saçma atıyorsun. Üç tane kuş ölüyor, dokuz tanesi yaralanıyor, ayağı kopuyor, kanadı [yaralanıyor.] Artık çalıların arasında sürünüyor, debeleniyor. Günlerce, aylarca sakat, ızdırap çekiyor. Onun için, bu avcılık da pek makbul bir meslek olmuyor. Can yakıcılık olduğu için uygun bir şey olmamış oluyor. Zalime yardımcı olan zulme iştirak etmiş olur.

Zalime yardımcı olmak yok. Herhangi bir zalime sözle bile yardımcı olmak yok. Herhangi bir fasık veya zalime "efendim" bile demek yok. Allah için kaş çatacaksın, Allah için buğz edeceksin ki o zulmü yapamasın. "Millet, hiç kimse beni sevmiyor. Hiç kimse yanına beni sokmuyor. Ben bu işten vazgeçeyim diyecek." Başkası zulme heveslenemeyecek. Arkasından gelen kimse; "Tamam, şu adam zalim; bey, paşa oldu, nereleri yapıyor; ben de zalim olayım!" diyemeyecek.

Bir de Kur'an-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;

Ve lâ terkenû ile'llezîne zalemû fe-temessekümü'n-nâru. "Zulmedenlere meyletmeyiniz, sonra size de cehennem ateşi gelir, siz de yanarsınız."

Zulmedenlere gönülden bile olmayacak, temayül bile olmayacak.

Bir adam zalim mi?

Baban olsa ilgiyi keseceksin. Kardeşin olsa ilgiyi keseceksin. O zulmü bırakıncaya kadar... Karşısına çıkacaksın, söyleyeceksin: "Yapma bunu. Yanlış bu yaptığın!" diyeceksin.

Onun için, bugün dünya üzerindeki haksızlıklar ölçülürse, bir kısmı doğrudan doğruya haksızlığı yapan şeytan, zalim, gaddar, alçak bir herif var ortada, tamam; fakat bir kısmı da onun etrafında yüzlerce insan alkışçısı, destekçisi, şakşakçısı, "bravo" deyicisi... Olmadı. Onlar da onun ortağı. Hayra delâlet eden hayrı yapmış gibi sevap alır. Şerre delâlet eden şerri yapmış gibi ortak olur. Hatta şerre, zulme rıza gösteren, zulme rıza zulümdür, o da zalimdir. Zulme razı gelmeyeceğiz, hiçbirimiz razı gelmeyecek. "Olmaz böyle şey!" diyebileceğiz. Bu terbiyeye sahip olalım, hiçbir zalimi desteklemeyelim.

Bu önemli ihtardan sonra ikinci hadîs-i şerîfe geçebiliriz. İkinci hadîs-i şerîf uzunca.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten Müslim rivayet eylemiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

İnna'llâhe azze ve celle yekûlu yevme'l-kıyâmeti. "Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki;"

Ye'bne âdem maridtu felem teudnî. "Ey âdemoğlu!"

Kim diyor?

Allah diyor.

Kime diyor?

Biz insanlara diyor.

"Ey âdemoğlu, hastalandım da beni ziyaret etmedin!"

Allah âdemoğluna, insanlara diyecek ki;

"Hastalandım da beni ziyaret etmedin ya âdemoğlu!"

Kâle: yâ Rabbi keyfe eûdüke? Ve ente Rabbü'l-âlemîn.

O âdemoğlu, o insan da diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Ben seni nasıl ziyaret edeyim ki, sen âlemlerin Rabbisin, ben kulum!"

"Ben seni nasıl ziyaret edeyim. Bu nasıl şey? Sen nasıl hastalanırsın ben seni nasıl ziyaret ederim yâ Rabbi? Bu ne demek?" diyecek.

Allahu Teâlâ hazretleri buyuracak ki;

Kâle: Emâ alimte enne abdî fülânen marida felem teudhu. "Bilmiyor musun, hani kulum filanca şahıs hastalanmıştı da sen onu ziyaret etmemiştin. Bir kulum vardı, filanca, adı şu. O hastalanmıştı, sen onu ziyarete gitmemiştin." Emâ alimte enneke lev udtehû le-vecedtenî indehû? "Bilmiyor musun ki, bilmedin mi ki sen onu eğer ziyaret edeydin beni onun yanında hazır bulacaktın."

"Ben senden razı olacaktım. O kulumu ziyaret ediverseydin işte ben razı olacaktım. Sen onu yapmadın."

Ye'bne âdeme istetamtüke felem tut'imnî. " Ve âdemoğlu, daha başka kusurlar da yaptın sen..." gibilerden başka bir şey söylüyor Allahu Teâlâ hazretleri.

"Ey âdemoğlu, ben senden yemek istedim de sen bana yemek bile vermedin."

Diyecek ki;

Kâle: yâ Rabbi ve keyfe ut'imüke? Ve ente rabbü'l-âlemîn. "Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl yemek vereyim, ikram edeyim, ziyafet edeyim? Nasıl şey bu yâ Rabbi?"

Kâle: Emâ alimte ennehû istetameke abdî fülânun felem tut'imhu? Emâ alimte enneke lev et'amtehû levecedte zâlike indî. "Sen hatırlamıyor musun, bilmiyor musun ki kullarımdan bir kul senden bir yemek istemişti, yiyecek istemişti de sen ona istediği halde yemek vermemiştin. Eğer sen ona yemek vermiş olsaydın beni onun yanında hazır bulacaktın, beni doyurmuş gibi sevap alacaktın."

Ye'bne âdeme isteskaytüke felem teskınî. "Ey âdemoğlu, ben senden su istedim, bana su da vermedin." Kâle: yâ Rabbi keyfe uskîke? Ve ente rabbü'l-âlemîn. Kul diyecek ki; "Yâ Rabbi! Ben sana nasıl su verip de suya kandırabileyim ki sen âlemlerin Rabbisin!" Kâle isteskâke abdî fülânun felem teskıhî emâ inneke lev sekaytehû vecedte zâlike indî. "Kulum filanca senden su istedi de sen suyu sakındın, ona su vermedin. Eğer ona su vermiş olsaydın bunu benim yanımda bulacaktın."

"Benim huzuruma geldiğin zaman benim huzuruma geldiğin zaman bunu bu hayrın ne kadar büyük bir hayır olduğunu görecektin. Bu sevapla karşılaşacaktın." buyuracak.

Bu hadisi Müslim rivayet etmiş. Müslim sahih hadisleri toplayan ciddi, meşhur bir hadis alimidir. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmiş. Bu hadîs-i şerîften herkes anlar. Çünkü Peygamber Efendimiz anlayacak şekilde anlatmış oluyor.

Demek ki biz bir müslüman kardeşimizi ziyaret etsek sanki -hâşâ- Allah hastalanmış da O'nu ziyaret etmiş gibi sevap alacağımızı buradan anlıyoruz. Bir kimseyi doyursak sanki Allah'a yemek ikram etmiş, ziyafet etmiş gibi sevap alacağız. Bir kimseye su ikram etsek sanki -hâşâ- Allah'a su ikram etmişiz de makbule geçmiş gibi böyle sevap kazanacağız.

Allahu Teâlâ hazretleri kullarına yapılan iyilikleri kendisine yapılan iyilik sayıyor. Demek ki biz hangi kula hangi hayırlı ikramı yapsak, hangi gönül alıcı işi yapsak memnun olacak. Kardeşlerimiz evlenir, kimse gitmez. Boşanır, kimse gitmez. Hastalanır, kimse gitmez. İyi olur, kimse gitmez. Kimsenin kimseden haberi yok. Ben ne anladım böyle cemaatten! Cemaat dediğin birbirini sevecek, arayacak, bir gün gelmedi mi merak edecek, "Bir derdi mi var?" diyecek.

Öyle muhabbet ederlermiş ki birbirlerine... Birisinin borcu varmış. Arkadaşı bir kenardan köşeden o arkadaşının borcu olduğunu duymuş. Gidiyor, başka yerden kendi nüfuzunu kullanarak borç alıyor, o arkadaşının borcunu o arkadaşına söylemeden ödüyor. "Ben bu borcu ödüyorum. O arkadaşımdan bir şey isteme, 'tamam' de. Ama benim verdiğimi de söyleme." gibilerden onu ödeyiveriyor. Bu arkadaşının borcunu ödeyeceğim diye gitti, bir yerden bir borç istedi ya, onun o borç istediğini de öteki arkadaşı duymuş. "Ya benim arkadaşım paraya ihtiyacı olmuş, borç istemiş, gelmiş benden istememiş de gitmiş filanca yerden borç almış. Mübareğin kim bilir ne sıkıntısı var, vah zavallıcık, bana da söylememiş..." diye gitmiş, o da başka yerden borçlanmış, bu arkadaşının borç aldığı adama borcu ödemiş. Şu muhabbete bak! Halbuki bu borcu onun için aldı, haberi yok.

İmam Gazzâlî rahmetullâhi aleyh anlatıyor ki:

Biz iyi müslüman değiliz, kardeşlerim. Biz ancak Müslümanlığı seven insanlarız. Belki iyi müslüman olabiliriz, Allah yardım ederse olabiliriz; ama iyi Müslümanlık çok yüksek bir seviye. Biz o seviyeye yükselebilmiş değiliz.

Adamın birisi aç, çoluk çocuğu evde dolu, burası gibi bolluk diyarı değil. Su bulunmaz, yiyecek bulunmaz, içecek bulunmaz. Çatır çatır güneş. Her türlü yoksulluk mevcut. Adamın birisi kestiği hayvanın başını getirmiş, ikram etmiş. Alın bunu, pişirin, çoluk çocuk yiyin. Baş etinden ne olur? Baştan dil çıkar, boyun çıkar, yanak çıkar, beyin çıkar, [vesaire...] İşte onlardan yemek yerler. Bir kazana koydular da altını odun [atıp] pişirdiler mi ondan kalabalık bir aile doyar. Birkaç gündür aç adamlar, aç oldukları halde o başı yememişler. "Biz biraz sabredelim, filanca arkadaşımızın durumu daha fena galiba, o daha aç." diye ona vermişler. O da o başı almış, o da birkaç gündür aç bir kimse ama bir başka arkadaşı demiş ki; "Şu arkadaşım var, o da galiba birkaç gündür karnına taş bağlayıp duruyor, açlıktan epeyce sıkıntı çekti, halsiz düştü, ona vereyim." Ona veriyor. O ona veriyor, o ona veriyor, altıncı şahsa kadar gidiyor. Herkes kendisi yemeyip kardeşini tercih edip kardeşine veriyor. Altıncıya gelmiş baş. Altıncı şahıs da demiş ki; "Ya benim komşum filanca kaç gündür çoluk çocuk böyle sallanıyorlar, açlıktan perişan durumdalar. Ona vereyim." demiş. Başı yedinciye vermiş. Bu yedinci ilk adam, yani başı kendisi yemeyip de ötekisine veren adam. Artık o da bakmış ki kendisinin verdiği baş nerelerden dolaştı, tekrar kendi eline geldi, tencerenin içine koymuş da onu pişirmiş.

Muhterem kardeşlerim!

Ben bu hikâyeden şunu anlıyorum: Nasipte ne varsa insan onu yiyor. Bak bu başın içindeki etleri yemek bu aileye nasipmiş, ama rızkı oymuş, tamam, onu yiyor. Ama yedi kimse sevap kazandıktan sonra, yedi aileyi dolaştıktan sonra yemek var, bir de doğrudan doğruya yemek var. Gelir gelmez kazanın içine koy, kaynat, şapur şupur ye. Oh, karnı doymuş, ciğer yemiş hırsız kedi gibi mangalın kenarına yan gel yat. İnsanoğlunun yapabileceği bir şey bu. Ama bir de ona vereceksin, sevap kazanacaksın. O ötekisine verecek, sevap kazanacak. O ötekisine verecek, sevap kazanacak. O ötekisine verecek, sevap kazanacak... Yedi tane aile sevap kazanacak, ondan sonra yine aynı şahıs yiyecek. Sübhanallah! Ne hikmetleri var bu işlerin... Müslümanlık ne kadar güzel. Durduğu yerden yedi misli sevap kazanılıyor. Yedi tane müslüman aile büyük sevaplar kazanıyor. Ondan sonra o et yeniliyorsa yeniliyor.

Burada gıda bol. Burada gıdaların çoğu çöpe atılıyor. Ama burada da buna benzer kardeşlikler yapılabilir. Burada da ziyaret yapılmıyor. Et bol, ekmek bol, herkes evinde yiyor, ziyaret yapılmıyor. Hastane ziyaret edilmiyor. Arkadaşın derdiyle ilgilenilmiyor. İnsanlar birbirlerine muhabbet etmiyor. Burada da o kusur. Yani yerine göre... Her yere göre çeşitli yapılacak şeyler var. Ben seni sevdim mi sen beni sevdin mi, bu sevgi bir şekilde bir yerden görünür, ışıldar. Sevmedim mi de bu işin bir yerden bir kokusu çıkar. Biz sevmiyoruz, kusurumuz orada. Sevsek burada et, ekmek ikram etmeyiz de başka şey yaparız. Hiçbir şey yapmasak arkasından dua ederiz. "Şu kardeşime uzun ömür ver. Çok zenginlik ver. Hayırlı damat ver. Hayırlı gelin ver..." İnsan hiç yapamasa dua eder. Allah ona da sevap veriyor. En süratle kabul olan, kardeşin kardeşe onun gıyabında yaptığı dua. Ben şimdi senin hiç haberin yokken kendi evimde sana bir dua etsem süratle kabul oluyor. Kendi hakkımdaki duam belli olmaz, kim bilir ne sebepler var, kabul olur veya kabul olmaz. Ama sana yaptığım dua kabul oluyor. Onun için, birbirimize muhabbet etsek olur.

Şu camiye geldik. Bu caminin iki misli, üç misli, dört misli, beş misli cemaati olması lazım. Dört sene önce geldik. Başka bir sürü camiler kurulmuş. Oraların [cemaati] kalabalıklaşmış. Buranın taşması lazım. Muhabbet olunca öyle olmalı.

Allah birbirimizi sevmeyi, birbirimize yardım etmeyi, birbirimizle güzel geçinmeyi, Rabbimiz'in rızasına uygun sevaplı işler yapmayı cümlemize nasip eylesin.

Üçüncü hadîs-i şerîfe geçtik.

İnna'llâhe sübhânehû yekûlu: İnnî le-ehimmu bi-ehli'l-ardı azâben fe-izâ nazartu ilâ ummâri büyûtî ve'l-mutehâbbîne fiyye ve'l-müstağfirîne bi'l-eshâri saraftu anhüm.

Beyhakî rahmetullâhi aleyh Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

İnnî le-ehimmu bi-ehli'l-ardı azâben. "Ben yeryüzündeki bir kısım insanlara bir azap göndereyim diye niyetleniyorum. 'Şunları cezalandırayım, kahredeyim, azap göndereyim, anlasınlar bakalım günahkârlar! Cezalarını çeksinler!' diye böyle istiyorum. Fakat..."

Fe-izâ nazartu ilâ ummâri büyûtî. "Benim evlerimi imar edenlere baktığım zaman..." Ve'l-mutehâbbîne fiyye. "Ve benim uğrumda birbirini sevenlere baktığım zaman..." Ve'l-müstağfirîne bi'l- eshâri. "Seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar edenlere baktığım zaman..." Saraftu azâbi anhüm. "O kavmin üzerinden yapmaya niyetlendiğim azabı kaldırıyorum, yapmıyorum."

"Bunların hürmetine azap göndermiyorum."

Hürmetlerine, hatırlarına Allah'ın azap etmekte vazgeçtiği mübarekler kimlermiş?

Onları biraz üzerinde durarak açıklayalım.

Ummâri büyûtî, "Benim evlerimin imar edicileri" demek. Allah'ın evleri, camiler, ibadethaneler.

Burası neresi?

Allahın evi. Beytullah. Çünkü Allah'a ibadet ediliyor.

Biz neyiz?

Biz Allah'ın misafirleriyiz. Allah'ın evinde misafirleriz. Ama Allah'ın evini biz mâmur hâle getiriyoruz. Burada hiç insan gelmese ne olur?

Duvarlardan duvarlara örümcek bağlar, tozdan topraktan duvarlar, sıvalar yıkılır. Burası harabe olur. İçinde ibadet edilmedi mi harabe olur. İçinde ibadet edildi mi hem maddî bakımdan hem mânevî bakımdan mâmur olur.

İşte bu Allah'ın evlerini mâmur edenler hürmetine azap kalkıyor. Âcizâne, nâçizâne sizler gibi, bizler gibi camiye gelip namaz kılanlar, alnını secdeye koyup sübhanallah diyenler hürmetine, ibadet edenler hürmetine Allah göndereceği azabı göndermiyor. "Göndersem bunlar da azaba uğrayacaklar!" diye bizim hatırımıza ötekilere de göndermiyor. Öteki zalimler, öteki edepsizler, öteki günahkârlar anlasınlar, neden azabın kalktığını. Yoksa başlarına gökyüzünden taşlar yağacak, ateş yağacak. Ama namaz kılanlar var. Camilere gelenler var. Gözü yaşlılar var. Mübarekler var. Onun için olmuyor. Bu bir.

İkincisi; ve'l-mütehâbbîne fiyye. "Benim rızam için, benim uğruma, aşkıma birbirlerine dostluk, ahbaplık, muhabbet edenler hürmetine..."

Sen beni seviyorsun, "hoca" diye, "hocam" diye; ben seni seviyorum, "kardeşim" diye. Sen Ali'yi seviyorsun, Ali Hasan'ı seviyor; "Biz aynı caminin cemaatiyiz, kardeşiz." diye. Neden seviyorlar birbirlerini? Birbirlerinden para mı alıyorlar?

Hayır.

Menfaatlerimi var?

Hayır.

Beraber iş mi yapıyorlar? Ortaklar mı?

Hayır.

O ona daha önceden bir iyilik etmiş de ondan mı?

Hayır.

Hemşehrilik mi var?

Hayır. Birisi mağripten, birisi maşrikten, birisi Karslı, birisi İzmirli, birisi Samsunlu, birisi Tarsuslu, Adanalı olabiliyor.

Hemşehrilik yok. Ortaklık yok. Kardeşlik yok. Akrabalık yok, bir şey yok. Birbirimizi seviyoruz. Her birimiz başka yerden, diyardan gelmişiz. Kimi kardeşimizin saçları kıvırcık, yüzü siyah. Kimisininin gözleri çekik, elmacık kemikleri çıkık. O Malezya'dan gelmiş, berikisi Somali'den gelmiş, başka yerden gelmiş. Allah rızası için birbirimizi seviyoruz.

İşte bunu Allah çok değerli bir şey olarak takdir ettiği için bunların hürmetine, birbirini Allah rızası için sevenlerin hürmetine azabı göndermiyor. Yoksa Lut kavmi gibi, Âd kavmi gibi, Semud kavmi gibi azap gelecek. Ama göndermiyor.

O halde biz camilere müdâvim olalım. Namaz niyaz ehli, ibadet ehli olalım. Birbirimizi de Allah rızası için sevelim. "Allah rızası için" derken iki türlü "Allah rızası için" diyorum. Bir, "Allah rızası için bana birazcık bir şey ver." diyen dilenci elini açar. "Allah rızası için yapmayın böyle!" deriz ya, "Allah rızası için birbirinizi sevin." demek istiyorum. Bir de sevginiz maddî menfaat vesaire için olmasın, Allah'ın rızası için olsun. Allah'ın rızasını kazanmak için birbirinizi sevin. Ama o kardeşin bir kusuru var. Senin de başka bir kusurun var. Onun aklı biraz kıt. Senin de bir başka tarafın kıt. Kusursuz kul olmaz. Herkesin kendine göre bir kusuru var. Kusurlarıyla seveceksin. Dikensiz gül olmaz. Kusurlarıyla kardeşi seveceksin. Kardeş kardeşi sevecek.

Biz Sydney'e gitmeye niyetlendik. Daha Sydney'e gitmeden, oranın görevlisi bizi camilerinde konuşturmamaya niyet etmiş. Yazıklar olsun! Akla bak, mantığa bak! Cami Allah rızası için yapılıyor, içinde dinî konuşma bize yaptırtılmıyor. Bilmiyoruz, başımız da kel değil ama... Allah akıl fikir versin. Allah insanı şaşırttı mı yanlış işler yapılıyor.

Ve'l-müstağfirîne bi'l-eshâr. "Bir de seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar edenlerin hürmetine Allah azabı göndermiyor."

Seher vakti ne zamandır?

Seher vakti, "sahur vakti" demek. Yani oruç tutan insanın yemek yemek için kalktığı o zamanlar. Daha imsak kesilmezden önceki zamanlara "seher vakti" denir. Biz Türkçe'de seher vaktini yanlış biliyoruz. Sorsak başka başka cevaplar veriyorlar. Seher vaktini sanıyorlar ki güneşin doğmasından az önceki, böyle hafif zaman, ortalık aydınlamış zaman. Hayır. İmsaktan önceki zaman. Daha ortalık karanlıktır. Ama artık sabah namazının vakti giriyor. Takvime baksan, beş dakika sonra tamam, sabah namazı kılabilirsin, işte o vakit. Yani bir saat önce, bir buçuk saat önce, iki saat önce; gece yarısından itibaren oraya doğru seher vaktidir.

O vakit çok kıymetli bir vakittir. Çok sevaplı bir vakittir. Duaların çok kabul olduğu bir zamandır. Allah'ın kullarına müşteri olduğu zamandır. "Ey kullarım! Yok mu benden içinizden bir şey isteyen? Hadi istesin, istediğini vereceğim!" diye kullarına seslendiği zamandır o vakit.

Kullar ne yapıyor?

Horul horul, mışıl mışıl, gafil gafil uyuyor aşağıda...

Allahu Teâlâ hazretleri sesleniyor: "Hadi, tevbe edin, tevbenizi kabul edeceğim! Bir şey isteyin, istediğinizi vereceğim! Dileyin, dilediğinizi ihsan edeceğim!"

Millet uyuyor. Uyumayanlar, isteyenler kazanıyor. O seher vakti çok sevaplı oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri akşamleyin erken yatıp, yatsı namazını kılıp yatsıdan sonra çok oyalanmadan erken yatıp, seher vakitlerinde kalkıp, tevbe ve istiğfar edip, dualar edip o vaktin feyzinden, bereketinden faydalanmayı cümlemize nasip eylesin.

Üftâde hazretleri var, meşhur, Bursa'nın evliyâullahından, Üftâde hazretleri diyor ki;

Sülüsânı geçince gecenin, emr-i Hak ile çağıra gökten bir melek...

"Gökyüzünden bir melek seslenir ki;"

Kimin hâceti varsa dursun, dilesin, geçmeye pazar.

Bir pazar var, mânevî bir pazar var, sevap kazanma var. "Haydi, isteyen isteyeceğini istesin!" diye seslenir, diye hadîs-i şerîfi anlatıyor. Mübareğin öyle bir ilahisi var.

Allah şefaatlerine erdirsin.

Demek ki seher vakitlerinde ibadetler çok kıymetliymiş.

Neden?

Herkes uykuda, kimseye gösteriş olmaz. Kul seccadesine oturur, gözyaşı dökerek tevbe ve istiğfar eder. Allahu Teâlâ hazretleri de onu affeder. Allah'ın sevgili kulları arasına dahil olur.

O bakımdan, o vakitlerin kıymetini bilelim. Akşamın bu vakitlerini fazla uzatmadan, erkence yatalım, sahur vakitleri sırasında kalkalım. İki rekât da olsa teheccüd namazı kılalım. Daha fazla olabilir. Ondan sonra tevbe ve istiğfar ile o güzel vakti değerlendirelim.

Allahu Teâlâ hazretleri hayırlı, güzel, sevdiği, razı olduğu kârlı, kazançlı, sevaplı ibadetlere cümlemizi muvaffak eylesin.

Fatiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı