M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Boş Durmak Felaket, Fena Bir Şey! İnsanın Bir Çalışmaya İhtiyacı Var

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-selâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve mentebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fe-kâle'n-Nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem kemâ revâhü'l-Buhârîyyü an Enesin radıyallahu anh.

Men eğâse melhûfen keteballâhü lehû selâsen ve seb'îne ve mağfireten vâhidetün fî hâ salâhü emrihî küllihî fe seb'une lehû derecâtün yevme'l-kıyâmeti.

Sadaka Resûlallah fi ma kal ev kema kal.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinizde olsun. Rabbimiz dünya ve âhiret saadetine cümlenizi, cümlemizi nail eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek sözlerini, hadislerini okumak üzere toplandık. Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce Peygamber Efendimiz'in ruhuna, cümle enbiyâ ve mürselînin ruhlarına, sâdâd ve meşâyıh-ı turuk-u aliyyemizin, evliyâullahın ruhlarına; salihlerin, müttakîlerin ruhlarına; bu hadisleri bize kadar nakil ve rivayet etmiş olan râvilerin, alimlerin; kitabı yazmış olan zatın, kendilerinden feyz aldığımız hocalarımızın ruhlarına; âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerimizin, yakınlarımızın, analarımızın, babalarımızın, dedelerimizin, ninelerimizin, akrabamızın, ahbabımızın ve bu beldelere gelip buralarda vefat etmiş olan mü'minîn ü mü'minât kardeşlerimizin ruhlarına hediye olmak üzere bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım. Rabbimiz onların ruhlarını şâd eylesin. Kabirlerini pürnûr eylesin. Bize de dünya ve âhirette hayırlarını ihsan eylesin.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Hadîs-i şerîfi İmam Buhârî rivayet etmiş.

Buhârî'yi herkes duymuştur, bilir. Hadis ilminin en yüksek şahsiyetlerinden birisi. "İmam" diyoruz, önder demek. Hadis imamlarından, hadis ilminde önder olan kişilerden. Kıymetli kitaplar yazmış ve sahih hadisleri toplamış. Onun için "Buhârî böyle dedi." deyince herkesin hoşuna gider ve itiraz edecek bir durum görmezler. İtimatlı rivayetleri topladığı için kıymetli oluyor.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmiş.

Kimden rivayet ettiğine de dikkat eden; senedine, sıhhatine ihtimam eden bir kimse. Hadîs-i şerîfi bu bilginin ışığında açıklamaya başlayalım:

Men eğâse melhûfen. "Kim bir muhtaç ve düşkün kimsenin imdadına yetişirse [Allah bu yardım eden kula yetmiş üç mağfiret yazar]."

Ona yardımcı olmak için maddeten yardım etmek, mânevî bakımdan yardım etmek; destek olmak, elinden tutmak, kaldırmak; paraya pula, mala mülke, yiyeceğe içeceğe ihtiyacı varsa onu vermek; mânevî destekse o bakımdan destek olmak…

"Kim düşkün ve muhtaç, ihtiyacı olan bir kimsenin imdadına yetişir ona yardım ederse; Men eğâse melhûfen keteballâhü lehû selâsen ve seb'îne ve mağfireten. Allah, yardım eden kula yetmiş üç mağfiret yazar. Yetmiş üç mağfiret nasip eder, verir." Vâhidetün fî hâ salâhü emrihî küllihî. "Onun bir tanesi, bir mağfiret; o adamın bütün işlerinin iyi olmasına, salahına yeterlidir." Fe seb'une lehû derecâtün yevme'l-kıyâmeti. "Geriye kalan; kıyamet gününde bu adamın derecesini artmasına gider, derecesinin artması içindir."

Bir tanesi yeter. İşlerinin hepsinin düzelmesine, hoş hâle gelmesine bir mağfiret kâfi gelir. Yetmiş iki mağfiret de cennette derecesin yükselmesine sebep olur. Onun için mü'min mü'mine yardımcı olacak. Mü'min mü'minin imdadına koşacak. Maddî sıkıntısı varsa maddî bakımdan destek olacak. Düşmanları ona zulmetmiş, kıstırmış, bir kenarda vuruyor, kırıyor, dövüyor; o zaman yardımına koşacak. Başına çeşitli musibetler, fitneler gelmiş, kenarda perişan, darmadağın, zavallı… Geliyor:

"Yahu sana ne oldu?.." diyor. Elinden tutuyor kaldırıyor. İşlerine yardımcı oluyor, moralini düzeltiyor…

Efendimiz'in bu ifadesinden bunların ve buna benzer başka ne türlü çare ve yardım şekli hatıra geliyorsa onların hepsi anlaşılabilir.

Müslüman müslümanın yardımcısı olacak. Hatta Efendimiz'in güzel, nükteli bir ifadesi var. Diyor ki;

"Müslüman kardeşinize zalim olsa da yardım edin, mazlum olsa da yardım edin!"

Diyorlar ki;

"Yâ Resûlallah! Mazlum olduğu zaman yardımına koşalım. Zalim onu tepelemesin, canını yakmasın, öldürmesin, yaralamasın, dövmesin sövmesin; yardım ederiz. Zalime zalimken nasıl yardım edelim? Zalime yardım etmek vebaline ortak olmak demektir, zalime nasıl yardım edilir?"

"Onu zalimliğinden vazgeçtirirsin, zalimlik yapmasına mânî olursun, onu bu işten döndürürsün; o da ona yardımdır." buyuruyor.

Demek ki müslüman kardeşimizi hiçbir şekilde boş bırakmayacağız. Doğru yolda gidiyorsa doğru yolda gidişinde yardımcı olacağız. Yanlış iş yapıyorsa yine yanında olacağız da yanlış iş yapmamasına destek olacağız.

Kovboy filmlerinde mesela yabani bir atı yakalayacaksınız.

Nasıl gidiyorsun?

Dıgıdık dıgıdık dıgıdık yanında gidiyorsun. Uzun zaman yanında gidiyorsun. Gidiyorsun gidiyorsun…

Mesela posta arabasının sürücüsü yaralanmış. Araba fena hâlde gidiyor. Atlar [yanlış yolda], içindeki kadınların kurtarılması lazım.

Filmin hafiyesi, kahramanı ne yapıyor?

Yanından beraber gidiyor gidiyor gidiyor; ondan sonra atların üstüne [atlıyor], onları durduruyor. Kurtarıyor, büyük kahramanlık… Böyle sahneleri hatırlayın!

Müslüman da kardeşi zalimse yine ilk önce yanında gidecek. Ondan sonra onun tepesine binecek, öbür tarafa döndürecek.

"Sen bu aralar işin var, sen evi bıraktın çoluk çocuğa bakmayı bıraktın, darmadağın oldun. Rezil ettin bizi yahu bu Avustralya'da! Ayıp değil mi bu senin yaptığın? Doğru düzgün müslüman olman lazım…" diye filan çekip çevirecek.

"Bırak bakalım şu afyonu, bırak bakalım şu içkiyi, bırak bakalım şu kumarı…"

Doğru yola çekecek, kazanacak. Bir adam kazanacak, bir adamı kazanacak. Bu, çok güzel bir şey! Bütün müslümanların bunu yapmaya çalışması lazım. Her türlü yardımı yapmaya çalışması lazım.

Emin olun -kendime dikkat diyorum- boş durduğu zaman insan bunalıma düşüyor. Boş durmak iyi bir şey değil.

Boş durmak felaket, fena bir şey! İnsanın bir çalışmaya ihtiyacı var. Sabahtan akşama otur… Tarlada bostan kavunu gibi, karpuz gibi yatıyor; olmaz ki! İnsan bir çalışma yapacak, gayret gösterecek. Uğraşacak, didinecek, bir faaliyet gösterecek. Sonuç da alınca elhamdülillah!

Tarlayı ekmiş bir insan mahsul aldığı zaman çok güzel oluyor.

"Hocam! Bu incir bu elma bu armut kendi bahçemden, bu üzüm kendi bağımdan, asmamdan kopardım getirdim…"

Onun tadı başka türlü oluyor. Onun için çalışacağız.

Nasıl çalışacağız?

Dünyaya bile çalışırsan yine iyi! Çünkü boş durdun mu depresyon başlıyor! Dejenerasyon başlıyor. Adam iş yapacak, çalışacak. Bir şey yapacak, bir iş üretecek.

Mâlum: Evliyâullahtan birisi terziymiş. Dikiyormuş, diktiği yeri yeniden söküyormuş. Yeniden dikiyormuş, yeniden söküyormuş… Birisi dayanamamış:

"Yahu, niye dikiyorsun bunu? Diktin, bir sebep var ki diktin; peki niye söküyorsun? Söktün, ondan sonra niye dikiyorsun?" demiş.

Adam başını sallamış:

"İnsanın içimdeki bu nefs-i emmâre var ya sen onun ne kadar zalim olduğunu bilmezsin! Ah ben bilirim onu! Ben onu meşgul etmezsem o beni öyle bir meşgul eder, öyle şeylerle meşgul eder ki!.."

Kışkırtır, fitler, dürter…

"Kalk, şu günahı işle! Buraya git, şu haltı ye, bu naneyi ye!.."

Tabii keşke hakikaten nane olsa, nane güzel bir şey! Yediği günah, haram oluyor. O bakımdan meşguliyet olması lazım. İş olacak. Sağlam, hayırlı, feyizli, mübarek bir iş.

Burada çocuklar var, her birisi pırlanta gibi!

Bu çocuklar Kur'an'ı biliyor mu?

"Bilmiyor."

Sen Kur'an'ı biliyor musun?

"Biliyorum."

Tamam. Sen bir çocuğu yakala, bu çocuğun hocası ol. Sen bu çocuğa Kur'ân-ı Kerîm'i öğret. Sen şu işi yap, sen bu işi yap!

"Tamam, bu çocuk benim eserimdir. Şu bahçe benim eserimdir. Şu iş benim eserimdir. Şu duvar benim eserimdir. Burayı ben boyadım…"

Çalışmaktan için bir rahatlasın, bir gayret göster.

Tabii bu meşguliyetlerin her çeşidi güzel de en güzeli insan kazanmaktır! En sevaplısı! Bundan daha sevaplısı yok, en sevaplısı bir insan kazanmak!

Neden?

Eğer sen bir insanı kazanırsan bu insanın ömrü boyunca yaptığı bütün sevapların hepsinin bir kopyasını da senin defterine yazıyorlar. Çünkü sen bu adamı doğru yola getirdin. Bu adam namaz kılıyor, sevap kazanıyor. Sevabı kendisi kazanıyor, bunun sevabından hiçbir şey eksilmeden sen onu doğru yola geçirmiş olduğun için senin defterine de bir kopyası yazılıyor. Sen bu sefer dünya hayatında bir adamlık sevap kazanmamış oluyorsun, iki adamlık sevap kazanıyorsun. Üç kişi yola getirmişsen üç kişilik sevap kazanıyorsun. Beş kişilik sevap, on kişilik sevap, yüz kişilik sevap, bin kişilik sevap… Büyük evliyâullahın ne kadar sevap kazandığını anlayın! Sen mahşer yerine ineceksin, senin sevapların günahların bir kişilik. Bir kişinin çalıştığı kadar. Mahdut işte; bir insan bir günde ne kadar yevmiye iş yapar, ne kazanırsa o kadar şey yaparsın. Ötekisi dağlar gibi yığılmış sevapla gelir.

Neden?

Birçok kimsenin sevabı ona aynen verilmiş.

Neden?

Onların hepsinin sevap işlemesine vesile olmuş da ondan! Kolay bir şey, İslâm'ın güzel bir tarafı bu!

ed-Dâllü ale'l-hayri kefâilihî.

Duymuşsunuzdur, hutbelerde hocaefendiler söyler:

Hayra delalet eden hayrı yapmış gibi sevap kazanır, deniliyor. Sen hayra delalet ettiğin zaman o sevabı kazanıyorsun. Birisine desen ki;

"Şurada bir fakir kadın var, senin de paran var. Benim yanımda para yok ama gel buna bu yardımı yap."

O da ona o yardımı yapsa hem o yardımı yapan yardım sevabını kazanıyor hem de sen ona bu tarafı gösterdiğin için bu hayrı yaptırttığın için sevap kazanıyorsun. Onun için boş durmak yok, çalışmak var.

Çalışmanın en güzeli insanların doğru yola girmesine çalışmak veya doğru yola girmesine sebep olacak müesseseleri takviye etmek!

"Cami bir Avustralya'da bir müessese mi?"

"Müessese."

"Ne yapıyor bu?"

"Müslümanları derliyor toparlıyor. Müslümanların işlerini görüyor. Çocukların eğitimine sebep oluyor. Kadınları eğitiyor…"

O zaman bu müesseseyi kullandırırsan bu müessesenin, bu fabrikanın çalışmasından meydana gelen büyük sevapların kopyası sana yazılır.

"Ben kendi başıma yaşayacağım hocam. İkindiden sonra ben bir sütlü kahve içmek isterim. Ondan sonra bahçede şezlonguma oturmak isterim. Ondan sonra televizyonda maç seyretmek isterim. Ondan sonra şunu isterim bunu isterim…"

İyi ama o zaman o sevapları alamazsın. Ondan sonra tabii onun başka türlü zararları da arkadan çıkar.

Sonra bir kardeşi kurtarmaya gayret edeceksin. Yardıma muhtacın yardımına yetişeceksin. Adam denize düşmüş, sen yüzme biliyorsun, boğulacak. Atlayacaksın kurtaracaksın, alacaksın çıkaracaksın. Boğulmaktan kurtardın. İşte bir insanı boğulmaktan kurtardın, elhamdülillah. Birine bir can kazandırdın, ne kadar güzel.

Devamlı hatırımızda kalsın:

"Yardıma muhtaç, düşkün, sıkıntıda olan bir insanın yardımına, imdadına yetişen bir insana Allah yetmiş üç mağfiret yazar! Bunun bir tanesi onun bütün işlerinin düzelmesine yeter de artar bile! Geriye kalan yetmiş ikisi de cennette nice dereceler kazanmasına sebep olur!"

Onun için kardeşlerinize yardımcı olun, kardeşlerinize destekçi olun! Kardeşlerinizle işbirliği yapın, kardeşlerinizle kardeşliğin gereği olan muamele içinde devamlı çalışın!

Enes radıyallahu anh'ten İbn Ebi'd-Dünyâ'nın rivayet ettiğine göre Efendimiz buyurmuş ki;

Meniğtîbe indehû ehûhü'l-müslimü felem yensurhü ve hüve yestatîü nasrahû ezellehullâhü Teâlâ fi'd-dünyâ ve'l-âhireti.

Gıybet diye bir olay, bir günah var.

Gıybet nedir?

Bir kimseyi çekiştirmek. Ama o burada değil. Burada olmayan bir kimseyi; seninle o kişi konuşurken orada bulunmayan, gaip olan bir kimsenin gıyabında onun arkasından birisiyle onu çekiştiriyorsun, konuşuyorsun!

"Aman şöyle berbat adam, böyle günahkâr, böyle yalancı, böyle dalavereci, şöyle dolandırıcı…"

Buna gıybet deniliyor.

Ne demek?

Gıyabında aleyhinde hoşuna gitmeyecek söz söylemek demek. Gıybetin çok büyük günahı var, çok günah. Gıybet eden kimsenin çok büyük günahı var.

"Söylediği söz doğruysa da günah mı?"

Zaten doğru ise gıybet oluyor. Doğru değilse söylediği sözler iftira oluyor, o daha fena! Adam dürüst, sen ona "Sahtekâr!" diyorsun; iftira! Adam hakikaten sahtekârsa "O adam sahtekâr!" diyorsan gıybet oluyor! Zaten kusuru varken söylesen gıybet oluyor. Kusuru yokken söyledin mi o iftira oluyor. O da ayrı bir bela, o da ayrı bir günah!

Kusuru var; adam tembel tamam, adam hakikaten biraz sözüne sadık değil, sözünde durmuyor vs.

O yokken gıybet ediyor, bu yasak! İslâm'da bu yok!

Yahu git, dobra dobra yüzüne söyle. Bir kenara çek, de ki;

"Sende kusur gördüm kardeşim. Düzeltsen iyi olur; günahtır, ayıptır…"

Ya da gıyabında konuşma! İslâm'da gıyabında [kötü] konuşmak yok!

Gıyabında [kötü] konuşmak yok ama pek çok kimse bu gıybeti yine yapıyor. Mecliste bulunmayan bir kimsenin aleyhinde ballana ballana sohbet, konuşma yapılıyor.

İyi bir müslüman o zaman ne yapacak?

O konuşmayı durduracak. Yaptırtmayacak. O aleyhte konuşmayı yaptırtmayacak. Çünkü dinimiz gıybeti yasaklamış. Kimsenin arkasından konuşmak yok. Erkeksen dobra dobra yüzüne konuş veya kusuru varsa kusurunu düzeltmek için şahsen ikili görüşmelerde bunu söyle. Arkasından konuşmak yok.

Neden?

Bu arkasından konuşmak cemiyeti mahvediyor. İnsanları birbirine düşman ediyor, ahbaplıkları bozuyor, kişileri küstürüyor, cemaati dağıtıyor. Onun için gıybet yok. Bitti. İslâm bunu yasaklamış.

Peki birisi senin yanında gıybet ediyor, ne yapacaksın?

Susturacaksın! Efendimiz diyor ki;

"Gıybeti edilen kimseye yardımcı ol; gıybet eden kimsenin karşısına çık, onu sustur!"

Birincisine yardım edecek. Hayır, diye reddedecek. Orada onun yardımcısı, avukatı olacak. İkincisi, gıybeti yapan kimseyi susturacak.

"Ayıptır senin bu yaptığın, günahtır, sus bakalım! Sevaplı bir iş yaparken caminin içinde oturup dururken şimdi gıybete mi döndük, günaha mı döneceğiz? Günah yeri mi burası, kes bakalım! Bu toplantıya onun için mi geldik, bu ziyareti günah kazanalım diye mi yaptık?!.."

Keseceksin, bitti!

Ve kum anhüm. "Artık oranın, o meclisin tadı kalmamıştır. Kalk onların yanından!"

Peygamber Efendimiz; "Gıybet eden insanları hem sustur hem de artık onların yanında oturma!" diyor.

Hakikaten böyle yapabilseydik gıybeti önlerdik! Tam gıybet edilen yerde; "Sus yahu, ayıp değil mi? Gıybet günah, bırak bunu! Hem arkadaş senin söylediğin gibi öyle bir arkadaş değildir. Pek çok iyi tarafları da vardır. Kusursuz kul mu olurmuş… Hadi bakalım, siz ne zaman akıllanırsanız ben sizin yanınıza o zaman gelirim."

Kalktınız gittiniz.

Adam bir daha senin olduğun zaman eğer senin kalkmanı istemiyorsa senin yanında hiç gıybet yapmaz. Senin yanında gıybet yapılmaz. Ne güzel. Güzel bir ahlâkı yerleştirmiş olursun. Kötü bir ahlâkı engellemiş olursun.

Hadîs-i şerîfe gelelim:

Peygamber Efendimiz ne diyor?

Meniğtîbe indehû ehûhü'l-müslimü felem yensurhü. "Yanında bir kimse çekiştiriliyor ama ona yardımcı olmuyor, avukatlığını yapmıyor, onu korumuyor. Gıybeti engellemiyor. Gıybeti yapılan şahsı savunmuyor, müdafaa etmiyor." Ve hüve yestatîü nasrahû. "Ama aslında yardım etmeye gücü yeter."

Hatırlı bir kimsedir, sözü dinlenir. Orada söylese o işi engelleyecek, ona rağmen yapmıyor. Gücü yettiği hâlde yardımı yapmıyor. Gıybet yapılırken mânî olsaydı olacaktı ama yapmıyor.

Bunun cezası ne olurmuş?

Ezellehullâhü Teâlâ fi'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Allah bu yardım etmeyen kimseyi dünyada da âhirette de hor ve zelil eder. Dünyası da hor olur âhireti de hor olur."

Hoppala! Adam işin içinde değil! Gıybet edilen kimse değil gıybet eden kimse değil! Aleyhte konuşan şahıs falanca, aleyhinde konuşulan şahıs filanca; bu arada. Sustuğu için bu cezayı yiyor. Yardıma gücü yettiği hâlde yardım etmediği için bu cezayı yiyor.

İslâm'ın ahlâkını görüyor musunuz?

İslâm, insanı nemelazımcılıkta tutmuyor, bırakmıyor. Nemelazım, diye duran da belasını buluyor!

İnsanın nemelazım demeye de hakkı yok!

Neden?

Bu bir gemidir, bir yerinden delinirse hepimiz batarız. Biz İslâm toplumu olarak fayda sağlayamazsak toptan gideriz. Başarılı çalışma yapamazsak toptan zarar görürüz. Onun için gemiyi deldirtmeye müsaade etmiyor. "Nemelazım, ben kimsenin işine karışmıyorum." dedirtmiyor. Karışacaksın, engelleyeceksin! Karışmazsan hem dünyada zelil olursun hem âhirette ceza gelir. Allah ceza verir.

Yasak olan bir yere arabanı park edebiliyor musun?

Edemiyorsun.

Neden?

Polis bir ceza yazar, üç ay sonra makbuzu gelir. Bal gibi de ödemek zorunda kalırım diye korkuyorsun. Sileceğin altına makbuzu koydu mu kuzu kuzu gidiyorsun. Gidiyor kuzu kuzu kuyruğa giriyor, ödüyor. Ödemezse şu kadar gün geçerse katlanıyor, daha fazlasını ödüyor.

Birisi arabasıyla İsveç'ten Almanya'ya geçmiş. Almanya'dan Türkiye'ye gelmiş. Suçun ne olduğunu unuttum, bir suç işlemiş. Kırmızı ışıkta mı geçti ne olduysa… Galiba yasak bir yere park etmiş. Ceza yazmışlar. O da nasıl olsa gelip geçiciyim diye geçmiş gitmiş, cezayı ödememiş. Adamlar kompütere işlemişler. Bu sefer dönüşte "Sizi bu ülkeye sokamayız! Giremezsin!" demişler. Kalmış.

"Şimdi ödeyelim…"

O da olmuyor.

Peki, kompütere işlediği zaman dünya ehli insanların cezasının böyle olduğunu biliyorsun. Allah celle celâlüh yazıyor, ondan korkmuyor musun?

Allah cezasını verecek, gelecek cezası! Dünyada zelil olacaksın âhirette de zelil, hor olacaksın!

"Ben aziz olmak istiyorum, zelil olmak istemiyorum. Makbul olmak istiyorum. İtilen kakılan, hiç kimsenin itibar etmediği, sevmediği, hor gördüğü bir insan olmak istemiyorum…"

İstemiyorsan o zaman sağlam karakterli olacaksın ve yapman gereken görevleri yapacaksın. Toplum içinde aktif olacaksın. Uyku uyumayacaksın. Hani derler ya:

"Uyuma, çuval ağzı aç!"

Gafilce vakit geçirmeyeceksin ve çalışma yapacaksın! İslâm ahlâkı işte böyle!

Anlayın İslâm'ın nasıl, Peygamber Efendimiz'in bizim nasıl bir insan olmamızı istediğini anlayın! Gıybet etmeyecek, yanında gıybet ettirtmeyecek! Gıybet edilirse susturacak, susturmazsa kendisi belasını bulacak diye tir tir titreyecek!

Meniğtesele yevme'l-cumuati kâne fî tahâretin ile'l-cumuatil-uhrâ.

Revâhü'l-Hâkim.

Ne kadar güzel müjdeli hadîs-i şerîf, herhalde ilk duyduğunuz bir hadîs-i şerîf! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki;

Meniğtesele yevme'l-cumuati. "Cuma günü gusül abdesti alan, yıkanan kimse [öteki cumaya kadar mânevî temizlik içinde olur]."

İğtisal demek, "gusül abdesti alan kimse" demek.

Gusül abdesti ne demek?

Ağzına üç defa su veriyor. Burnuna üç defa su veriyor. Bütün vücudunu tepeden tırnağa ovuşturarak hiç ıslanmamış yer bırakmayacak şekilde güzel bir tarzda yıkıyor. Buna gusül abdesti deniliyor.

Gusül abdesti ne zaman olur?

Buluğa ermiş olan insanın ihtilam olduğu zaman gusül abdesti alması icap eder. Ama bazen de tepeden tırnağa, boy abdesti dediğimiz abdesti almayı Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor. Böyle bir durum olmasa da tavsiye ediyor.

Nerede tavsiye ediliyor?

Tavsiye edildiği yerlerden birisi:

Cuma günü tepeden tırnağa bir boy abdesti almak sevap! Efendimiz tavsiye ediyor. Cuma günü tepeden tırnağa yıkanacaksınız.

"Hocam, camiye giderken mâlum abdesti alırım giderim."

İyi ama yıkanırsan sevabı çok! Tepeden tırnağa yıkanacaksın! Yıkanacaksın, güzel kokular süreceksin; güzel, tertemiz elbiselerini giyeceksin…

Cuma günü müslümanın haftalık bayramıdır. Cuma gecesi ve cuma gündüzü sevabı çok olan bir gece ve gündüz.

Abdest alacaksın, giyineceksin kuşanacaksın; pırıl pırıl, tertemiz geleceksin. Çorabın tertemiz olacak, kokmayacak. Vücudun tersiz olacak, koltuk altın kokmayacak… Her şeyin tertemiz olacak. Camiye geleceksin, kimseyi rahatsız etmeyeceksin. Camiye vaaz dinlemek için sevap kazanmak için erken geleceksin. Eğer camide vaaz veren kimse yoksa Kur'an okuyacaksın. Kehf sûresini okumak çok sevap. On günlük günahı bağışlatıyor.

"Kur'an okumasını bilmiyorum, ezberimde de değil…"

Tesbih çekeceksin! Salât ü selâm getireceksin!

Peygamber Efendimiz'e bir selam getiren Alman'ın hikâyesini söyledim. Allah müslüman olmayı nasip ediyor. Onun için hayırlı işlerle meşgul olacaksın!

Cuma günü yıkanmak sevap!

Sevapları nedir?

On günlük günahı af oluyor da burada bir başka tarafına işaret olunuyor:

"Kim cuma günü tepeden tırnağa güzelce yıkanırsa cuma guslü alırsa; Meniğtesele yevme'l-cumuati kâne fî tahâratin ile'l-cumuati el-uhrâ. Öteki cumaya kadar mânevî temizlik içinde olur."

Mânevî bakımdan Allah'ın sevdiği taharet üzere bulunmuş olur. Ne güzel. Mânevî bakımdan pis olmamak, Allah nazarında temiz bir kul olmak ne kadar güzel bir şey!

Niye Efendimiz böyle teşvik ediyor, niye Allah bu mükâfatları veriyor?

İslâm temizlik dini olduğu için! Bizim önemli prensiplerimizden birisi temizliktir ve açılıp bakılırsa bizim din kitaplarımızın, mesela fıkıh kitaplarının ilk bahsi kitâbü't-tahâredir. Temizlikten bahseden bir bölümdür. Bizim işimiz temizlikten başlar. Müslümanın işi temizlikten başlar.

Nasıl temiz olur?

Her şey bakımdan temiz olur. Müslüman çirkin kokmayacak. Ter kokmayacak, ağzı kokmayacak, nefesi kokmayacak. Güzel kokular sürünecek. Elbisesi kokmayacak. Soğan yemiş, sarımsak yemiş, sucuk, pastırma yemiş. Bir geğirdiği zaman üç saf gerideki adam bunun ne yediğini anlıyor.

"Adana kebabı yemiş, sarımsaklı…"

Olmaz!

Peygamber Efendimiz; "Kokulu otları yiyen kimse bizim mescidimize gelmesin!" diyor.

Ya namazdan sonra ye ya yeme! Ya dişlerini fırçala, tedbirini al!.. Ne yapacaksan yap, yanındaki arkadaşını rahatsız etme!

Nefesin çirkin kokmayacak. Elbisen çirkin kokmayacak. Koltuk altı çirkin kokmayacak. Ayakların çirkin kokmayacak. Tırnakların kesilmiş olacak. Tıraşlı olacaksın. Dişlerin fırçalanmış olacak…

Efendimiz diyor ki;

"Benim karşıma dişleriniz sararmış olarak ağzınız pis pis kokar vaziyette gelmeyin!"

Hangi asır diyor?

Bundan on dört asır önce diyor.

Nerede söylüyor?

Arabistan'da söylüyor. Su yok, diş fırçası yok, naylon yok, diş macunu yok… Hiçbir temizlik imkânı olmayan bir yerde Peygamber Efendimiz ona rağmen söylüyor. O zamanın insanları dallardan, ağaç köklerinden edindikleri fırçalarla, misvak dediğimiz şeylerle o kadar güzel dişlerini fırçalıyorlar ki pırıl pırıl etrafa ışık saçıyor.

Peygamber Efendimiz'in nasıl görünümü olduğunu anlatan hadîs-i şerîfte diyor ki;

"Tebessüm ettiği zaman dişlerinden etrafa ışık saçılır. Efendimiz'in ağzından, dişlerinden ışık saçılırdı. Pırıl pırıl dişleri vardı."

Müslümanın öyle olması lazım.

Yıkanmayız, fırçalanmayız, temizlenmeyiz, tıraşlanmayız… Olmaz ki! Olmaz! Müslüman temiz olacak!

Nezafet diyoruz, nazif diyoruz; tahir, olacak, temiz olacak! Hem maddî temizlik olacak hem mânevî temizlik olacak!

Onun için abdest alıyoruz. Abdest iki şeye yarıyor:

Camiye gelirken namaz kılacağız filan diye abdest alıyoruz. Abdestin iki yönü var:

Bir maddî yönü var: Maddeten abdest alan bir insan maddeten temizleniyor. Ayağından ter kokusu gidiyor. Burnunda sümük kalmıyor. Ağzında tükürük kalmıyor. Yüzünde çapak kalmıyor. Toz kalmıyor… Maddeten temizleniyor. Eli temizleniyor filan, temiz insan oluyor.

İkincisi: Âzâlarını yıkarken yere -veya lavaboya diyelim- damlayan sularla beraber günahları da gidiyor. Günahlarının da temizlenmesine sebep oluyor. Hem maddî temizlik hem de günahlardan arınmak oluyor. O bakımdan bir müslüman günde beş defa günahlardan arınıyor. Müslüman, haftada bir defa cuma abdesti alıyor.

Elbisesi temiz, kirli olmaz! Yamalı olabilir, fakirdir, kumaşı yoktur; yamalı olabilir.

Şimdi?

Şimdi o da yok, şimdi kumaş bir problem değil. No problem. Herkesin kumaşı vardır. Çiçek gibi olacak, tertemiz olacak. Lekesiz, tertemiz, pırıl pırıl, güzel, pak olması lazım ki biz İslâm'ı temsil ediyoruz.

"Bu kim?"

"Müslüman!"

Tıraşımız İslâmî olacak. Elbisemiz, her şeyimiz güzel olacak. Bakanlar imrenecek. Diyecek ki;

"Müslümanlar çok temiz yahu, çok güzel yahu, hakikaten imreniyorum şunlara!.."

Özenecek!

Biz onları taklit etmeyeceğiz. Peygamber Efendimiz nasıl hareket etmiş, saçını tıraş etmişse biz de öyle tıraş edeceğiz.

Bu kadınlar tırnaklarını uzatıyorlar. Üstünü kırmızı boyuyorlar. Oje ile boyuyorlar. Uzun uzun tırnakları oluyor. Bir şey almak isteseler alamazlar, uğraşırlar. Masanın üstünden bir şey alacak, tırnakları kedi tırnağı gibi uzun; alamaz. Bizim usulümüz o değil. Bizim usulümüzde tırnaklar kesilir.

Bu adamlar tıraş olurlar. Sakallarını tıraş ederler, bıyıklarını tıraş ederler; dümdüz olurlar.

Bizim usulümüzde öyle değil!

Peygamber Efendimiz sakalını hiç kesmemiş! "Bıyığı kısaltın ama sakalı uzatın!" diyor. Dikkat ederseniz "Ne yaparsanız yapın!" da demiyor. Dikkat ederseniz;

"Serbestsiniz. Nasıl isterseniz öyle yapın!" demiyor, "Sakalı uzatın, bıyığı kısaltın!" diyor. "Gayrimüslimlere muhalefet edin, onlar gibi olmayın!" diyor.

Şimdi biz onlar gibi olmaya çalışırsak olmaz. Bizim kendi şahsiyetimiz var. Bizim kendimizin özel görünümü var. Kılığımız kıyafetimiz hep öyle olacak.

Siz benim kardeşlerimsiniz, ben sizin kardeşinizim:

Bu pantolon bile olmuyor.

Ben bu cübbeyi neden giyiyorum, süs olsun diye mi giyiyorum?

Hayır, süs olsun diye giymiyorum.

Neden giyiyorum?

Secde ettiği zaman insanın pantolonu dar olduğundan ayakları belli oluyor, butları, ayak arası belli oluyor. Namaz niyaz o zaman biraz [nahoş] oluyor. Ya bol giyeceksin ya uzun giyeceksin, görünmeyecek.

Neden?

Biz müslümanız da ondan! Müslümanın her şeyi değişiktir. Kadını da değişiktir erkeği de değişiktir. Giyimi de değişiktir yüzü de değişiktir. İslâmî olacaksın. Amerikalı kardeşimiz müslüman olmuş, Türkiye'de bizim ziyaretimize geldi. Baktım, Afganlılar gibi giyinmiş. Sarık sarmış, şalvar giymiş filan.

"Üşümeyecek misin, hava soğuk…" dedim.

Ben incelik bakımından, "Niye bu kıyafeti giydin üşümüyor musun?" demek istedim. Dedi ki;

"Benim İslâmî kıyafeti giymem lazım. Benim müslüman olduğumun kıyafetimden belli olması lazım!

O niye kendi ülkelerindeki vatandaşlar gibi pantolon filan giyinmediğini sordum, sandı. Halbuki ben onu demek istemedim. "Çok soğuk, üşümüyor musun?.." demek istedim. Ya anlatamadım ya anlayamadı.

Diyor ki;

"Benim müslüman olduğumun kıyafetimden belli olması lazım!"

Güzel. Sizler bunlara sahip olmalısınız.

Ne yaptığımızı bilmeliyiz. Zevk sahibi olan insanlar, kültürlü insanlar, şahsiyet sahibi insanlar başkasını taklit etmez. Kendisi ne yapması gerekiyorsa onu -kendi ölçüleri vardır- ona göre yapar.

Ben arkadaşların evlerine gidiyorum, çağırıyorlar. Ziyaret, davete icabet; gidiyorum. Yolda bakıyorum, her evin bir üslubu var. Şu Yunan üslubu, şu Amerikan üslubu, şu Avusturya üslubu, şu Bavyera üslubu… Evin şekli, mimarisi -bakıyorum- balkonlar, giriş, çatı vs. Hepsi farklı oluyor.

Neden?

Herkesin bir zevki var, sanat zevki, anlayışı var.

Bizim de İslâmî bir anlayışımız var. Öz kültürümüz var ve bu kültürümüzde her şeyin bir anlamı var, sebebi var. O sebeplerin hepsini ben size her zaman ya söyleyebilirim ya söyleyemem. Peygamber Efendimiz söyler ya da söylemez. Ama onun dediği gibi yapmamız lazım. Bol giymemizin sebebi vardır. Uzun giymemizin sebebi vardır. Sakal bırakmamızın sebebi vardır. Tıraş olmamamızın, sakalı kazımamamızın sebebi vardır… Bunların hepsinin izahı var. Ona göre hareket etmeye çalışmamız gerekiyor.

Tekrar hadîs-i şerîfe gelecek olursak cuma günleri bizim yıkanmamız varmış. Cuma günü yıkanırız.

Yıkanma nasıl olur?

Yıkanma suyu dökerek ovuşturarak kirli suyu üzerimizde bırakmamakla olur. Küveti doldurup içine ailenin bütün fertleri birer birer girip çıkmakla yıkanma olmaz. Su bir kere girilip çıkıldı mı müstâmel su olur. Mâ-i müstâmel olur. Akıtacaksın, ovuşturacaksın; gidecek. Olmaz. Hele kendisinin ayak arasında bir yerinde necaset varsa o necaseti ikinciyi temizlemez, kirletir. Temiz giren insan pis olur. Bizim banyo edişimiz bile farklı. Biz küvette banyo etmeyiz. Küvetli banyo değildir bizim [usulümüz]. Şarıl şarıl akmadır.

Eski Bursa hamamlarında kurna vardır. Su orada birikir, tasla alınır. İlk önce orası güzelce iki üç defa yıkanır. Ondan sonra oradan su alınarak dökülerek sabunlanarak keselenerek yıkanılır. Yıkanmamız da farklı. Her şeyimiz de öz kültürümüzün ve birtakım mâkul sebeplerin etkisi var.

Cuma günü yıkanın! Tepeden tırnağa yıkanmaya önem verin, camiye gelin! Hem on günlük sevabınız bağışlanıyor hem ileriki cumaya kadar Allah nazarında temiz bir kul, tahir, taharet üzere bir kul olarak [kalıyorsunuz] hem de maddî temizlik oluyor. Mânevî bakımdan da sevap kazanmış oluyorsunuz.

Men efta'n-nâse bi-gayri ilmin leanethü melâiketü's-semâi ve'l-ardi.

Hadîs-i şerîfi İbn Asâkir rivayet etmiş.

Men efta'n-nâse bi-gayri ilmin. "Bilgisi yokken ilmi, din ilmi yokken kendi başına fetva veren insan [göğün ve yerin melekleri ona lanet eder]."

Eftâ, "fetva vermek" demek.

İlmi yok, okumamış, alim değil. Kur'an bilmiyor, hadis bilmiyor. Kendi başına;

"Böyle yapsan da olur. Öyle yapmazsan ziyan etmez…" filan diye atıyor. Biz ona "atmak" diyoruz. Bazen "işkembe-i kübrâdan atmak" diyoruz bazen "palavra sıkmak" deniliyor. Bilgisi yok ki! Kendi kafasına göre atıyor!

Kafaya göre iş yok!

Allah selamet versin, bizim çok alim bir tanıdığımız vardı. Hacda görüştük. Dedi ki;

"Türkiye'ye geleceğim ama Mısır'a uğrayacağım. Mısır'dan Türkiye'ye geleceğim."

Sonra Türkiye'de buluştuk.

"Mısır'a gittim. Alimlerle görüştüm…" dedi, alimlerle görüştüğünü anlatıyor:

"Yalnız ben bu Mısırlılar'dan bir şey anlamadım. Bir mesele soruyorum…"

Kendisi alim ya; bir alimle karşılaşınca kendisi için aydınlatıcı olsun diye bir mesele soruyor.

"Fikir müzakeresi olsun, mübadelesi olsun diye bir mesele soruyorum: 'Şöyle yapsan olur…' Sallıyor!" diyor.

Tabii bu ciddi alışmış, Osmanlı alimi usulü alışmış!

"İyi ama delilin ne? Hangi esasa göre sen, "Böyle yapsan olur." dedin, kaynak ne? Hangi âyete göre hangi hadise göre [böyle dedin]?"

"Omuz sallıyor. 'Öyle geldi!' diyor. Hiç diyor fetva usulü bilmiyorlar! Hiç böyle bir şeye lüzum görmüyorlar." diyor.

"Böyle yapsan olur."

Öyle yapsan olur mu, delilin ne?

Filanca âyet mi filanca hadis mi? Allah mı böyle buyurdu, Resûlullah mı böyle tavsiye etti?..

"Ne bileyim, ben bilmiyorum."

Bilmiyorsan sus! Bilmeden fetva verme!

Bir insan bilmeden fetva verirse ne olur?

Men efta'n-nâse bi-gayri ilmin leanethü melâiketü's-semâi ve'l-ardi. "Bir kimse, ilmi olmadan din konusunda ileri geri konuşup fetva vermeye kalkarsa göğün ve yerin melekleri ona lanet eder!"

"Allah seni kahretsin. Allah sana lanet etsin. Allah seni rahmetinden tart etsin. Ne biçim adamsın, dinin düzenini bozdun. Kendi bildiğinden laf uydurdun. Kendi bildiğine iş ortaya attın. Kendi kafandan yorum yaptın!.." diye melekler ona lanet eder dururlar.

Neden?

Din özüne sadık kalındığı zaman bozulmadan ileriye doğru gider. Herkes bir şey ekler herkes bir şey çıkartırsa din bozulur. Bizim dinimizin bozulmaması için bizim büyüklerimiz her şeyin aslına, özüne sadık kalmasına çok ihtimam etmiş.

"Kur'an'da şöyle buyuruyor…"

"Baş üstüne."

"Hadiste şöyle buyruluyor…"

"Baş üstüne."

"Ben kendi kendime göre böyle yapsam daha iyi olacakmış gibi geldi…"

Öyle şey yok! Ona derler bid'at! Bid'at yok! Kendi aklından, kendi fikrinden dinden bir şey uydurma hakkına sahip değilsin! Öyle şey olmaz! Öyle bir şeyi yapmaya kalkarsan öyle bir bid'at ortaya çıkartırsan Allah senin haccını, orucunu, namazını niyazını, zekâtını, sadakanı, hayrını kabul etmez. Böyle kendi bildiğine göre fetva verirsen o zaman göğün ve yerin melekleri sana lanet eder. Biliyorsan konuş, bilmiyorsan sus. Bilmediğin takdirde konuşma. Bilene sor, bilenin yanına git, bilene talebe ol. Bilenden öğren, bildiğin kadar konuş.

"Ben falanca alimden duydum, filanca kitap yazıyor ki şu mesele şöyledir…" dersin, olur. Ama kendi kendine göre dersen o zaman yerin göğün melekleri lanet eder. Çünkü din bozuluyor. Dinin temeline dinamit konulmuş oluyor. Herkes kendi kendinden bir laf söylerse olmaz. Bizim Anadolu da söz şudur:

"Kendi bildiğine varan ya davulcuya varır ya zurnacıya varır!" derler.

Kızı kendi hâline bırakırsan -anasının babasının sözünü dinlemeyecek- kız kendi bildiğinine kendisine eş seçecek.

Kime varır?

Ya davulcuya varır ya zurnacıya varır! Çünkü dambır dumbur, zar zur; o hoşuna gider. Gençtir, tecrübesizdir. Olmadık bir kimseyi [seçer].

Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente'l-alîmü'l-hakîm.

Subhâne rabbike rabbi'l-izzeti ammâ yesifûn ve selâmün ale'l-mürselîn

Ve'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn.

el-Fâtiha!

Sayfa Başı