M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 286.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillahi rabbi'l-âlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn, es-selâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn. İ'lemû eyyühe'l-ihvân, enne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale'l-hedyi hedyü Muhammedin sallalahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhtesâtuhâ ve külle muhtesin bid'ah ve külle bid'atin dalâle ve külle dalâletin fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallalahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:

Zerü'l-ârifîne'l-muhaddesin min ümmi lâ tünzilûhü'l-cennete vele'n-nâr. Hattâ yekünallâhüllezî yekdî fîhim yevme'l-kıyâmeh.

Ravâhü'l-Hatîb an Alî.

Kulların içerisinde çeşitli kullar vardır. Bu kulların içinden bazılarına çeşitli ilhamlar, sesler, bilgiler verilir. Hızır aleyhisselam'da olduğu gibi herkes derecesine göre bir şeyler alır ve söyler. Bu söylenen sözler dolayısıyla bazısının kemâline, bazısının da deliliğine atfolunur. Bunların bazısına mecnun bazısına da meczuplar derler. Gerek mecnunlar gerek meczuplar olsun Mecnunlar adam öldüren deli anlamında değil de yalnız aklı, şuuru gelip gidenler mânasındadır. Bunlara; "Cennetliktir!" ya da "Cehennemliktir!" demeyelim. Ne kemâlinden ne de eksikliğinden, noksanlığından dolayı onları cennete ya da cehenneme koymayın, karışmayın!

Hattâ yekünallâhüllezî yekdî fîhim yevme'l-kıyâmeh. "Cenâb-ı Hak kıyamet gününde neyi isterse onu yapacaktır. Hüküm O'nundur!"

Binaenaleyh bugünkü hareketlerine aldanıp da; "Şu cennetliktir, bu da cehennemliktir!" demeyin. Yalnız Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem zamân-ı saâdetlerinde ehl-i cenneti beyan buyurdu, "Bunlar cennetliktir!" dedi. Biz onlardan başkasına karışamayız. Ondan sonra kimseye; "Şu çok iyi adamdır, ehl-i cennettir; bu da çok kötü adamdır, cehennemliktir!" demeyin, bu işlere karışmayın.

Zerûnî mâ teraktüküm fe-innemâ heleke men kâne kableküm bi-kesrati suâlihim "Ben size bir şey söylemeyince beni kendi hâlime bırakın! Sual yağmuruna tutmayın. Söylersem dinlersiniz, söylemiyorsam karışmayın, kendi hâlime bırakın. Şunu biliniz ki sizden evvel birçok insan helak olmuştur! Helaklerinin sebebi de çok soru sormalarıdır. Çok sorgu neticesinde kendileri helake gitmişlerdir."

"Allah nasıldır, boyu nasıldır, eni nasıldır, nerededir?.."

Bu işler senin neyine lazım! İnsanların aklının tartamayacağı, muvazenesinin alamayacağı buna benzer birçok yerleri inceleyip duruyor.

Efendimiz; "Bu gibi şeyleri yapmayınız." diyor.

Fe-innemâ heleke men kâne kableküm bi-kesrati suâlihim ve'htilâfihim alâ enbiyâihim. "Aynı zamanda da Peygamberlerine itiraz ettiler!"

"Musa büyüktür!" dediler, "İsa şöyledir, böyledir…" dediler…

Bunların hepsi Allah'ın peygamberleridir. Biz onları birbirlerinden ayırmayız. Amentü'de, Amene'r-resûlü'de hepsine inanmışızdır, elhamdülillah! Hepsi Allah'ın peygamberleridir. Bizim Peygamberimiz de Allah'ın peygamberidir, biz de Allah Teâlâ'nın kullarıyız. Binaenaleyh "Hiçbirisi hakkında şöyledir, böyledir!" demeyin.

Fe-izâ emertüküm bi-şey'in "Ben size bir şey emrediyorsam, fe'tû minhü mesteta'tüm. "Gücünüz yettiği kadar onu yapın!" Ve izâ neheytüküm an şey'in fe-deûhü. "Bir şeyi de yasaklıyorsam onu da bırakın, yapmayın!"

"Yapmayın!" dedikten sonra yapmayın, onlarla akıl yürütmeye kalkmayın!

"Niçin yapmayalım? Bunda şöyle fayda vardır, böyle fayda vardır…"

Bunlara lüzum yoktur!

Ashâb-ı kirâm rıdvanullâhi Teâlâ aleyhim ecmaîn hazretlerinin eşleri bulunmaz!

Niçin eşleri bulunmaz insanlar?

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e öyle tâbiydiler ki; Bir şey istesin de yapalım, diye onun ağzına bakıyorlardı. "Ateşe atla! Minareden atla!.." dese "Atlanır mı?.." demez, atarlar. Bu kadar!

İçkinin yasaklanmasına dair emr-i ilâhî geliyor. "Yasak, artık içki içilmeyecek!" deniyor.

Hz. Ebû Hüreyre'ye -veya başka sahabiye- diyor ki; "İçkinin yasaklandığını ilan et! Ehl-i Medine'ye ilan et ki artık içki haram edilmiştir, herkes bilsin!"

Tellal, ilancı da içki yasağını ilan ediyor:

"İçki yasak oldu, artık içmeyeceksiniz." diyor.

Tabi o zamana kadar haram olmadığından -kışın nasıl biz herkes nasıl pekmezleri, yağları hazırlıyorsak- içkilerini hazırlamışlar, küplere doldurmuşlar. Hepsinin evinde kışlık içkileri mevcutmuş. Fakat yasak olduğu ilanını duyunca herkes evindeki küpü kapısının önüne çıkarmış, şar diye döküyor. Bir de;

Neden?

Emr-i Peygamberî!

Ağzından duymadı, tellaldan duydu. Fakat "Peygamber'in emri" diye duyduğundan bilâistisna hepsi küplerini kırdılar, kapılarını kapadılar.

"Medine sokakları adeta sel halini aldı!" diyorlar.

Emre intisal böyledir. Peygamber emretti mi artık; "Bunun şu faydası var, bu faydası var, şu menfaati var, bu menfaati var…" demek boştur. Peygamber emretti, sen âmennâ ve saddaknâ, başımızın üzerinde yeri var!" diyerek yapabildiğin kadar yapacaksın. Yapamadıklarından dolayı da özür dilersin. Fakat itiraz yoktur, "Yasak!" denince terk edilir!

Bütün hoşumuza giden ne olursa olsun ashâb-ı kirâm nasıl terk ediyorsa öyle terk edilir.

"Benim hoşuma gidiyor…"

Peygamberimiz yasak etti, yasak ettiğinden bırakacaksın onu artık!

Râvileri Ravâhu'ş-Şafii Ahmed b. Hanbel, Müslim, Nesei, İbn Mâce; An Ebi Hüreyre.

Zirvetü de okunur zürvetü de okunur.

Zirvetü senâmi'l-İslâmi el-cihâdü fî-sebîlillah lâ yenâlühû illâ efdaluhüm.

Revâhu Taberânî an Ebî Ümâme.

Her şeyin bir üst noktası vardır. Alt noktasından üst noktasına kadar her şeyde bir üst mevki vardır.

Devenin "hörgüç" dedikleri yerine senam derler, orası devenin üst noktasıdır. İnsanın üst noktası da başının tepesidir. Binanın, caminin üst noktası kubbenin son ucu. İslâm'ın da üst ucu 'cihâdü fî-sebîlillah' Allah yolunda cihattır!

Bunun ilk örnekçisi İbrahim aleyhisselam'dır. Tek başına bir İbrahim var orada; mü'min olarak, müslüman olarak; başka kimse yoktu, diğerlerinin hepsi gâvurdu.

İbrahim aleyhisselam onların hepsi gâvur olduğu hâlde [onlara] karşı cihat açtı. Evvela putları kırdı. Onlara muarızalar yaptı. Dedi ki; "Bunlar söyler mi?"

"Söylemez."

"Faydası var mı?"

"Yok."

"Zararı var mı?"

"Yok."

"Niye bunlara tapınıyorsunuz?.."

Birçok mücadeleden sonra onları kırdı, hepsini döktü.

Bir bayram günlerinde puta tapanlar başka yere gitmişler. O da fırsattan istifade gidip putları kırmış. Biliyor ki bunlar gelince kendisine hesap soracaklar! Fakat yaptığı işi Allah için yapıyor, kimseden korkmuyor; "Allah kâfi!" diyor. Netice itibariyle onlar mağlûp, İbrahim aleyhisselam galip çıktı.

el-cihâdü fî-sebîlillah.

Binaenaleyh Allah yolunda, Hak yolunda cihat ediyor. Uğraşacaksın, dünyalığı bırakacaksın!

Lâ yenâlühû illâ efdalühüm. "Cihat faziletine hiç biriniz erişemezsiniz. Ancak efdalleriniz erişir. Cihadı, efdal olanlarınız yapar!"

Efdal olanlarınız, üstün, büyük olanlarınız, ilmen, kuvveten, kudreten, dirayeten, her cihetten efdal olanlar bu fazilete erişir. Bu efdaliyetinden nâşi korkmadan kendini cihada atar. Beğenirler beğenmezler, şöyle derler böyle derler, ne derlerse desinler; o hak yolundaki cihadında lâimin levminden korkmayarak mücadele eder. Ölürse şehit, kalırsa da gazi olur.

Zekâtü'l-cenîni zekâtü ümmihî.

Annesinin karnındaki yavruya cenin diyorlar. Annesinin karnında, henüz doğmamış, daha çocuk, yavru, dana, kuzu…

Koyunu, kuzuyu, ineği, deveyi kesiyoruz; içinde de yavrusu var. Yavrusu içindeyken kestiğimiz, yavrunun da kesilmesine kâfidir. İkinci bir defa yavruyu kesmek istemez. Anasının kesilmesi, yavrunun da kesilmesi demektir, o da kesilmiş sayılır, yenecek hâlde ise yenir.

Cenâb-ı Peygamber'in bu hadîs-i şerîfinin rivayetleri uzundur. Darimî'nin, Davud'un, Beydavî'nin, Şaşaanî'nin, Hâkim'in, Beyhakî'nin Câbir'den; Taberâbî'nin, Hâkim, Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, Davud, Ebû Yâlâ, İbn Mâce, İbn Hibbân Dârekutnî'den; daha altı büyükten rivayetle gelmiş. Bunun bir mukabili de şöyledir:

Zekâtü'l-cenîni izâ eş'aara zekâtü ümmihî ve lâkinnehû yüzbehu hattâ yensâbbe mâ fîhi mine'd-dem.

"[Anne karnındaki] yavru tüylenmiş; kemâle gelmiş, doğması yaklaşmış, içeride tüylenmiş. Anası kesildiği vakit, içeriden tüylü olarak çıkan yavru ötekine benzemez. Bunun da kesilmesi efdaldir, o da kesilir!"

Artık neredeyse doğacak, tüylenmiş. O sırada annesi kesiliyor, annesi kesildiği vakitte yavrunun kesilmesine kifayet gerekir.

Ve lâkinnehû yüzbehu hattâ yensâbbe mâ fîhi mine'd-dem. "Anasından nasıl kan akıtıldıysa bundan da böyle akıtılır!" buyurmuş.

Zikru'l-enbiyâi mine'l-ibâdeti.

Âdem aleyhisselam'dan bizim Peygamberimiz'e kadar 25 tane peygamberde ittifak vardır. 28 de diyorlar, üçünde ihtilâf var. Bunların isimlerini bilmek hepimize lazımdır. Her müslümanın; "Âdem, Nuh, Hûd…" diyerek peygamberlerimizin bu isimlerini öğrenmesi lazım.

Kaç tane peygamberimiz var?

25 tane büyük var.

Neden [öğreneceğiz]?

Çünkü ibadettendir; namazdan, oruçtan, nasıl sevap alıyorsak bu enbiyâların isimlerini anmaktan ve bunların mucizelerinden bahsetmekten de sevap alırız! Aynı zamanda bu peygamberlerin fedâillerinden ve kemâllerinden bahsetmek bir ibadettir! Peygamberlerin mucizelerinden de bahsetmek lazımdır!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ne çok mucizeleri vardır! Bir tanesinin misalini söyleyeyim: İki tane misafir gelmiş ama isimleri hatırımda değil. Resûl-i Ekrem'e gecenin karanlık bir vaktinde tabi şimdiki gibi elektrik yok, lambalar yok bir şey yok, karanlık. Bu iki misafir akşamdan evvel gelmişler, misafir kalmışlar, yatsıdan sonrada evlerine dönecekeler. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bu misafirlerin ellerine birer ağaç, baston, asa vermiş. Uçlarında iki çatalı var, demiş ki; "Alın, bunlarla rahat rahat evinize gidersiniz." Misafirlere asa olarak, baston olarak veriyor fakat ellerine alınca bastonların ucunda iki projektör, otomobillerin lambalarındaki ışık gibi ışık yanıvermiş. Bu ışıktan dolayı evlerine kadar güzel gitmişler. Bu, mucize kitaplarımızda, Buhârî hazretlerinin kitabında yazılıdır. Bu hadis kitaplarında buna muadil hadsiz hesapsız mucizeler var. Hayatları zaten baştan aşağı!

Binaenaleyh bu gibi mucize kitaplarını okumak, bahislerini yapmak, ibadetten sayılmıştır. Her Peygamberin de böyle mucizeleri vardır.

Bir kitap vardı, o kitap bütün peygamberlerin mucizelerini toplamış. Bütün peygamberlerde ne kadar mucize varsa onların hepsi bizim Peygamberimiz'de de mevcuttur.

İsa aleyhisselam ölüyü diriltirmiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de diriltirdi. Onun da öyle vakaları var. Musa aleyhisselam sudan boğulmadan geçmiştir, su ona bir şey yapmamıştır. Bizim Peygamberimiz'e de su zarar vermemiştir. İbrahim aleyhisselam'ı ateş yakmamış, bizim Peygamberimiz'i de yakmamıştır… Bu hadiseler bu kitapta uzun boylu zikredilmiş ve ispat edilmiştir.

Mine'l-ibâdeti. "[Peygamberlerin isimlerini ve mucizelerini anmak] ibadetten sayılır!" Ve zikru's-sâlihîn. "Peygamberlerden sonra salihlerin, evliyâların, tanınmış insanların zikri de günahlara kefarettir!"

Cenaze namazına gideriz. Namaz kıldıktan sonra cenazeyi mezarlığa kadar götürmek de bizim vazifemizdir. Götürürken onu omzumuza alıp da beş on adım, ne kadar gidebilirsek o attığımız her adımda günahlarımızın dökülmesine vesile olur.

Neden?

Müslüman kardeşimize son hizmeti yaptığımızdan dolayı Cenâb-ı Hak bizi burada mükâfatlandırıyor: "Sen kardeşine hizmet ettin, ben de senin günahlarını dökeceğim." diyor. Onun için cenazelerden kaçmamalı.

Şimdi arabalar da gidiyor ama yine cenazeyi alırken indirirken bindirirken mezarlıkta taşırken insanların birçok hizmeti geçiyor.

Bunlar nasılsa;

Ve zikru's-sâlihîn keffâratü'z-zünûb. "Salihlerin adını anmak da böyle günahlarımıza kefarettir!"

Salihlerin başı ashâb-ı kiramdır, ashâb-ı kirâmın hepsi salih kimselerdir. Ondan sonra da derece derece bugüne kadar gelen insanların ve kavimlerin içerisinde salih insanlar mevcuttur. Gerek âhirete göçmüş olsun gerek aramızda mevcut olsun o salih insanları anmanın günahlarımıza kefaret olduğunu söylemişler.

Üveys el-Karânî ashâb-ı kirâm'dan değildi. Ama Peygamberimiz'in zamanındaki bir insandı. Lakin Peygamberimiz'i göremediği için sahabe sayılmamıştır. Çünkü Peygamberimiz'i görmeye gittiği vakit onu evde bulamadı, göremeden evine döndü. Evine döndükten sonra diğer gazalara iştirak etti ama Peygamberimiz'i göremediği için tabiindir.

Birisi gözünüzün önünde size Üveys el-Karânî hazretlerini tecessüm ettirir. Üveys el-Karânî çok büyük adam, hepimiz ona aşığız.

Acaba nasıl?

"Şöyle giyinir, şöyle süslü, şöyle varlıklı, şöyle bilgin…" gibi hepimizin aklına bir şeyler gelir.

"Sarığı bu kadar kocaman, cübbesi şöyle, ayakkabıları böyle!.."

Hayır, Üveys el-Karânî o kadar mütevazı bir insan ki!..

Bir gün bir büyük Bağdat'ta onu soruyormuş:

"Üveys el-Karânî tanıyan var mı, bilen var mı? Acaba nerelidir?" Cemaatten birisinin tuhafına gitmiş:

"Bu adam Üveys el-Karânî'yi ne yapacak, sürekli onu soruyor?!" demiş.

"Ben onu tanıyorum, gidelim, şu adamı görelim." demiş.

"Filan evde oturur, kalkar, şöyle birisidir." demiş.

Gitmiş, bakmış ki bir derenin kenarında abdest alıyor yahut yıkanıyor. Üzerinde pejmürde bir elbise, yırtık pırtık eski, simsiyah bir adam! "Olsa olsa budur." demiş. Yanına gitmiş. "Evet, benim" demiş. Fakat içi cevahir dolu, öylesine cevahirmiş ki boyuna bir şeyler söylüyormuş. Adam biraz sohbet etmiş, bayılmış: "Senden ayrılmayalım!" demiş. Üveys el-Karânî;

"Yok, bu kadar! Hadi sen de yerine ben de yerime, fazla konuşmam." demiş. Bu zat işte böyle bir zatmış.

Üveys el-Karânî gençlik hayatında çobanlık yapar; develerin hurma çekirdeklerini toplar, develere yem yapar, fazla gelirse satarmış. Birazını iaşesine kullanır, geri kalanını da fakirlere dağıtırmış. Üstünde başında da bir şey yok. Bazen belden aşağısına salkım saçak bir şeylerden örtüyormuş. Bunlar da ancak önünü, avret yerlerini örtüyormuş. Fakat o, Ümmet-i Muhammed'in yegâne şâfii. Onun için salihlerin adını anmak günahlara kefaret olur!

Bu misallerden bir tanesini daha size söyleyeyim. Bizim Kars'ımızda Harkan denilen bir mevki var. O mevkide Ebu'l-Hasen isminde bir zat var. Ama mektebe gitmemiş, okuma yazması yokmuş, bilmiyormuş. Devri 950 sene evveldi.

Beyazid-i Bistâmi hazretlerinin mezarına gitmeye devam ediyormuş. Beyazid-i Bistâmî ölmüş, bu dünyadan gitmiş, belki aradan 20, 30 sene geçmiş. Ona gidiyor: "Yâ Rabbi, burada yatan zata verdiğin mârifet-i ilâhîyenden bir nebze de bana ver!" diyor. Bazı sûreleri biliyormuş. Fatiha okuyup sevabını da hediye ediyormuş. "Buna verdiğin mârifet-i ilâhîyenden bir nebze de bana ver!" diyor. Ama içeride itikat var, azim, sebat var. On iki sene gidiyor! On ikinci senede kendisine esrarlar çözülüyor, mezardan kalkıp evine gidinceye kadar Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı baştan aşağıya hatmediyor!

Ümmî, okumamış, mektebe filan gitmemiş. Fakat Allah Teâlâ lütfedince neler olmuyor.! O zat köylerin eteklerinde aslanlara yükleri, odunları yükler, getirtirmiş. Tabi o zaman maişet derdi kolay değil. Dağdan odun getirecek, onu satacak, evinin işini, ihtiyacını görecek. Aslana yüklemiş götürüyor…

"Yahu bu ne?" demişler.

"Allah'a itaat eden kula Allah'ın tüm mahlûkları itaat eder!"

Bu ne oluyor?

Aslan da Allah'ın kuludur, Allah'ın emrine yarattığı mahlûklardan birisidir.

"Allah bunu bana mutî etti, sözümü dinliyor."

"Niçin?"

"Ben Allah'ın sözünü dinliyorum. Allah'ın sözünü dinlediğim için bu da benim sözümü dinliyor!" demiş.

Böyle birçok menakıbı vardır. Gayet sabırlı bir zat imiş. Bugün biz onun sabrının derecesine tahammül edemeyiz. İnsan ondaki sabrı söylemeye hicap ediyor. Bütün büyüklerimiz, salihler, o dereceleri hep sabırla bulmuşlardır. "Sabrın sonu selâmettir." derler ya onlar da o dereceleri sabrın sonunda bulmuşlardır.

Ve zikru's-sâlihîn keffâratü'z-zünûb.

Tabir ettiğimiz her memlekette birçok mâruf kimseler vardır. Burada en meşhuru Eyüp Sultan hazretleridir. Ondan sonra daha bildiğimiz bilemediğimiz bir sürü büyük vardır.

"Salihlerin hepsinin isimlerini anmak, onlara ziyaretler yapmak, bunların ruhlarına okuyup hediye etmek, hepsi zünûblara kefarettir!"

Bir de ve zikru'l-mevt sadekatün. "Ölümü hatırlamak sadakadır!"

Paramız yok; memlekette birçok fakir var, onlara yardım etmek lazım, yardım edecek paramız da yok. Bu zamanlar ölümü düşünürsen, gidenleri, kendi hayatını da düşünürsen; "Acaba hâlim nasıl olacak?.." diye düşünürsen bu da senin vereceğin sadaka yerine geçer. Sadakadan nasıl sevap alıyorsan ölümü düşündüğünden dolayı da böyle sevaplar kazanırsın. Onun için ölümü göz ile kaş ile arasında bilerek ona daima hazır, müheyya olmak lazımdır. Mezarlıklardan geçerken de ibret nazarıyla bir bakarsın. Burada ne babayiğit, ne kuvvetli pehlivanlar, ne alimler, ne zenginler, ne sultanlar yatıyor. Hepsi sessiz sedasız… Ne kemiği kalmış ne bir şeyi kalmış! Yalnız başındaki taşı duruyor.

Orada niye duruyor?

"Burada filan zamanda filan da varmış!"

Ya iyilik bıraktı ya kötülük bıraktı.

Ve zikru's-sâlihîn.

Benim Hocam Hacı Mustafa Feyzi Efendi'dir. 1341 veyahut 42 tarihlerinde âhirete intikal etti. O devirde Kanunî Sultan Süleyman'ın yanı başındaki bir yere defnolundu. Gel zaman git zaman o Kanunî Sultan Süleyman'ın yanındaki yeri nakl-i kubûr etmek suretiyle arka tarafa alacaklar. Bizi de çağırdılar: "Sen de gel, burada hocanın başında bulun!" dediler. Bizi de götürdüler. Orada mevtaları olan bir sürü insan da vardı. Belediyenin torbalarından getirmişler, süpürgeler, hizmetçiler var. Mezarı açıyorlar, içindeki kemikleri torbalara dolduruyorlar, içine koyuyorlar. Yeni yapılmış, hazırlanmış mezara götürüp koyuyorlar.

Rahmetli [Mustafa Feyzi Efendi] Hocam'ın da dünyadan âhirete geçişinin üzerinden 30, 40 sene geçmiş. Onun da mezarını açtılar. Mübarek gömüldüğü gün gibi; saçı, sakalı, bütün vücudu hatta altının sac tahtası olduğu gibi duruyor. Hiçbir şekline heder gelmemiş. Herkesinkini torbaya doldurdular, onu salıyla beraber olduğu gibi bütünce mezarına naklettiler. O çok zâkir idi. Her anında Allah Teâlâ'dan hemen hiç ayrılmış değil gibiydi. Allah şefaatlerine nail etsin.

Onun yanında [Mustafa Feyzi Efendi] Hocamız'ın hocası olan Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâüddin] hazretleri yatıyor. Onun da nakl-i kubûr yapılacak. Kanunî Sultan Süleyman'ın etrafındaki mezarlar boşaltılacak, o meydan açılacak. Hepsi oradan kalktı, bir [Mustafa Feyzi Efendi] Hocamız'ın hocası olan Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâüddin] hazretleri duruyor. Fakat programda onun da kalkması lazım.

Niçin o tek başına orada duracak?

Kanunî'nin etrafı boşaltılıyor, onun da kalkması lazım! Tabii başındaki idareciler, etrafında demir parmaklıklara, "Takın kancaları!" diyor. Vinçler de var, kocaman taşları kaldıracaklar. Vinçleri takıyorlar; kaldıracakken âmir, memur orada yığılıp kalıyor! "Aman aman, elleşmeyin, bana olan oldu…" diyor. Hastaneye götürüyorlar, üç gün sonra da âhireti boyluyor. Vasiyet de ediyor ki; "Aman, bana olan oldu, onu orada bırakın!" diyor. Evliyânın hayatı da sağlamdır mematı da sağlamdır. Onlar kendisine elleştirmezler, öyle kolay değildir. Allah şefaatlerine nail eylesin.

Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâüddin Efendi] denilen zat 23 sene yatağın yüzünü görmemiş. Ancak mescitte bir direk vardır, o direğe dayanmak suretiyle öğlenden biraz evvel, oturduğu yerden yarım saat bir kestirme yaparmış.Okuduğumuz [Râmûzü'l-ehâdîs] onun eseridir. Bunun şerhleri vardır. Bunun dışında 54 tane de daha buna benzer eser bırakmıştır. Kendisi uzun zaman memleketimizde, Mısır'da, Arabistan'da hizmet etmiştir. Mısır'da da birçok talebesi vardır. Orada da okutmuş, icazet vermiştir. Böyle bir zât-ı muhteremdir. Allah şefaatlerine nail eylesin.

Onun için bu salihleri anmak keffâratü'z-zünûb olduğu gibi ölümü anmak da sadaka yerine geçer. Onun için bize verilen derslerin başında ölüm dersi gelir.

İnsanın ölümünü gözünün önünden ayırmaması lazımdır. Dünyaya gelirken geldik, pekâlâ. Bunun bir de gidişi var, bunu hepimiz görüyoruz, insanlar her gün gidiyor…

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk hayatı ve ölümü nasıl tanırdı?

"Kaşla göz arasında, bir an içinde!"

Çünkü geberir gidersin; meşhur, her gün görüyoruz: "Fücceten" diyorlar. Ne fücceten yahu, ölüm geldi, onu aldı, götürdü! Biz adına fücceten diyoruz. Hâlbuki vade tamam olmuştur, onun o anda gitmesi lazımdır. Sen istersen onun kalbini demirden yap, olmaz.

Herkes bir an için ölümünü düşünecek: "Nereye gidiyorum, acaba nasıl gideceğim?!.." Bir de hayatını düşünecek, bakacak; hayatı birçok günahla, birçok fenalıkla dolu: "Bu fenalıklarla beraber ben o yere acaba nasıl gideceğim?!.."

Çünkü Allah Teâlâ her şeyi muhit, her şeyden haberdardır. İlmiyle, kudretiyle hepimizin gelmişini de geçmişini de biliyor. İçimizde saklı olanların hepsini de biliyor.

Habîrun ve basîrun!

Binaenaleyh ölümünü düşünürken o bakacak ki bu vücut ne güzeldir!

Ama bu vücut neden oldu?

Görüyoruz ki şu elin, şu yüzün kendisinde bir cazibe var. Konuşmada, bazı adam ne güzel konuşur. İnsan hayran olur, ağzını açar kalır. Dinlerken de gözlerinden gayriihtiyarî yaş akar. Çok güzel konuşur.

Nereden konuşuyor?

Toprak konuşuyor.

Toprak konuşur mu yahu?..

Senin elindeki radyon tahtadan değil, değil mi arkadaş? Demirden değil mi? Sen onu konuşurken nasıl görüyorsun?!.. O tahtayı, demiri konuşturan Allah celle ve alâ bugün toprağı da bu şekle sokmuş, insanı böyle konuşturuyor. Yarın bu şekilde olan toprak, yine toprağa intikal edecek; toprak olacak. Ama o toprağa bu kabiliyeti veren kudretin sahibi Allah celle ve alâ'dır. Binaenaleyh bunu düşün, tefekkür et. Sana bu kudreti veren Allah celle ve alâ yarın seni huzuruna alıp; "Ne yaptın kulum? Ben seni yarattım, her nimeti de sana verdim. Bu kadar nimeti sana vermişken sen niçin nankörlük yaptın?" der. Onun için bunları daima düşünmek vazifemizdir.

Zikrü'l-mevs sadakatün olduğu gibi Ve zikru'n-nâri mine'l-cihâdi.

Allahümme innî eûzu bike min-azâbi cehennem.

Peygamber Efendimiz ashabına öğretiyor. Yâ Rabbi, ben azâb-ı cehennemden sana sığınırım.

"Bu cehennem nedir yahu?"

O cehennemin ne olduğunu sen de ben de gidince görür öğreniriz.

"Senin vücudun var mı?"

Var.

"Bu vücutla sen bir humma hastalığına tutuldun mu? Derecen 40'ı, 41'i, 42'yi buldu mu? O ateş sana nereden geldi? Nasıl geldi de şimdi yanıyorsun?.."

Hiç bir şey fayda etmiyor, ateş içinde yanıyorsun. En nihayet 43, 44 dedi mi, seni alıp götürüyor. Vücudun içinde ne kırmızı ateşler var ne elektrik ateşi var fakat içeride yanan bir ateş vardır. Nizam bozulmuştur, o hararet de seni alıp götürüyor. Cehennemde de nasıl olacağını Allah bilir.

Yalnız cehennemde ölüm yoktur. Orada hayat vardır fakat azap taaddisi var: Bir yılan ısıracak, akrep ısıracak, aslanlar, kurtlar kovalayacak, çeşitli yemek isteyecek; karşılığında ona irinler verilecek, yemeklerin içinde dikenler verilecek. Pişmanlık pişmanlık üstüne…

Elhamdülillah, ehl-i imân bundan uzak olacak! Ehl-i imânın azabı uyku hâlidir. Bir hamamda terleyen insan gibi terleyecek ve afv u umumiye uğrayıp kurtulacaktır. Bu azap ancak Allah'ı tanımayanlar içindir! Allah'ı tanımayanlara felaket üstüne felakettir. İnsan bu dünyada onlara bakıp da hiç imrenmemelidir. Netice itibariyle halleri helâk ve felakettir.

"Aya gidiyormuş…"

Ne cehenneme gidersin! O onun akılsızlığının alâmetidir. Allah ona ilim vermişken o Allah Teâlâ'yı tanıyıp da boyun bükemiyor!

Ve zikru'l-kabri yükarribuke mine'l-cenneti.

Mezarı da hatırlamak lazımdır.

Niçin?

Anamız orada, babamız orada, akraba-i taallukâtlarımız orada, hocalarımız orada, birçok dostlarımız da orada.

"Yarın ben de buraya gireceğim yahu. Yarın burası da bizim olacak…"

Ama ne yatağı var, ne yorganı var, ne istenilen bir şey var. En korkunç, iğrenç bir yer! Mikropların, akreplerin dolaştığı yer bir yer. Orada üzerine toprağı örtecekler, bir daha da çıkmanın imkânı da yoktur!

Acaba orada ne olacak?

Yavaşça çürüyeceksin, kurtlar gelip vücudunu yiyecek. Orada kurtlar kendiliğinden hâsıl olacak. Kurtlar vücudunu yiyecek, kemiklerin de çürüyecek. Ne kemik kalacak ne de etten eser kalacak. Şimdi göz ne güzel kâinatı görüyor, bitti. Deri her şeyi ne güzel söylüyor, bitti. Bunların hepsinin bir son günü gelecektir. Bunu da düşün bakalım.

Bir de kabirde sorgucular gelecek:

"Canım, orada sorgucu olur mu?" dersin. Allah Teâlâ'nın kudretine hiç akıl ermez kardeş. Sen uykuya yatıyorsun pekâlâ. Uyku hâlinde iken bir rüya görüyorsun.

Gördüğün rüyayı senin yanındaki görüyor mu?

Sen bazen ıstıraplar içerisinde, ter içerisinde uyanıyorsun, uyandığında; "Oh, aman, çok şükür elhamdülillah, kurtuldum…" diyorsun.

Ne oldu arkadaş?

"Aman, şöyle kovaladılar böyle kovaladılar, şuradan kaçtım da şöyle oldu da…" diye anlatıyorsun.

Hâlbuki yatakta uyuyordun, öyle bir şey yoktu.

Mezara girdiğiniz vakitte de dışarıdaki insanlar içerideki ıstırapları anlamazlar. Uykudakinin ıstırabını anlayamadığımız gibi mezardakinin de ıstırabını başkasının anlamasına imkân yoktur. İstersen onun yanına sen de gir de yat. Telefon bul, telgraf bul, ne bulursan bul. O, ona mahsus bir alâmettir!

Binaenaleyh

Kabir immâ ravdatü min riyâdi'l-cenneh ev hufratü min huferi'n-nirân. "Kabir ya cennet bahçesidir ya cehennem çukurudur!"

O, burada hazırlanıyor. Burada hazırladığın yeri gittiğin vakit orada bulacaksın. Cennet bahçesiyse bu kabir genişler, gayet genişler. Gözler açılır. Geçmişlerinin büyükleriyle beraber orada olursun.

Nasıl bir uykuya yatıyoruz, uyku hâlinde kendimizden geçiyoruz ya, o geçmiş olduğumuz anda rüyalar görülüyor.

Şimdi görebiliyor muyuz?

Göremiyoruz.

Niçin?

Uyanığız. Uyanık olduğumuz hâlde göremiyoruz. Şimdi asıl öldüğümüz vakitte de o uyku hâline geçtik. İşte ondan sonra bütün iyi hâllerin hepsi; cennet, cennetteki yerin gözünün önünde, Peygamber'in gözünün önünde, sevdiklerinin gözünün önündedir. Cennet bahçesi mesut bir hayattır.

Eğer imansız gittiyse cehennemdeki yeri gözünün önünde olur, firavunlar gözünün önünde… Allah muhafaza.

Binaenaleyh;

Ve zikru'l-kabri yükarribuke mine'l-cenneti. "Kabri çok düşünün çünkü sizi cennete yaklaştırır. Ölümü, ölümün arkasından kabri düşünmen seni cennete yaklaştırır!" Ve zikru'l-kıyâmeti. "Âhiret yönünden kıyametin düşüncesi var." Yübâıdüküm mine'n-nâri. "Bu da sizi cehennemden uzak eder!"

Bugünü hesaplarsın, "Bugünün hesabını ben nasıl vereceğim yâ Rabbi?" dersin, tövbeler tövbesi yaparsın; bir de geçmişlerine karşı nedamet, bir daha yapmamaya çalışırsın. Bu da senin cehennemden uzak olmana vesile olur.

Ve efdalü'l-ibâdeti.

İbâdetlerin efdalini beyan ediyor!

Sen burada ne diyeceksin?

"Sabaha kadar namaz kılmak, bütün gün akşama kadar oruç tutmak…"

Öyle demedi!

Ve efdalü'l-ibâdeti terkü'l-cehli.

Niye?

Çünkü kuvvet var.

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.

Bütün varlığını, bilgini, bütün kudretini Allah Teâlâ'ya ver.

"Benim bir şeyim yok yahu, ben burada emanetçiyim. Bu kuvveti, sözü, konuşmayı, bilgiyi; bu varlığı, malı mülkü, her şeyi veren Allah'tır, benim bir şeyim yoktur. Namaz kıldırıyorsa demek Allahu Teâlâ bana bir kuvvet vermiş, bir bilgi vermiş, onun sayesinde yatıp kalkıp ibadetlerimi yapıyorum…"

Kuvveti kendine mal etmiyor, "Ben yapıyorum!" demiyor. Kendini ortadan çıkarıyor, işi Allah Teâlâ'ya dayıyor.

Ve ra'sü mâli'l-âlim.

Alimin sermayesi [nedir]?

Birçok kitabı, kocaman, yüz binleri aşan kütüphanesi var. Re'sü'l-mâl, sermaye kitaplarla olur değil mi? Yahut parasıyla olacak, bu kadar parası var, bu kadar kitabı var, bu kadar talebesi var, bu kadar şöhreti var…

Hayır!

Ve ra'sü mâli'l-âlimi terkü'l-kibri. Re'sü'l-mâl işte budur. Alimin üzerine benlik gelmeyecek, varlık gelmeyecek. "Allah'ın âciz kuluyum, Allah bana ne verdiyse vermiş. Bunların hiçbiri benim değil, Allah'ın." demek.

Kibri atmak kolay olmuyor! Sen bir sigarayı bırakamıyorsun; zararını herkes biliyor, gazetelerde yazıyor, kitaplarda yazıyor, sigarayı atabiliyor musun?

Atamıyorsun yahu alışmışsın!

İnsan kibre, gururlanmaya alışan bunları katiyen bırakamaz!

Nasıl ki hayvanlar terbiye edilip oynatılıyor hoplatılıyor bu da terbiye sayesinde vaktiyle kibri yıkabildiyse ne mutlu sana. O kibri yıkamazsan seninle beraber kabre gider, Allah muhafaza!

"Benlik" dedikleri en büyük felakettir. İnsan benliğinden dolayı kendini beğenir, aklını beğenir, işini beğenir…

Ve semenü'l-cenneti terkü'l-hasedi.

Cenneti ne ile alacağız?

Ekmek almak için ev almak için para lazım olduğu gibi cennet almak için de para lazımdır.

Cennetin parası nedir?

Terkü'l-hasedi. "İnsanlar birbirini çekemez!"

İnsanlar için en korkunç bir şeydir. Hasedi bırakın! Bir insan hasede alıştı mı duramaz. Onu zemmedecek, onu düşürecek, onu düşürecek, onun aleyhinde neler yapılacaksa hepsini yapacak. Yaratılış öyledir. "Günahtır yahu, yapma!" desen de yine yapacağını yapar.

Debbe ileyküm dâü'l-ümemi kableküm. "Sizden önceki ümmetlerin hâli size de sirayet edecek!"

Bunlar ne?

el-hasedü ve'l-buğdâü. "Birbirlerine karşı buğz ve hasetçilik!"

Eski kavimlerde olduğu gibi size de sirayet eder. Nasıl hastalıklar sirayet ediyorsa ahlâk-ı mezmûmeler de böyle sirayet eder. Onun için Cenâb-ı Peygamber bunlardan son derece sakınmamızı şu misallerle bildiriyor, diyor ki;

"Kibirden kurtulmak alimin sermayesidir; cennetin sermayesi, cenneti satın alacak varlık da hasedi terktir!"

Haset de etmeyin kibir de yapmayın!

Ve'n-nedâmetü mine'z-zünûbi't-tevbetü's-sâdika.

Tevbe edeceksin!

Ne diyeceksin?

Estağfirullah…

Çok çeşitli tevbeler vardır.

İstiğfarımız Estağfirullah, Allahümme ente Rabbi… seyyidü'l-istiğfardır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem tavsiye etmiş, öğretmiş. Sabahta akşamda üçer kere okumamız lazım gelir.

Okuyoruz ama dilimizden okuyoruz, içimize inen bir şey yok!

Dilimiz; "Tevbe yâ Rabbi, tevbe yâ Rabbi…" diyor; yine hareketlerimiz ne ise yapacaklarımız ne ise onları yapıyoruz.

Onun için Cenâb-ı Peygamber dedi ki;

Ve'n-nedâmetü mine'z-zünûbi't-tevbetü's-sâdika. "Ne zaman ki pişman oluyorsun, hatayı bir daha yapmamak üzere bir nedamet geliyor. 'Tüh, neden yaptım ben bunu?!..' diyorsun. O zaman tevbe-i sâdık!"

Bir daha yapmamak üzere bir nedamet, pişmanlık geliyor "tevbeler tevbesi" diyorsun, o zaman tevbe-i sâdıka hâsıl olmuş oluyor.

Zenbün azîmün. "Çok büyük bir günahtır!" Lâ yes'elü'n-nâsü Allah el-mağfirete minhü. "İnsan artık Allah'tan mağfiret dileyemez!.."

Ondan istemez, "Affet beni" demez, diyemez, en büyük günah dese de faydası olmaz!"

"Ya Rabbi, ben bundan tevbe ettim, affet beni!" [dese] olmaz.

O nedir?

Hubbü'd-dünyâ. "Dünya sevgisi!"

İnsanların dünya sevgisinden tevbe etmesi mümkün değildir!

Zenbün azîmün. "En büyük günahtır!"

Niçin?

Tabiatın meyli iktizası, ona karşı bir iştiyak vardır. İnsanlarda zevk u sefâya karşı bir iştiyak vardır. Onun için insanları hırs körükler, haset, kibir neler varsa hepsi de başına toplanır. Bunlar artık onun askerleridir. İçerisinde yalan var, hilenin hüd'anın envaı çeşidi var ve o kazanacak, saltanat sürecek!.. Kazanma ve saltanat sürme hevesiyle insanın gözünü hırs bürür. Maksat dünya ve âhiret sevgisi değildir. Âhiret sevgisi olsa düşünür, âhirete müteallik işlerini yapar. Hâlbuki bu dünyayı sevdiği için haram-helal saymıyor; her şeyi yapıyor. Bundan dolayı da Allah'tan mağfiret isteyemiyor. Adeta mağfiret kapıları kendisine kapanmıştır. Allah cümlemizi bu dertten muhafaza buyursun.

Allah esirgeye, çeşitli hastalıklar var. O hastalıkların bazıları tedavi kabul etmiyor. Artık o hasta üç gün, beş sonra gideceği yere gidecek. Çünkü hastalığı tedavi kabul etmiyor. Bugünkü tedavi üzerinde ona çare yok. Hubbü'd-dünyâ da çare yok.

Bu günah öyle büyüktür ki insanlar Cenâb-ı Hak'tan mağfiret istemeye bile yanaşamıyorlar.

Zenbü'l-âlimi vâhidün. "Alimin günahı birdir." Ve zenbü'l-câhili. "Cahilin günahı ikidir."

Bu ikisinin günahı aynıdır. Ama birisi iki günah kazanır, birisi bir günah kazanır.

Sebebi nedir?

Yüazzebü alâ-rukûbihi'z-zenbi. "Alim o günahı işlediğinden dolayı cezalandırılır."

Ve'l-câhili yüazzebü alâ-rükûbihi'z-zenbi ve terkihi'l-ilm. "İlmi terk etti ve o günahı işledi. Hem günahı işlediğinden dolayı muazzep olur hem de ilmi terk ettiğinden dolayı muazzep olur. İki günah vardır!"

Zehâbu'l-basari.

Gerek anadan doğma olsun gerek sonradan kazalar dolayısıyla olsun...

Zehâbu'l-basari mağfiretün li'z-zünûbi. "Göz eksikliği, körlük; sabrettiği takdirde bütün günahlarının mağfiretine sebep olur!" Ve zehâbü's-sem'i mağfiretün li'z-zünûbi. "İster anadan doğma, ister sonradan olsun sağırlık bütün günahlarına mağfirettir!" Ve ma nakasa mine'l-cesedi feale kadri zâlik. "Cesette hangisinden bir noksanlık olursa; midesinden olur, böbreğinden olur, ciğerinden olur, damarından olur, hangisinden bir noksanlık olursa sabrettiği takdirde günahları dökülür!"

Allah cümlemizi sâbirîn zümresine ilhak buyursun.

Raet ümmî hîne vedaatnî, sataha minhâ nûrün edâet lehû kusûrü Busrâ.

Hâliyle anneler çocuklarını doğuruyorlar.

Annesi Cenâb-ı Peygamber'i doğururken öyle bir nur çıkmış ki Şam'ın evleri ışık şeklinde kalmış!"

Şam neresidir?

Bir aylık mesafedir, bin kilometreden fazladır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e deniliyor ki; "Senin gibi, benim gibi lalettayin, işte çok biliyormuş mümtaz insan…"

Hâşâ bunlar müslümanın ağzına yakışmaz. Mümtazdır ama Allahu Teâlâ'nın imtiyazı ile mümtazdır yoksa kendisi sebebiyle değil!

Yine bir hadiste buyuruyor ki;

Raat ümmî ke-ennehû harace minhâ nûrün. "Efendimiz dünyaya gelirken valide-i mutahharaları görüyor ki kendisinden bir nur çıkıyor." Edâet minhü kusûrü'ş-Şâmi. "Şam'ın kasırları, köşkleri, evleri bir an için parıl parıl olmuş!"

Niçin?

İki cihan serveri dünyaya geldi. Allah cümlemizi şefaatine nail eylesin.

Ra'sü'l-akli ba'de'l-imâni billâhi el-hayâü ve husnü'l-huluk.

Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah dedik; imandan içeri, iman kapısından içeri girdik.

[İmanın] en başı nedir?

el-hayâü ve husnü'l-huluk. "Hayâ, utanmadır."

Neden?

Allah Teâlâ'nın gördüğünü, bildiğini unutarak nefsinin arzularına uyuverdi. Kimse yok; ne polis var ne jandarma var, ne başka kimse var; orada hiç kimse yokken içimizden bir fenalık geldi, bunu yapacağız.

Allah Teâlâ'nın o fenalığı gördüğünü biliyoruz ama o anda unutuyoruz, o fenalığı yapıyoruz. İşte o hayâsızlık alametidir.

Onun için diyorlar ki; "Hayâ büyük bir şeydir!"

Kubbenin tepesine bir yumurta koysanız yumurtayı durdurabilir misiniz?

Kubbe yuvarlak, yumurta da yuvarlak; aşağıya yuvarlanır gider.

Hayâ imanın üzerinde durur. İman varsa hayâ da vardır. İman varsa seni yasaklardan, günahlardan men edecek. İman odur ki seni Allahu Teâlâ'nın emirlerine karşı mutî, yasaklarına karşı münkat kılmış. Bu iman olursa o nedenle hayâ olur, hayâ da onunla beraber kaynaşır. Ama Allahu Teâlâ'nın emirlerine itaat yoksa peygamberlerin emirlerine karşı itaat yoksa, yasaklardan uzaklaşma yoksa onun üzerinde hayâ denilen şeyi bulmak imkân hâricindedir. Çünkü kubbenin üzerinde yumurtanın, cevizin durması nasıl mümkün değilse öyle kimselerde de hayânın bulunmasına imkân yoktur. Böyle hayâsı olmayanlara imansız diyemeyiz çünkü dilleriyle Lâ ilâhe illallah derler. Ama bunu sadece dilleriyle söylerler, iman içlerine işlememiştir. İbadet ü tâattan uzak; "Ben de müslümanım." diyor, sen gel, benim kalbime bak!" diyor.

"Çok temiz, çok iyi adam. Hayırları çok sever, şöyle yapar, böyle yapar…"

Çok otomobillerin sahibi olan Ford fabrikası ne kadar varlığını devletin hesabına hediye verdi. Fakat gâvur gâvurdur! Nesini verirse versin yine yeri cehennemdir. Onun için hayâ imanla kaimdir, hüsnü'l-huluk da imanla kaimdir.

Demek ki;

Ra'sü'l-akli ba'de'l-imâni billâhi. "Lâ İlâhe illallah dedikten sonra aklın başı hayâ ile hüsnü'l-huluktur. Hayâ ile husnü'l-huluk da imanın kemâlinin alâmetidir!"

Ekmelü'l-mü'minîne imânen, ahsenühüm hulükan. "Mü'minin en kamili, en olgunu, iman cihetinden en olgun mü'min; ahlâkı en güzel olan insandır!"

Cenâb-ı Allah cümlemizi affetsin, tevfîkâtı samedâniyyesine mazhar eylesin de emirlerine mutî, munkat olan kulları zümresine ilhak eylesin.

Raeytü Cibrîle inde's-sidreti ve aleyhi sitte mieti cenâhin, yentesiru min-rîşihi't-tehâvilü'd-dürrü ve'l-yâkût.

Cenâb-ı Hak bu meleklere çok kabiliyet vermiştir.

[Bukalemun diye] bir hayvan varmış. O hayvan yerin rengine göre renk alıyormuş.

Bu, o hayvanın kendi kabiliyeti mi?

Yaradan onu o kabiliyette yarattı. Kumun üzerine gelirse kendisini saklamak için kumun rengini alırmış. Kara toprağın üzerinde kapkara oluyor. Beyaz toprağın üzerine gelirse bembeyaz olurmuş. Yaradan onu böyle yaratmış.

Cenâb-ı Hak meleğe de o kabiliyeti vermiştir.

Melekler istedikleri kılığa girebiliyorlar. Bazen geliyor, Peygamberimiz'in karşısında konuşuyor, Peygamberimiz'e bildireceğini bildiriyor. Ashap da orada ama kimse göremiyor. Bazen gayet güzel bir delikanlı sıfatında geliyor, Peygamberimiz karşısına oturuyor, herkes bakıyor, "Acaba bu kimdir?" diyerek hayran oluyor. O gittikten sonra Cenâb-ı Peygamber; "Bu Cibril'di!" diyor.

Sidre-i müntehâda 600 tane kanat açmış hâlde görmüş. Acayip hâller vardır.

Allah cümlesinin şefaatine nail eylesin. Allah cümlemize hüsn-ü hâtimeler nasip etsin. İman ile yaşayıp iman ile göçmek devletine de cümlemizi mazhar buyursun. Buna çok şükredelim, ne kadar şükredersek azdır!

Niçin?

Elhamdülillah, müslüman bir ana babadan, müslüman bir memlekette meydana gelmişiz. Anamız lâ İlâhe illallah der, babamız lâ İlâhe illallah der. Camilerimizde beş vakit lâ İlâhe illallah ezân-ı Muhammedîler, Kur'ânlar okunur. Cenâb-ı Hak bizi de böyle bir mabede toplamış, kendisine inkıyat ettiriyor elhamdülillah. Bu bizim değil, Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfudur. Onun için buna ne kadar şükretsek azdır. Bundan mahrum olan nice insanlar vardır ki Allah bilmezler, Peygamber bilmezler, kitap bilmezler. Hayvan gibi yaşarlar, hayvan gibi ölüp giderler. Allah bunlardan etseydi ne yapardık?!..

Onun için çok şükredelim. Elhamdülillah, Cenâb-ı Hak bizi İslâm dininde yaratmış, İslâm memleketinde yaratmış, İslâmca da yaşatıyor. Cenâb-ı Hak cümle ümmet-i Muhammed'e İslâmca âhirete göçmeyi nasîb-i müyesser eylesin.

Âmin.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı