M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 38-39.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem;

İzâ bakiye sülüsü'l-leyli yenzilullahu ilâ semâi'd-dünyâ ve yekûlü menzellezî yed'ûnî estecîbü... ilâ âhiri'l-hadîsi.

Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in nasihatlarından birisi de gece namazlarına devamdır. Gece namazlarına devamda çok fayda vardır. Hem dualar istecâb, müstecab olur hem de insanların gönülleri açılır feraset sahibi olurlar. Onun için;

el-Mü'minü yenzuru bi-nûrillâhi. Bu ferâseti mü'minden ileri gelir. Bu feraset de gece namazlarına devam edenlerde çok olur. Binâenaleyh hiç olmazsa bir koyun sağacak kadar bir zaman da olsa geceleri kalkın, gece yarısından sonra hiç olmazsa iki, dört, altı, sekiz... ne kadar kılabilirseniz bir namaz kılınız. Nafile bir namaz. Halbuki bizlerde borç da çok, borçlarımızdan da kalkıpta böyle bu kadar bir namaz kılsak o da efdal.

Onun için Cenâb-ı Hak celle ve alâ gecenin yarısından sonra rahmetlerini açar, "Kullarımdan yok mu dua edenler de ben onların duasına icabet edeyim?" der. Kulların duasına bakar, yani Cenâb-ı Hak intizarda, kullarım desinler, istesinler benden de istediklerini onlara vereyim. Ama bu gündüzün olursa başka da gece yarısından sonra yapılırsa çook âlâ olur.

Onun için gece ibadetlerine dikkat etmek lazım. Biz yatsı namazını kılıyoruz ama bu o değil. Yatsı namazımızı kılmakla farz olan borcumuzu ödemiş oluyoruz. Bu, borcun gayri nafile bir namaz, fazladan bir namaz.

Yine buyuruyor ki;

"Yok mu benden mağfiret dileyen?"

Hepimizde çok günah var, her an da günah işlemekten hâlî de olamıyoruz. Binâenaleyh istiğfar her zaman yaparız; namazdan evvel yaparız, namazdan sonra yaparız, başka zamanlarda da yaparız ama gece yarısından sonra yapılan istiğfarların fadâili ayrıdır. Onun için;

Men zellezî yestağfirunî lehû. "[Yok mu istiğfar eden, ki] onun günahlarını ben mağfiret edeyim?" buyuruyor. "Kimdir o ki sıkıntıya düşmüştür, zaruret içerisindedir, derdi belası sıkıntısı vardır, bunlardan dolayı; 'Yâ Rab! Benim bu derdimi gider, bana sıhhat afiyet ver, zaruretimi de gider, dünyalık da ver.' diye bir şeyler isterse Allahu Teâlâ onu da hazinelerinden, gayb hazinelerinden verir, merzuk eder." Hattâ yenfecira'l-fecrü. "Bu sabah namazının vaktine kadar yani fecir doğuncaya kadar, sahur vakti bitinceye kadar bu böyle devam eder." [buyurmuş.]

Onun için uyanık olmak müslümanlara gerektir ki bu vakitleri kaybetmesinler. Bu her gün her gece böyledir.

İzâ belağa'l-abdü erbeîne seneten...

Bu yaşların da insanlar üzerinde çok değeri var. Mesela 15 yaşındaki bir delikanlı, 25 yaşındaki bir delikanlı, 35 yaşındaki bir delikanlı henüz şeysine, nefsine mağluptur; o gençliğinin esareti altında ne yaptığını pek bilmez haldedir. Onun için peygamberlere hep peygamberlik 40 yaşından sonra gelmiştir; bir İsa aleyhisselam müstesna. Ötekiler hep 40 yaşından sonra gelmiştir. Binâenaleyh;

İzâ belağa'l-abdü erbeîne seneten. "Bir insan 40 yaşına girdi miydi." Eminehullahu mine'l-belayâ esselâsi el-cünûn ve'l-cüzzâm ve'l-beras. "Kırk yaşına giren insan delilik dedikleri, cüzzam dedikleri, baras dedikleri illetlerden salim olur, Allah bunlardan emin kılar."

"Eğer bu insan 50 yaşına kadar yaşarsa Allahu Teâlâ onun kıyamet gününde hesabını hafif kılar. Altmış yaşına vardığı vakitte Allahu Teâlâ ona tevbe nasip eder, artık içinden gelir tevbe, başkasının nasihat etmesine filan lüzum kalmaz."

Bu daha evvel başlar ya, Hz. Ömer'e de her gün bir nasihatçı gelirmiş. Hz. Ömer'e her gün bir nasihatçi geliyor ona nasihat ediyor. Nefis... Hz. Ömer'in nasihate ihtiyacı yok ama işte halife oldum, reisicumhur oldum [diye] nefsim kabarmasın; ondan dolayı geliyor buna nasihat ediyor.

Bir gün saçında ağarma hasıl olmuş, beyazlık gelmiş, bu zaman gelince demiş ki; "Sen gelme artık. Vâiz bana geldi, saçım ağırdı artık. Binâenaleyh sana ihtiyacım yok bu bana yetiyor artık."

Binâenaleyh insanın saçı ağarmaya başladığı vakitte hâlâ aklı başına gelmediyse onun hali çok zordur.

"Binâenaleyh 70 yaşına geldiği vakitte de." Ehabbehû ehlü's-semâi. "Gökteki mahluklar, ki meleklerdir, onu severler artık." Fe-izâ belağa semânîne seneten. "Eğer 80 yaşını bulabildiyse." Esbetallahu lehû hasenâtihî ve mahâ seyyiâtihî. "Onun hasenâtını ibkâ eder, seyyiatlarını da siler."

Seksen senedir Allah'a secde ediyor, namaz kılıyor, kulluk ediyor; beşeriyet itibariyle çeşitli hataları vardır, işte Cenâb-ı Hak bunun 80 senelik ömründeki ibadetinden dolayı seyyiâtını siliveriyor, mahvediyor. Onun için çok yaşamaya dikkat etmeli, Allah'ın size takdiri ama insan da çok yaşamasını istemeli.

Fe-izâ belağa tis'îne. "Eğer 90'a erişebilirse." Ğaferallahu lehû mâ tekaddeme min zenbihî ve mâ teahhara. "Onun geçmişindeki gelecekteki günahlarını mağfiret eder, hiç günahsız kalır." Ve şefe'a fî ehli beytihî ve nâdâhü münâdin mine's-semâi hâzâ esîrullah. "Ehli beytinden de -bir yerde gördüydüm de 400 kişiye kadar- [şefaat eder.]"

Burada yalnız şefaat eder diyor ama başka yerde o doksanlık adama 400 kişiye kadar şefaat hakkı veriliyor [diyor].

Yani yaşımız 90'ı bulursa bu devlette de erişeceğiz.

Dua edelim de biribirimize Allah hayırlı çok uzun ömürler versin cümlemize.

Bu hadis Ebû Yâlâ ve el-Hatîb'in Hz. Enes'ten rivayetidir.

Esîrulllahi fi'l-ardı. "Artık bu yeryüzünde Allah'ın esiri olaraktan, günahlardan âzâde olaraktan yaşıyor."

İzâ belağa'l-ğulâmü seb'a sinîne. "Çocuk yedi yaşına eriştiği vakitte." Fe'mürûhu bi's-salâti. "Ona namazla emrediniz."

Memur değildir, çünkü daha ona farz değildir ama onu alıştırma bakımından eğer erkekse; "Haydi bakalım oğlum!" diye onu elinden tutar camiye getirirsin yahut evde kılarken, "Gel sende bakalım beraber kılalım." diye ona emredersin, alışsın.

Fe-izâ belağa aşran. "On yaşına geldiği vakitte." Fa'dribûhü aleyhâ. "Eğer kılmazsa onu tedib ediniz."

Tabii burada kusurlarımız hepimizde pek çok. Çocuklarımızı bu İslâm terbiyesi üzerine yetiştirmekte hep gaflet içerisindeyiz.

Allah cümlemizin muîni olsun.

İzâ belağa'l-mâu kulleteyni. "İki kulle su -diyor ki 500 okka dedikleri ağırlıkta- çoklukta bir su pislik kabul etmez." buyurulmuş.

İmam-ı Şâfii['nin görüşü budur.] Bazı havuzlardan [insanlar] abdest alırlar, yıkanırlar, girerler çıkarlar, biz de deriz ki;

"Nasıl oluyor da bunu yapıyorlar?"

Evet o su, o havuzdaki su eğer o kadar bir şeye hamilse o pislik kabul etmez artık. Onda abdest de alınır, herkes de her tarafına yığılır insanlar, herkes abdest alır.

Bizim mezhebimizde de bir havuz 10 metre, 10 arşın etrafında bir karış derinliğinde de suyu olursa, etrafında insanlar [abdest alır.] Havz-ı kebîr addederler, havz-ı kebîr o da pislik kabul etmez herkes etrafından abdest alır. Mesela bizim Bursa kaplıcalarındaki havuzlar gibi, onun içerisinde akmasa bile o sudan abdest alınır. Halbuki akardır, daha güzel olur.

İzâ bena'r-raculü seb'ate ev tis'ate ezru'in nâdâhü münâdin mine's-semâi eyne tezhebü bihî yâ efseka'l-fâsikîne.

Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bize merhameti çok. Bize merhameti çok olduğundan bizim dünyaya meyl ü muhabbetimizi istemiyor. Meyl ü muhabbetimizi istemediğinden dolayı [bizi bu şekilde uyarıyor.]

Bir insan tabii eve ihtiyaç da var, ev bir ihtiyaçtır. "Dünyada ev âhirette iman." derler ya, bu ihtiyaçtır yani. Mutlaka Arabistan'da da olsa ihtiyaç burada da ihtiyaçtır. Bir adam başını sokacak, yağmurdan soğuktan kendini koruyacak bir binaya kalabalığına göre ihtiyacı var. Bazıları kalabalık aile olur ona çok odalı daha geniş bir yer lazım, bazısı daha az olur.

"Binâenaleyh yaptığı bir ev." Seb'ate ev tis'ate ezru'in. "Yedi veya dokuz arşın bir şey üzerindeyse."

Bu kadarına yani yedi veya dokuz arşın üzerine yapılmış bir şey varsa; "Bir münâdi nidâ eder ki; 'Ey fasıkların fasıkı! Nereye yükseliyorsun bu kadar?'"

Bu kadar yükseğe çıkmakta ne mâna var yani?

Bir üç metre diyorlar, iki katlı olursa altı metre olur mesela kafi bir insana.

E üç kat beş kat olursa?

Ama herkesin bir katı olur başka, o bir kat bir kattır. Ama bir adamın beş katı olursa, on katı olursa mesela ona;

Efseku'l-fâsikîn, ne yapıyorsun sen, göklere kadar mı kalkacaksın? Bu kadar vâridata ihtiyacın yok çünkü bak ölüm arkamızda geziyor bizim. Binâenaleyh çok vâridat gelecek; beş kat evden, on kat evden 1000'er liradan alsa on bin lira aylık alacak bir insan, o on bin lirayla müreffeh bir hayat sürer ama şeysi de, istikbali bu evlerindedir. Allah'a olan bağlılığı kesilmiş gönlü malına bağlanmıştır. Binâenaleyh o malından geleceğine [güvenerek;] "Eh ben rahat yaşarım, Allah verse de olur vermese de olur." [demeye başlar.]

Allah affetsin.

Onun için Resûl-i Ekrem böyle fazla binaya ehemmiyet vermemiştir, lüzum da yoktur demiş. Bir kat kendine mahsus yeter, diğerini millet namına harca. Topla, bir iş birikir fabrikalar kurun, işler yapın, başka şeyler yapın. Binalara harcamayın paraları...

İzâ tâbe'l-'abdü...

Hepimiz hatalı insanlarız her gün de hatalarımızdan kurtulmanında imkanı yok, biri biter biri başlar.

"Bir insan tevbekâr olduğu vakitte." Tâbe'l-abdü. "Tevbe etti tevbekâr oldu." Ensallahu'l-hafazate zünûbehû. "Bizim günahlarımızı yazan meleklerimiz var, defterler de var ellerinde. Cenâb-ı Hak, biz hakiki bir tevbe yapınca bizim bu günahlarımızı o meleklere unutturur." Ve ensâ zâlike cevârihahû. "Ellere de unutturur ayaklara da unutturur."

Mesela kötü bir yere gitmiş, kötü bir iş yapmış o ele de unutturur. "Bir daha yapmayacağım yâ Rabbi!" dedi. Bu tevbesine karşı unutturur.

Ve me'alimehû mine'l-ardı. "İşte bir yerde yaptı onu, o yere de unutturur."

Çünkü o yaptığı yer de şehadet edecek, yaptığı âzâlar da şehadet edecek. O şehadete meydan kalmamak için vaktiyle tevbe ederse Cenâb-ı Hak o yere de unutturuyor o âzâlara da unutturuyor, günahsız olaraktan huzûr-u rabbi'l-âlemîne gidiyor inşallah.

İzâ tebâya'tüm bi'l-îneti...

Bu memleketimizde eskiden beri süren bir âdettir. Faizden korkar insanlar, faiz yapmayayım, almayayım diyerekten. Malı var mesela, bu malı satar ona karşısındaki adama, ondan ödünç para istiyor, ödünç parayı veremiyor, faizli bir parayı veremiyor, veremeyince;

"Bunu sana satayım." diyor.

Kaç paraya satarsın?

Bin lira.

Alıyor adam bunu, peki kabul ettim diyor bin lirayı alıyor. Îyne diyerekten buna diyorlar.

Sonra?

Benim [buna ihtiyacım yok] diyor, ben bunu ne yapayım, bunun bana lüzumu yok, bana para lazım. Bunu ben sana satayım diyor.

E sat!..

Kaça alırsın?

Beş yüze alırım.

Canım bine sattın şimdi ya?!

Beş yüz liradan fazla da veremem, diyor.

Beş yüze alıyor, 500 adam borçlu oluyor şimdi. Adam 500 lira borçlu oluyor ve bu 500 lirayı ödemek mecburiyetinde. Ortada bir alınan para yok yani, bir alış veriş o kadar. Bu kötü bir âdet.

Ekseriyetle faizden kurtuluyorum diyerekten böyle hilelere kaçmışlar, bu hile caiz değil.

"Bir insan böyle bir hileye alıştı mıydı." Bir. Ve ehaztüm eznâbe'l-bakari. "Bundan sonra hayvanın peşine düşüyor, çiftçi yani, işi çiftçilikle." Eznâbe'l-bakari. "Kulağından tutacak öküzü de işletecek. Ve radîtüm bi'z-zer'i. "Ekiyor, ekmek biçmek, ağaç meyva mahsul, o bana yeter diyor."

Bir taraftan hile bir taraftan da böyle ziraat ve ticaret bana yeter diyor.

Ve teraktümü'l-cihâde. "Siz cihadı terk ettiğiniz vakitte."

Cihadı terk ediyorsunuz ziraatle yahut ticaretle geçiminizi temin ediyorsunuz, ha bir de bu hileli alışveriş yapıyorsunuz...

Sellatallâhü aleyküm. "Bu zaman Allahu Teâlâ size musallat kılar." Züllen. "Bir zillet, bir hakaret size musallat kılar." Lâ yenzsarı kısım uhû hattâ terci'û ilâ dîniküm. "Dininize dönmedikçe bu zillet ve hakaretten kurtulamazsınız."

Altınlar yığılsa memleketinize, yer gök altın kesilse sizin için, dininize dönmedikçe bu zilletten kendinizi kurtarmaya imkan yoktur. Yani faizi bırakın, hileyi bırakın. Ziraat yap ticaret de yap ama cihadı bırakma. Kazancını cihad yollarında harcamak için gayret göster.

Dün bir mektup geldi bize, Pakistanlıların bir grupları var, o gruplarından yazmışlar, ki cihat farzdır. Bunu her mü'minin hiç olmazsa senede 40 gün [evinden] ayrılaraktan veya kendisine daha fazla [zaman] ayırararaktan bu cihada iştirak etmeli. Evinden ayrılmalı, çoluğundan çocuğundan ayrılmalı, işinden gücünden ayrılmalı, başka memleketlerdeki insanların halleriyle [hallenmeli, onları] görmeli, bakmalı, bir şeyler anlamalı öğrenmeli. Hiç olmazsa bu bizim hac mevsimindeki o fadâil de kâfidir; hem hacca gidersin hem o kadar insanlarla orada görüşür konuşur anlaşırsın, bir şeyler öğrenirsin, bu memleketindeki huyları da bırakırsın, unutursun bu 40 gün içerisinde, çok fevâidi vardır.

Cihat şimdi her gün olmuyor. Şimdi hiç birinizin cihat gördüğü yok, ta vaktiyle olmuş bitmiş. Cihat için de [insanın] her gün hazırlanması lazım. İki cihat var; birisi düşmanla cihat. O nâdirattan olur, o umumidir, kolaydır. Askere alırlar, binlerce asker, yemesi içmesi onlarla beraber, düğün bayram gibidir. [Düşmanla cihat] düğün bayram gibidir fakat nefsiyle uğraşmak, nefsiyle cihat en büyük bir cihattır, en zoru da odur, tek başınadır. Tek başına nefsini ezmeye çalışacaksın, nefsini adam etmeye çalışacaksın, onu haksızlıklardan, fenalıklardan, günahlardan sıyırmaya çalışacaksın, iyi bir insan olmaya çalışacaksın. Çünkü insanı cennete sokan iki şey var: Birisi takvâ birisi ahlâk-ı hasene. Ahlâk-ı hasene insanlarda çarşıdan pazardan alsak kolaycacık ama alınmaz ki! Ne takvâ alınır ne de ahlâk-ı hasene alınır. Bu mücahedenin neticesinde [elde edilir].

Kıbrıs'ı bize verirler miydi orada gidip dövüşmeseydik?

"Burası bizim malımızdı ya, verin burasını." desek kim dinler bizim sözümüzü?

Ama silahların, cihadın karşısında alınmış oldu, [bitirşmiş] olduk o işi.

İşte insanlarda da ahlâk-ı hasenelerin, takvâların husûlü için bir cihat lazım; aç duracaksın, çoluğunu çocuğunu bırakacaksın, memleket dışarlarına gideceksin, huyunu düzeltmeye çalışacaksın. Çünkü insanların [çoğu iki şeyden cehenneme giriyor.] İki şey insanı cehenneme sokuyor; birisi cevf, birisi ferc. Gevezeliğe alışmış, kötü sözlere alışmış, e bunu kolaycacık bırakmak mümkün değildir.

Onun için ve terektümü'l-cihâdi. "Gerek düşmanlarla dövüşte gerek kendi nefsini ıslahta bu cihadı terk edersen öyle bir zillet yakalar ki seni, o zilletten kendini kurtaramazsın, tâ dine dönmedikçe."

Dinin de sana emrediyor ki cihadı, yani her mü'min-i muvahhid nefsiyle mücalede edecek.

İşte Ramazan geliyor, yemeden içmeden kesiliyoruz ama cihadımız cihat değildir çünkü gece kalkıyoruz mükemmel karnımızı doyuruyoruz. E iftarlık da hazır. Eh yememiz içmemiz, yatmamız kalkmamız yerinde, hiçbir zarar gördüğümüz de yok. Uzun günlerde pek rast gelirse çalışan adamlar için biraz zor olur. Onun da kolayı var, öğlene kadar çalışırsın öğlenden sonra bırakırsın işini, o da kolaycacık olur ama nefislerle mücahede kolay bir şey değildir. Yalnız başına olunca da daha çok zor olur.

Onun için nasıl olursa olsun cihadı terk etmeyeceksin,yolunu da öğren.

Harp de kolay oluyor mu?

Harbinde bir çok usülleri vardır, o usülleri bilemezsen harp yine harp olmaz, dövüşürsün, ölürsün gidersin gürültüye vesselam, bir faydası da olmaz. Ama usüllerini bileceksin, onun için nefisle mücahedenin de usülleri vardır. O usüllere riayet etmeden ben mücahede-i nefs edeceğim, aç şurayı derken deli olur çıkarsın ortaya vesselam.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Nefs, nefsi Allah yaratmış hepiniz biliyorsunuz. Nefsi Allah yaratmış o bizimle beraber, o bizim bineğimizdir. Yani o bizim bineğimizdir onu çok aç bırakırsak üstüne bindiğimiz vakitte bizi taşımaz, onu ne bizi taşıyamayacak hale getireceğiz ne de azıtacak bir halde bırakacağız, ikisinin ortası. Yani sözümüzü dinleyecek bir hale getirmek lazım nefisleri.

Onun için nefsi yarattığı vakitte Allahu Teâlâ sordu ona, "Sen kim, ben kim?" dedi de, o nefis hiçbir zaman, "Sen Allah'sın ben bir kulum." demedi, o benliğini iddia etti. Benliğini iddia etti sonra Allahu Teâlâ onu terbiye ede ede; "Sen Rabbim'sin ben de mahlûkunum." dedi ama terbiyeden sonra dedi. Binâenaleyh biz de o terbiyeyi görmedikçe nefsimiz böyle ayakta benlik davasındadır, "Ben benim!" der başka şey tanımaz. Okumakla hakkından gelemezsin bu işin. Ancak bunun şeysi açlıkla sabırdır.

Bu nefs-i emmâre dedikleri nefis, tüm peygamberler bile onlardan Cenâb-ı Hakk'a sığınmış, inne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi. Her zaman kötülükle emreder. Namaz kılıyorsan bıraktırır, birazdan kılarsın der, gece kılarsın der, camiye gideceğine şimdi bak misafir geldi, işin de var, haydi evde kılıver der camiden alıkor, cemaatten alıkor, şurdan alıkor buradan alıkor senin her hayrına mani olmaya çalışır. Onun için en evvela ıslah edilecek şey nefistir.

Nefsin ilk mertebesine emmâre mertebesi diyorlar ki tam gavurluk mertebesidir. Yola gelmez, edepsiz bir [varlıktır.] İslah olunca levvâmeliğe döner, ondan sonra mülhimeliğe döner, ondan sonra mutmainneliğe döner ki işte o zaman insan olmak kabiliyetine haiz olur, takvâ kendisine gelir, ahlakı da güzelleşir, herkes de ondan istifade eder.

Binâenaleyh;

İze't-teba'tümü'l-cenâzete fe-lâ teclisû hattâ tûda'a.

Müslim'in de hadisi.

"Cenazelere gidiyoruz, cenazeleri götürdüğümüz vakitte."

Şimdi cenazeleri götürmek de kolay, arabaya biniyoruz gelin götürür gibi cenaze götürüyoruz.

Şimdi omzunda cenaze taşımak mı var artık?

Halbuki her adımına bir günah, kebîre affoluyor.

"[Cenazeyi] götürdüğümüz vakitte mezarlığa koyunca hemen oturmamalıdır." Hattâ tûda'a. "O yerine konuncaya kadar ayakta durmalı."

Yerine konar, üstü örtülür, ondan sonra herkes oturur okunan Kur'an'ları dinler.

Yine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in edeplerinden bize bir edep öğretiyor ki;

İzâ tesâebe ehadüküm fe'l-yeda' yedehû alâ fîhi.

Tabii insana zaman zaman esnemeler geliyor. "Böyle bir esneme geldiği vakitte elinizi ağzınıza tutun da aaa... diye kendinizi âleme maskara yapmayınız." buyurulmuş. "Çünkü bu ağzınızı açıp esnediğiniz vakitte şeytan oradan ağzınıza giriverir."

Bize bir edep, terbiye tavsiyesi.

Buhâri'nin, Müslim'in ve diğer ravilerin de rivayetiyle.

Yine buna göre;

İzâ tecesee ehadüküm ev atasa. "Gerek aksırmak gerek de ööö diye şöyle bir geğirmek gelindiği vakitte sesinizi çıkartmamaya çalışın."

"Hapşu!.." diye bazen çok kuvvetle aksıranlar olur yanındaki insanı bayağı ürkütür. Ha bunlar iyi şeyler değildir, çünkü bunlardan da Cenâb-ı Peygamber bizi men ediyor ki edebe riayetle şey yapınız. Tabii insanın elinden de gelmez, bazen böyle geğirmesi lazım gelir yahut hapşu demesi lazım gelir ama edebe riaeyet edip yaparsanız zarar olmaz.

İzâ tehavvefe ehedekümü's-sultânü fe'l-yekul. "Birinizi idarecilerden birisi korkutuyor. O zaman sen de ki;" Allahümme rabbe's-semâvâti's-seb'i ve rabbe'l-arşi'l-azîm kün lî câran min şerri fülâni'b-ni fülâni. "Yâ Rabbi! 'Beni filanın şerrinden muhafaza et!' diyerekten bu duayı okursun, şeytandan ve insten ve onlara tâbi olanlardan. O zaman Allah celle ve alâ seni onların şerrinden muhafaza eder." buyurmuş.

Âdâb-ı İslâmiye'den mühim şeylerden birisi şimdi;

İzâ terake'l-abdü'd-duâe li'l-vâlideyni anhü'r-rızku.

Analarımız babalarımız hepimizin var elhamdulillah. Bu analarımıza babalarımıza vazifelerimizin başında gelen şeyin birisi, beş vakit namazın arkasından onların afv ü mağfiretini Cenâb-ı Hak'tan istemek. Dünyada sağ iseler; "Yâ Rabbi! Onların ömürlerini uzun et, vücutlarına âfiyet ver!" diyerekten dua etmek vazifemizken bunu yapmadığımız takdirde yani ana babamıza dua etmediğimiz takdirde yenkati'u anhü'r-rızku. "Ondan rızık kat' olur, rızkı kesilir."

Bu rızık iki türlüdür; birisine rızk-ı maddî birisine de rızk-ı mânevi derler. Rızk-ı maddî yiyeceğimiz içeceğimiz şeyler; manevî rızıklar da gönüllere gelen füyûzât-ı ilâhîyedir. Gönüllere gelecek füyûzât-ı ilâhîyeye mâni olur bunlar. Gelmez sana füyûzat. Ne kadar tespih çekerken çek, ne kadar ne okursan oku senin feyzin kesilmiştir, yani ırmaktan değirmene gelen su başka tarafa gidiyor, değirmene su gelmez artık. Değirmene su gelmeyince çark nasıl dönmez, buğdaylar erimez un olmazsa senin de mâneviyatın gelmez senden de hayır olmaz artık.

Suyu gelmeyen değirmen niye döner?

Hiçbir şeye benzemez.

İşte binâenaleyh mânevî şeyler gelmeyince insan susuz değirmene döner vesselam.

Onun için ana babaya son derece hürmet saygı göstermek vazifemiz olduğu gibi ayrıca da onlar hakkında hayır dualar etmek, sağlar ise işte sıhhatlerine afiyetlerine, ölmüşlerse onların da mağfireti için Cenâb-ı Hak'tan beş vakit namazda dua etmek vazifelerimizin başında gelir.

Hz. Enes'ten.

İzâ tezevvece ehadüküm.

Cenâb-ı Hak bizi yaratırken çift yaratmış; erkekli kadınlı. Binâenaleyh kadın erkeğe erkekte kadına muhtaç. Binâenaleyh vakti olur, takati olur da evlenmezse ona salihlik adını vermek caiz değil. Salih bir insan olamaz o. Salih bir insan olamaz! Ne kadar sofu meşrep olursa olsun evlenmeyen insanlar salih bir insan olamaz.

Niçin?

Cenâb-ı Hakk'ın insanlara verdiği bir şehvet vardır ki doğar doğmaz anasının memesini arar. O şehveti veren Allah'tır celle ve alâ. O şehvetle memeyi aradığı gibi, yetiştiği, kemale geldiği vakitte de erkek kısmı kadınını arayacaktır, arayacak; memeyi aradığı gibi. Evlenmediği takdirde çeşitli günahlara girer. Büyüklü küçüklü çeşitli günahlara girer ve bu günahlardan kendisini kurtarmasına da imkan olmaz. Binâenaleyh evlendiği vakit de;

Acce şeytânühû. "Şeytan kıyameti koparır, eyvah yandım!"

Neden?

"Bu benden kurtardı yakasını. Bu benden yakasını kurtardı diyerekten feryâd ü figân eder."

İbni âdeme minnî sülüse dînihî. "Bak [dininin] üçte ikisini kurtardı benim elimden." diyor şeytan.

"Yine böyle iki kimse evlendiklerini gördüğünüz vakitte siz onlara deyiniz ki;" Bârakellahü leke ve bârake aleyke. "Hanımın sana mübarek olsun. O sana mübarek olsun sen ona mübarek ol."

Allah ömürlerinizi mübareklikle, hayırlarla geçirsin diyerekten güzel güzel dualar edin.

Binâenaleyh;

İzâ tezevvece ehadüküm. "Sizden biriniz evlendiği vakitte." Evi'ş-terâ câriyeten ev ferasan. "Ya bir hizmetkâr cariye aldı yahut bir hayvan aldı." Ev hâdimen. "Yahut bir hizmetkâr aldı." Fe'l-yeda' yedehû alâ nâsiyetihâ. "Hemen alıp da evine götürme. Götürsen de onun alnına elini koy." Fe'l-yeda' yedehû alâ nâsiyetihâ. "Elini alnına koy da." Ve'l-yed'u bi'l-beraketi. "Gerek hanımına karşı gerek aldığın böyle hizmetkârlara karşı -hayvan da dahi olsa- "Yâ Rabbi! Ben bundan, bunun bana hayrını isterim. Bana şerri dokunmasın; bu insanın bu hayvanın bana şerri dokunmasın, hayırlarını isterim yâ Rabbi!" diyerekten buna benzer bir dua edecek.

İzâ tezevvece'r-racülü'l-mer'ete. "Bir adam yine evleniyor, evlenirken iki sıfat var, bu sıfatlardan birisi." Li-dînihâ. "Bu dindar bir hanımdır." Dindar bir hanımdır, namazını kılar, mestûredir, lâyık. Bir de ve cemâlihâ. "Güzelliği de var çünkü güzellik de bir nimettir."

Güzel olmazsa, çirkin bir, çirkin demeyelim de, yani nefse uygun olmayan bir şey olursa insanın gözü yine dışarıya kaçar. Gözünün dışarıya kaçmaması için bu sefer güzelliği de var dini de varsa bununla evlendiğin takdirde sen yakanı kurtarmış olursun, dünyada da âhirette de rahat edersin.

İzâ teşehhede ehadüküm. "Namaz kıldık, namaz kıldıktan sonra ettehiyyâtü lillâhi vessalavâtü'yü de okuduk. Okuduktan sonra." Fe'l-yete'avvez min erba'in. Dört şeyden Allah'a sığın."diyor Cenâb-ı Peygamber. Ettehiyyâtü okuduktan sonra [namaz kılan kişi] dört şeyden Allah'a sığınacak.

Neden?

Evvela, min azâbi cehennem. "Cehennemin azabından Allah'a sığın."

İki, ve azâbi'l-kabri. "Kabrin azabından da Allah'a sığın."

Üç, ve fitneti'l-mahyâ ve'l-memât. "Dünya ve âhiret fitnelerinden de Allah'a sığın."

[Dört,] Ve min şerri'l-mesîhi'd-deccâli. Ve min şerri fitneti mesîhi'd-deccâli. Burada fitne yoksa da bazı hadislerde o da mevcut. Ve min şerri'l-mesîhi'd-deccâli. "Ondan sonra şu deccal, Mesih-i deccal olan deccalın şerrinden de yâ Rabbi sana sığınırım."

Sümme yed'û li-nefsihî bimâ bedâ lehû. "Ondan sonra nefsin için neler diyeceksin, neler isteyeceksen iste."

Ama evvela bu dört şeyi söyle; birisi cehennemin azabı.

Allah cümlemizi muhafaza buyursun.

Cehennem denince Kur'ân-ı Azîmüşân'da "Nâr" diyerekten her zaman okuyoruz, "Cehennem" adıyla da var.

Ateş!..

Bunun azabından dünyada da âhirette de Allahu Teâlâ hepimizi muhafaza buyursun.

Bunun için beş vakit namazın içerisinde; "Yâ Rab! Bizi cehennemin azabından muhafaza eyle, emin eyle!" [diye dua etmeliyiz.]

Ahlaksız bir insan, kötülüklerle mülevves bir insanın yeri elbette cehennem olacak. Binâenaleyh; "Cehenneme girmemek için benim ahlakımın güzel olmasını, kulluğumun da güzel olmasını bana nasip et!" de.

Ve azâbi'l-kabri. "İkincisi de kabir azabıdır."

Kabir azabı mühim bir azaptır.

Allah muhafaza etsin.

Buna çok kimselerin aklı ermez. Binâenaleyh bu âhiret âlemidir; dünya âlemi bitmiş âhiret âlemi başlamıştır. Bu âhiret âleminde ilk beş tane sorgu vardır, bu sorgulardan dolayı biz de cevap vermek mecburiyetindeyiz. Bu cevapları veremediğimiz takdirde azap muhakkak.

Nasıl olur?

Nasıl olacağını bilmem, yalnız bir tanesini size söyleyeyim.

Bir zât ölmüş, melekler gelmişler dövüyorlar, demiş ki;

Beni neden dövüyorsunuz?

Ben namazımı kılardım orucumu tutardım, elimden geldiği kadar fakir fukaraya yardım ederdim.

Neden dövüyorsunuz, hakkınız ne?

Ha bakınız çok ince bir mesele. Demişler ki, bir zalim bir mazlumu dövüyordu, zalim mazlumun birisini dövüyordu. O da ordan geçiyordu, o zalime demiyor ki "Neden dövüyorsun bu adamı?" diye yardımcı olmuyor, o mazluma yardımcı olmuyor, zalimin elinden kurtarmıyor, "Bana ne!" deyip geçiyor. "İşte onun için dövüyoruz." demişler.

Birisi de sidiğe dikkat etmiyormuş, üstü başı sidikleniyor dikkat etmiyor, onunla namazını da kılıyor bir şeyler de yapıyor ama buna dikkat etmediğinden dolayı birisi de öyle azap ediliyor.

Bu azâb-ı kabir muhakkak olacak ama orada[ki azap] dünyadaki azaba benzemez.

Yatakta yatıyoruz, hiç uykuda korkmadın mı sen?

Uykuda korku görmedin mi hiç?

Ne var, döven mi vardı seni, sopalı mı vardı yanında?

Hiç kimse yok ama bakıyorsun ter içerisinde uyanıyor insan, titriyor korkudan, ay ay ay diyerekten... Bazısı çıldıranlarda oldu Allah esirgeye.

Neden korktun, hiç kimse yok burada seni korkutacak?

Ama o ruhî bir korku nasıl dünyadayken sabit oluyorsa, ki uyku da ölümün bir eşidir. Uyuduktan sonra yatağımızda rahat yatıyoruz.

Bu nereden geldi bu tesir de bize böyle korkular veriyor, bazen de sevinçler veriyor?

Sevinçler verince güzel ama korkular verilince [güzel olmuyor.]

Bu korku nereden geliyor?

İşte bu korku nereden geliyorsa o kabirdeki azap da ordan gelecek.

Onun için Allahu Teâlâ cümlemizi muhafaza etsin de âhiret korku [ve azaplarına düşürmesin.]

Çünkü İslâm gâiblere iman ile İslâm olur ancak, gâiblere inanmadıkça İslâm olamaz. Halbuki Allah'a imanda [gayba iman da vardır.]

Gayp dediğimiz, adı gayptır ama gayp demek biraz müşkül bir şey oluyor. Çünkü Allahu Teâlâ bize bir göz vermiş bir de feraset vermiş, idrak kabiliyetini vermiştir. Hiç mektebe gitmesen, hiç okumuş olmasan, hiç kimseyle de temasın olmasa senin bu gözünle şu kâinatı gördüğün vakitte Allah'ı tanıman lazım.

Bakar ki insan yıldızlarıyla, yerleriyle, gökleriyle, etrafıyle ooo hudutsuz bir sema... Düşünür insan, düşünmesiyle Allah'ı pekâlâ bulur. Allah'ı pekâlâ bulur başka kitap okumaya, vaaz dinlemeye, nasihat dinlemeye lüzum da yoktur. Mütefekkir bir insan, ibretli bir insan kâinata bakınca, kâinat kitabından okuyunca, "Allah!.. Lâ ilahe illallah!..." demek mecburiyetinde kalır. Muhammedün Rasûlüllah.

Onun için gözlere çok dikkat etmeli, onun bakışlarına riayet etmeli, ibret nazarıyla bakmalı her şeye ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in de burada buyurduğu gibi cehennem azabından, kabrin azabından, dünya ve âhiret fitnelerinden [Allah'a sığınmak lazım,] ki her gün gözümüzün önündedir, bunları söylemeye de lüzum yok.

Binâenaleyh bir de deccal denilen bir Mesih var, bu da ayrı bir fitnedir.

Bu da deccal diyerekten tâbirinde, bizim hani kalp paralarımız vardır ya kalp para; altın diye altın suyuna bular onu, tanımayan bilmeyen zavallılara; "Beşi birlik, altın beşibirlik. Sıkıldım mıkıldım, işte bunu ucuz vereceğim." diyerekten satar. Ama kalp paradır, bakırdır yani. Bakırın üzerine altını, altın suyunu koymuş satar.

Deccal odur ki kendisini müslüman gösterir, insan gösterir, hayırlı bir adam gösterir halbuki kurdun kurdu, şeytanın şeytanıdır. İçi başka, geçen ki derste geçti ya, içi başka dışı başkadır, buna deccal derler işte.

"Bu deccaldan, deccalın şerrinden de sana sığınırım."

Çok kimse vardır ki [kalp parayı bilemez. Onu ancak] kuyumcu bilir. Altının altın olup olmadığını kuyumcu bilir. Kuyumcu olmadıkça sen de aldanırsın ben de aldanırım. İnsanı tanımak da kolay bir şey değil.

Altını tanıyamazsan insanı nasıl tanıyacaksın?

İnsanı tanımak için insanda ferasetin olması, idrakın olması lazım ki; "Yahu bu yol iyi yol değil, bu adam iyi adam değil." diyebilsin anlayabilsin onu. Anlayamayınca bu deccalın arkasından gider.

Onun için bak yine ne güzel söylemiş sallallahu aleyhi ve sellem;

İzâ te'allemte bâben mine'l-ılmi. Çünkü idrakler, idraklerin gelişiminin [ilme ihtiyacı var.] Şimdi biz kâinata baktık da Allah'ı anladık ama kafi değil bu kadar. Onun gelişmesi lazım, gelişmesi için de ilme ihtiyacımız var. Ha baktık, bu mülkün sahibi var. Çünkü şu camiyi, işte basit, dört duvardan bir kubbeden ibaret, kim gelse dese ki "Bu tabiatın eseridir." diyerekten hiç inanan olur mu?

Hiç inanan olur mu?

Bu tabiatın eseridir, işte vaktiyle rüzgar gelmiş, kar yağmış, taş yağmış böyle olmuş." deseler inanan bir adam bulabilir misiniz?

Deli bile inanmaz!..

Bu ufacık caminin bir adam tarafından yapıldığına aklımız erer de şu koca kâinatın sahipsiz olduğuna kim hüküm verebilir?

Koskoca kâinat...

Sen bir eve hatta başındaki takke bile "Tabiatın eseridir." deseler, ufacık bir şey işte, inanır mısın? Buna inanmayan insan, "Bu varlık tabiatın eseridir" dedikleri vakitte deliden daha bir delidir o.

Onun için ilme ihtiyacımız var. Anladık, göklerin sahibi yerlerin sahibi Allah. Bakıyoruz bunlar sahipsiz değil, anladık ama bunu geliştirmek için ilme ihtiyacımız var. Bundan dolayı;

İzâ te'allemte bâben mine'l-ılmi. "İlimden bir ilim öğreniyoruz, ilimden bir ilim öğrenmek." Kâne hayran leke min en tusalliye elfe rek'atin tatavvu'an. "Nafile olarak 1000 rekât namaz kılmaktansa bir mesele-i dîniye öğrenmek daha hayırlıdır." Hayrun diyor, bir mesele-i dîniye öğrenmek 1000 rekât namaz kılmaktan, tatavvu nafile namaz kılmaktan hayırlıdır. Onun için ilme ne kadar büyük pâyeler verilmiş.

Ve izâ allemte'n-nâse. Bunu öğrendin kendin senin için. Ve izâ allemte'n-nâse. "Bir de öğretiyorsun arkadaşlarına, kardeşlerimize öğretiyoruz. Öğrettiğin vakitte." Umile bihî ev lem yu'mel bihî. "İster amel etsinler isterse amel etmesinler." Fe-hüve hayrun leke min elfi rek'atin tusallîhâ tatavvu'an mütekabbeleten. "Kabul olunmuş hem de, kabul olunmuş 1000 rekât namazdan daha hayırlıdır kardeşlerine öğrendiğini öğretmek."

Binâenaleyh bununla hepimiz mükellefiz, bir taraftan öğreneceğiz diğer taraftan da öğretmeye çalışacaksın. İşte Pakistanlıların da bu yaptıkları iş bir taraftan öğreniyorlar diğer taraftan da bilmeyenlere öğretmeye çalışmak. Onun için insan memleket memleket gezer, komşu komşu gezer, halbuki bizim komşularımızdan da haberimiz yok. Evimizin yanındaki komşudan haberimiz yok! Ne o komşuya gidiyoruz, gidip de; "Ne yapıyorsun komşu, hatırın nasıl? İyi misin kötü müsün?" demeye tenezzül de etmiyoruz; ne o bize gelir ne biz ona gideriz.

Senelerce otururuz evimizde komşumuzdan haberimiz yok, böyle Müslümanlık mı olur?

Allah cümlemizi affetsin.

Ebû Zerr hazretlerinin rivayeti.

İzâ tekârabe'z-zamânü. "Kıyamet alâmeti, zamanlar yaklaştığı vakit." İnteka'l-mevtü hıyâra ümmetî. "Ölüm benim ümmetimin hayırlılarını seçer." Kemâ yentekî ehadüküm hıyâri'r-rutabi mine't-tabaki. "Sizin önünüze konulan bir hurma tabağının içerisinden iyilerini nasıl seçip alıyorsanız Azrail de âhir zamanda insanların iyisini seçer alır."

Allah cümlemize hayırlı ömürler versin.

Bir de şu abdestimizin fadâili var, onu okuyayım. Abdest alıyoruz tabii ellerimizi yıkıyoruz, ordan başlamış, ağzımıza su veriyoruz evvela ya.

İzâ temazmaza ehadüküm hutta mâ esâbe. "Gerek ağzından gerek burnundan ne gibi bir hatalar yaptıysa onlar, o abdest alırken onlar[ın] hepsi silinir gider." Ve izâ ğasele vechehû. "Yüzünü yıkamaya başladı, işte yüzünü bak yıkarken." hutta mâ esâbe bi-vechihî. "Yüzüyle yapılmış ne gibi bir hataları, kusurları varsa onlar da silinir." Ve izâ ğasele yedeyhi. Ellerini zikretmedi, eller dirseklerle beraber yıkandığı için. Ğasele yedeyhi. "Yine kollarını yıkadığı vakitte." Hutta mâ esâbe bi-yedihî. "Bu elleriyle yapmış olduğu hatalar, onlar da silinir." Ve izâ mesaha bi-ra'sihî. "Başına mesh verdiği vakitte." Tenâsarat hatâyâhu min usûli'ş-şa'ri. "Bu saçların içerisinden hataları dökülür gider." Ve izâ ğasele kadameyhi. "Ayaklarını yıkadığı vakitte." Hutta mâ esâbe bi-ricleyhi.

Bu vakitte uzuv olaraktan gidiyor da şimdi bir insan abdest aldı mı hiçbir günahı kalmaz, tertemiz olur, yalnız bir şart ile. Abdest alırken; "Niyet ettim senin rızan için abdest almaya yâ Rabbi, Bismillâhirrahmânirrahîm." diyerek abdest dualarını okuyarak [abdest] alırsa hiçbir günahı kalmaz. Abdest aldığı vakit günah-ı sağâir dedikleri ufak günahların hepsi dökülür. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna günahsız olarak gidecek. Fakat Bismillah'sız hemen abdest alıverdiyse, yıkandıysa böyle abdesti abdesttir ama yalnız abdest âzâları temiz olur diğer vücut temiz olmaz. Diğer vücudan da her tarafı temiz olması için abdest alırken niyetle beraber Bismillâhirrahmânirrahîm diye dualarıyla başlamak [gerekir] ki;

Kemâ tehâttü varaku hâzihi'ş-şecerati. "Ağacın yaprakları kuruduğu vakitte nasıl dökülüyorsa o adamın üstünden de günahlar böyle dökülür."

Binâenaleyh;

İzâ tevadda'a'l-abdü. "Abdestimizi güzel aldık." Fe-ahsene'l-vudûe. "Abdesti yerinde, güzel oldu." Sümme kâme ile's-salâti. "Geldik namaza." Fe-etemme rukû'ahâ ve sücûdehâ. "Ayakta duruşu, kıraati, rükûu, sücûdu, kıraati... [hepsi] güzel güzel yerinde." Kâlet. "Hal diliyle namaz diyor ki." Hafizekallahü kemâ hafiztenî. "Sen beni, benim hakkıma riayet ederekten ne güzel namaz kıldıysan Allah da seni böylece her türlü âfatlardan belalardan muhafaza etsin." Sümme us'ide bihâ ile's-semâi. "Sonra bu melek bu namazı alır semaya çıkarır." Ve lehâ dav'un ve nûrun. "Bu namazda bir nur bir ziya vardır." Ve füttihat lehâ ebvâbü's-semâi. "Gök kapıları açılır, kulun namazı geliyor diyerekten istikbal ederler."

Bu güzel yaptığı vakitte [böyle olur].

Ve izâ lem yuhsini'l-abdu'l-vudû'a. "Abdestini alırken konuşa konuşa, hem konuşuyor hem abdest alıyor, aklı fikri başka yerlerde, böyle bir abdest aldı." Ve lem yutimme'r-ruükû'a ve's-sücûde. "Rükû ve sücûda da dikkat etmedi, Allahuekber diyor hemen [yatıyor,] Allahuekber diyor kalkıyor."

Olmadı. Geçen derste de okumuştum ya, Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in rükûda okuduklarını, rükûdan sonra okuduklarını, secdede okuduklarını, secdeden sonra oturdukları arada -biz celse diyoruz ona- o aradaki duaları çok kıymetli dualardır.

Celsedeki dua;

Allahümmemağfirlî. Ne güzel! Ve'r-hamnî ve'c-bürnî ve'r-zuknî ve âfinî ve'h-dinî va'fu'annî. Bunlar Türkçedir, yani Türkçeleşmiş kelimelerdir. Bunlar hepimizce malumdur, bunu diyor da ondan sonra ikinci secdeye gidiyor.

Secde duası da uzunca.

Bunlara dikkat etmedi, rükû sücûdu böyle gelişi güzel kıldı, kıraatine dikkat etmedi. Kâlet. "Namaz lisân-ı hâliyle diyor ki." Dayye'akellah. "Allah seni zâyi etsin."

Nasıl namaz kıldın böyle?

Hâlikın huzurunda böyle namaz mı kılınır? N'aptın sen?

Kemâ dayya'tenî. "Beni zâyi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin." der, namaz lisân-ı hâl ile onun aleyhinde konuşur.

Sümme us'ide bihâ ile's-semâi. "Melekler bunu da çıkarırlar semaya. Çıkarırlar ama." Ve aleyhi zulmetün. "Simsiyah."

Öteki parıl parıl parlıyor bu simsiyah, zulmet içerisinde. Ama bununla beraber;

Ve ğullikat ebvâbü'semâi. "Sema kapıları kapanır."

Nereye geliyor, sen layık değilsin yukarı çıkmaya dur bakalım, der semaya da çıkarmazlar."

Sümme tüleffü. "Ondan sonra." O tâbir. Tüleffü kemâ yüleffü's-sevbü'l-halaku. "Eski esbaplar nasıl bir fukaraya verilmek için dürülüyor bohçalanıyor, bunun gibi dürülür." Sümme yudrabu bihâ vechû sâhibihâ. "Ondan sonra kıyamet gününde, 'Senin kıldıkların bunlar mıydı? Al!' diyerekten yüzüne çarparlar."

Allah muhafaza etsin.

Deylemî ve Taberânî'nin Hz. Übâde'den rivayeti.

Bu kadar yetsin inşallah bugün.

Allah kusurlarımızı affetsin. Tevfıkât-ı samadâniyetine mazhar etsin. Sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına cümlemizi kabul etsin.

Mevlid her zaman dinliyoruz değil mi?

Mevlidin başında ne diyor?

Allah adın zikredelim evvela.

Her işin başında Allah'ın adını an, her işin başında Bismilah de. Evine girerken çıkarken, düşündüklerini açarken kaparken, yemeğini yerken, hatta her lokmasında bir bismillah dersen daha efdal olur.

Altında ne diyor?

Her nefeste Allah adın di müdâm.

Her nefeste. Yani hiçbir nefesin Allah'ın zikrinden hâli olarak çıkmasın ağzından.

[Nefes almakta] iki tane nimet var; bir girmek bir de çıkmak. Giren çıkmazsa patlarız, girmezse yine patlarız. Nefesi hem alacağız hem vereceğiz, iki nimet. İki nimeti beceremediğimiz takdirde yani girmiyorsa yahut çıkaramıyorsak ölürüz. Binâenaleyh şükrü lazım onun için;

Her nefeste Allah adın di müdâm.

Allah adıyla olur her iş tamam.

Binâenaleyh Allah'ın adını unutmamak için şimdi on defa da lâ ilâhe illallah diyelim.

Lâ ilahe illallah...

Lâ ilahe illallah ne kadar derse desin, Muhammedün Resûlüllah demedikçe insan müslüman olmaz.

Yere baktı göğe baktı, "Bunun sahibi Allah."dedi. Müslüman olur mu?

Olmaz.

Şimdi öteki gavurlar da diyorlar ya, "Biz de ehl-i tevhidiz." diyorlar.

Masal!..

Ehl-i tevhid, Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah ile tamam olur. Muhammedün Resûlüllah demeyenler ehl-i tevhidden sayılmaz.

Onun için Allah cümlemizi affetsin.

Önümüzdeki hafta Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece Peygamberimiz'in doğum gecesi. Onun için Cenâb-ı Hakk'ın kulunu sevmesi bir şeye bağlı. Kulunun kendisini çok zikir etmeye bağlı. Kul Hâlık'ını ne kadar çok zikrederse Hâlık da kulunu o kadar çok sever. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e ne kadar çok salât ü selâm getirirsek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in muhabbeti de içimizde o kadar çok olur. O da bize dualar eder. Peygamberimiz'in duasına mazhariyet ne büyük devlettir! Onun hayatındayken onun duasını alanlar neyse bugün de yine hayattadır, o manevî bir hayatı var, o hayatında da yine bizim salât ü selâmlarımıza dualar ederler bize, bizim iyiliğimiz kemalimiz için iyilikler isterler Cenâb-ı Hak'tan ki müstecabtır duaları da. Ona salât ü selâmı çok ettiğimiz takdirde biz de iyilerden oluruz. Onun için elinden gelirse Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e çok salât getir.

Hz. Ömer radıyallahu anh Peygamberimiz'e demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Ben seni çok seviyorum ama canımdan fazla da değil."

Çok seviyorum ama canım[dan fazla değil].

"Olmadı yâ Ömer! İmanın iman değil. Ne zaman canından daha çok seversen o zaman imanın iman olur." demiş,

O zaman [Hz. Ömer] demiş;

"Yâ Resûlallah! Canımdan da çok [seviyorum.]

Temme îmâneke. "İşte imanın şimdi tamam oldu." demiş.

Çünkü o olmasaydı biz müslüman olmazdık ya. Bizde o gavurların bir eşi olurduk işte! Ateşe mi tapacaktık, puta mı tapacaktık, kim bilir neye tapacaktık?..

E bizi o dalâlet yollarından kurtaran Cenâb-ı Peygamber'dir. Onun için Cenâb-ı Peygamber'e çok saygı göstereceğiz, hürmet göstereceğiz. Saygının hürmetinin neticesinde ona yapacağımız salât ü selâmlar ve onun için yapacağımız hayırlardır.

Şimdi mevlid mutlaka mevlid günü olmaz. Bu ay mevlüd ayıdır, bu ayın bitmesinden [önce] sonuna kadar herkes elinden geldiği kadar Cenâb-ı Peygamber'in şerefi için bir hayırlar yapar; yemekler yedirir, evine davetler yapar, mevlütler okutur, hatimler okutur, salât ü selâmlar okur. Hiçbir şey bilmezse kendisi de Allahümme salli alâ muhammedin ve alâ âli Muhammed demesini bilmez mi ya! İşte bu da kafidir!

O kadar geceleri radyoların başında, televizyonların başında saatlere kadar bu aziz ömrünü ifnâ edeceğine yarım saat otur da Allah de, yarım saat de peygambere salât ü selâm getir. Büyük bir değedir fakat bu radyo televizyonun başından kalkmamıza imkan yok, hatta şunu da seyredeyim de bunu da seyredeyim derken saatler geçiyor da ona acımıyoruz da "Resûlullah'a [şu kadar] salât getireceğiz." [deyince;] "Ooo!.." diyoruz.

Dün bir efendi geldi;

"Allah yolunda başımı kurban ederim." dedi.

Oradan birisi dedi ki;

"Biraz ders verseniz hocaefendi buna."

"Ders verseniz" deyince titremeye başladı.

Dedim;

"E sen şimdi canını vereceğinden bahsediyorsun, yarım saat bir köşede Allah demekten titremeye başladın. Nasıl şey bu?"

Dün hani bir misafirimiz vardı ya, sabahleyin namaz kıldırdı bize, Kıbrıslı... O İngilizce dilini de güzel biliyor. Çünkü Kıbrıs'ta onlar ondan öğrenmiş sonra burada da İngilizce mektebinde okumuş. Londra'ya çok gidiyor, çok müslüman edinmiş orada, gavurluktan dönme müslümanlar. "Onlar İslâm olduktan sonra besmelesiz ayaklarını adım atmazlar dışarıya. Besmelesiz bir iş de yapmazlar." diyor.

Ama biz mirasçıyız, dededen babadan elhamdülilallah hazır bulduk bu dini. Allah'a çok şükür elhamdulillah, bir müslüman memlekette cemaatimizle yaşıyoruz, büyük bir nimettir.

Allah hepimizi affetsin.

Peygamberimiz'in mevlüd gecesi için hazırlanalım.

"Bu hazırlık [için] her gece hiç olmazsa 100 [salât ü selâm okuyalım." dedim], o dedi ki 1000. Hiç olmazsa her akşam insan 1000 tane salât okumalı. Çok değil yarım saatte okur insan 1000 taneyi.

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed... ama saygıyla, hürmet ile.

Dün Amerika'dan bir mektup geldi, mektupda Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin hazretlerinin resmi de geldi. Amerika'da kimin eline geçmiş kim bilir, oradan bize mektupla yollamışlar resmi. Fatih Cami'sinde iki diz üzerine oturmuş, bembeyaz sakalıyla Kur'an okuyor. Kur'an okunurken öyle apışıpta Kur'an okumak, salât ü selâm getirirken apışıp da salât ü selâm getirmek, Allah derken öyle bacaklarını uzatmış... Özrü olur başka da, öyle yani terbiyenin dışında yapılan şeyler makbul değildir. Edebe ve terbiyeye uygun olaraktan Allah'ın zikri, peygambere salât ü selâmlar makbul olur, inşallah şefaatlerine de nail oluruz.

Allah kusurlarımızı affetsin. Tevfikât-ı samadâniyesine mazhar etsin. Sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına kabul etsin.

Hayat fâni! Hayat fâni, herkes geldiği gibi gidecek. Burada Allah'ını tanıyıp da gitmek en büyük devlettir. Hem tanıyalım hem de emirlerine itaat eden kullarından olalım inşallah.

Lillahi'l-Fâtiha.

Sayfa Başı