M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Gurbette İslâmı Yaşamak

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Çok memnun olduk. "Bir gidelim bakalım, orada Türk kardeşlerimiz varmış." diye geldik. Pek çoğunuz da zaten biribirinizle tanışık imişsiniz. Bizim bu ziyaretimiz dostu dosta kavuşturmuş oldu. Burada müstakil, kendi işinizin başında olmanız da bizi sevindirdi.

Allah razı olsun. Allah öteki kardeşlerimize de daha iyi durumlara gelmeyi ihsan etsin, nasip etsin, onları da sıkıntılı işlerden kurtarsın, lütuflarına erdirsin.

Muhterem kardeşlerim!

Söylemek istediğim şeyleri çok uzatmak düşüncesinde değilim.

Allah'ın kullarıyız. Allah bizi yaratmış. Bu gün gelirken bir şehirden geçiyorduk. Baktık, yan tarafta bir adam devrilmiş, kazık gibi kesilmiş, çırpınıyor. Baktık, ihtiyar, başına iki kişi gelmiş, ellerinden tutup toparlamaya çalışıyorlar ama gözleri filan dönüyor adamın. Dedim, "Bu adamın pili bitiyor." Bitiyor yani hayatı sönmek üzere.

Hayat böyle işte! Dünyaya gelmişiz, gideceğiz; istesek de istemesek de, genç veya ihtiyar.

Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak!

Taht misâli o musallâ taşında.

dediği gibi şairin, öleceğiz.

Ölmekten korkmuyoruz. Müslüman ölmekten korkmaz! Çünkü ölürse cennete gidecek; cennet buradan daha güzel. Cennet daha güzel olduğu için ölüm korkulacak bir şey değil. Belki kuş için kafesin açılması gibi, mahbus için hapishânenin bitmesi, hürriyete kavuşması gibi bir şey. Düğün bayram yani ama düğün bayram olabilmesi için şu mülkün sahibi ile dost olmak lazım, Allah'ın sevdiği kul olmak lazım! Allah'ı seven, Allah'ın sevdiği, Allah'la dost olan, Allah dostu insan hâline gelmek lazım ki dost dosta seve seve gitsin!

Biz buraya, Türk kardeşlerimiz var diye rahat geldik. Burada biribirimizle karşılaşınca tanışık çıktık. Güleryüzle karşıladınız; "Ooo nasılsınız! Vay, buraya mı geldin?" filan dediniz. Tanışıkların, dostların hali başka, tanışıkların, dostların karşılaşması güzel, hoş ama bir de kızgın insanların, kinli insanların, davalı insanların, biribirini arayıp da bulamayan insanların buluşmasını düşünün! Hani iki taraf, iki kovboy gibi elleri tabancalarının kabzalarında filan böyle o zaman [durum farklı olur.]. Yahut birisi çok kuvvetli, ötekisi çok zayıf. Kuvvetli zayıfı karşısında görüverince; "Haa, tamam! Ben seni ne kadar zamandır bekliyordum, arıyordum. Seni gökte ararken yerde buldum, elime düştün!" [der;] ötekisi tir tir titrer değil mi?

Şimdi bu benzetmeleri niçin yapıyoruz?

Allah'ın sevmediği bir kul olarak karşısına gidersek halimiz ne olur; sevdiği bir kul olarak karşısına gidersek ne olur onu anlamak için, onu anlatmak için, o bilinsin diye yapıyorum.Yani bizim şu Yaradanımızı; şu bize rızkı veren, yağmuru yağdıran, güneşi döndüren, otları bitiren, domatesleri kızarttıran; bize akıl veren, sıhhat veren, ömür veren, evlat veren, sayısız nimetler veren Rabbimizi tanımak ve itaat etmek;ona âsî olmamak, karşı gelmemek, sevmediği durumlara düşmemek; kaça kaça nihayet ölümden sonra bir yerde kıstırılıp O'nun huzuruna sevmediği bir kul olarak varmamak [için anlatıyoruz.] Nasıl olsa ölümden sonra kısılacağız, nasıl olsa oraya gideceğiz...

Şimdi ben, böyle kazık gibi kesilen o ihtiyara baktım, dedim ki; Bu ihtiyar bir zaman gençti, bir zaman şimdiki gençler gibi spor yapıyordu, koşturuyordu, denizde sörf yapıyordu. Belki o zaman sörf yoktu ama ata biniyordu. Nice delikanlılıklar yaptı, nice delilikler yaptı, nice efelikler yaptı ama işte hayatı bitmiş, bir cadde kenarında kenara yıkılmış. Karşı kaldırımdan bakıyorlar, iki kişi tutuyor, belki bir ambulans çağıracaklar. Bir hastaneye gidecek veya gitmeyecek ama zaten bitmiş adam, belli yani yüzüne baktığın zaman bittiği anlaşılıyor.

Allah'ın sevdiği kulu olmak zorundayız. Akıl başka bir yol göstermiyor, mutlaka Allah'ın sevdiği kul olmamız lazım! Allah'ın sevdiği kulu olmanın yolu İslâm'dır; İslâm'ın özü olan takvâdır, tasavvuftur, ihlâstır, hâlis muhlis olmaktır.

Yani ben sizden kalbimi saklayabilirim, duygularımı saklayabilirim. Siz biribirinizden duygularınızı saklayabilirsiniz ama gizlisini âşikâresini bilen Rabbinden insan kendisinin nesini saklayabilir?

Her düşüncesini biliyor. İnsan kimsenin görmediği bir yerde bir harama bakabilir, bir günahı işleyebilir. Ama kimsenin görmediği dediği yerde bile Allah onu görüyor. Allah'ın huzurunda kendisini gördüğünü bile bile, Allah'ın yanında hâzır ve nâzır olduğunu, meleklerin olduğunu bile bile kusuru işliyor insan.

İhlaslı olacağız, kalbimizin her halini Allah'ın bildiğini bileceğiz, samimi olacağız. "Yâ Rabbi! Yine sana güzel kulluk edemedim. İstiyorum istiyorum, bir türlü olmuyor; beni şu kusurlardan kurtar yâ Rabbi! Günahlardan kurtar yâ Rabbi! Sana iyi kulluk etmek istiyorum, edepli kul olmak istiyorum, hatalı işleri yapmamak istiyorum. Her seferinde de ya nefse uyuyorum ya şeytana uyuyorum, hatalı işler yapıyorum. Sen zaten söylemesem de biliyorsun kalbimi, düşüncelerimi, zihnimi, her şeyimi biliyorsun yâ Rabbi! Sen beni sevdiğin kul et. Bana yardım et yâ Rabbi! Ben sana güzel kulluk etmek istiyorum!" diye, senli benli, samimi, açık olmalıyız. Bu samimiyete ihlâs deniliyor. İhlâs, yani hâlis muhlis olmak; içinde başka bir art düşünce, art niyet olmaması.

Sonra, takvâ diyoruz; yani, günahlardan sakınmamız lazım! "Aman ben bu günahı yaparsam Rabbim sevmez, Allah râzı gelmez, günah yazar. Allah yapmayın demiş. O yapmayın demiş olunca ben bunu nasıl yaparım? Âsî gelmiş olurum. O beni görüp duruyor; ben O'nun yapmayın dediği şeyi yapıyorum. Yapmamam lazım!" diye [düşünmemiz,] takvâ sahibi olmamız lazım yani günahlardan sakınmamız lazım.

Takvâ ne demek?

Günahtan sakınmak, çekinmek, günaha el uzatmamak, ayak atmamak, yürümemek, gitmemek; takvâ bu!

Sonra, Allah'ı hatırdan çıkarmamamız lazım! Geçen gün bir kitapta okudum, tüyleri diken diken oluyor insanın. Çarpıcı bir söz olunca tesir ediyor insana. Otomobil, grayder çarpmış gibi oluyor, eziliyor insan. Diyor ki büyüklerden bir tanesi;

Allah celle celâlühû âhirette kuluna diyecek ki; "Kulum, sen benim her yerde hâzır ve nâzır olduğumu biliyor muydun?"

"Biliyordum, laf olarak duydum."

Hepimiz biliyoruz, Allah nerede?

Her yerde hâzır ve nâzır.

"Ben senin yanındaydım da sen neredeydin? Senin aklın neredeydi; fikrin, kalbin, düşüncen neredeydi? Sen bu yakınlığın niye farkına varmadın? Sen bu yakınlığa uygun niye hareket etmedin? Sen benim huzurumda niye bu edepsizliği yaptın? Hem ben senin yanındayken nasıl içki içtin? Sen benim seni gördüğümü bilip dururken nasıl şu hatayı işledin, nasıl şu günaha daldın, nasıl şu şeyi yaptın?" der, diyecek tabii, muhakkak...

Biliyoruz ki hesap var âhirette, sorgu sual var, insanı terleten bir şey;

Yec'alü'l-vildâne şîbâ. "Bu âhiret genç insanın saçını, sakalını ağartacak."

Ciddi ve zor bir şey, bunu biliyoruz. İhlâslı olmamız, takvâ sahibi, açık kalbli olmamız lazım! Allah'a kendimizi sevdirmemiz lazım!

Peygamber Efendimiz'in bir sözü var, buyuruyor ki Peygamber sallallau aleyhi ve sellem Efendimiz; "Annesine veya babasına veya her ikisine birden yetişip de, -yani büyüdüğü zaman onlar sağ. "Yetişip de" demenin anlamı bu.- cenneti kazanamayanın burnu yerde sürtsün! Yazık olsun ona!"

Kazanamamış, fırsatı kaçırmış. Annesine yetişmiş veya babasına yetişmiş veyahut ana-babasına ikisine birden yetişmiş de onların elini ayağını öpmemiş, duasını almamış, "Allah senden razı olsun evladım!" dedirtememiş ve cenneti kazanamamış.

Rağime enfühû. "Burnu yerde sürtsün, yazıklar olsun!" buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Yani bu teşvikten annesinin babasının rızasını kazanınca cennete gidileceği ifade edilmiş oluyor. Bizim de annemize, babamıza kendimizi sevdirmemiz gerekiyor. Bayramda elini öpeceğiz, Türkiye'de ise telefon açacağız, tebrik göndereceğiz. Giden bir arkadaşla buranın bir hediyesinden göndereceğiz. Nâme yapacağız, medhedeceğiz, birazcık gönlünü alacak laflar söyleyeceğiz. Ne yapalım, çünkü anneye babaya kendisini sevdirmek önemli!

Şimdi bundan çok daha önemli olan, Rabbine insanın kendisini sevdirmesi. Rabbimize kendimizi sevdirmemiz lazım! Rabbimizin bizi seveceği işleri yapmamız. Bizim O'nu sevmemiz lazım, O'nun da bizi seveceği gibi [davranmamız lazım.]

Allah'ın sevmesi ne demek?

Razı olması.

Razı olacağı işleri yapmamız, bunlara dikkat etmemiz gerekiyor. Hayatın özü bu, amacı bu, gayesi bu. Ne ticaret, ne ziraat, ne işçilik, ne patronluk, ne para ne pul, ne gençlik ne ihtiyarlık, ne Türkiye ne Avustralya. Hayatın gayesi, işin aslı, özü, benim âcizâne mesleğime göre, tecrübeme göre kısaca bu

Allah'ın sevgili kulu olabiliyor musun, Allah'a kendini sevdirebiliyor musun?

Bitti.

Sevdiremedin?!

İsterse Avustralya'nın tamamı senin olsun. Opal madenleri, altın madenleri, malları, mülkleri, -nesi var Avustralya'nın?- sörfleri, sörfers paradaysları [Surfers Paradise], bilmem neleri... başına çalınsın. Allah sevmedikten sonra [ne kıymeti var!..]

Kâfirlerin olmuş oraları, Japonların, İngilizlerin olmuş ne kıymeti var, ne kıymeti olacak? Âhirette pişman olmayacaklar mı?

Vallahi olacaklar; milyar kere, sayısız kere pişman olacaklar, gözleri görmeyecek.

Zaten buradan ne kadar istifade ediyorlar?

On sene, yirmi sene. İhtiyarlıyor, emekli oluyor itiliyorlar kenara zaten. İtiliyor, istifadesi de ömür boyu tamamen değil. Bir müddet [istifade ediyor] ondan sonra gidiyor, âhirette ebedî azab, ebedî hüsran; cehennem, duman, azap, yanma, yakılma, yara bere; sokulmak, ısırılmak, koparılmak, topuz yemek, kavrulmak, derileri yanıp yanıp fışkırmak; zakkum, zehir zıkkım içmek, bu yani. Allah'ın kötü kullarıyla beraber olmak, Allah'ın iyi kullarından ayrı düşmek, mahrum düşmek, Allah'ın rızasının yeri olan yerlerden uzak düşmek...

Düşünün ki bir madende çalışıyorsunuz. Alt kattasınız, güneş yüzü görmüyorsunuz, boyna kazma sallıyorsunuz. Orası mı güzel; manzaralı, temiz havalı, hoş kokulu, meyvalı, tatlı, zevkli bir yer mi daha güzel? Cennet mi güzel, cehennem mi güzel? Allah'ın rızası mı güzel, gazabı mı güzel?

Hayatın aslı bu! Hayatın aslı ne profesörlük benim mesleğim, ne ziraatçilik senin mesleğin, ne politikacılık filancanın mesleği, ne şu, ne bu. Hayatımızda müslüman olarak asıl mesleğimiz Allah'ın rızasını kazanmak, Allah'ı sevmek, Allah tarafından sevilmek!

Kısaca: Sevelim, sevilelim!

Allah'ı nasıl seveceğiz? Bilmediği şeyi insan nasıl sever, bilmiyor ki! Ya bir şeyini görecek, ya bir güzelliğini görecek, sevecek!

Görmeden nasıl sevsin?

Peygamber Efendimiz diyor ki; "Cennetin hûrî kızlarından bir tanesi parmağının ucunu yeryüzüne gösterseydi yeryüzü ışık dolardı. Cehennemin zakkumlarından bir damla dünyanın denizlerine damlasaydı tüm denizleri, deryaları zehir ederdi, acı ederdi."

Onu mu yemek mi iyi, ötekisi mi daha iyi?

Onun için Allah'ı tanımak lazım!

Allah'ı nasıl tanıyacağız?

Tasavvufla tanıyacağız.

Sonra, Allah sevmediği kula kendisini tanıtmaz.

Kâfir tanıyor mu Allah'ı?

Denizin dibini biliyor, gökyüzünü biliyor, Venüs'ü biliyor, Ay'ı biliyor. Ay'dan toprak getirtti, füze gönderdi. Elektriği, elektroniği biliyor, her şeyi biliyor Allah'ı bilmiyor!

Bilse kâfir kalır mı?

Aklı başından gider, senden benden ileri müslüman olur. Bilmiyor Allah'ı!

Allah sevmediği kula kendisini bildirtmez ve sevdirtmez! Allah'ın sevdiği kul olunca Allah ona perdeleri açıyor, ona kendisini tanımayı ikram ediyor, kendisinin güzelliklerini ona ihsan ediyor. Mânevî güzellikleri ona ihsan ediyor, ötekisi hiçbir şey yok sanıyor. Kâfirle konuşursun odun gibi, taş gibi, kara taş gibi, tın tın, bomboş. Odun gibi hiç bir şey anlamıyor, hiçbir şey dinlemiyor. Gülüyor geçiyor, alay ediyor.

Biz bir kasabada, telefon ettiğimiz kasabada namaz kıldık. Oranın 13-14 yaşındaki haylaz kızlarının, oğlanlarının dördü beşi oradaydı. Bizim hanımı örtülü, uzun etekli, başörtülü gördüler, şaşırdılar. Bizden bir iki tanesinin de herhalde sarığını mı gördüler ne yaptı bir tanesi. Gitti yüznumaraya, tuvalet kâğıdından bir uzun parça kopardı, başına sardı öyle çıktı dışarıya. Birşeyden haberi yok, işin alayında, dalgasında. Bizimle dalga geçiyor, bizimle alay ediyor.

İn tesharû minnâ fe-innâ minküm kemâ tesharûn.

Evet bu dünyada sen alay edersin, benim seninle uğraşacak halim yok. Oturup da sana uzun boylu anlatacak halim yok. Ben müslüman kardeşlerimi dolaşıp onlara anlatmağa çalışıyorum; seninle şimdilik işim yok. Belki ileriye dönük birtakım çalışmalar yapmak vazifemizdir tabii. Avustralya'daki insanlara da, "İslâm budur, Allah'ın emri budur! Sen de Allah'ın kulusun! Görevini hatırla!" filan diye bir şeyler söylemek vazifemiz ama şimdi ben öncelikle onu düşünmüyorum. O benimle şimdi alay ediyor, etsin; aldırdığım yok. Yarın da ben onunla alay edeceğim! O bana bugün gülüyor yarın da ben ona güleceğim! Ben acıyorum şimdi, gülmüyorum yaptığı şeye, acıyorum.

Allah'ı tanımak tasavvufla olur, Allah'ın yolunda gitmekle olur. Bir haramdan vazgeçersin Allah ibadetin lezzetini verir, bir haramdan daha vazgeçersin daha büyük zevk verir, bir haramdan daha vazgeçersin daha büyük bir yakınlık verir. Sen yürüyerek gidersin Allah sana yığınla ikramda bulunur. Sen küçücük bir jest yaparsın Allah sana büyük ihsanda, büyük ikramda bulunur. Perdeler kalkınca insan gerçekleri görür. Sisler dağılınca, dumanlar açılınca insan güzellikleri o zaman görür.

Şimdi biz geldik, dağların başı dumanlıydı ne manzara gördük, ne bir şey gördük. Yağmur, yeryüzü, bir de gökyüzü başka bir şey görmedik. Ama güneş çıksa, "Vay şurası ne güzelmiş! Aman bu tarla ne tarlası? Aman şu ağaçlar ne kadar yeşil!" derdik ama bir şey görmedik.

Allah'ı tanımak asıl vazifemiz, bu da tasavvufla oluyor; yolundan gitmekle, Allah'ı zikretmekle oluyor, sevmekle oluyor. Sevmek de zikirle oluyor. Çünkü sen zikrediyorsun [Allah sevap veriyor.] Bakın, zikrin sevabını size söyleyeyim.

Namaz sevaplı, çok sevaplı bir ibadet. Ramazan ayı geliyor, çok sevaplı bir ay. Türkiye'den size bir aylığına hoca gönderiyorlar. Siz istemişsiniz veya düşünmüşler sizin ihtiyacınızı. Bir aylığına, uzak diyardan bir insan geliyor size. Kıymetli bir ay olduğu için. Hac, çok kıymetli bir ibadet ama haccı siz ömrünüzde bir kere yaparsınız, iki kere yaparsınız. Babayiğit olanınız üç kere, dört kere ya yapar ya yapamaz. Hac zor bir ibadet. Ramazan, senede bir kere oluyor. Bu sene Ramazan'a çıkarız bir dahaki seneye çıkıp çıkmayacağımızı Allah bilir, biz bilemeyiz. Namaz güzel bir ibadet, günde beş defa.

Fakat bir ibadet var ki o da Kur'ân-ı Kerîm'de zikrediliyor. Kur'ân-ı Kerîm'de zikrediliyor hem de 70-80 âyette zikrediliyor; zikir ibadeti. Zikir de bir ibadet.

Allah demek sevap mı değil mi?

Sevap.

Bir kez Allah dise aşk ile lisân, Dökülür cümle günah misl ü hazân!

Allah demenin sevap olduğunda bir tereddüdümüz yok, biliyoruz hepimiz.

Allah'ı zikretmenin sevap olduğunu biliyoruz ama ne kadar sevap?

Ne kadar sevap olduğunu ben bir takım rakamlarla size anlatayım anlayın.

Acaba Süleyman Çelebi edebiyat mı yapmış, mübalağa mı yapmış? Abartmış mı, büyütmüş mü yoksa gerçeği mi söylemiş? Yani insan aşk ile bir defa Allah deyince, günahları hakîkaten sapır sapır dökülür müymüş yoksa biraz aşırı mı söylemiş?

Bunu anlamak için bazı hadislerden size misal vereyim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki; "Allah, kulunun yaptığı ibadetlere mükâfat verir."

Bunu neye benzetebiliriz?

Çocuğun uslu durduğu zaman oyuncak alıyorsun. Yaşına göre memnun edecek bir şeyler yapıyorsun. O seni memnun ettikçe sen onu taltif ediyorsun, mükâfatlandırıyorsun. Bir şeyi kazanana ödül veriliyor, merasim yapılıyor. Allah da her ibadete bir sevap veriyor.

Ne kadar sevap veriyor?

Bire on veriyor.

Senin tarlaya ektiğin buğday veya memleketteki hemşehrin tarlaya buğday ekti, bire kaç alıyor?

Bire on alıyor, mesela. Bire 70 alınan Meksika buğdayı ekse daha iyi değil mi?

Yani bire 700 veriyor.

Şimdi [Allah'ın] bire 700 verdiği ibadetler neler?

Bir hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki: "Allah yolunda para sarfetmen bire 700'dür."

Siz camiyi almışsınız. Ne kadar para sarfettiyseniz, Allah yolunda olduğundan, verdiğiniz parayı 700 ile çarpmış, o kadar hayır yapmış gibi sevap kazanacaksınız.

Neden?

Allah yolunda para verdiğiniz için. Hacca gittiniz, masraf ettiniz; uçak parası, ayakbastı parası, delil parası vesaire, 700 misli; çünkü Allah yolunda. Cihada para sarfettiniz, Afganistan'daki kardeşlerinize silah alsınlar diye para gönderdiniz, bire 700. Fî sebîllillah olunca sarfedilen masaraflar bire 700.

İnsanın ailesine yaptığı masraflar bire 700. Eve elbise getiriyorsun, elbiselik kumaş getiriyorsun, bir file yiyecek götürüyorsun, kıyma götürüyorsun, çocukların ihtiyacı olan eşyaları götürüyorsun, bire 700. Çünkü Allah aile hayatını teşvik etmiş, seviyor. Ailesine bağlı olacak müslüman.

Nafakatüke fî sebîlillah bi-seb'imieh deracetin ve nafakatüke alâ ehlike bi-seb'imieh deracetin. "Ailene yaptığın masraf da 700 misli."

Sonra, anne ve babana yaptığın masraf da 700 misli. Anne ve babana buradan bir yün yelek gönderdin. "Bizim burada yaz, zaten kış olmuyor ama şu benim memlekette soğuk fazla olur. Sen memleketime gidiyorsun, şunu oradaki babama götürüver!" [diye] bir arkadaşına verdin. İçi yünlü, dışı deri bir şey. Yediyüz deri ceket göndermişsin gibi sevap olur.

Neden?

Ana babaya yardım yapmanın [sevabı] var.

Tamam, bire 700'ü öğrendik. Yani bazı klas, kaliteli, yüksek ibadetler var ki Allah sevabı bire 700 veriyor. Bazısına daha fazla veriyor.

Zikrullâhi teâlâ efdalü indellâhi mine'n-nafakati fî sebîlillâhi bi-mieti derecetin.

Bu da bir başka hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Allah'ın elçisi, Allah'ın rasûlü, Allah'ın bildirdiği her şeyi bilen peygamberi diyor ki; "Allah'ı zikretmek, Allah yolunda fî sebîlillâh masraf yapmaktan 100 kat daha fazla sevaptır." O 700 misliydi, 700 X 100 = 70.000 oluyor. Zikrullahın sevabı 70.000 oluyor muhterek kardeşlerim!

Bir Allah diyorsun 70.000 Allah demiş gibi oluyor. Yani bir liralık bir iş yapsan 70.000 liralık kâr almış gibi oluyorsun. Bin liralık bir iş yapmışsan, çarptığın zaman muazzam rakamlar çıkıyor. [70.000 X 1000 = 70 milyon almış gibi oluyorsun.]

İnsan kalbinden Allah'ı zikrederse [ne kadar sevap alır]?

[İnsan] tabii kendi başına Allah diyebilir, lâ ilâhe illallah diyebilir de bir de içinden hiç kimse duymayacağı şekilde Allah Allah diyor ama kimse bilmiyor; dudağı kıpırdamıyor, sesi çıkmıyor. Bu da dille yapılandan 70 kat daha fazla sevaplı diyor Peygamber Efendimiz. O 70.000 idi, bu da 70 kat fazla. İnsan içinden bir Allah derse [sevabı] dört milyon 900 bin oluyor.

Bir arkadaşı tanıştırdılar bize Melbourn'da, radyoevinde çalışıyormuş, yüksekokul mezunuymuş, muhtelif şirketlerde çalışmış, ithâlat-ihracat yapmış; buraya görevli gelmiş. Burada da iyi bir işi var, iyi bir arabası, iyi bir evi var, maaşı var. Herhalde sizin maaşınızın bilmem ne kadarıdır filan bir maaşı var. Bir de baktık, kendisi ifade etti, "Bu bemim ortağım." dedi, emlakçılık da yapıyormuş, yan gelir.

Yani bir ev satsalar, beşer bin dolar paylaşsalar ziyan mı etmiş olurlar?

Ceplerine fazladan para girmiş oluyor.

Hah, şimdi insan, Allah demek 70.000 sevaplıysa; kalbinden Allah demek dörtmilyon 900 bin sevaplıysa; yolda tarlasına giderken içinden Allah dese kıyamet mi kopar? Bu sevabı niye kaçırıyor insan? Başka bir meşguliyeti mi var?

Ya türkü söylüyor millet, ya ıslık çalıyor. Islık çalarak, türkü çağırarak tıraş oluyor. Köşe başında zincir çeviriyor, kahvede bacak bacak üstüne atıyor, bilmem başka şeyle meşgul oluyor.

O mu iyi bu mu iyi? Bu fırsat kaçar mı, kaçacak bir fırsat mı?

Cennete giren insanların üzüntüsü, hasretliği, ah vah etmesi yokmuş [yalnız] bir şeye, dünyada gafil geçirdikleri boşluklara, zamanlara üzüleceklermiş; "Yâ, hay Allah! Ne diye boş geçirdim? Bir Allah deseydim dörtmilyon 900 bin daha alsaydım. Bir daha deseydim dörtmilyon 900 bin daha alsaydım. Niye yapmamışım bunu? Bak, burada ne kadar nimetlere erdim. Falanca arkadaşımın mertebesi şurada. Ben de o kadar kazanırdım." filan gibi dünyada Allah yolunda sarfedemedikleri zamanlara pişmanlık duyacaklarmış, başka pişmanlık yok. Mükâfatlarını gördüler, kat kat ecirlere erdiler, sayısız mülklere, nimetlere mazhar oldular. En aşağı derecedeki cennet ehline, şu yerler, yeryüzü ve gökler kadar mülk verilecek!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde anlatıyor ki; "Müslümanların bazısı cehenneme girecek."

Girecek mi?

Girecek!

Neden girecek?

Âsî olduğundan, günah işlediğinden, Allah'ın emirlerini tutmadığından; namaz kılmadığından, oruç tutmadığından, zekâtını vermediğinden, vazifeden kaçtığından. Kumar oynadığından, içki içtiğinden, zina ettiğinden, hırsızlık yaptığından, kızıp adam öldürdüğünden, karşı geldiğinden bunların cezası var tabii. Cezasını Allah affedebilir, Allah'ın rahmeti geniştir; "Yâ Rabbi! Ben pişman oldum, ne yapayım?" derse, Allah yolunu da gösterir, affeder ona bir şey demiyoruz ama bazı müslümanlar cehennemde yanacak. Yanacak, yanacak, yanacak ama bir zaman sonra cehennemden çıkacak. Kâfirler ebedî kalacak, mü'minler cezası kadar yandıktan sonra cehennemden çıkacaklar.

En son cehennemden çıkan insan, en sonuncu, artık cehennemden çıkacak başka kimse kalmadı, cehennemin kapısı kapatılıyor. Kâfirlere deniliyor ki; "Siz ebedî yanacaksınız! Hasrete de yanın azaba da dayanın bakalım!" Cehennemin kapısı kilitlenecek kâfirler yanmaya devam edecek.

En sonuncu insan cehennemden kurtuluyor, en sonuncu olarak da cennete girmiş oluyor tabii. Ötekilerin hepsi kendisinden evvel girdiler. Bu en sonuncu giren insana, bazı evliyâullah demişler ki; "Keşke o ben olsam! Hiç olmazsa cennete gireceğim ya, keşke ben o olsam!" diye, neticede cennete gireceğiz diye o kadar şey yapmışlar [arzu etmişler]. Hiç giremezse insan ne kadar fenâ olacağını anlayın!

O en son giren kimseye Allah şu yeryüzü kadar, şu gökyüzleri kadar; açık havada gökyüzüne baktığınız zaman yıldızları, o lâcivert fezâyı görüyorsunuz, buralardan daha güzel görüyorsunuz; o kadar büyük yer verecekmiş. Ve o zât sanacakmış ki; "Allah bana en büyük mükâfatı verdi galiba!" Ötekilere verilenlerden pek haberi yok. En sonuncu gittiği halde sanacakmış ki en büyük mükâfatı –lütfu geniş ya- kendisine verdi sanacakmış! Yani azımsanacak bir şey değil; Allah en sonuncu cennetliğe yerler kadar, semâvât kadar, gökler kadar, fezâ kadar büyük veriyor.

Allah bize cehenneme düşmeden cennete girenlerden eylesin.

Onun için zamanımızı boş geçirmeyelim. Tarlada ilaçlama yapıyorsunuz, tarlada çapa kazıyorsunuz, tarlada mahsül topluyorsunuz, tarlada iş yapıyorsunuz. Tarlada değilsiniz de tarlaya doğru gidiyorsunuz. Bugün tarlaya gitmeyeceksiniz de evde oturuyorsunuz veya arkadaşınıza ziyarete gidiyorsunuz. Yani arada bir boşluk var, bir zaman var. Arkadaşınıza gittiniz de o kahve yapmaya geçti sen odada yalnız duruyorsun, şu anda konuşmuyorsun. Tamam, o zaman zikret, yolda zikret, tarlada zikret. Gece yatağa yattın henüz daha uyumadın, kalbinden, sesini çıkartmadan, hanım bile anlamaz, kalbinden Allah Allah Allah... dedin mi dörtmilyon 900 bin, dörtmilyon 900 bin, dörtmilyon 900 bin gitsin sevap, zamanı boş geçirmeyin.

Zamanı boş geçirmeyin, Allahu Teâlâ hazretlerinin zikrinden gafil olmayın!

Benim size beş tane hediyem var. Beş tane hediye vereceğim size, hepinizin cebine koyuyorum. Benim [verme] selahiyetim var, yani elim var ben de size [bunları] veriyorum.

100 defa estağfirullah diyeceksiniz her gün. Peygamber Efendimiz diyor ki; "Ben dahi günde 70 defa, 100 defa estağfirullah derim." Ondan [dolayı] 100 defa estağfirullah diyeceksiniz. Hatasız kul olmaz! En iyi kulun bile nice hataları olur. Onun için estağfirullahı hiç bırakmayın.

100 defa estağfirullah.

100 defa lâ ilâhe illallah.

100 defa Allah Allah Allah.... Tabi bu 100 defa fazla yapamazsın demek değil. Yap yapabildiğin kadar.

Dört milyon 900 bin rakamını duvara yaz koca rakamlarla, haydi bakalım durabilir misin?

Yani menfaatçi insanoğlu. O dörtmilyon 900 bin rakamı orada dururken boş durur mu? Daima Allah diyecek tabii. Ne kadar dersen de!

100 defa Peygamber Efendimiz'e salavât-ı şerîfe. Bu da hadîs-i şerîfte geçiyor, çok sevaplı. Efendimiz'i severek, sayarak ona salât ü selâm getirin.

100 defa da Kulhüvallahü Ehad.

Estağfirullah, lâ ilâhe illallah, Allah, salavât-ı şerîfe, Kulhüvallah.

Bu beş zikir vazifeniz olsun! "Bir Es'ad Hoca gelmişti buraya; bize bu görevi verdi, biz de bunu yapıyoruz." diyeceksiniz, yapacaksınız. Bunların hepsinin sevabı çok fazla, hepsi hadîs-i şerîfte geçiyor.

Tabii zikirden çok sevap kazanılıyor da öbür vazifeleri de yapacağız. Allah'ın sevgili olmak için çırpınacağız. Babamızın anamızın rızasını kazanmak için çırpındığımız gibi, para kazanmak için çırpındığımız gibi, Allah'ın rızasını kazanmak için de çırpınacağız.

Kolay mı tarlada çalışmak, mahsulü toplamak, satmak, kahrı çekmek, ev idare etmek?

Değil. Ama nasıl onları yapmak için çalışıyorsak Allah'ın rızasını kazanmak için de çalışacağız.

Nasıl çalışacağız?

Din kitaplarını okuyacağız, hocalardan böyle dinlediğimiz şeyleri defterimize not edeceğiz, "Şunu da yapayım!" diyeceğiz. Beş vakit namazı kılacağız mâlum, Ramazan orucunu tutacağız, zengin isek hacca gideceğiz, zekâtımızı ihmal etmeden vereceğiz; Afganlılara, Filipinli müslümanlara, burada olmayanlara, Türkiye'dekilere berşeyler yapacaksınız, zekât, zenginlik vazifenizi de yapacaksınız. Arazinin zekâtı öşürdür, onda birdir. Ekili sulanan arazinin yirmide birdir. Sulanmayan arazinin onda birdir, daha fazladır.

O vazifeleri yapacaksınız ama ilim öğreneceksiniz. İlim öğrenmeden olmaz! Bakın, adamlar ilim öğrendiler, Avustralya'yı buldular koca bir kıta onların oluverdi.

Bizim olsaydı, tepeden tırnağa bizim olsaydı; Osmanlı buraya gelseydi, bayrağı dikseydi bizim olsaydı fena mı olurdu? Suudi Arabistan elimizden çıkmasaydı, Irak elimizden çıkmasaydı, fena mı olurdu?

Güzel olurdu.

İlim öğreneceğiz ki sevaplı şeyleri bilelim.

Kaptan Cook gelmiş, dolaşmış, bulmuş buraları, ondan sonra da Queensland [demiş].

Ne demek?

Kraliçenin ülkesi. Hooop buradan kraliçeye postalamış ülkenin tapusunu, kraliçenin ülkesi oluvermiş.

İngiltere nire, burası nire?

Hop burası kraliçenin olmuş.

Buranın gelirinin yüzde ellibiri, gürül gürül, gürül gürül İngiltere'ye akıyor. Küçücük bir İngiliz adası koca Avustralya'dan vergi alıyor! Dayamışlar vergiyi, yüzde ellisini sizden alıyor, yüzde ellibirini İngiltere'ye gönderiyor. Yani çalıştılar, ilim sayesinde bu kıtayı buldular demek istiyorum.

Siz çocuklarınızı daha iyi yetiştireceksiniz. Çocuklarınızın yetişmesine dikkat edeceksiniz. İki noktaya dikkat edeceksiniz: Müslüman yetişecek çocuk, ahlâksız olmayacak; ahlâklı imanlı olacak, müslümanlığının şuurunda olacak. Bir de yeni bilgileri kazanacak, bilgili olacak, cahil olmayacak. Daha iyi işler, daha büyük atılımlar yapacak, daha büyük işler yapacak. İki türlü yetiştireceksiniz.

İlim öğreneceksiniz; din ilmini öğreneceksiniz, dünya ilmini öğreneceksiniz ama kalbiniz daima Allah ile olacak! Allah rızası için yapacaksınız; evlat yetiştirmeyi Allah için yapacaksınız, masrafı Allah için yapacaksınız, çalışmayı Allah için yapacaksınız, koşuşmayı Allah için yapacaksınız, ziyareti Allah için yapacaksınız, sevdiğinizi Allah için seveceksiniz. Her şeyi Allah için, Allah rızası için yapacaksınız sevabı kazanacaksınız.

Allah yardımcınız olsun. Hepimizin yardımcısı olsun. Allah hem dünyanızı hem âhiretinizi bahtiyar eylesin. Hem bu cihanda mesud olun, Allah'ın nimetlerine gark olun hem de âhirette Allah'ın nimetlerine gark olun, cennetiyle cemâliyle müşerref olun. Allah'ın sevdiği kullar olarak yaşayın. Sevdiği kullar olarak; "Gel kulum, gir cennetime!" diye iltifat ettiği kullar olarak sevdiklerinizle beraber, geçmişlerinizle beraber, evlatlarınızla, zürriyetlerinizle beraber âhiret saadetine erdirsin.

Sanıyorum burada en önemli görev, Avustralya güzel, ben bir ziyaretçi kardeşiniz olarak gördüğüm en önemli meseleniz, probleminiz evladınızı müslüman yetiştirmek! Çünkü buraya gelirken biz bir yerde mola verdik. Ezan okuduk tabii. Hafız kardeşimiz elini dayadı kulağına bir ezan okudu. Kamping yapıyorduk bir yerde, yandaki birisi ne demiş?

"Benim hanımım, hanımımın babaları da müslümanmış." Yugoslavmış kendisi, öyle demiş ama ne kendisinde Müslümanlık kalmış ne hanımında Müslümanlık kalmış. Yani acı olan taraf bu!

Kendisi, "Benim hanım müslümandı." diyor. Müslüman hanımı kâfire vermezler. Bu da müslümandı ama, "Ben müslümanım!" diyemiyor, bir şeyden haberi yok. Yani bir nesil sonra, iki nesil sonra böyle olur. Çocuğunuz Türkçe'yi de bilmez, sırf İngilizce konuşur, buranın âdetini de alır.

Bizim o [durduğumuz] kasabada kızlar erkeklere el ense çekiyorlardı, onlarla beraber geziyorlardı, sigara içiyorlardı. Affedersiniz, tuvaletten beraber çıktılar. Bizim hanım dedi ki; "Bunlar esrar mı içiyorlardı, ne yapıyorlardı; sigarayı saklayarak gittiler." dedi. Kız erkek farkı filan kalmamış, eşkiya gibi bir şey olmuşlar. Terbiye filan yok.

Arkadaşlar, "Japonlar filan daha terbiyeli, akıllı uslu, daha ciddî." diyorlar. Onlarda bir ciddiyet var, berikilerin tamamen civataları gevşemiş, bitmiş işleri.

Bizim de öyle olabilir, Allah saklasın. Temennî etmiyoruz. İstiyoruz ki evlatlarınız sizden de ileri olsun, sizden de iyi olsun, sizden de anlayışlı olsun. Sizden daha iyi Allah'ın sevgili kulu olsun.

Allah bizi hepimizi sevdiği kullar eylesin. Zürriyetimizle beraber âhirette mükâfata erdirsin. Biz cennete girerken, evlatlarımızı elleri ayakları zincirli, zebânîler cehenneme sürüklemesin. Kamçılaya kamçılaya sürüklemesin. En mühim işiniz bu! Yani kendinizi kurtarmak, bir; evlatlarınızı kurtarmak, iki.

Zor bir şey değil, birlik olunca olur, her şey olur. Birlik olunca olur; birlik olunca cami alırsınız, hoca getirirsiniz, hoca tutarsınız, çalışır çabalarsınız; tarlada başarı kazandığınız gibi, sosyal sahada da başarı kazanırsınız.

Ben bu adamların hayatlarını inceliyorum, bunlardan ibret alacağımız şeyler var. Çocuklara boy scout demişler, boş koymamışlar, teşkilata bağlamışlar. Yaşlıları boy club demişler; aynı üniforma, beyaz elbiseler, beyaz şapkalar hepsini bir kılığa sokmuşlar. Falancaları Rotaryen, filancaları Lions demişler, hepsini bir şeye [teşkilata] sokmuşlar, hepsine de bir hedef göstermişler; "Sen sosyal hizmet yap! Sen park yap, sen bahçe yap! Sen turistler için bilmem ne yap! Sen yabancılara İngilizce öğret! Sen şunlara şunu yap!" diye her çeşit insanı meşgul ediyorlar ve sosyal hizmetlerin hepsinin arkasında da çok kuvvetli bir tarzda kilise var.

Her kasabada dört tane, beş tane church [kilise]. Bilmem şu mezhep veya bu mezhep veya filanca şey. Bir cadde üzerinde sekiz on tane kilise. Her kilisenin bahçesinde bir kilise, bir küçük kilise, bir okul, bir sosyal merkez, bir bilmem ne, bir bilmem ne...

Bizim şu halimize bak! Gariban, âcizâne, nâçizâne, küçücük bir ahşap ev. Daha şeyi belli değil. Ama bu da güzel; bunu bile göremedik her yerde. İnşaallah bu da her yerde olsa buna da razıyız. Bir şey demiyoruz, Allah razı olsun sizden. Bir avuç müslüman bir şeyler yapmışsınız.

Aman, aman çocuklarınız sizden ayrılıp cehenneme [atılmasın!] Boynunda zincir, ayağında zincir, zebaniler başında şakır şakır şaklatıyorlar kamçıyı, sürükleniyor cehenneme atılıyor. Bu manzara gözünüzden gitmesin! Böyle bir duruma düşürmeyin çocuklarınızı! Çocuklarınıza çok kuvvetli İslâmî, imânî şuur verin; "Sen mü'minsin! Asıl vazifen Allah'a kendini sevdirmek, Allah'a iyi kul olmak!" [deyin!]

Allah öyle kollarından çivilenmiş, ayaklarından çivilenmiş şey olur mu ya? Öyle tanrı olur mu?

Çarmıha germişler, bileğinden çivilemişler, başı sarkmış, benzi sapsarı. Önüne bir örtü şey yapmışlar.

Böyle saçma şey mi olur? Kâinatın sahibi, kudret sahibi Allah kendisini çivilettirir mi? Böyle inanç mı olur ya? Allah aşkına olur mu böyle inanç?

Olmaz böyle şey! Ama adamlar işi hikaye ile, masal ile götürüyorlar.

Ve mâ katelûhu ve mâ salebûhu. ["Oysa onu öldürmediler ve asmadılar."]

Öyle şey olur mu ya, Allah peygamberini öyle yaptırır mı? Böyle saçma şey mi olur?

Hz. İsa bizi mi daha çok seviyor, bunları mı?

Hz. İsâ'yı biz bunlardan daha çok seviyoruz, Hz. İsâ da bizi bunlardan daha çok seviyor! Hz. İsâ bunlara kızıyor ama ne yapsın!

Yolda yazmış: Jesus is living. "Hz. İsâ yaşıyor." diyor. Ne yaşaması yâ! Siz onu öldürdünüz, canına okudunuz!

Böyle miydi Hz. İsâ'nın size öğrettiği din? Bu muydu?

Değil!

E ente kulte li'n-nâsi't-tehızûnî ve ümmiye ilâheyni min dûnillâhi. "Yâ İsâ! Sen mi söyledin bunlara, 'Bana tapının, anama tapının!' diye?" Allah soracak. Kur'ân-ı Kerim bildiriyor.

"Hayır, ben söylemedim! Ben, sen ne emrettiysen onu söyledim yâ Rabbi!" diyecek. Kur'an bunu bildiriyor.

Mâ kultü lehüm illâ mâ emertenî bihî eni'budullâhe. "Hayır yâ Rabbi' Sen bana ne emrettiysen onlara bunu söyledim. 'Allah'tan gayriye ibadet etmeyin!' dedim yâ Rabbi!" İn küntü kultühû fe-kad alimtehû. "Ben söylemiş olsam zaten sen bilirsin; ben sana yalan söyleyemem, hilâf-ı hakîkat söyleyemem yâ Rabbi!" diyecek Allah'ın huzurunda İsâ aleyhisselam. Mübarek peygamber. Allah'ın sevgili peygamberlerinden bir peygamber. O da başımızın tâcı. Biz İsâ diyoruz, Mûsâ diyoruz, İbrahim diyoruz; peygamber isimlerini seve seve evlatlarımıza veriyoruz.

Biz onları daha çok seviyoruz. Bunlar yolu sapıtmışlar, "Biz Hz. İsâ'nın yolundayız!" diyorlar. Jesus church. Ne Jesus church'ü! Öyle saçma şey mi olur! Öyle şey yok. Ama sen burada Müslümanlığını eritirsen, çocuğunu müslüman yetiştirmezsen, o bâtıl akîdeye girerse çocuk o da cehenneme gider, sen de mesul olursun! Çocuk sıkışınca, ana babaya çatacak âhirette, diyecek ki; "Yâ Rabbi! Anam babam bana terbiyeyi vermedi." diyecek. Bak, bu da böyle.

Bu da bir annelik babalık vazifesidir. Çünkü çocuk küçüktür. Bu çocuk ne bilsin? Daha küçük çocuk ne bilsin. Sen bunu yetiştireceksin! Bizi annemiz babamız yetiştirmedi mi? Bizi mahalle mektebine göndermedi mi, hocaya göndermedi mi? Elif-Bâyı okutmadı mı, Amme cüzünü okutturmadı mı?

Allah razı olsun, nur içinde yatsınlar!

Bana rahmetli annem öğretti bana Kur'ân-ı Kerîm okumayı. Dinimi bana annem öğretti. Haram lokma yememeyi, komşunun bahçesinden bir şey kopartmamayı annem öğretti.

Nur içinde yatsın! Cümlemizin geçmişlerine Allah rahmet eylesin.

Muhterem kardeşlerim!

Biz de böyle yetiştireceğiz. Sözün fazlasına lüzum yok, Allah sevdiği kul etsin sizleri. Evlatlarınızı da sevdiği müslüman olarak yetiştirmeyi size nasip etsin. Siz evladınızı iyi müslüman yetiştirirseniz onun sevabını da Allah size verir. Onun sevabından eksiltmeden, onun sevapları da sizin defterinize ayrıca yazılır. Şu kadar namaz kıldı evladın. Onun sevapları da sana yazılır çünkü sen yetiştirdin, sen müslüman yaptın.

Ama eğer evladını müslüman yetiştiremediysen, olduysa bir ozi, [Aussie.] Bir ozi olduysa, afyon çekiyorsa, sörf yapıyorsa, kızlarla geziyorsa, günah işliyorsa, namaza yanaşmıyorsa, lâ ilâhe illalah diyemiyorsa, besmeleden, gusülden haberi yoksa ne olacak o zaman?

Mahvolacak! Hem sen mahvolursun hem o mahvolur. En mühim iş bu işte!

Allah evlatlarınızı da güzel yetiştirmeyi nasip etsin. Allah yardımcınız olsun. Allah hepinizden razı olsun.

Allah nasip eder Türkiye'ye gelirseniz, beklerim. Her ziyaretin bir iâde-i ziyâreti olduğu için siz de bize buyurun! Ben de tekrar gelirsem seve seve, uzun mesafe demem arabayla gelirim, yine sizi ziyaret etmek isterim.

Bizim herhangi bir maddî sıkıntımız ve ihtiyacımız yoktur. Ben emekli profesörüm, rahatım, kuş gibi hürüm. İstiyoruz ki, temenni ediyoruz ki Avustralya bâkir bir kıtadır, yeni bir ülkedir, nüfusu da azdır; buradaki kardeşlerimiz dağılmasın, kuvvetlensin! İslâm bunların toplumundan yeşersin, filizlensin, koca çınar olsun bütün Avustralya'ya fayda versin, çölünü gölgelendirsin, yeşertsin! İslâm diyarı olsun!

Bu tabii siz iyi müslüman olursanız, siz çalışırsanız olacak! Onun için vazifenizi hatırlatalım diye, ziyaret olsun, sohbet olsun diye biz sizi ziyaret ediyoruz. Biz Surfers Paradise'dan, vesaireden filan gece geçtik, o tarafa bakmak istemedik. Millet oraya gökdelenler yapmış, bilmem neler yapmış, bizi ilgilendirmiyor. Ama biz; "Falanca yerde müslüman kardeşimiz var oraya kadar çıkalım!" dedik, ondan geldik.

Allah hepinizi iyi müslüman etsin ve Avustralya'da İslâm'ın yaşaması, canlanması ve gelişmesi şerefini, o hizmetleri, Allah sizlere nasip etsin. Onların sevaplarını Allah sizin mizanınıza koysun. İki cihanda aziz olun.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı