M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 275.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve'l-âkibetü li'l-müttakîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.

Hasbî recâî min Hâlikî ve hasbî dînî min dünyâye.

Hasbî, hasbiyallah. "Bana yeter, bana kâfi." diyor.

Ne?

Recâî. "Ümitlerim."

Nedir o ümitlerim?

"İbadet ediyorum, taat ediyorum, Allah'ın rızasını tahsile çalışıyorum, umuyorum ki bunlar ind-i İlâhiye'de makbul olur ve ben bunlarla cennete giderim."

Bu ümit makbul bir ümittir.

"Allah yolunda günahlardan kendimi saklıyorum ve O'nun emrettiği ibadetleri yapıyorum. Haramlardan da korkup kaçıyorum. Ümidim Allah'tandır ki beni affeder, beni cennetine idhâl eder."

Fakat bu iman tohumunu atmadan mahsul beklemek ne kadar abes, boş bir şeyse ibadet ve taat etmeden de Allah'ın rahmetini ummak o kadar boştur. Benim vazifem kulluğumu yapmak, yaptıktan sonra Allah'a ümit bağla[maktır.]

"Yâ Rab! Dergâhında sana lâyık ibadet etmeye kudretim yoktur, kâfi de değil ama aczimle beraber yaptığım bu ibadeti kabul et ve beni affet, cennetine idhâl et, bana rızanı ihsan eyle."

Bu umulur. Tohumu attın, artık bir şey verecek, tohum atılmıştır. O atılan tohuma mukabil Cenâb-ı Hakk bir lütuf verecek.

Şöyle bir hikâye hatırıma geldi:

Musa aleyhisselam devrinde bir adam, Musa aleyhisselam Cenâb-ı Hakk'a münacâta gidiyor, geçmiş önüne, demiş ki;

"Yâ Musa, şu yer benim, acaba Allahu Teâlâ bana bu yerden bana bir mahsul verecek mi? Çöl, mâlum ya dağlık... Sor bakalım."

Cenâb-ı Hakk'a sormuş.

"Orada mahsul olmaz." demiş.

Ama adama söylememiş. Adam uğraşmış, çalışmış, toprakları eşelemiş, sularını getirmiş, bilmem ne yapmış; çok güzel mahsul olmuş. Demiş ki;

"Yâ Musa, sen Rabbine sorduğunda bana 'vermeyecek' dedi ama bak..."

Musa aleyhisselam diğer bir münacâtında Cenâb-ı Hakk'a söylemiş.

"Yâ Musa, çalışana vermemek benim şânıma yakışır mı?" demiş.

Biz çalışırsak her şeyi verecek.Biz yahudiye; "Herif sebat ediyor, çalışıyor." diyoruz, biz Allah'ın kulu değil miyiz?

Biz Allah'ın en sevgili kuluyuz; ekremi'l-mahlukâtız...

Demin kardeşin birisi bana bir koku verdi. Bizim gül yağı kokusu... Dedim bu bir ot, bir nebat, bir alelâde çiçeğin kokusu bu... Çiçek bizim yanımızda sıfırdır.

Ekremi'l-mahlukât ve mevcudât, Allah'ın en sevgili kulları insanlardır. Allah bizi yeryüzünde en güzel mahluk olarak yaratmış; hiçbir şeye benzemez.

Bu güzelliğimizle bizim şu ot kadar kokumuz olmazsa neye yararız biz?

Şu ot bize bir koku veriyor, bir neşe veriyor, bir ders veriyor ve ona sarılıyoruz, para da veriyoruz, alıyoruz. Bir mü'min ki imanıyla beraber bu koku kadar kıymeti olmazsa o mü'minin ne kıymeti olur?

[İnsanlar birbirinden kaçıyor;] "Aman şerrinden sakınayım!" diyor, "Pis kokular gibi sokulmasın yanıma!" diyor, "Gelme yanıma!" diyor, gitmek gelmek de istemiyor; çünkü kokusu fena...

Onun için aziz kardeş, çok uyanık olmak lazım.

Bir dua yine aklıma geldi, eskiden de söylemiştim, bugün yine tekrar edeyim. Bu dualar Cenâb-ı Peygamber'in duasıdır.

Diyor ki;

İzâ teşehhede ehadüküm fe'l-yeteavvez min erbain. "Siz namazda teşehhüde oturduğunuz vakitte şu dört şeyden Allah'a sığının."

"Nedir yâ Resûlallah?"

Allahümme innî eûzü bike min azâbi cehennem. Bundan Allah'a sığının.

Çünkü gözyaşını akıttığın vakit seni yakmayacak olan cehennem hazırlanmış duruyor; yaratılacak değil, yaratılmış. Bizden evvel yaratılmış, orada ateşler içinde bekliyor. Azabı çok müthiş! Çeşitli azapları vardır. Yalnız kızgın fırın değil; envâi çeşit mikroplar, envâi çeşit muzur mahluklar, yılanların her birisinin çeşidi, akreplerin her birisinin çeşidi, ezâ verecek mahlukların sayısı yok... İnsan bunların içinde inleyecek ama ölmeyecek. Orada ölüm de yok. Hani insanı yılan ısırır, akrep ısırır yahut insan ateşte yanar ölür, kurtulur gider. Fakat burada ölüm yok. Azap daima yinelenmekte ve devam etmekte... Bu dayanılır şey mi?

Konuşma var, muhabbet var, görüşme var; hayat var, gidip gelme var. Fakat ızdırap içerisinde, acılar içerisinde dayanılmaz bir hal...

İşte o azâb-ı cehennemden kendinizi korumak için teşehhüdünüzde bundan sığınmayı unutmayın.

Ne yapacaksın?

Seherlerde kalkıp yalvaracaksın ve seni o cehenneme sürükleyen hallerden kendini uzak tutacaksın.

İnsanı cehenneme neler götürür?

Allah'ın emirlerine isyan, günahları irtikap, küfrü mûcip olan halleri işlemek en nihayet insanı cehenneme sürükleyen şeylerdendir.

Bunlardan korunmak için herhalde ağlamak, sızlamak, yalvarmak iktizasından Cenâb-ı Peygamber "Namazınızda dahi cehennemin azabından Allah'a sığının." buyurmuş.

Bu hadîs-i şerîf Pakistan taraflarına daha kuvvetli olarak gitmiş. Orada vücup hâlinde muhakkak namazda okunmasını -nasıl ki biz ettahiyyâtü'yü okuyoruz- müstahsen görmüşler.

Bu hadisi rivayet eden bir râvi, çocuğu namaz kılıyormuş, namaz kıldıktan sonra demiş ki;

"Oğlum, bu duaları okudun mu, Allah'a sığındın mı?"

"Yok baba, okumadım."

"Öyleyse namazı yeniden kıl." demiş.

Çünkü çok büyük fitne; azâb-ı cehennem, arkasından da azâb-ı kabir var.

Min azâbi'l-kabri...

"Ne olacak hoca efendi, nefes gitti, iş bitti..."

"Nefes gitti, iş bitti." diyen adamın Müslümanlık'ta yeri yok! Ne yaparsa yapsın; [isterse] başını secdeden kaldırmasın... İman olmadı. İman, öldükten sonra âhirete inanmakla tamam our. Âhirete iman da; öldükten sonra azâb-ı kabir var, cehennemin azabı da var, mizan da var, tartılacak, hesap kurulacak, cenneti de var, cehennemi de var. İman bunlarla tamam olur. Yoksa lâ ilâhe illallah demekle iman tamam olmaz.

Onun için, azâb-ı cehennemden ve azâb-ı kabirden Allahu Teâlâ'ya sığınmak mecburiyetindeyiz.

"Canım, hoca efendi öldük, işte bitti, hareket kesildi, götürüp mezara gömüyorlar."

Evet, götürüp mezara gömüyorlar. Ama Allah göstermesin, hepimize iyiliklerle hüsnü hâtimeler nasip etsin; oraya girdikten sonra tabii onu anlatacak dilimiz yok. Ama büyüklerden, peygamberlerden ve Kur'ân-ı Azîmüşşân'dan, hadîs-i şerîflerden iktibas olunan haberlere göre bu azâb-ı kabir mevcut. İnsan bunun nasıl olacağını ancak oraya girdikten sonra anlayacak. Şimdi burada belki masal gibi gelir. Ama Cenâb-ı Peygamber diyor ki;

"O azâb-ı kabirden Allah'a sığının."

Daha ötesi var mı?

Ötesi yok.

Min fitneti'l-hayâti ve'l-memât. "Dünya ve âhiretin fitnelerinden de Allah'a sığının."

Fitneler o kadar çoktur ki seni Allah'ın yolundan alıkoyar. "Rızık lazım" dersin, "ekmek parası lazım" dersin, "ev lazım" dersin, "çoluk çocuk evlenecek" dersin, birçok şeyleri öne koyarsın. Bunlar için de çalışmak lazım ve bu çalışmaların neticesinde ömür tabii ki yetmez.

Sabahleyin kalkacaksın, yorulmuşsun, kalkamıyorsun. Öğlen namazı gelecek, iş var, yapacaksın, olmuyor. İkindi vakti işin daha kesif vakti, yine olmuyor. Akşamüstü yorgun gelmişsin, yatsıya da gelemiyorsun.

Niçin?

Fitne-i dünya istilâ etmiş, insan Allah'ı unutmuş, ibadetlerini unutmuş.

İşte bunların şerrinden Allah'a sığınmak lazım ki Allah rızıkta kolaylık verir, yorulmadan verir, kendini telef etmeden ibadete vakit bıraktırır, hepsi güzel olur.

Min fitneti'l-mesîhi'd-deccâl. Bir de Deccâl'in fitnesinden, şerrinden Allah'a sığınmak lazım ki Deccâl çok...

Bu Deccâllar ki kulu Allah'tan ayıran ve kulu Allah'tan uzaklaştıran fiillerin sahipleridir. Bir insanı ibadetten, taatten, şundan bundan alıkoyuyorlar; işte bunlardan Allah'a sığınmak mecburiyetindeyiz.

Allah cümlemizi muhafaza eylesin.

Onun için Cenâb-ı Peygamber;

Hasbî recâî min Hâlikî ve hasbî dînî min dünyâye. Gerek dünyaya ait gerek âhirete ait olan bu hallerden Cenâb-ı Vâcibu'l-Vücûd hazretlerine sığınarak tohumunu atarsın. Köylümüzün hâlidir; atar tohumu, Allah'a sığınır, Allah'a bırakır. Yağmurunu verirse güzel mahsuller olur, sevinir. Sen yaparsın, Allah ne verirse ona da şükredersin.

Şimdi bizde bu yok. Okursan okursun. Yoksa Rabbenâ âtinâ'dan sonra, Rabbenâ âtinâ'dan evvel okursun, salavâtlarını okursun. İstersen Rabbenâ âtinâ dediğin vakitte ilâveten bunu da okursun.

Hasbiyallâhu ve ni'me'l-vekîlu emânün li-külli hâifin.

"Dünyaya ve âhirete müteallik ne kadar korkular varsa o korkuların hepsine..." Hasbiyallah. "Allah bana yeter." Ve ni'me'l-vekîl. "O benim ne güzel vekilimdir."

O'na teslim oldun mu -teslim olmak kolay değil- her işine kâfi olur. Dünya işlerinde de âhiret işlerinde de...

Onun için, her gün hasbî Rabbî cellallah derler, hasbiyallah derler, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah derler. Bunları yüzer kere okumayı insan îtiyat edinmeli ve dilini alıştırmalı.

Ashâb-ı kirâm radıyallahu anhüm zamanlarında mâlum Müslümanlık zayıftı. Düşman çok geliyordu. Bu fitneciler dediler ki;

"Düşman çok büyük kuvvetle geliyor, bakalım ne yapacaksınız? Bedir'de galip geldiniz, oldu bir kere ama şimdi çok kuvvet geliyor, ne yapacaksınız?"

İçlerine bir korku veriyorlar.

Müslümanlar ise; "Hasbiyallah... Allah var ya, isterseniz daha da toplanın, dünyayı arkanıza alın, gelin. Hasbünallah... Allah mülkün sahibi, kudret ve kuvvetin sahibi, biz O'nun kullarıyız, O nasıl olsa yine bize yardım edecek, sizi şaşırtacak, yine mağlup olacaksınız." [dediler.]

Hasbiyallah ve ni'me'l-vekîl. Çok güzel bir duadır.

Daima kul Allah'ına teslim olmalıdır.

Husnü's-savti zînetü'l-Kur'âni.

Kur'an'ı herkes okur. Fakat güzel, yanık bir sesle okuyan insanın okuduğu Kur'an'a doyulmaz.

Kur'an'ı hepimiz okuyoruz. Ama Allah kullarının hepsine ayrı ayrı kabiliyet vermiştir, lütufları vardır. Bazı insanın sedasında, edasında çok güzellikler vardır. Okudu mu [dinleyenlerin] adeta bayılacağı gelir.

Bir sefer Harem-i Şerif'e Mısır'dan iki hafız gelmiş. İnnâ fetahnâ'yı okuyorlar; insan neredeyse bayılacak... O kadar güzel okuyorlar.

Böyle güzel Kur'an okumalar, zînetü'l-Kur'ân o Kur'an'ın kendisi ziynettir fakat ses de ona birkaç ziynet daha veriyor.

Onun için, Kur'an okurken okuyup da geçmemeli, biraz da sesi sedayı düzeltmeye gayret etmeli. Bahusus gençler arasında... Yaşlılar bunu hiç beceremez ama gençlikte bu tâlim olunarak [yapılabilir.] Neyi verir?

Tecvidi verir. Tecvitle okumak için. Tecvitle okunan güzel Kur'an, ses de ona uygun oldu muydu ona doyum olmaz.

Husnü'l-meleketi yümnün ve sûü'l-huluki şü'mün ve tâatü'l-mer'eti nedâmetün ve's-sadakatü tedfeu'l-kadâe's-sûe.

Husnü'l-meleketi. "Güzel ahlâk." Yümnün. "Berekettir." Ve sûü'l-huluki. "Kötü ahlâklar da..." Şü'mün. "Bereketsizlik,hayırsızlık, fenalıktır."

Onun için, ahlâklarınızı İslâm ahlâkı üzerine terbiye ediniz; kötü ahlâklardan da son derece kaçıp korkunuz, adeta arslandan, yılandan korktuğunuz gibi...

Ve tâatü'l-mer'eti nedâmetün. "Kadınların sözünü dinlemek de nedamettir."

Niçin?

"Aklı kısa" derler. Onun her şeye aklı ermez. Sözüne hemen itaat edersen sonra pişmanlıklar duyarsın. Sor, danış; ama kendi aklın ve büyük erkeklerin aklı daha âlâ ve üstündür, onlarla yaptığın müşâverelerde aldanmazsın.

Ve's-sadakatü tedfeu'l-kadâe's-sû'. Sadaka... Beş kuruş, on kuruş fakir fukâraya veriyoruz. Bu beş kuruş, on kuruş, gözümüzün görmediği sadakalar birçok fena, kötü kazaların, kötü hükümlerin önüne geçer. Kötü kazalardan, kötü belalardan seni korur.

Dün bir hanım kardeş geldi, hâlini hatırını sordum;

"Nasılsın?"

Dedi ki;

"Üç tane kızım vardı. Birisinin kocası kaç senelikken araba kazasına düçâr oldu, öyle gitti. Birisine bilmem nerede bir kaza geldi, öyle gitti. Birisine bilmem nerede kaza geldi, o da öyle gitti."

Bunlardan Allah'a sığınmak lazım. Hem dille sığınırsın hem de elinle muhtaçlara sadaka vermek sûretiyle sığınırsın. Cenâb-ı Hak bu sadakaların yüzü suyu hürmetine seni de korur, hepinizi de korur. Onun için, sadaka vermekten katiyen çekinme.

Öyle herkesi tecessüs edip de; "Bu adam bu sadakaya layık değil, bırak şunu!" deme. Çünkü işin iç yüzünü bilmezsin. El açıp senden istiyor, ver eline bir şey, geç öbür tarafa... Tecessüs iyi değil. Bazıları söyler; "Birtakım fukarâlar varmış ki apartmanları varmış, hanları varmış, hamamları varmış..." Onun vebali ona ait, onu o düşünsün. O adamı gerçekten bilirsen başka ama tecessüs edip "Var mı, yok mu?" diye aramaya lüzum yok.

Husnü'l-meleketi nemâün.

Yukarıdaki hadisi daha açıklıyor;

"Güzel ahlâklar her şeyin güzel olmasına, yetişmesine vesile olur, bereketine sebep olur. Kötü ahlâklar da bereketsizleşmesine sebep olur."

Ve'l-birru. "İhsânlar, ikrâmlar iyi ahlâkın içerisindedir." Ziyâdetün fi'l-umuri. "Ömrü artırır, ziyade eder."

"Olur mu hoca efendi?"

Olur. Peygamberimiz; "Ziyade eder." diyor, ne diyeceksin?

"Ziyade" ne demek?

Artmak; 60'taysa 70 olacak; 70'se 80 olacak.

Allah'ın işine karışmaya kimin gücü yeter? Levh-i mahfûzda benim ömrümün ne olduğunu kim bilir ki?

Kimse bilmez. Bilmediğin için; sen ihsan yap, bir iyilik yap. İyilik el ile de olur, dil ile de olur, para ile de olur. İyilikleri yap. Ömrü ziyade eder.

Ziyadeliği; belki ömrünü rahatlıkla geçirirsin, vakitlerin rahat rahat geçer, ibadet ve taatlerini güzel güzel yaparsın. Bu sebeple de günlerin uzun olur. Meşakkatle günler çabuk geçer, rahatlıkla günler uzun olur, akşam olmak bilmez. Bakarsın artma bu vechiledir.

Yine burada da ifade ediyor:

Ve's-sadakatü. "Sadaka." Temneu miytete's-sû'. "Kötü ölümü men eder."

Kötü ölümü men eden şey sadakaymış. Hani "Sekte-i kalpten gitti." diyorlar, gider... Şundan gitti, gider... Bundan gitti, gider... Fakat nasıl ki bunları önleyici ilaçlar var, hastaya "Şu ilacı al, bu ilacı al, bu morfini yap, şu morfini yap..." bir şeyler yapıyorlar; bu ilaçlarla insan nasıl tedavi oluyorsa işte bunlar da mânevî tedavi... Sadakaları yerlerine, hayırlara verdin mi...

Bunların en güzeli, ilim yollarında harcanan paralardır. İlim yollarına verilen sadakalar [en güzelidir.] Bir sadakanın beş sevabı varsa ilim yolunda verilen sadakanın sevabı 50, 100, 500, 1000... ileriye doğru gider.

Çünkü İslâm'ın bekçisi iki tane: Birisi o Çanakkale'de göğüslerini toplara verip de şehit olan şühedâ, bir de bu şühedâya şehitliğin kıymetini, faziletini bildiren ulemâ. Bu adama şehitliğin kıymetini bildirmeselerdi o orada ölmezdi. O şehâdeti yapmazdı, kendisini kurtarmak için kaçacak yol arardı. Fakat şehâdetin sevabını biliyor, vatanı müdafaa etmenin ne kadar kıymetli olduğunu biliyor, onun için canından geçiyor. "Canım giderse gitsin, vatanım dursun." diyor. "Çoluğuma çocuğuma kimse elleşmesin." diyor. Onlar evlerinde rahat yatsınlar, rahat rahat geçinsinler. Onun için benim canım feda olsun." diyor. Bunu ona ilimler öğretmiştir. Onun için, ilimlerin verdiği fedâil çok büyüktür.

Şehidin bir mertebesi var; 400'e kadar akrabâ-i taallukâtından [kimseye] şefaat edecektir, şefaat hakkı kendisine verilecektir. Bir kanının damlasıyla da bütün günahları silinecektir. Bu böyle bir mertebe iken, şehit ulemânın mertebesine hiçbir zaman erişemez. Ulemâların mertebesine erişmeye şehitlerin gücü yetmez. Onun için, ilim her şeyin üstündedir.

Husnü'ş-şa'ri. "Güzel saç görmek..." Mâlün. "Rüyada güzel saç gördün mü, mala delâlet eder." Ve husnü'l-vechi mâlün. "Güzel yüz gördün, mala delâlet eder." Ve husnü'l-lisâni mâlün. "Çok güzel konuşuyorsun veya karşında konuşan var, onu görmüşsün; bu da mala delâlet eder." Ve'l-mâlü mâlün. "Mal görüyorsun, o da mala delâlet eder."

Rüyada görülen bu hallerin hayattaki mallara delâlet ettiğini Cenâb-ı Peygamber bize beyan buyurmuşlar.

Hasâdu ümmetî mâ beyne's-sittîne ile's-seb'îne.

"Ümmetimin ortalama yaşama [süresi] 60 ile 70 arasıdır."

70'i geçenler, 80, 90, 100 olanlar var; onlar nadirâttandır. Onlarla kıyas kabul edilmez. Ekseriyetle âhirete göçen insanların yaşı 60 ile 70 arasıdır. 70'i atladıysan bahtiyarsın. 80'de ölüme ayrı bir mükâfat var, 90'da ayrı mükâfat var. Fakat bunlara tahammül güçtür. O zaman güç kalmaz, tâkat kalmaz, insanlar onun bunun yardımına muhtaç duruma düşer. Bu sağlıkla olursa bahtiyarlıktır.

Yine bu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in mânevî tedavilerindendir:

Hassınû emvâleküm bi'z-zekâti. "Siz mallarınızı zekâtlarınızı vermek sûretiyle koruyun."

Zekâtın fevâidi nâmütenâhidir. İnsanın ufacık bir düşüncesi olsa yine kâfidir.

Sana o malı veren kimdir? Sen mi kazandın bu malı, yoksa sana kuvvet ve kudreti veren Hâlik-i Zülcelâl'in kuvvet ve kudreti sayesinde mi kazandın?

Bugün tımarhânede senden daha çok kuvvetli insanlar var. Bugün hasta yataklarında senden daha çok kuvvetli insanlar var. Onlar her şeyden âciz... Ama Allah sana kuvvet vermiş, zeka da vermiş, çalışma kabiliyeti de vermiş, kazanıyorsun.

Allah diyor ki;

"Kulum, bak, ben sana kuvvet ve kudreti verdim. Bu kadar mal mülk sahibi oldun, şimdi bunun kırkta birini benim için -Allah yolunda- vereceksin."

Bu senin geriye kalan malının kurtulmasına ve korunmasına sebep oluyor. Bunların birçok tecrübeleri ve misalleri var.

Ve dâvû merdâküm. Malı sadaka ve zekât vermekle koruyun. Bir de; "Hastalarınızı tedavi edin, hastalarınıza ilaç olarak kullanın." Bi's-sadakati. "Sadaka vermek sûretiyle hastalarınızı ilaçlayın."

Sadaka mânevî [ilaç.] Senin alacağın şu veya bu ilaç, evet bu lazım; ama bir de kendini bu yoldan tecrübe et. Peygamber sana öyle diyor;

Ve dâvû merdâküm bi's-sadakati.

Rivayet İbn Mes'ûd'dan.

Sadaka vermekte güçlük çekme, zorluk çekme; elin açık olsun.

Şimdi hatırıma geliyor:

Biz sabahları az çok tesbih, dualarla meşgul oluyoruz. Arkadaşlarımızdan birkaç tanesi şimdi hasta, evlerinde yatıyorlar.

Niçin?

Soğuk almışlar, romatizmaları artmış filan filan...

Bazı camiler var, güzel kaloriferleri var. Orada sabahtan akşama kadar otursan zarar etmezsin. Burası Arabistan değil, camilerimiz kış vakti soğuk oluyor. Bugünkü insan da eski insanlara benzemiyor. Eski insanlar yapı itibariyle sağlam insanlardı, tahammülleri iyiydi. Bugünkü insanlar ne kadar olsa zayıf bünyeli, sıkıntıya pek gelemiyorlar. Yarım saatlik bir oturma, bir soğuk almayla insanlar yataklara kadar düşüyor.

Şimdi camimizde bir veya iki tane soba almaya gücümüz yetmez mi?

Pekâlâ yeter.

Bunu yapmaktan korkup kaçıyoruz. Selam verir vermez, Vehhâbîler'den öğrendiğimiz gibi herkes hemen pabucunu alıp kaçsın mı herkes camiden? Yoksa otursun da Allah'a rahat rahat yalvarsın mı?

Şimdi ediyoruz ama biraz zorlukla; elimiz üşüyor, ayağımız üşüyor, şu üşüyor, bu üşüyor... Ama bu sevabı da kaçırmamak için bekliyoruz. Ama bunu yapsak elbette daha faydalanırız...

Bir sadakayı verirken menfaatimizi de düşünmek lazım. Kendi menfaatimizin iktizâsı camimizde iki tane soba kursak [ne güzel olur.] Ben Bursa'ya gittim de Bursa'dayken bizim çocuklar soba yakıyorlar; linyit kömürünü yakıyorlar, sabahtan yakıyorlar, akşama kadar yetiyor. Akşamüstü bir daha yakıyorlar, sabaha kadar yetiyor. Dolduruyor sobayı... Güzel... İki soba camiyi hamam gibi yapar. İnsan da üşümeden istediği vakit namazını güzelce rahat rahat kılar.

Sadaka nasıl lazımsa bu da lazım.

Ve eıddû li'l-belâi ed-duâ'.

Başımıza ne geleceğini kim bilir ya?

Kimse bilmez.

Buradan eve gidecek miyiz, gidemeyecek miyiz? Çıkacak mıyız, çıkamayacak mıyız?

Bundan da haberimiz yok, bunlar meçhûlümüz.

"Meçhûl olan şeylerin hazırlığı..." ed-Duâ'.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in "Teşehhüdde Allah'a dört şeyden sığınınız." dediği gibi, her şeyden de sığınmak lazım.

En kolay dua:

"Yâ Rab! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri senden ne gibi hayırları istediyse ben de isterim. O ne gibi şerlerden sana sığındıysa ben de sana sığınırım yâ Rab!"

Bu kestirme bir duadır. Fakat bu duaların çok genişleri var. Bunların en güzelini Aliyyü'l-kârî hazretleri Hizb-i A'zâm denilen dua kitabında toplamış. Biz de onun bir taklitçiğini yaparak bir ufağını topladık ki kardeşlerimiz okuyabilsinler ve Allah'a sığınabilsinler.

Bu dular sabahta akşamda okunduğu takdirde Cenâb-ı Hak bu duaların sebebiyle bakarsın ki... Nasıl ki hastalık sebebiyle aspirin yutuyorsun, kırıklığın geçiyor; bilmem neyi yutuyorsun, vücuduna bir [rahatlık] geliyor. Bu nasıl maddî devaysa mâneviyatta da sadakayı verdiğin vakitte bakarsın vücuduna bir rahatlık gelir.

Ne sayesinde?

Ne sayesinde olduğunu hiç bilmem.

Amerika'nın yahut Avrupa'nın yaptığı bu ilaçtan sana bir şifa var da Allah'ın verdiği kelâmda sana şifa olmaz mı?

Bazı insanlar var, okumalara itiraz ederler;

"Yahu okumaktan ne olacak? Okuyunca şifa sana nereden gelecek? Olur mu öyle şey?"

Şimdi maddiyât devridir. Eczanelerde ilaçlar dolu. İhtiyacına göre istediğini alır, onları kullanırsın.

Adam onu susturma mahiyetinde ona çirkin sözler söylüyor. Onu harekete getirecek, asabını bozacak, sövme gibi pis sözler söylüyor. Adam kızıyor, bağırıyor çağırıyor.

"Ben sana tokat vurmadım, silah da çekmedim, bıçak da göstermedim, ne kızıyorsun?" diyor.

"Canım, öyle laf olur mu hiç?"

"Benim lafımla bu kadar müteessir oluyorsun da Allah'ın kelâmını dinleyince niçin olmayacaksın bakayım, söyle. Benim kelâmımdan üzülüyorsun; Allah'ın kelâmı karşısında nasıl dayanacaksın?"

O Allah'ın kelâmı ki;

Lev enzelnâ hâze'l-Kur'âne alâ cebelin leraeytehû hâşiâ.

Onun için, kitabımıza iyi sarılmak ve onu iyi öğrenmek ve onu her gün okumanızı size tavsiye ederim.

Bütün dertlere deva Kur'an'dır!

Kur'an'ı bilmeyen kardeşlere de hele ki bu gibi memleketlerde oturan kardeşlere acımaktan başka çaremiz olmaz.

Evet, köyde dağda bayırda, hocası yoktur, hacısı yoktur, öğrenememiştir; ama bu memlekette olmaz.

Dündü galiba, gazetede gördüm. İstanbul'da 300 bin küsur okuma yazma bilmeyen insan varmış!

Olur mu bu?

Şimdi size bir tane daha okuyayım:

Hakkat mahabbetî li'l-mütehâbbîne fiyye.

Hak celle ve âlâ diyor ki;

"Benim muhabbetim ve sevgim o kimse için haktır ki onlar birbirleriyle sevişiyorlar."

İki müslüman birbirleriyle candan sevişiyorlarsa Allah da onları seviyor demektir. Allahu Teâlâ'nın sevgisine işaret; senin müslümanlarla ilgin. Sevişiyorsan Allah sizi seviyor. Ama dışından sevişmek değil, candan sevişmek... Öyle mürâîlik sûretiyle olan sevişmeler... Mürâîyi Allah bilir, onun parası, kıymeti yoktur.

Lillâhi'l-Fâtiha.

Sayfa Başı