M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Berat Gecesi Çok Önemli Gecelerdendir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bu Berat gecesi çok önemli gecelerden birisidir. Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Yesihhullahu'l-hayra fî erba'i leyâlin sahhan leyleti'l-adhâ ve leyleti'l-fıtri ve leyleti'n-nasfi min şâbân yünsahu fîha'l-âcâlü ve'l-erzâku ve yüktebü fîhe'l-hâccü ve leyletü arefe ile'l-ezâni.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Hz. Âişe validemizin rivayet ettiğine göre bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bildiriyor ki;

"Dört gece vardır ki Allahu Teâlâ hazretleri bu mübarek gecelerde hayırları kullarının üzerine çok fazla miktarda ihsan eder, döker, böyle îsâl eder. Bunlardan birisi leyletü'l-adhâ, kurban bayramı gecesidir. Birisi leyletü'l-fıtr, ramazan bayramı gecesidir. Birisi de leyletü'n-nısfi min şâbân, şabanın yarısı yani 15. gecesidir, 14'ünü 15'ine bağlayan gecedir. Burada kulların ecelleri ve rızıkları mukadderât kalemleriyle kayda geçer ve burada o sene hacca gidecek olanlar yazılır. Dördüncü gece de Arefe gecesidir. Bu gecelerin hepsinin bereketi ile'l-ezâni, sabah vaktine kadardır, sabah ezanı okunacak zamana kadardır." diyor.

Bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki dört tane mübarek gece vardır. Onlardan bir tanesi bizim şu akşam içinde bulunduğumuzu Şaban'ın yarısı gecesidir. Allahu Teâlâ hazretleri hayırları, rahmetini, ihsanlarını, ikramlarını, nimetlerini,lütuflarını bu gecelerde yani bizim şu anda bulunduğumuz gecede dahil olan bu dört gecede kullarına saçar. Kullarının üstüne böyle yağmurdan, bardaktan boşanırcasına döker.

Bu geceye leyletü'n-nısfi min şâbân, Şaban'ın yarısı gecesi dedikleri gibi leyletü'l-berâah, Berâet gecesi veya kısaca Berat gecesi, Türkçe'de bizim kardeşlerimiz Berat gecesi derler. Berâet, bir kimsenin bir şeyden berî olduğuna, uzak olduğuna dair belge demektir. Burada bu geceye berâet gecesi denmesi, mesela suçlu berâet etti diyoruz, berat etti diyoruz.

Ne demek?

Yani suçlu olarak görülüyordu, sanıktı, öyle sanılıyordu ama muhakeme edildikten sonra suçu olmadığı anlaşıldı, suçluluktan berî olduğu, uzak olduğu anlaşıldı berâet etti diyoruz.

Bu gece de berâet gecesidir çünkü bu gecede Allah'ın nasipsiz, kötü, günâhkar kulları Allah'ın rahmetinden berîler, onunla alakası yok, Allah'ın rahmetine erişemeyeceklerdir, oradan berî oldukları için bu geceye berâet gecesi denmiştir. Allah'ın iyi kulları da, sevdiği, halis, muhlis, müttakî, ibadet ehli mutî kulları da Allah'ın lütfuna erecekler diye; onlar mahrumiyete ve mahcubiyete uğramayacaklar, hizlân ve hüsrana düşmeyecekler, ondan berî olduklarını işarettir diye bu sebeple bu geceye bu isim verildi deniliyor.

Bu gece hakkında Hz. Âişe validemizden, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bazı hadîs-i şerîfler var, onları okumak istiyorum. Önce Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan bir hadîs-i şerîfi anlatacağım ki bu gecenin önemi bilinsin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Ve kâle ebû hüreyrate radıyallahu anhu ani'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâl. "Buyurmuş ki." Câenî cibrîlü aleyhisselam leylete'n-nısfi min şâbân. "Cebrail aleyhisselam şabanın yarısı gecesinde yani şu gecede, -Şabanın yarısındayız biz şimdi- Peygamber Efendimiz'e geldi." Ve kâle lî yâ Muhammed. İrfa' re'seke ile's-semâi. "Ve bana Cebrail aleyhisselam dedi ki; 'Yâ Muhammed! Başını semaya kaldır yukarıya bak!' dedi." Kâle kultü lehû mâ hâzihi'l-leyleti. "Ben de dedim ki; "'Nedir bu gece? Yani niye göğe bakıyorum ben yâ Cebrail? Nedir bu gecenin özelliği?' dedim." diyor, Efendimiz anlatıyor.

Kâle. "Cebrail buyurdu ki." Hâzihi'l-leyletü yeftehullahu sübhânehû fîhâ selâsemiete bâbin min ebvâbi'r-rahmeti. "Bu gece öyle bir gecedir ki Allah kullarına bu gecede 300 rahmet kapısı açar."

Yağfiru li-külli men lâ yüşrikü bihî şey'en illâ en yekûne sâhiran ev kâhinen ev müdmine'l-hamri ev musırran ale'r-ribâ ve'z-zinâ. Fe-inne hâülâi lâ yuğferu lehüm hattâ yetûbû. "Bu gece öyle bir gecedir ki Allah bu gecede kullarına rahmet kapılarından 300 tanesini açar ve kendisine şirk koşmayan mü'min kullarını affeder, mağfiret eder ancak şunlar müstesna. Mü'min olsa bile şu günahları işleyenler hariç." İllâ en yekûne sâhiran. "Sihirle meşgul oluyorsa, sihir yapıyorsa onu affetmez."

Sihir yapanları sevmiyor Allah. Sihirbazları, sihirle meşgul olanları affetmez.

Ev kâhinen. "Kahinlik yapanları da affetmez."

Sihir nedir, kehânet nedir?

Sihir, bir takım aletleri, kağıtları, ipleri, kılları, kemikleri, hayvanların kuyruğuymuş, kulağıymış, ıvırmış zıvırmış, bir takım malzemeleri kullanarak uydurma, insanların gözünü boyayacak, aklını çelecek bir şeyler yapan insanlar[ın yaptığı şey].

Allah bunları sevmiyor. Böyle insanlar eski zamanlarda, iptidâî toplumlarda vardı. Mısırlılarda, eski firavunlar zamanındaki Mısırlılarda vardı, Babillilerde, Kızılderililerde vardı, bir takım kavimlerde vardı böyle sihir işleri yapanlar. Allah sihir yapanları sevmez.

Tabii mü'minim dediği halde bu işi merak edip, gizli kitapları okuyup, böyle domuz yağı alacaksın, bilmem üç tane kılını şuradan koparacaksın, geceleyin yastığının altına koyacaksın, şöyle olacak, böyle yapacak, kapısının eşiğine süreceksin vesaire... Böyle acayip işlerle bir takım kötü sonuçları sağlamaya çalışmak, karı kocanın arasını açmak, bir takım işleri bu yollarla yapmaya çalışmak, bu sihir. Bu Allah'ın sevmediği bir şey.

Böyle şeylerle uğraşan insanlar var mı?

Var. Cinci hoca diyorlar, muskacı, vesaire diyorlar.

Bu işlerle uğraşmaya meraklı tipler var. Zamanımızda da hâlâ geçerli. Bazı köylerde, bazı şehirlerde sihire, büyüye inanan insanlar var. Biraz başına bir hal geldi mi, karı koca kavga ediyor; "Acaba bize sihir mi yapıldı?" haydi cinci hocaya. Cinci hoca da zaten av bekleyen örümcek gibi kendisine birisi geldi mi, tamam diyor, sana büyü yapmışlar diyor, gel, bana şu kadar 100 bin lira para ver de ben o büyüyü çözeceğim diyor, bilmem ne diyor filan. Okuyacağım, üfleyeceğim, yazacağım, bilmem ne yapacağım. Bir ölü kurbağa getir bana diyor, bir kaplumbağa kabuğu getir, bilmem ne yap. Uydurma şeyler yani dinde bunların aslı esası yok. Allah bunları affetmez çünkü bunlar halkı kandırıyor, insanları yanlış yollara sevk ediyor, bir.

Kâhin ne demek?

Kâhin de, kehanette bulunan insan demek. Yani gaipten haber veriyor. Yıldıza bakıyor, gökyüzüne bakıyor, camdan küreye bakıyor, bilmem fincana bakıyor, vesaire filan. Diyor ki yarın şöyle olacak, sen boğulacaksın, şöyle yapacaksın, senin karşına bir kız çıkacak sana şöyle diyecek bilmem ne...

Bunlar ne?

Bunların hepsi yalan.

Böyle gaipten haber veren, kehânette bulunan, şöyle olacak böyle olacak diyen. Bunları da Allah affetmez.

Neden?

Allah'ın işine niye karışıyorsun? Halkı niye kandırıyorsun? Yalan niye söylüyorsun? Bilmediğin işi niye biliyormuşsun gibi gösteriyorsun? diye Allah bunları da sevmiyor.

Elhamdülillah bizim arasında sihirle meşgul olan bulunmaz, kehânette bulunanlar da yoktur. Çok şükür bu durumlar bizden uzak. Daima uzak olsun.

Ev müdmine hamrin. "İçkiye devamlı olanlar."

İçki içenler, sarhoşlar, ayyaşlar, bunları affetmez, bunlar olabilir. Çünkü eskiden içki içmek yasaktı. Mesela Suudi Arabistan'da hâlâ yasak. Vize alırken bir kağıt veriyorlar, kağıtta yazıyor; "Bak Suudi Arabistan'a içki sokmak, afyon sokmak yasaktır. Bunları yaparsan cezası ağırdır, bilmem ne filan diye, ne olursan ol Suud'a girerken bunları şey yapma." diyor.

Neden?

İslâm kanunu böyle olduğundan.

Eskiden bizim ülkelerimizde de öyleydi, Osmanlılar zamanında da içki yasaktı. Haram olduğundan imal edilmiyordu, içilmiyordu, içenler takip ediliyordu. Şimdi Suud'da uygulanan gördüğümüz bir şey. Ama burada öyle değil, burada serbest, Türkiye'de de serbest maalesef. Hatta bu teneke kutuların içinde, gazozların yanında, drinklerin, meşrubatın, soft drink dediğimiz şeylerin yanında bira, alkollü birtakım şeyler, vesaireler de satıyorlar. Bunları da gazoz gibi, soft drink gibi yutturdular, meclisten öyle çıkardılar, büfelerde satılır hâle getirdiler.

Otomobil tamircisi çırakları, tezgahtarlar, bilmem neler, ben böyle çarşıdan geçerken bakıyorum,öğle yemeği yiyorlar; peynir almış, sucuk salam almış, ekmek almış bir de yanına bira şişesi, tenekesi koymuş onunla öğle yemeği yiyor. Semtin pazarına gidiyorum, bakıyorum, semtin pazarında tezgahtar önlüğünü bağlamış, önünde tezgah var, sebzesi meyvası satacak şeyi, daha yakınında da bira şişesi veya tenekesi var. Bir ondan içiyor bir bağırıyor, ıspanak 150, pırasa şu kadar, bilmem ne vesaire diye. Hem içiyor hem şey yapıyor, yani su içmek gibi kolay bir hâle geldi, eskiden böyle değildi, cezası vardı, yasaktı.

Burada da şimdi serbest. Serbest olduğundan, herhalde şeytan da insanları kandırmakta usta olduğundan müslümanların evlatlarını kandırıyor ve müslüman evlâdı haram olduğunu bildiği halde içkiye bulaşmış, içkiyi içen insan olabiliyor maalesef.

İşte böyle içki içenleri Allah bu gecede affetmiyor. Bu gece çok önemli bir gece. Affetmeyeceği insanlardan birisi de ayyaşlar, sarhoşlar. Onları da affetmeyecek.

Sonra?

Ev musırran ale'r-ribâ ve'z-zinâ. "Faiz yemeye ısrarlı olan, devam eden, zina etmeye ısrarlı olan, devam eden kimse. Allah bunu da affetmez."

Fe-inne hâülâi lâ yuğferu lehüm. "Bunları mağfiret etmiş etmez." En yetûbû. "Bir cahillik etmişse tevbe etmişse, tevbe günahları sildirir."

Günahları affettirmenin çaresi pişman olup, gözyaşı döküp, yalvarıp, tevbe edip bir daha yapmamaktır. Yapmaya azm ü cezmi kastetmektir, kuvvetli niyet etmektir. O zaman günahlara tevbe kapısı kapalı değildir, o kapıdan kendi paçalarını kurtarabilirler. Bu gibi insanlar cezaya düşmekten kurtulabilirler.

Allah bunları affetmeyecek. Bütün mü'min kulları affedecek, müşrik olmayan mü'min kulları affedecek de bunları affetmeyecek. Başka hadîs-i şerîfler vardır. Tabii Peygamber Efendimiz bazı sözleri söylediği zaman, siz nasıl burada bir kalabalık halde beni dinliyorsanız, Peygamber Efendimiz'i de sahabesi dinliyordu. O rivayet etmiştir, ötekisi rivayet etmiştir, ötekisi rivayet etmiştir yani onlar da duymuşlardır Peygamber Efendimiz'den. Veyahut da Peygamber Efendimiz birkaç sefer söylemiştir, veyahut da bir sene bir yerde söylemiştir, bir sene başka yerde söylemiştir, daha öteki sene başka yerde söylemiştir.

Her sene Berat kandili gelmiyor mu, konuşma yapmıyor muyuz?

Böyle olmuş olabilir. Çeşitli rivayetler vardı, onu gündüz okuduk, hatırlamaya çalışın. O rivayetlerde buyuruyor ki;

Allahu Teâlâ hazretleri böyle bir gecede kimleri affetmiyordu?

Müşrikleri, gizli şirk yapmış olanları affetmiyordu. Kardeşine karşı içinde, kalbinde kızgınlık, kin olanları affetmiyordu. İçkiye müptela olanları affetmiyordu. Namusunu satanları veya eşinin namusunu satmasına müsaade eden, göz yuman veya bunu tezgahlayan alçakları affetmiyordu. Hadîs-i şerîflerde buna benzer kötü insanları sıralıyor. Demek ki böyle insanları Allahu Teâlâ hazretleri affetmeyecek, normal insanlar, normal müslümanlar bu gecede Allah'ın mağfiretine mazhar olabilirler.

Fe-lemmâ kâne rubu'a-l-leyli nezele cibrîlü aleyhisselam ve kâne yâ muhammed irfa' re'seke. "Gecenin dörtte biri geçince Cebrail aleyhisselam o gece yine geldi."

Bak başında bir gelmişti bu gecenin ne olduğunu bildirdi, "Başını göğe kaldır." dedi, Peygamber Efendimiz sordu, "Bu gece Şaban'ın yarısı gecesidir." dedi, "Bu gecede Allah rahmet kapılarından 300 rahmet kapısını açar." dedi, "Kulları affeder ama şunları şunları affetmez." dedi gitti demek ki.

"Sonra Cebrail aleyhisselam gecenin dörtte biri geçince yine geldi."

Gece ne zaman başlar? bunu açıklayalım.

Gece akşam ezanı okununca başlar.

Berat gecesi ne zaman başladı?

Kanbera'da 8.25'te başladı. Kanbera'da 8.25'te akşam ezanı okunuyor, Berat gecesi o zaman başladı. Sekizi 25 geçe.

Ne zaman biter? Gecenin sonu ne zamandır?

Fecir attığı, tan yeri ağarmaya başladığı, imsak kesildiği zaman, oruçlunun artık oruca niyet ettiği zaman. Gecenin, sahur vaktinin bitip sabahın vaktinin takvimde geldiği zaman.

E biraz karanlıktır ortalık.

Biraz karanlıktır böyle ama gittikçe aydınlanır o.

İlk alâmeti nedir?

Güneşin doğduğu tarafta şöyle dağların arkasında hafif bir aydınlanma başladı, daha üst taraf karanlık ama orada bir aydınlanma başlayınca ne derler?

Tan yeri ağarmaya başladı derler. İşte o zamana bitiyor. O zaman bitiyor iş.

Demek ki o kaçta oluyor?

Diyelim ki burada 4.30'da oluyor diyelim. Sabahleyin 4.30'da oluyor diyelim. Tahminen söylüyorum, dört diyelim. Akşam 8.30'da akşam oldu, onu da dokuz diyelim. Üç saat 12'ye, dört saatte oradan, yarımşar saat daha sekiz saat.

Gecenin dörtte biri geçince ne oluyor?

Yani yatsının vakti girmiş biraz geçmiş, o zaman demek oluyor. Cebrail aleyhisselam yine gelmiş. Şöyle iki saat filan geçince. Tabii bu iki saat yaza göre iki saat. Şimdi bizim Berat gecemiz dokuz saat sekiz saat ama Türkiye'de Berat gecesi 13 saat.

Neden?

Orası kış.

Kış gecesi uzun.

İsveç'te daha uzun, bu sene ondan kârlı. Berat gecesi onlara kışa rastladığı için onların kış geceleri uzun olduğundan onlar kârlı. Berat geceleri uzun, ibadet edip edip sevapları kazanacaklar.

Ben bir kış gününde Stockholm'e gitmiştim, ta İsveç'e. Sabahleyin dokuzda güneş doğuyordu, sekiz buçukta kalksan namaz kılsan kıyabiliyordun, 12'ye beş kala öğlen okunuyordu, bir civarında ikindi okunuyordu, üç civarında akşam okunuyordu. Dokuzla üç arasında altı saat bir gündüzleri vardı, 18 saat gece.

Yerine göre, mevsimine göre bu işler değişebilir ama işte böyle gecenin dörtte biri geçince [Cebrâil aleyhisselam gelmiş.]

Tabii Suud'da bunlar çok oynamaz. Arabistan yarımadası, ekvatora yakın yerlerde bunlar çok oynamaz, aşağı yukarı belli olur. Yani üç saat olur burası gibi olmasa bile. Gece 12 saat olsa dörtte biri üç saat eder. Demek ki şöyle yatsıdan biraz sonra geçince.

Eskiden alaturka saatler vardı. Alaturka saati gençler şimdi bilmezler ama ben ona yetiştim. Akşam ezanı saat 12'ye ayarlanır, saat 12. Oradan itibaren başlar, yani akşam ezanından bir saat geçti mi saat bir oldu derler, iki saat geçti mi iki oldu derler. Bir buçukta yatsı namazını kılarlar. Komşusuna ziyarete gitmişse kadın, saatine bir bakar oo üç olmuş, ben gideyim eve der. Dört oldu mu bayağı geciktim filan der. Yani alaturka saatte zaman akşam ezanına ayarlıydı, öyle ölçülürdü.

Cebrail aleyhisselam yine gelmiş; "Başını kaldır." diye yine Peygamber Efendimiz'e buyurmuş.

Fe-rafe'a re'sehû. "Peygamber Efendimiz başını semaya kaldırmış gökyüzüne bakmış." Fe-izâ ebvâbü'l-cenneti meftûhatün. "Bir de bakmış ki cennetin kapıları açık."

Allah, peygamber olduğu için, Efendimiz'e gözüne göğe baktığı zaman cenneti gösteriyor. Peygamber Efendimiz cennetin kapılarını açık olarak görmüş.

Ve ale'l-babi'l-evveli melekün yünâdî tûbâ li-men reka'a fî hâzihi'l-leyle.

Kaç cennet var?

Sekiz cennet var.

Kaç tane cehennem var?

Yedi cehennem var.

Yedi cehennem sekiz cennet.

Birinci cennetin kapısında bir melek bağırıyormuş, sesleniyormuş, münâdî nida ediyormuş; Tûbâ li-men reka'a fî hâzihi'l-leyle.

Bunları okuyacağım, biraz detaylı ama bunlardan bilgi çıkartacağız. Yani bu gece ne yapmamız gerektiğini öğreneceğiz onun için biraz okuyacağım.

"Ne mutlu!" Tûbâ "ne mutlu, ne hoş, ne iyi" demek.

Tûbâ li-men reka'a fî hâzihi'l-leyle. "Bu gece rükû edenlere ne mutlu!"

Ve ale'l-babi's-sânî melekün yünâdî tûbâ li-men secede fî hâzihi'l-leyle. "İkinci kapıda başka bir melek bağırıyor; 'Ne mutlu secde edenlere bu gecede!'"

Ha, demek ki Berat gecesinde melekler rükû eden, secde eden, namaz kılanları müjdeliyorlar. Cennetin kapısında melekler, "Ne mutlu onlara!" diye sesleniyorlar.

Ne yapacağız?

Anlaşıldı ki bu gece namaz kılmak sevapmış. Rükûlu, secdeli iş, ibadet namazdır. Demek ki namaz kılmak sevapmış, bir.

Ve ale'l-bâbi's-sâlisi melekün yünâdî tûbâ li-men de'â fî hâzihi'l-leyle. "Üçüncü cennetin kapısında bir melek de bağırıyormuş ki, "Ne mutlu bu gece dua edenlere!'"

Tamam, anladık bu hadîs-i şerîften ki bu gece elimizi açacağız, boynumuzu bükeceğiz bol bol tazarru ve niyaz edeceğiz. Buradan bu gece yapacağımız işleri anlıyoruz.

Dua etmek ibadettir. Bunu birkaç defa söyledim, belki video bantlardan da dinlemişsinizdir. Namaz kılmak ibadet olduğu gibi, oruç tutmak ibadet olduğu gibi, Kur'an okumak ibadet olduğu gibi, zikir ibadet olduğu gibi dua etmek de ibadettir.

Yani bir insan camiye gelse otursa, "Aman yâ Rabbi! Şunu isterim bunu isterim, şunu ver bunu ver, boyuna dua etse ne yapmış oluyor?

İbadet etmiş oluyor.

Dua ibadettir. Hem de Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

ed-Duâü muhhu'l-ibâdeti. "Dua ibadetin özüdür, iliğidir."

Eskiden biz, yemek pişti mi etli kemikli yemek geldi mi, çocukluk, iliğini isterdik, annemiz babamız verirdi, kemiğin içinden onu hüüp çeker yerdik, yani kemiğin içindeki iliği severdik. Muhh "bir şeyin özü, iliği" demek.

Muhhu'l-ibâdeti. "Dua ibadetin özü, iliğidir. Can alacak, çok önemli, en kıymetli hülasası." demek. Bu gece demek ki dua edeceğimizi de anladık.

Sonra?

Ve ale'l-bâbi'r-râbi'i melekün yünâdi tûbâ li'z-zâkirîne fî hâzihi'l-leyle. "Dördüncü cennet kapısında da bir başka melek şöyle bağırıyormuş; 'Ne mutlu bu gece Allah'ı zikredenlere!'"

Demek ki bir vazifemiz namaz kılmak, bir kârlı işimiz dua etmek, bir başka kârlı işimiz zikreylemek. Zaten akşamları âdet edindik elhamdülillah bu kampta, yatsı namazından sonra zikir yapıyoruz. Kardeşlerimiz de zikir dersi almak, tasavvufa girmek istemişler. Gençler Allah razı olsun müracaat etmişlerdi. İnşallah ben onlara da şimdi bu mübarek gecede zikir tarifini de yaparım.

Zikir de bu gece yapılacak Allah'ın sevdiği işlerden. Melekler, "Ne mutlu!" diye müjdeliyor, Peygamber Efendimiz'in bildirdiğine göre cennetin kapısından bağırıyorlar imiş.

Ve ale'l-bâbü'l-hâmisi melekün yünâdî tûbâ men bekâ min haşyetillâhi fî hâzihi'l-leyle. "Beşinci cennetin kapısında bir başka melek de, 'Ne mutlu bu gece Allah korkusundan ağlayan âşık-ı sâdıklara!" diyormuş.

Demek ki bu gece tefekkür edeceğiz, boynumuzu bükeceğiz Allah'a yalvaracağız, göz yaşı dökeceğiz. Gözyaşı dökmek sevap, Allah için ağlamak sevap.

Biliyorsunuz iki göze cehennem ateşi gelmeyecek, değmeyecek, yakmayacak.

Yani ne demek?

O gözlerin sahipleri cehenneme girmeyecek demek. Cehenneme düşmeyecek bu insanlar.

Kim onlar?

Bir; aynün bâtet tahrusu fî sebîlillâhi. "Allah için İslâm devletinin hudutlarında kafirlere karşı nöbet tutup bekleyen gözcünün, askerin gözüne cehennem ateşi değmeyecek." İki; Ve aynün beket min haşyetillâhi. "Seccadesinde Allah korkusundan, haşyetullahtan, havfullahtan ağlayan göz cehennem ateşi görmeyecek, onun sahibi cehenneme girmeyecek."

Demek ki Allah için ağlamak da sevap.

Sevgili kardeşlerim!

Hiç gözümün önünde gitmiyor. İnsanın rikkatli bir kalbe sahip olması lazım, duygulu olması lazım. Beyazıt Camii'nde büyük kurrâ hafız, meşhur alim Abdurrahman Hocaefendi vardı. O namazı kıldırdıktan sonra mihrapta bir miktar Kur'an okurdu. Ama öbür tarafta zaten kendisinden hafızlık öğrenen talebeler filan var, kendisi üstaz, büyük alim. Çok güzel okurdu. Başladı, eûzü besmeleyi çekti mi böyle, heykel gibi son derece ciddiyetle, herkesin tüyleri ürperirdi.

Abdurrahman Hoca eûzü besmeleyi çekip Kur'ân-ı Kerîm okumaya başladı. Ben de yakınındayım, üçüncü dördüncü saftayım. Önümüzdeki safta da turist gelmiş bir Arap var. Kıvırcık saçlı, yüzü simsiyah, kapkara yani siyah yüzlü, derisi siyah. Bizim gibi ak derili değil siyah derili ama siyah ama inci gibi parlıyor. Deri siyah ama ayna gibi parlıyor, pırıl pırıl parlıyor, nur dolu. Allah derisini kara yaratmış ama gönlü nurlu, yüzü nurlu.

Abdurrahman Hoca orada Kur'an okuyor bu burada inci gibi gözyaşları döküyor. Anlıyor mânasını, âyetin hangi mânaya geldiğini anlıyor hoca Kur'an okudukça bu buradan hüngür hüngür, şıpır şıpır inci gibi yaş döküyor. Gözlerinden sanki incinin torbası ağzı açılmış aşağı inciler dökülüyor. Belli de oluyor, siyah derinin üzerinde beyaz böyle göz damlaları, göz yaşları belli oluyor. O sahne gözümün önünden gitmiyor.

Peygamber Efendimiz diyor ki; "Kur'an okurken ağlayın. Ağlayamıyorsanız bile ağlıyormuş gibi zorlayın kendinizi." Çünkü Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kelamı, çok önemli.

İşte bu gece de gözyaşı döküp ağlayacak. Ağlanacak çok şeyimiz var, ağlanacak çok halimiz var, ağlanacak çok günahımız var.

Ya Allah o günahlardan bizi cezalandırırsa?

Ya o günahlar dolayısıyla cennete giremezsek?

Ya Resûlullah'ı göremezsek?

Ya iyi insanlarla beraber olamazsak?

Cenneti elimizden kaçırdığımıza mı yanalım, cennete giremediğimize mi üzülelim?

Cehenneme düşüp de atılıp da cayır cayır ateşlerin içinde orada azap görmemize mi yanalım?

"Aman yâ Rabbi! Beni nâr-ı cehenneminde yakma. Beni cehenneme atma. Aman yâ Rabbi! cennetini nasip eyle. Aman yâ Rabbi!

Cennet evine girenlerden eyle bizi.

Cennet içre cemalini görenlerden eyle bizi.

Yâ Rabbi! Cenneti istiyoruz." diye ağlayacağız.

Çocuk nasıl ağlıyor bir şeker için. Anne şeker isterim diyor, baba çikolata isterim diyor, iki dolar ver diyor.

Ne yapacaksın evladım? diyor.

İşte bir şey alacağım.

Vermiyorum deyince başlıyor ağlamaya, silahı onun. Ha ağladı mı annesi babası dayanamaz verir diye ağlıyor.

E biz de yani çocuk kadar olamadık mı?

Biz de Rabbimiz bize afv ü mağfiret eylesin diye ağlayacağız, ağlamaya alışacağız. Peygamber Efendimiz ağlardı.

Muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir keresinde dedi ki;

"Sizin üç arkadaşınız olsa, birisi sizi ölünceye kadar arkadaşlık etse ölünce terk etse. Öteki arkadaşınız ondan biraz daha vefalı olsa öldükten sonra sizi terk etmese de, ruhunuzu teslim ettiğiniz zaman sizi bırakmasa da son vazifelerinizi de yapsa sizi kabre koysa ama kabirden sonra sizin yanınızdan ayrılsa. Kabre koyduktan sonra ne yapacak, ayrılacak. Bir de üçüncü bir arkadaşınız olsa öldüğünüz zaman da ayrılmasa yanınızdan, kabre konulduğunuz zaman da ayrılmasa kabirde size yoldaş olsa. Bu üç arkadaştan hangisini daha çok istersiniz, hangisi daha iyidir?" dedi.

Dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Arkadaş dediğin kabirde de insanın yanına gelmeli arkadaş olmalı, orada yoldaş olmalı, kabirde yalnızlık çekmemeli."

Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

"İnsanın ölünceye kadar ahbaplık arkadaşlık yapan arkadaşı malıdır. Öldü mü, hoh, son nefesi ağzından çıktı mı malı onun değil."

Mal kimin?

Mirasçının.

E n'oldu bu?

Öldü.

Ölünün malı kalmadı. Ölünce mal gider mirasçının olur. Yapacaksa hayrını ölmeden evvel yapsın, öldü mü mirasçı ya hayır yapar ya yapmaz, ya vasiyeti tutar ya tutmaz, ya da vasiyeti bile bozmak için dava açar.

Bir hacıefendi vardı, bizim vakfımıza bir yer bağışladı. Mirasçısı onu elimizden almak için dava etti.

Ya bu adam aklı başındayken, sağlığında hayrını yaptı, ne engelliyorsun adamcağızı?

Para, mal, o gelirse başkası kazanacak. Mirasçısı dava etti.

Bir başka arkadaş vardı, profesör, avukatlara sormuş mirasname, vasiyetname hazırlamış. Ölçmüş, denemiş, düşünmüş, taşınmış bizim vakfımıza mallarını bağışladı, karısı cadaloz malları geri almak için bize dava açtı. Ama iyi sağlam yapmış, profesörlere filan sormuş. Yani işi öyle yapmasa, usuluyle yapmasa alacak, çatır çatır alacak.

İnsanın malı son nefesi verinceye kadardır. Hayrını yapacaksa önceden yapsın. Peygamber Efendimiz diyor ki;

Tasaddak ve ente sahîhun şehîhun. "Sen sıhhatliyken, malı severken, içinde cimrilik duygusu varken hayrını yap."

Cimrilik duygusu var ya insanın, vermek istemez ya, işte o cimrilik duygusu varken, daha canlıyken, sen de sıhhatliyken hayrını yap. Taaam ölüm boğaza gelip de yatakta hırıltı başladığı zaman; "Şu malımı şuna verdim, şu malımı şuna verdim deme. Zaten onundur, onundur o mal." diyor.

Zaten gitti, sen artık ölüyorsun. Öldün mü gitti mal! İnsan hayrı sıhhatliyken, aklı başındayken yapacak.

İmrendiğim bir ihvânımız var. Kendisi zengin, fabrikatör, babasından da bol para geldi, miras. Miras helaldir, ölüm hak miras helal. Babası da çok takvâ ehli, çok takvalı bir insandı, çok dürüst bir insandı. Babasından gelen, kendisinin hissesine düşen malların hepsini hayra harcadı. Şahane, yaldızlı, ziynetli, kocaman kubbeli bir güzel cami yaptı, tıklım tıklım cemaat doluyor taşıyor. Cami böyle fabrika gibi çalışıyor, imreniyorum.

Adam sağlığında yaptı ama dua etmiş. Hastalanınca doktora gitmiş doktorlar korkutmuşlar bunu. Muayene etmişler, "Sen kansersin, öleceksin." demişler.

Yapmayın ya!

E kansersin, öleceksin.

Eyvah!.. Ne yapayım?

Atlamış Londra'ya, Londra'daki doktorlara görünecek. Londra'ya giderken Allah'a yalvarmış, demiş ki; "Yâ Rabbi! Kanser olmuşum galiba. Sen bana ömür ver, ben şimdiye kadar aklımı iyi kullanmadım, hayır hasenât yapmadım. Beni bu hastalıktan kurtar, beni öldürme, hayır yapmak istiyorum ben. Bundan sonraki ömrümde hayır yapmak istiyorum." demiş, gitmiş Londra'ya.

En meşhur doktorlara gitmiş, doktor muayene etmiş, demiş ki;

"Bir şeyin yok. Basit ilaçlarla geçer."

"Yapma ya doktor!" demiş, "İyi muayene et!"

E bir şeyin yok.

"Doktor!" demiş, "Bak ben metin bir insanım, müslüman bir insanım, dayanıklıyım. Amansız bir hastalığım varsa, kansersem filan söyle bileyim, hazırlanayım ölüme. N'apayım, hani doktorlar saklar ya hastalığı, böyle saklamaya lüzum yok ben müslümanım. Söyle!" demiş.

"Yok ya!" demiş doktor, "Hasta değilsin."

Emin misin? Yemin et, bilmem ne.

Yani hasta olmadığı anlaşılmış, ondan sonra ölmeden işte bu hayırları yapıyor.

Deniz kenarında, 30 milyar mı dedi 30 dönüm mü dedi ne dedi, çok güzel bir yerde büyük bir arazisi var, ilkönce onu sattı.

İlk önce onu satmış, "Niye sattın?" dedim.

Diyor ki;

"Ben enayimiyim! Şimdi ben ölünce deniz kenarında o arazi çoluk çocuğun eline geçecek. Orada onlar çıplak çıplak yüzecekler, dünyada keyif yapacaklar, ben mezarda azap göreceğim. Enayimiyim ben!" diyor.

İlk önce onu sattı, bir kere deniz kenarında mirasçılarına günah yapabileceği bir yer bırakmadı, evvela paçayı oradan kurtardı. Ondan sonra camiyi yaptı, ondan sonra camiyi büyüttü, bir kubbenin yanına bir kubbe daha yaptı filan.

Buna imreniyorum, böyle insanlara imreniyorum.

Neden?

Sağlığında hayrı yaptı, çalıştırttı gösterdi. Kuyuyu açtı, suyu akıttı, şarıl şarıl, şarıl şarıl akıyor tamam.

Ben yapamadım da, evladım ben işte ölüyorum, sen benim bu paramla bir cami yapıver benim için olur mu?

He he baba yaparım.

Yapar bekle.

Bekle bakalım yapar mı yapmaz mı, para tatlı gelipte desteleyip cebine koyar mı?

Onu Allah bilir.

Onun için nereden açtık bu sözleri bilmiyorum ama işin başına tekrar gelecek olursak, galiba bu lafları Allah korkusundan ağlamaktan açtık.

Ağlanacak çok halimiz vardır, günahımız vardır, ağlayıp affımızı isteyeceğiz ve kötülüklerden vazgeçeceğiz, iyi işler yapmaya niyet edeceğiz. Bu gece bizim dönüş gecemiz, dönüm noktası. Milattan önce milattan sonra gibi, Kanbera'den önce Kanbera'den sonra diyeceğiz biz herhalde artık. Kanbera'den evvel şöyleydim, Kanbera aile kampından evvel şöyleydim, elhamdülillah o günlerdeki o hallerden kurtuldum diyeceğiz, hepimiz. Çoluk çocuk, büyük hepimizde bir değişiklik olacak bu gece. Dönüş gecesi bu. Milattan önce milattan sonra. Doğum gecemiz bizim bu, ayrı bir gece. Yeniden doğuş, yeniden müslüman oluş gecemiz olur inşaallah.

Ve ale'l-bâbi's-sâdis melekün yünâdi tûbâ li'l-müsellimîne fî hâzihi'l-leyle. "Altıncı kapıda da bir melek; 'Ne mutlu bu gece selam verenlere.'"

Herhalde Resûlullah'a selam vermek mânasına olabilir veyahut da müslimîne okunursa, - kelimenin öyle de okunması mümkün- "Kendisini Allah'a tam teslim edenlere ne mutlu!"

Teslim oldum sana yâ Rabbi!

Hani ben bunu neye benzetiyorum?

Çocuk delikanlı, şubeyle yazışmalar görüşmeler oluyor, diyorlar ki; "Her türlü hazırlığını yap şubeye falanca gün teslim ol."

"Peki!" diyor, vedalaşıyor, yemek veriyor, ziyafet veriyor, dualar oluyor. Ailesi getiriyor, şubeye askerlik yapacak delikanlıyı teslim ediyor.

Teslim oldu artık, kendi kendine bir şey yapamaz artık. Onu askerlik şubesi alıyor birliğe sevk ediyor, her şey izinle, her şey sırayla, her şey bir düzen içinde oluyor. Kendisinin dediği olmuyor birliğin dediği oluyor. Ben İslâm'a gelmeyi buna benzetiyorum.

İnsan İslâm'a geliyor ne demek?

Teslim oluyor.

Teslim olunca ne yapıyor?

Yâ Rabbi! Benim kendi aklım, fikrim, keyfim, zevkim geride kalsın, ben artık sana teslim oldum. Emret emrini tutacağım, ne istersen sana bağlandım, sana dayandım, sana kulluk yapacağım demektir. Bu mânaya da olabilir.

Ne mutlu böyle yapanlara! Ne mutlu gönlünü Allah'a böyle tam döndürüp teslim edebilenlere! Veyahut da ne mutlu Efendimiz'e salât ü selâm getirenlere!

Tabii o mânayı versek mâna olarak salât ü selâm da doğrudur, çünkü salât ü selâm duaların en kıymetlilerindendir. E dua da zaten ibadetti.

Salât ü selâm neden en kıymetli duadır?

Çünkü sen Resûlullah'a salât ü selâm edince Resûlullah sana salât ü selâm ediyor. Resûlullah'ın salât ü selâmına mazhar olan bir insan kurtulur, onun için. Resûlullah'ın duasını kazanmış olur. Zaten bu ay, Şaban ayı Resûlullah'ın ayı. Bu ayda zaten en çok yapılacak işlerden biri salât u selâmı çok getirmek.

Bak burada liste var elimde, Allah razı olsun okuyanlara; "4444 salât ü tefriciye okudum duasını yap hocam." diyor. Bu selavattır.

"1000 tane salat u tuncîna okudum." [diyor.]

Şu duaya başladığımız zamanki okuduğumuz uzun, Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min cemî'i'l-ehvâli ve'l-afât... bunu 1000 defa okumuş.

Allah kabul etsin.

İki Kur'an hatmi var, 41 Yasin okunmuş, ihlâs hatmi var, 2000 kelime-i tevhîd çekilmiş. 2000 kelime-i tevhîd çok değildir.

2000 lâ ilâhe illallah. 70 bin olsaydı, iki tane 70 bin olsaydı filan. Şu izahatı bitirdikten sonra şimdi biz onları tamamlayalım inşaallah.

Buradan şimdi meleklerin ne mutlu ne mutlu demesinden biz bu gece ne yapacağımızı anlamaya çalışıyoruz. İşimiz başka, kafamız dedektif gibi çalışıyor, şimdi biz ne yapacağımızı düşünüyoruz.

Sonra?

Ve ale'l-bâbi's-sâbi'i. "Yedinci kapıda." Melekün yünâdî hel min sâilin fe-yu'tâ sü'lehû. "Var mı içinizden Allah'tan bir dilek isteyecek olan? Haydi istesin, istediği dileği verilecek."

Tamam yaşadık bu gece. Elhamdülillah, çok şükür, bizi bu geceye ulaştıran Allah'a hamd ü senâlar olsun ki Allahu Teâlâ hazretleri; "Yok mu isteyen, istediğini vereceğim?" diyor, melek; "Ne mutlu Allah'tan bir şey isteyene, istediği verilecek." diyor.

Bunu destekleyen, bu mânayı destekleyen başka hadîs-i şerîfler de var. Onları da belki okumaya vakit olmaz çünkü insanoğlu zayıftır, uykusu geliverir filan. Neyse...

Ve ale'l-bâbi's-sâmini melekün yünâdî hel mim müstağfirin fe-yuğferu lehû. "Sekizinci kapıda da bir melek şöyle sesleniyormuş ki." Resûlullah böyle cennetin kapılarına baktığı zaman meleklerin seslenmelerini görüyor. O melek de diyormuş ki; "Var mı Allah'tan bir mağfiret isteyen, ki mağfiret olunsun. Allah mağfiret edecek?"

Var mı afv u mağfiret olunmak isteyen, Allah onu mağfiret edecek?

"Ne mutlu tevbe ve istiğfar edenlere ki Allah onu mağfiret edecek." diyormuş.

Ve kultü yâ cibrîlü ilâ metâ hâzihi'l-ebvâbü'r-rahmeti meftûhaten. Peygamber Efendimiz bu cennetlerin halini müşahade edince, peygamberlik gözüyle görüp peygamberlik kulağıyla, nübüvvet kulağıyla bu meleklerin nidâsını işitince Cebrail aleyhisselam'a sordu ki;

"Ya Cebrail!"

"Bu saadet, bu mutluluk, bu imkân, bu fırsat saat kaça kadar, ne zamana kadar? diye sordu.

Ne zamana kadar bu cennetin kapıları açık? diye sordu.

Muhterem kardeşlerim!

Tabii buradan şu çıkıyor. Hadiste söylenmiyor ama sezinliyoruz, melek demek istiyor ki; "Ne mutlu bir şey isteyene istediği verilecek, cennete bu kapıdan girecek. Ne mutlu namaz kılana, kılanın kapısı burası olacak, buradan girecek." gibi bir mâna var.

O kapıların açık olması, meleğin orada ne mutlu demesi ne demek?

"Haydi böyle yapın da böyle girin." demek. O mâna anlaşılıyor muhterem kardeşlerim.

Sonra?

Peygamber Efendimiz; "Bu cennetin kapıları ne zamana kadar açık?" diye sordu. Kâle. "Cebrail aleyhisselam buyurdu ki." İlâ tulûi'l-fecri. "Tan yeri ağarmaya başlayıncaya kadar."

İmsak vaktine kadar. İmsakın kaç olduğunu saatime sorayım ben bir dakika. Dördü yedi geçe, benim saat öyle diyor. Bir de ihtilaflı; Diyanet vakti daha erken kesiyor, falanca takvimin daha şey. Yani 03.30 ile 04.07 geçe arasına bu iş bitiyor, pazar geçiyor.

Şimdi pazar geçiyor dedim hadisi tamamlayayım.

Min evveli leylin. "Yani akşam namazından başladı şu anda o vakitlerin, kıymetli vakitlerin dakikalarını kullanıyoruz." Fecir vaktinde, 03.30 – 04.00 bitecek bu fırsat.

Sümme kâle yâ muhammed inne lillâhi teâlâ fîhâ utekâ mine'n-nâri bi-adedi şi'âri ğanemi kelb. "Bu gecede Allah'ın affettiği çok mü'min var; cehennemi hak etmiş, cehenneme düşmesi durumu meydana gelmiş, cehenneme müstehak olmuş çok günahkâr mü'min kul var ki Allah onları mağfiret edecek, cehennemden âzat edecek, cehenneme atıp yakmayacak. Benî Kelb kabilesinin koyunlarının pöstekilerinin kılları sayısınca."

Tabii sabahleyin kıllarını saymak zordur dedik ama aslında ne yaparsın?

Bir santimetrekarede kaç kıl var sayarsın. Yarım saat on beş dakikada bir santimetrede kaç kıl olduğunu sayarsın. Derinin kaç santimetrekare olduğunu bulursun, onunla çarparsın. Kaç tane koyun varsa onun sayısıyla çarparsın ortaya kaç kişinin af olacağı çıkar, yani pek de hesaplanmayacak bir şey değil. Her şeyin kestirme hesabı var.

Tabii insan bunu anlasın diye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah'ın çok kulları affedeceğini anlatmak için "Beni Kelb kabilesinin koyun sürülerinin koyunlarının postlarının tüylerinin sayısı kadar" diye buyurmuş.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Bir de burada izin verirseniz, uykunuz gelmezse bir şeyi, beni çok heyecanlandırdığı için onu da anlatmak istiyorum. İsterseniz onu da okuyalım. Bakın kitabı yazan Abdulkadir Geylânî Efendimiz buyuruyor ki. Abdulkadir Geylani Efendimiz Kâdirî tarikatının pîri. Burada bazı kelimeler var, bana çok dokunduğu, tesir ettiği, heyecanlandırdığı için size de okumak istiyorum. Abdulkadir Geylânî Efendimiz edip, çok edip, çok güzel, kalemi çok kuvvetli, kitabı çok güzel. Buyuruyor ki, "Bu gece."

Leyletü'l-hükmi ve'l-kadâ ve leyletü's-suhtı ve'r-rıdâ. "Bu gece Allah'ın kulları hakkında hükmetme, mukadderâtı tayin etme ve kaza ve kaderi belirleme, tasdik etme zamanıdır." Ve tabii bu hükmetmek, mukadderâtı tayin etmek; şu kulumun mukadderatını şöyle eyledim, bu kulum hakkında şunu hükmeyledim.

Nasıl olur yani?

Leyletü's-suhtı ve'r-rıdâ. "Kimi kuluna kızdığı için ceza var, kimi kulunu sevdiği için, hoşnut ve razı olduğu için mükâfat var." Yani hüküm ona göre olacak.

Sonra?

Leyletü'l-kabûli ve'r-reddi ve'l-vusûli ve's-saddi. "Bu gece Allah'ın kulunu kabul ettiği veya reddettiği gecedir. Kulun Allah'a kavuştuğu veya önünün engellendiği gecedir." Seçtiği kelimeler çok güzel kelimelerle anlatıyor, ben de Türkçeleştirmeye çalışıyorum.

Ve leyletü's-seâdeti ve'ş-şekâi ve'l-kerâmeti ve'n-nekâi. "Bu gece bazı insanların mutlu, bahtiyar mü'minler defterine yazıldığı gecedir, bazı insanların da kötü, günahkâr, Allah'ın sevmediği şakî kulları defterine yazıldığı gecedir." Bazılarına ikramda bulunacak bazılarından da intikam alacak, işlediği günahın cezasını vererek Allah burnundan getirecek. O gecedir.

Fe-vâhidün fîhâ yes'adü ve'l-âharu fîhâ yüb'adü. "Bir kul ebedî saadete erer bu gece, öteki kul da Allah'ın rahmetinden uzak düşer bu gece." Ve vâhidün yüczâ ve vâhidün yuhzâ. "Bir kul mükafata mazhar olur, bir kul hüsran ve hizlana mâruz olur." Ve vâhidün yükramü ve'lâharu yuhramu. "Bir kul ikrama, ikrâm-ı ilahîye kavuşur, öteki kul mahrum kalır." Ve vâhidün yüecceru ve'l-âharu yühceru. "Bir kul ecire nâil olur, öteki kuldan yüz çevrilir, uzaklaştırılır." Fe-kem min kefenin mağsûlin ve sâhibühû fi's-sûki meşğûlin. İşte bu cümleler beni çok titretiyor.

"Nice kefeni yıkanmış insan var ki adam farkında değil pazarda alışverişle meşgul."

Kem min kefenin mağsûlin. "Yıkanmış kefen." demek. Kefenleri zemzem ile yıkıyorlar, ölünce yıkanmış kefene saralım diye hazırlıyorlar. Kem min kefenin mağsûlin. "Yıkanmış nice kefenler var ki." Sâhibühû fi's-sûki meşğûlin. "Sahibi çarşıda pazarda alışverişte."

Yahu kefenin yıkandı haberin var mı?

Ve kem min kabrin mahfûr ve sâhibühû bi's-sürûri mağrûr. "Nice kazılmış kabirler var, -kaderde o sene ölecek diye yazılıyor ya. Yani daha kabri kazılmasa bile kazılacağı yazılıyor.- Nice kazılmış kabir var ki sahibi sevinç içinde aldanmış yaşayacağım sanıyor."

Mağrûr "aldanmış" demek. Dünya hayatı insanı aldatıyor. İnsanı en çok aldatan duygu tûl-i emeldir. Bunu size galiba Melbourne'de iken bir konuşmamda anlattım.

En tehlikeli, kaçınılması gereken duygulardan, düşüncelerden birisi nedir?

Tûl-i emeldir.

Tûl-i emel ne demek?

Tûl "uzunluk" demek, arz ve tûl eskiler bilirler, emel de "ümit etmek" demek.

Ümidin uzun olması neye kötüymüş, bunun neresi kötüymüş?

Şurası kötü muhterem kardeşim. Adam sanıyor ki çok yaşayacağım, halbuki biraz sonra ölecek. Kefeni yıkanmış, adam çarşı pazarda alışverişte meşgul. Kabri kazılmış sevinç içinde oynamakla aldanmış duruyor. Tûl-i emel yani bu sene ben ölmem.

Bak bu sene şimdi Berat gecesindeyiz; "Ya ben kaç tane Berat gecesi görürüm!" dedi mi insan bu nedir?

Tûl-i emeldir. Ümidi uzayıp gidiyor.

Ben bu sene ölecekler arasına yazıldıysam diye insanın aklı başından gidecek, öyle yalvaracak. Allah'a öyle kulluk etmesi lazım, tûl-i emel insana bunu yaptırtmıyor.

Canım daha çok yaşarım tevbe ederim.

Ama öleceğini bilen insan ne yapar?

Tedbirini alır, iyi insan olur, tevbekâr olur.

Bizim enişte, Allah rahmet eylesin, köyde bizim bir eniştemiz vardı. İzmir'de hastaneye gitmiş doktor açıkça demiş ki; "Arkadaş sen ciğerini sigarayla mahvetmişsin, doldurmuşsun, senin ciğerin zifir dolmuş. Katran doldurmuşsun sen ciğerine. Sen üç ay yaşarsın." demiş. "Allah'tan ümit kesilmez ama üç aylık kadar nefes alacak bir yer kalmış burada, her taraf zifir dolu zift dolu. Senin ciğerinde hava alacak yer kalmamış ki kardeşim!" demiş.

Biz tabii şehirdeyiz, haberimiz yok. [Doktor] böyle demiş, enişte kimseye de söylemiyor. Eve gelmiş, Kur'ân-ı Kerîm'i açmış, hatimler indirmiş, tesbihler çekmiş, üç ay içinde de innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, ölmüş gitmiş.

[Öleceğini] bilen insan ne yapıyor?

Tevbe ediyor, Kur'an okuyor, namaz kılıyor, malları bölüştürüyor, haklarını dağıtıyor, helalleşiyor, tedbir alıyor. Ummayan insan, bilmeyen insan tedbirini almıyor, daha yaşarım, daha çok iş yaparım diyor, o gece ölüyor. O gece ölüyor...

Size anlattım ki geçtiğimiz Mirac kandilinde bize vaaz eden insan evine varamadı yolda öldü. O gece bize vaaz etmişti üniversite doçenti bir kardeşimiz, ertesi gece kabirindeydi.

O camide vaaz ederken ertesi gün ben kabirin içinde olacağım diye tahmin ediyor muydu?

Öyle onu bilseydi insanda hal kalır mı?

Bu beni çok, işte bu sözler beni çok duygulandırıyor. Bu duyguları sizin de duymanızı istediğim için bu satırları okuyorum.

Ve kem min femi dâhıkin ve hüve an karîbin hêlik. "Nice gülen ağız var ki yakın zamanda belasını bulacak, helâk olacak." Ve kem min menzilin kemüle binâühû ve sâhibühû kad ezife fenâuhû. "Nice bina vardır ki sıvası badanası tamamlanmış halbuki sahibinin yok olma zamanı yaklaşmış."

Adam köşk yaptırdım diye seviniyor, badanası bitti, boyası bitti, perde alıyım malıyım. Ekseriyetle de böyle oluyor muhterem kardeşlerim. Özene bezene ev yaptıran özendiği evine giremeden ruhunu teslim ediyor. Bunun çok misâli var. Belki sizin de bildiğiniz yakınlarınızdan misalleri vardır. Fani dünyaya aldanıyor insanlar.

Ve kem min abdin yercü's-sevâb ve yebdû lehü'l-ikâb. "Nice kul vardır ki Allah'tan sevap tahmin eder ama ikâba müstehaktır, cezalı kuldur."

Bazı insanlar da kendisinin kötülüğünü anlayamıyor, halbuki cezaya müstehak. Bazısı haddini bilir de bazısı bilmiyor.

Bak Hasan-ı Basrî hazretleri kabre gömülmüşte kabirden çıkmış gibi böyle evinden beti benzi atmış olarak dışarıya çıkmış;

Ne oldu, hasta mısın? demişler

Valla demiş, gemisi parçalanıp batan insandan daha fena durumdayım.

E niye?

"E hayatımı biliyorum, günahlarımı biliyorum kesin ama affolunduğunu bilmiyorum. Günahlarım affolundu mu olmadı mı bilmiyorum. Evet ibadetler yaptım ama ibadetlerimi Allah kabul etti mi etmedi mi meçhul. Benden daha kötü durumda kim var?" demiş.

Hasan-ı Basrî tâbiinin en büyüklerinden birisi. O ümit içinde değil korku içinde ama ondan milyon kere daha derecesi aşağıda olan günahkâr hiç pervasız, sanki sevap verecek diye bekliyor.

Tûl-i emel hepimizi aldatıyor. İnsanoğlullarının hepsi birbirine benzer, birisinin başına gelen ötekisinin de başına gelebilir.

Allah bize uyanıklık versin.

Ve kem min abdin yercü'l-beşâre fe-tebdû lehü'l-hasâra. "Kimisi müjde bekler ama ziyan haberi gelir." Ve kem min abdin yercü'l-cinân fe-tebdû lehü'n-nirân. "Kimisi cenneti umar, cenneti düşünür ama cehennem ateşlerine düşer." Ve kem min abdin yercü'l-vasl fe-yebdû lehü'l-fasl. "Kimisi Allah'a kavuşacağını sanar ama ayrılık nasiptir." Ve kem min abdin yercü'l-atâ fe-yebdû lehü'l-belâ. "Nice kul Rabbinden atâ bekler ama bela gelir." Ve kem min abdin yercü'l-mülk fe-yebdû lehü'l-helk. "Saltanat süreceğini sanır nice insan ama helake uğrar."

Padişah oldum der, hükümdar oldum der, başkan oldum der ama helaki yazılmıştır.

İşte Abdulkadiri Geylânî hazretleri bunları sıralıyor. Bu gece bunların tayin edildiği gece olduğundan tabii yalvarıpta Allah'tan yazımızın, alın yazımızın güzel olmasını istememiz lazım.

Peki yalvarınca bu işler değişir mi?

Yalvaracağız da, peki yalvaralım hocam peki yalvaralım da Allah acaba kabul eder mi?

Evet, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfi vardır.

ed-Duâü yenfa'u bi-mâ nezele ve mâ lem yenzil. "Dua gelmiş belayı kaldırmaya da fayda sağlar, henüz gelmekte olan, daha ulaşmamış olan belanın da dönmesine fayda sağlar." Yani dua fayda sağlar.

ed-Duâü yeruddü'l-kadâe ba'de en yübrame. "Dua Allah'ın mukadderât hükmü kesinleşmişken onu değiştirtir."

Değiştiren yine Allah. Kulum dua etti, değiştirin der değişttirir. Hüküm onun olduğundan, haydi dua ettin kulum, dua ettim duasını şöyle yaptım der meleklere onun dediği olur. Onun için dua edeceğiz, Allahu Teâlâ hazretleri bizi afv u mağfiret eylesin diye çok dua edeceğiz, yalvaracağız.

Sayfa Başı