M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mü’minin Yardımına Koşmak

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Cenâb-ı Hak cümlenizi iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.

Mühim kaynakların çoğunda bulunan, Ahmed b. Hanbel, İbn Hibban, Hâkim'in Müstedrek'i, Beyhakî'de ve diğer kaynaklarda Hz. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîfle sohbetime başlamak istiyorum:

Men ezalle re'se gâzin ezallehullâhu azze ve celle yevme'l-kıyâmeti ve men cehheze gâziyen fî-sebîlillâhi hattâ yestekılle bi-cihâzihî kâne lehû misle ecrihî hattâ yemûte ev yerci' ve men benâ mesciden yüzkeru fîhi'smullâhi benallâhu lehû beyten fi'l-cenneti.

Efendimiz'in bu mübarek hadîs-i şerîfindeki bilgiler şöyle:

Men ezalle re'se gâzin: "Kim, bir gazinin başını gölgelendirirse", ezallehullâhu azze ve celle yevme'l-kıyâmeti: "Allahu Teâlâ da kıyamet gününde bu gazinin başını gölgelendiren kimseyi gölgelendirir."

Bir gazinin başını gölgelendirmek nasıl olur?

Başı açık savaşa gitse, belki ok isabet eder, kılıç çarpar, mızrak gelebilir. O zaman gazinin başının gölgelenmesi, miğfer dediğimiz demirden bir başlık giyiliyor, o zaman korunmuş oluyor. Gözünü koruyor, yüzünü koruyor, boynunu koruyor. Belki böyle bir şekilde olabilir. Yahut da seyahate gittiği sırada, güneşin altında yürürken gölgelenebileceği bir imkân olabilir.

"Kim böyle bir gazinin başını gölgelendirirse… Yani başına miğfer alırsa gibi olabilir veya bir başka şekilde güneşte kalmamasını sağlayacak bir imkânı ona sağlarsa, Azîz ve Celîl olan, çok izzetli ve çok celâlli olan, izzet ve celâl sahibi Allahu Teâlâ hazretleri de onu kıyamet gününde gölgelendirir."

Biliyorsunuz kıyamet gününde, mahşer yerinde insanlar toplandıkları zaman, güneşin başlarına yaklaştırılacağı bildiriliyor hadîs-i şerîflerde. O sıcaklıktan beyinlerinin kaynayacağı bildiriliyor. Terlerinin toprağın içine, yetmiş arşın aşağıya işleyeceği beyan ediliyor hadîs-i şerîflerde. Ter kimisinin dizine gelecek, kimisinin beline, kimisinin çenesine, kulağı hizasına gelecek diye bildiriliyor. İşte o günde, başının gölgelenmesi önemli. Başka hadîs-i şerîflerden de biliyoruz ki o gün sadakalar, zekâtlar, onu veren kimselerin başına gölge olacak. Yani onlar bu sıkıntıya uğramayacak. Demek ki bir kimse bir gazinin başını gölgelendirirse; o şiddetli, azaplı, tahammül edilemez, zor günde Allahu Teâlâ hazretleri de onu gölgelendirecek.

Bu gölgelendirme sadaka verenin, zekât verenin, sadakasının, zekâtının gölgelendirmesi gibi olabilir. Bir de bazı kulları Cenâb-ı Hak Teâlâ, Arş-ı Âlâ'sının gölgesinde gölgelendirecek. Arş'ın gölgesinde gölgelenmek, nurdan minberlere oturmak, o tabii çok kıymetli bir şey!.. Onlar mahşer halkından da yüksekte olacaklar. Dünyadaki insanların gökteki yıldızları seyrettiği gibi, mahşer halkı onları yukarıya doğru bakıp öyle seyredecekler. O da olabilir. Arş-ı Âlâ'sının gölgesinde de gölgelendirecek olabilir.

"Kim bir gazinin başını gölgelendirirse, Allah da onu kıyamet gününde gölgelendirir."

Gölgelendirme artık nasıl olacak?

Allahu Teâlâ hazretlerinin bildiği bir şey ama güzel bir mükâfat olacağı muhakkak!

Ve men cehheze gâziyen fî-sebîlillâhi: "Kim bir gaziyi, Allah yolunda gaza eden bir kimseyi Allah rızası için fî-sebîlillâh teçhizatlandırırsa", hattâ yestekılle bi-cihâzihî: "Bu teşkilatı ile tam tertip teçhizatlı bir kimse olursa veyahut da bu teçhizatlandırmasını sadece o kişi bütün hepsini kendi üstüne alırsa; yani yarısını, bir kısmını, dörtte birini filan değil de tamamını üzerine alırsa"; kâne lehû misle ecrihî: "o gazinin sevabının bir misli bu teçhizatlandıran kimseye de verilir."

Gazi tepeye çıktıkça, vadiye indikçe, yürüdükçe, yoruldukça hep ecir alıyor, sevap alıyor. Ama onu teçhizatlandıran da olduğu yerden o ecrin mislini alır. O ecir aynen ona verilir, esirgenmez, bölünmez, ama onu teçhizatlandırana da Cenâb-ı Hak o ecri verir. Hattâ yemûte ev yerci'a: "Allah yolunda gazaya çıkmış olan kimse ölünceye veyahut da beldesine, ailesine dönünceye kadar, teçhizatlandıran kimseye o gazinin ecrinin bir misli, aynısı, kopyası verilir."

Demek ki gazaya gitmek çok sevap, çok muazzam bir sevaplı, kıymetli iş. Ama onu teçhizatlandıran da aynı sevabı alıyor. Çünkü bazısı ihtiyar olur, bazısı hasta olur, bazısı zayıf olur. Bazısı ailevî bağlantılar, sorumluluklar dolayısıyla cihada gidemeyebilir ama bir gaziyi teçhizatlandırdığı zaman, dönünceye kadar veya ölünceye kadar onun sevabı kadar sevabı alır durur. Ve bildiğimiz bir hadîs-i şerîf olarak başka zamanlar da duyduğumuz bir konu da bu sözlerin arkasına ilave buyurulmuş Resûlullah Efendimiz tarafından:

Ve men benâ mesciden yüzkeru fîhismullâhi: "Kim içinde Allah'ın isminin anıldığı, namazın kılındığı, Kur'an'ın okunduğu, zikrin yapıldığı bir mescidi kim bina ederse"; benallâhu lehû beyten fi'l-cenneti: "Allah da ona cennette bir ev bina eder."

Cennetin evleri de böyle muazzam köşkler, saraylar şeklinde olur. Yetmiş bin odası olur. Her odası dayalı, döşeli olur.

Demek ki elimizden geldiği kadar Allah'ın emirlerini tutmaya çalışmalıyız.

Allah'ın en mühim emirlerinden birisi de İslâm âleminin, İslâm'ın, müslümanların, ülkelerin korunması için savunma veya savaşmadır, gazadır. Böyle vazifelerden de kaçmamak lazım! Ama bunu yapamıyorsa, bu vazifeyi yapan kimseleri de olanca gücüyle desteklemesi gerekir bir müslümanın. O zaman sevabı aynen alıyor; gazi savaştan dönünceye kadar veya ölünceye kadar.

Bir de biz burada, kardeşlerimizin sayıca çok oldukları yerlerde, onların güzel ibadet edebilmesi için mescit sahibi olsunlar diye gayret sarf ediyoruz. Başka ülkelerde de gayret ediyoruz. Amerika'da, Avrupa'da nâçizâne âcizâne çalışmalar yapılıyor.

Bir müslüman, Allah nasip eder de içinde Allah'ın adının anıldığı bir mescit bina ederse o zaman Cenâb-ı Hak da ona cennette bir ev, bir köşk, bir saray ihsan edeceği için hepimizin amaçlarından bir tanesi de "Allah rızası için ben kendim müstakıllen bir mescit bina edeyim!" diye mescit yapmak olmalı diye düşünüyorum.

Hani insanın arzusu nedir?

İşte, "İnşaallah kazancımdan artan paramı biriktirebilirsem kısa zamanda kiradan kurtulayım, bir ev sahibi olayım!"

Veyahut işte umûmî vasıtalarla işe gelmek gitmek veya çoluk çocuğu bir yere getirmek, götürmek zor oluyor.

"Bir arabam olsa, Allah nasip etse ne iyi olur." filan diye insan araba almaya çalışır.

İşte bir amacı da ne olmalı müslümanın?

"Elhamdülillah benim imkânım müsait, elim geniş. İnşaallah ben de Allah rızası için nerede ihtiyaç varsa, bir güzel mescit bina edeyim!" diye hatırında olmalı, niyetinde bulunmalı!

Burada Grifit diye bir kasaba var. Orada çok müslüman Türk kardeşlerimiz var diye duymuştum. Biz Dabbo'da cami açınca;

"Grifit'te daha çok müslüman var, iki yüz aile var." dediler. Biz o kasabaya gittik. Oradaki dernek başkanı:

"İki yüz yok. Bu rakam iniyor çıkıyor, dışarıdan çalışmaya gelenlerle yükseliyor, mevsimi geçtiği zaman azalıyor ama 70-80 hane var!" dedi.

Bir yer kiralamışlar. Bir ara bir yerleri yokmuş, çadırda ibadetlerini yapmışlar ama şimdi bir daire kiralamışlar, namazlarını orada kılıyorlarmış. Orada bir cami yapılsın diye de bir çalışma oldu. Dua ederseniz, inşaallah nice camiler açmak nasip olsun. Dünyanın muhtelif yerlerinde İslâm'ın öğretilmesi, yayılması, müslümanların da ibadetlerini yapması için böyle gayretler gösterelim!

Benim babamın küçükken okuduğu bir medrese vardı Çanakkale'de. "Oraya gidelim, görelim! Babamız okumuş, nasıl bir yermiş?" diye ziyarete gittik. Mübarek, rahmetullahi aleyh Çırpılarlı Ali Hocaefendi diye. Sonradan Bayramiç müftüsü de olmuş. Bayramiç'te mezarlıkta kabri var, ziyaret ettik. O İstanbul'da bizim Gümüşhânevî Dergâhı'nda yetiştikten sonra Çanakkale'ye dönmüş. Orada, köyünde güzel bir cami yapmış; gördük camiyi. Etrafına da 20-30 odalı bir medrese yapmış.

Aynı şekilde yine bizim Gümüşhâneli Dergâhı'na bağlı Muhammed Zâhid-i Kevserî hazretleri var. Onun da Mısır'da, Malezya'da, dünyanın her yerinde talebeleri var, geçtiğimiz devrenin, neslin büyüklerinden, tanınmış büyük bir alim. Onun da Düzce'de köyüne ziyarete gitmiştik. O da bir cami yapmış, etrafına medrese yapmış.

Demek ki o zamanki büyüklerimiz, "Gittiğiniz yerde hem ibadet için bir yer yapın, hem de ilmin irfanın yayılması için bir yer yapın!" demiş olmalı. Misallerden anlaşılıyor ki, böyle demişler. Onlar da gittikleri yerde, köylerinde bir cami yapmışlar, bir de medrese yapmışlar. Halkı irşat etmişler, güzel ahlâkı öğretmişler, ilim irfan öğretmişler. Ne kadar güzel hizmetler yapmışlar.

Allah bize de hem böyle ibadet için bir yer, hem de İslâm'ın öğretilmesi için bir yer yapmayı nasip eylesin diye temenni ediyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri kolaylaştırsın, nasip eylesin!

İkinci hadîs-i şerîf İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan. Deminki babası Hz. Ömer'den idi, bu hadîs-i şerîfi de oğlu Abdullah rivayet ediyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çok mühim bir konuya işaret buyuruyor:

Men e'âne alâ dem'imriin müslimin velev bi-şatr-i kelimetin kütibe beyne ayneyhi yevme'l-kıyâmeti âisün min-rahmetillâhi.

Bu ifadenin tercümesi şöyle, buyuruyor ki Efendimiz;

Men e'âne: "Her kim yardım eder ise."

Neye?

Alâ dem'imriin müslimin: dem, kan demek. "Kim bir müslüman kişinin kanının akıtılmasına, öldürülmesine yardımcı olursa..."

Nasıl?

Velev bi-şatr-i kelimetin: "Yarım bir sözcükle bile olsa yardımcı olsa. Bir kelimenin, bir sözün yarısı kadar bile olsa..."

Kelimeyi Türkçe'de anlamlı bir sözcük mânasına kullanıyoruz. Mesela ağaç bir kelime, gelmek bir kelime. Arapça'daki mânası böyle değil de; ‘konuşulan şey' demek. Yarım bir sözle, yarım ağızla, kısa birkaç ifade ile bile demek olur, Allahu âlem.

Bu nasıl olabilir?

Yalan yere şahitlikle olur. Mesela, "Ben bu adamın şunu öldürdüğünü gördüm." der. Hâlbuki görmedi. Yahut "Sen gördün mü?" diye sorulunca, "Ben de." Deyiverdi. Mesela iki şahit, üç şahit, beş şahit görmüş diye adamı cezalandırıyorlar. Hâlbuki öyle bir şey yok. Veyahut bir müslüman bir zalimden kaçıyor. "Nerede?" diye soruyorlar; gösteriyor. Artık bin bir veya sonsuz sayıda misaller hatırımıza gelebilir. Ama ana konu, bir müslümanın canı. Bir müslümanın canı yanmayacak, bir müslüman ölmeyecek, öldürülmeyecek, zulme mâruz kalmayacak, gadre mâruz kalmayacak, canına kastedilmeyecek; önemli olan bu!

Bunun vukuuna, yapılmasına kim yardımcı olursa, ne olurmuş?

Kütibe beyne ayneyhi "Kıyamet gününde iki gözünün arasına,alnına, yevme'l-kıyâmeti âisün min-rahmetillâhi: ‘Bu adam Allah'ın rahmetinden hiç ümidi olmayan bir kişidir, ümidi yok olmuş olan bir kişidir, ümidi kesik bir kişidir. Kesinlikle Allah'ın rahmetine ermeyecektir, Allah'ın rahmetini görmeyecektir, rahmetine mazhar olmayacaktır. Allah'ın kahrına, gazabına uğrayacaktır; cehennemlik olacaktır.' diye yazılır."

Çok korkunç bir şey! Zaten İslâm'da zulmün her çeşidi günah… Hiçbir kimseye, hiçbir şekilde haksızlık, zulüm yapılmayacak. Bir de bir müslümanın hayatının heder olmasına sebep olursa... Âlem balinaları koruyor, burada ormanın hayvanlarını koruyorlar. Kualaymış, bilmem hangi böcekmiş, kuşmuş. Kargaların öldürülmesi bile yasakmış burada; çünkü faydalıymış, leşleri filan yiyorlarmış diye… Buranın kargaları da hindi gibi kocaman, bangır bangır bağırıyorlar. Bazı şeyleri var güçleriyle koruyorlar, vahşî hayatın, evcil olmayan hayatın canlılarını bile koruyorlar. Âlem böyle yaparken, müslüman müslüman kardeşini korumazsa, aksine onun ölümüne sebep olursa, ölümüne yardımcı olursa, Allah'ın rahmetine eremez, Allah'ın rahmetinden mahrum olur.

Maalesef dünyanın pek çok yerinde bugünlerde, belki geçtiğimiz birkaç asırdan beri, belki de Allah'ın imtihanı, tâ Peygamber Efendimiz zamanından beri de diyebiliriz; belki de biraz daha derin düşünecek olursak Hz. Âdem atamızdan beri müslümanların çileleri, mü'minlerin ezâları, cefâları, mağduriyetleri, mazlûmiyetleri hiç bitmiyor. Her yerde, her zaman maalesef, müslümana ezâ cefâ veren, onu üzen bazı olaylar oluyor. Bazı kişiler bazı zulümler yapabiliyorlar.

İşte Bosna-Hersek'i gördük, Kosova'yı gördük. İşte Kıbrıs'ta nasıl müslüman çocuklarını öldürüp öldürüp küvete doldurmuşlar, resimlerini gördük. Nasıl köyleri basıp ahaliyi öldürmüşler, toplu mezarlara gömmüşler, gördük! Aynı şeyleri nasıl Sırplar yapmış, gördük! Jivkov zamanında Bulgarlar'ın köylerini basarak nasıl zulüm yaptıklarını gördük, acı ile takip ettik! Kosova'yı biliyoruz, Arnavutlar'a yapılanları biliyoruz. Kafkasya'yı, Çeçenistan'ı hâlen televizyonlarda seyrediyoruz.

Cenâb-ı Hak bizlere lütfeylesin, rahmeylesin, merhamet etsin, bizi korusun. Çok korunmaya muhtacız. Mertliğin şiarı da mazlumun yanında yer almaktır, bizim millî ahlâkımız budur. Mazlumun yanında yer alırız, zayıf da olsa; zalimin karşısına çıkarız, kuvvetli de olsa. Her devirde böyle olmuştur. Müslümanlar insânî değerleri en iyi bilen, en içtenlikle uygulayan toplumdur. Ötekiler insancıl konuşurlar ama en büyük gaddarlıklara imza atarlar; düğmeye basarlar, en büyük zulümleri yaptırırlar, milyonları yok ederler. Afrika'da, Asya'da dünyanın her yerinde görüyoruz. Tek tek misaller vermeye lüzum dahi görmüyorum, herkesin bildiği bir hususu tekrar etmeye lüzum yok.

Herkes böyle yapıp duruyorken, hiç olmazsa müslümana müslümanın acıması, yardımcı olması lazım! Hiç olmazsa mağduriyetine sebep olmayacak bir vefalılık, medenî cesaret ve mertlik göstermesi lazım!

Sohbetimde üç hadis okumayı düşünmüştüm. Sonuncu hadîs-i şerîfi okumak istiyorum. Bu da olumlu anlamı olan, sevindirici, müjde ihtiva eden bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Men e'âne mü'minen alâ hâcetihî veheballâhu lehû selâsen ve seb'îne rahmeten [vâhidetün minhâ] yuslihullâhu lehû dünyâhu ve ahhara lehüsneyni ve seb'îne rahmeten medhûreten fî-derecâti'l-cenneti.

Sanıyorum burada ya yazı olarak vardı, düştü ya da anlam olarak var; Vâhidetün minhâ gibi bir ilâve olması lazım! Söylemesek de mâna anlaşılıyor ama olduğunu düşünerek tercemeyi yapalım.

Ebu'l-Fityan eserinde Fadlü's-sultân bölümünde nakletmiş, İbn Said babasından rivayet etmiş. mânası şöyle:

Men e'âne mü'minen: "Kim bir mü'mine, imanlı, müslüman kimseye yardım ederse, yardımcı olursa…"

Ne konuda?

Alâ hâcetihî: "Onun ihtiyaç duyduğu bir konuda ona yardımcı olursa…"

Mü'minin bir noktada, bir yerde, bir mekânda, bir zamanda bir şeye şiddetli ihtiyacı belirdi. O ihtiyacı olduğu sırada o mü'mine kim gider yardımcı oluverirse; veheballâhu lehû selâsen ve seb'îne rahmeten: "Allahu Teâlâ hazretleri ona yetmiş üç rahmet ihsan eder, bağışlar."

Mesela mü'min bir yerde aç kalmış; gidiyor, ona yemek veriyor. Susuz kalmış; ona su veriyor. Paraya ihtiyacı var; borç veriyor. Veyahut daha başka bir şekilde ihtiyacı olduğu bir sırada ihtiyacını gideriyor.

Ben bir havaalanına inmiştim, -sanıyorum Cidde havaalanı idi- oradan bavul koymak için araba alacağım, küçük bir para istiyorlar, bir riyal istiyorlar. Arabaların başında makbuzlu birisi bekliyor. Cebimi kurcaladım, bir riyal yok! Başka paralar var, dolar var, mark var ama onu da o bozamaz. Ben geriye döndüm, hanımın yanına, oturduğu yere kadar gideceğim, "Bir riyalin var mı?" diyeceğim. Çantaları karıştıracağız, bulacağız, parayı getireceğiz. Sonuç itibariyle bir riyal vereceğiz, çok büyük bir para değil, bir araba alacağız.

Ben böyle geriye gidecekken, bir beyefendi, -Allah razı olsun- bir müslüman kardeş, "Dur gitme" dedi, bir riyal daha verdi adama, bana da bir araba çekti oradan, aldı. Benim arabaya ihtiyacım vardı, onu sağlayıverdi; Allah razı olsun... Benim param da vardı ama biraz zor olacaktı, gidip gelecektim. Parayı temin edinceye kadar, o andaki ihtiyacımı gideriverdi. Bu da bir misal olabilir. Yardımcı olunca, Allah yardım eden kimseye 73 rahmet bahşeder diyor.

Burada, benim olduğunu tahmin ettiğim kelime şu; Vâhidetün minhâ: "Bu yetmiş üç rahmetin bir tanesiyle", yuslihullâhu lehû dünyâhu: "onun dünyasını ıslah eder, yardım eden kimsenin dünyevî meselelerini çözer, huzurlu bir hâle getirir, iyi bir duruma getirir."

73 rahmet bağışlamıştı, bir tanesiyle dünyasındaki işlerini rast getirir.

Ve ahhara lehüsneyni ve seb'îne rahmeten: "Geriye kalan yetmiş iki rahmetini medhûreten saklar, geriye bırakır."

Ne işte kullanacak?

Fî-derecâti'l-cenneti: "Cennetteki derecelerinin yükselmesi için…"

Demek ki cennete sokacak, o 72 rahmetle cennetteki derecelerini yükseltecek.

Bu konuda zaten hadîs-i şerîfler çok! Hatta bir hoca kardeşimiz, Ali Rıza [Temel] kardeşimiz bu konu ile ilgili kırk hadisi de topladı. Müslümanın müslümana yardım etmesi konusunda bir kırk hadis tercümesi yapıp onu neşretmişti; sağolsun. Bu çok önemli! Müslüman diğerbîn olmak, başkasına iyilik yapıcı olmak, başka müslüman kardeşini düşünmek fikriyle hareket ederse çok sevap alıyor. Bütün hadîs-i şerîfler bunu gösteriyor.

Onun için büyüklerimiz buna çok dikkat etmişler, başka müslümanlara faydalı olma hususuna çok önem vermişler. Bencil olmamışlar, başkalarına iyilik yapıp onun duasını almaya gayret etmişler. Yunus Emre'nin öğretmesi böyle, Mevlânâ hazretlerinin öğretmesi böyle, bütün evliyâullahın öğretmesi böyle. Mütevâzı bir şekilde, kenarda, kimseye belli etmeden hizmeti yapıp dua almaya gayret etmişler.

Biliyorsunuz cömertlik dediğimiz şeyin bir çeşidi mal cömertliğidir; paran vardır, malın vardır, verirsin. Bir çeşidi de beden cömertliğidir, ten cömertliği deniliyor ona; hizmete koşarsın, birisine bir iyilik yaparsın, "Allah razı olsun!" diye dua eder; oradan sevap alırsın.

Bir mal cömertliği var, bir ten cömertliği var, bir de can cömertliği var. Müslüman, kuvvetli müslüman olunca, gerekirse hak yolda canını da veriyor. Öylece şehit oluyor, yüksek dereceler kazanıyor.

Bunların hepsi niçindir?

Şehit oluyor, canı gidiyor, dünyada faydalanacağı bir şey kalmıyor.

Nedir bu?

Başkalarının sağ sâlim, huzur rahat içinde yaşayabilmesi için kendisini feda ediyor. Muazzam bir fedakârlıktır, başkalarına bir iyiliktir.

İşte bu iyilikler, Allah'ın çok sevdiği şeyler... Onun için biz de bu duygulara sahip olalım! Her yerde, herkese, her vesile ile hizmeti bir ganimet bilelim, dua almaya çalışalım, dua kazanalım! Allah'ın sevdiği işleri yaparak, sevdiği kulu olalım, huzuruna sevdiği kul olarak varalım!

Rabbimiz sevdiği kulları ile beraber; hocalarımızla, ihvan kardeşlerimizle, aile efradımızla, sevdiklerimizle beraber bizi cennetiyle, Cemâli'yle müşerref eylesin. Habîb-i Edîbi'ne komşu eylesin. Rıdvân-ı ekberine nâil eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Sayfa Başı