M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 21-22.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn vesselâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

Ahvefü mâ ehâfü alâ ümmetî selâsün dalâletü'l-ehvâi ve't-tibâ'uş-şehevâti fi'l-batni ve'l-ferci ve'l-ucubü.

Ravâhü'l-hakîm an eflaha.

Bunu geçen ders okumuşsak da lüzumuna binâen bugün tekrar ediyoruz, Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki;

"Ümmetimin üzerine korktuğum şeylerden üç şey daha vardır ki ümmetimin hevâlarına, nefsi hevâlarına uymaları, şehvetlerine gerek yemekte gerek diğer mamüllerde uymalarından, bir de kendilerini beğenmelerinden; gerek fikirini gerek harekatını gerek herhangi cihetten olursa olsun kendini beğenip üstün görmesi."

Yine bunun üzerine üç şeyden daha korkarım ki buyurmuştu;

Birisi şuhhun mutâ'un. "Sıkılık." İkincisi, hevâsına ittibâ. Yine aynı ibareleri başka lafızlarla [ifade buyurmuşlar.] Birisi de heven müttebe'un. "Hevâsına ittibâ." Bir de îcâbü külli zî ra'yin bi-re'yihî. "Herkes kendi reyini beğenmesi."

Kendi fikrini kitaba, sünnete tatbik etmeden "Benimki doğrudur" diyor ama kitaba yani altını, kalp para altın altının değerinde [değil,] fakat onu altıncıya verdin mi buna bakınca bunun ne mal olduğunu sana söyler; bu altın değil kalptır der. Sen ona müracaat etmiyorsun kendi kendine diyorsun ki "Bu altındır." ama altın olmadığı o mihenk taşına vurulunca meydana çıkıyor.

Onun için bu çok fena bir şeydir ki külli zî ra'yin bi-re'yihî. "Herkesin kendi reyini beğenmesi" çok acayip bir şeydir. Hepimiz için güzel bir derstir.

Bir vakit bir vergi kondu biliyor musunuz?

Tüccarlara, zenginlere umumiyetle bir vergi verildi. Bu vergiyi tabii herkesin haline göre taksim ettiler ama çokça para. Yahudiler vermediler bu parayı.

"Parayı vermeyen Erzurum'da bilmem Aşkale'de taş kıracak." dediler. [Yahudiler;]

"Biz taş kırmaya razı oluruz bu parayı veremeyiz." dediler.

Niçin?

Hahamı öyle dedi de onun için. Haham dedi ki onlara, "Paraları vermeyin. Gidin taş kırın, ne olacak paradan, parayı vermekten! Taş kırarsınız ödersiniz borcunuzu, vermeyin paraları." dediler.

Onlar hahamını dinledi parayı vermedi sonra paçayı da kurtardılar. Ama biz böyle değiliz, biz kendi reyimizle [karar veririz;] herkes yani 40 milyonun 40 milyon reyi var, herkesin ayrı reyi. Bu çok [tehlikeli bir şey.]

Onun için Cenâb-ı Peygamber'in korktuğu şeylerden birisi de bu herkesin kendi reyini beğenip kendine göre yol tutması.

Allah kusurlarımızı affetsin de Müslümanlık [ilerlesin.]

Şimdi bir cemaat geliyoruz burada işte 40-50 kişi, 100 kişi; imam efendi Allahu ekber diyor uyuyoruz namazı kılıyoruz ama namazda uyarız, başka şeyde uymayız. Namazda uyarız ama reyimize gelince oo orada müstesna, orada uymak yok. Halbuki;

Ve mâ erselnâ min rasûlin illâ li-yütâ'a bi-iznillâhi. "Peygamberlerin gönderilişi ve onların vekillerinin gönderilişinin sebebi itaat olunsun diyedir."

İtaat etmedikten sonra yalnız namaza gelmişsin, bu kadar kişi var...

Allah kusurumuzu affetsin.

Onun için bu çok güzeldir, mihenk taşına vurmak lazım fikrini, "Benim fikrim doğru mudur değil midir?

O mihenk taşı da kimdedir öyleyse?

Kuyumcudadır, herkesin elinde mihenk taşı yoktur ki! Bana satarlar alırım altını, oh bak sana güzel bir beşibirlik alıverdim diyerekten takarım hanımın boynuna ama sarrafa yahut kuyumcuya gidince onu mihenk taşına vurunca, "Bu kalp efendi, aldatmışlar seni." derler ama iş işten de geçmiş olur.

Onun için Allah kusurlarımızı affetsin.

Mihenk taşı [kim]?

Mihenk taşı da ulemalardır. Nasıl altının mihengi kuyumcuların elindeyse dinin de mihenk taşı da ulemadır. Ama onlar da bu yolda değildir onlar da her birisi âhenkte, ayrı bir yol. Onlar da herkes kendi reyinde.

Allahu Teâlâ'nın bir gadabından korkarız, yani bu bir gadap olmasın?

Çünkü Müslümanlıkta böyle çeşit bölünmelere imkan yok, cevaz da yok. Ama bizim demek ki bu hale düşüşümüz, bir felaketin içine düştüğümüzün başlıca alâmetlerinden birisi oluyor, Efendimiz ahvefü mâ ehâfü diyor. "Korktuğum şeylerden en korkuncu, en korkunç şey..."

Bizim her şeyimiz öyle. Bak alttakini de geçen okumuştum da yine bugün de dinleyelim.

Ehûke fi'l-islâm lâ tükellifhü mine'l-ameli illâ mâ atâka ve athimhü min ta'âmike ve elbishü min libâsike fe-in kerihtehû fe-bi' ya'ni'l-abde.

Hz. Huzeyfe'den rivayet olunan şu hadis hepimizin yüreğini dağlar. Bu Müslümanlığımızın bir ölçüsüdür bir de. Biz Müslümanlığı namazda ararız; namaz kıldık mıydı oruç da tuttuk muydu tam müslüman sayarız kendimizi.

Fakat şu hale bakınız!

Bu hadisin rivayetinde, zâtın birisi Ebâzer hazretlerini görmüşler gidiyor, kendisi bir hayvana binmiş, aynı hayvana kölesini de bindirmiş, kendisi nasıl giyindiyse kölesini de aynı şekilde giydirmiş. Fark yok aralarında ama birisi köle birisi efendi. Derken bu adam demiş ki;

Yahu ne bu hal! Şuna bak, sen misin efendi bu mu efendi, hanginizi fark edeceğiz bre?

Şimdi şurasını iyi düşünmek lazım ki biz bugün ne kadar sınıflanmış ayrılıklara bölünmüşüz, çok ayrılıklara bölünmüşüz. Ama bu iş idrakimizi tazeler.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Demiş ki;

Neden? Neden beis görüyorsun? Bu benim kölemse o da Allah'ın kulu. O benim kölem ama Allah'ın kulu, benim de din de kardeşim. Allah'ın kulu benim de kardeşim; niçin kendimin giydiği giydirmeyeyim, niçin kendimin yediği gibi yedirmeyeyim, neden beis gördün?

Demiş ki;

Ben cahiliyet devrinde, gençlik devirlerinde bir adama darıldım ona acı söyledim, çirkin söyledim, adam beni gitti Resûlullah'a şikayet etti. Bu sefer Resûlullah da bana dedi ki;

"Sen hâlâ cahiliyet devrindeki fikirleri bırakmamışsın, hâlâ o kafada yürüyorsun."

Neden yâ Resûlallah?

Demiş, "Böyle laf söylenir mi? O da senin kardeşin, dindeki kardeşin?"

Köle ama dindeki kardeşin. Ne olursa olsun yahu. Hizmetkâr yani ama kardeşindir, din kardeşindir.

"Ne caseretle bu sözü söyleyebiliyorsun ona?"

Halbuki bugün ne kadar yalanları insanlar uydurup uydurup da insanların aleyhinde konuşabiliyorlar ve bunları da bilâpervâ konuşabiliyorlar.

Allah bu şuursuzluktan bizi kurtarsın.

Bu neden?

Fikrini beğeniyor, reyini beğeniyor, karşısındaki fikir sahibine hürmet etmiyor.

Halbuki şimdi yeni bir usül var herkesin fikrine hürmet lazım diyorlar. Herkesin fikrine hürmet lazım gelir derken, müslüman bir şey söylerse onun fikrine herkes muhalefet ediyor, toptan muhalefet.

Halbuki şimdi şurada ne güzel [söylemiş] ama!

Ve athimhü min ta'âmike. "Bu senin kölen olmakla beraber dinde kardeşin olduğu için yediğinden yedireceksin ona."

Ve sen baklava ye, börek ye, tatlı tuzlu etleri ye ona bir parça kuru ekmekten bir parça, efendim sırf fasülye verdin miydi o da oldu bitti işte!

Böyle iş yok! Sen nasıl yiyorsan onu da öyle yedireceksin.

Bak Müslümanlıktaki bu kaideyi görüyor musun, var mı bugün bunu tatbik ettirecek bir kimse?

Ne fukarasın da var ne yükseğinde var.

Halbuki bunun bir canlı noktasını da yine arz edeyim. Kaç defa da tekrar etmişimdir ama beis yok.

Acemistan fetholundu, bir çok ganâim elde ettiler getirdiler, bir hisse de Hz. Ömer'e ayırmışlar. Sofrasına işte orada ki konverselerden filan neler getirdiyseler sofraya koymuşlar. Hz. Ömer yemeğe gelmiş, bakmış ki sofra süslenmiş, görülmedik yemekler var sofrada."

"Ne bunlar?" demiş.

İşte bunlar efendim Acemistan'dan getirdiğimiz ganâimden, size de bir hissecik ayırdık.

Bu memlekette fakir kalmadı da mı bunu benim soframa getirdiniz?

"Bu memlekette fakir kalmadı da mı bunu benim soframa getirdiniz?" derken bugünkü hale bak sen, bugünkü hale bak! Bugün herkes yaşamanın nerede olduğunu böyle arayıp duruyor. Yüksek para nerede, yüksek zevk nerede, yüksek sefâ nerede herkes o tarafa doğru bir hücum ediyor. Öteki zuafâ ne olursa olsun, kimin umurunda!?

Allah kusurlarımızı affetsin.

Ve elbishü min libâsike.

Sen 1000 liralık bir kumaş[tan yapılmış bir] elbise giyerken ona da 100 liralık elbise giydirip de savuvermek caiz olur mu?

Sen nasıl 1000 liralık elbise giyiyorsan ona da 1000 liralık elbise yapacaksın.

İslâm'ın kaidesi [bu]. Ehûke fi'l-islâm diyor.

E biz biribirimize kardeş olup da böyle bir kaidenin altına girersek kavga mı olur, gürültü mü olur, dövüş mü olur, kim kimi vurur?

Hııh, bugünkü zihniyetle İslâm zihniyetine bir bakın barıştırabilir misiniz yan yana?

Bugünkü kafalar nerelerde geziyor, İslâm bize ne telkin ediyor!

Allah kusurlarımızı affeylesin.

[Enes radıyallahu anh'ın] bu rivayeti hepimiz için büyük bir ders.

Eddi mefteradallâhu aleyke.

Cenâb-ı Peygamber buyuruyor ki;

"Size farz olunan, emrolunan ibadetleri edâ ediniz."

Allah neler farz etti?

Beş vakit namaz, ramazanda oruç, hac, zekat, farzlar nelerse bunları edâ ediniz.

O zaman ne olur?

Tekün min a'bedi'n-nâsi. "Bütün insanların en âbidi sen olursun."

Bundan evvelki hadiste; itteki'l-mehârime [buyuruldu.] Allah'ın haramlarından kaçınız ki bunlarda farzdır. Nasıl namaz kılmak farzsa haramdan kaçmak da öyle farzdır. Yalnız namaz kılmak farz değil, namaz kılmak nasıl farzsa haramdan kaçmak da, o da farzdır. Onun için orada;

İtteki'l-mehârime. "Allah'ın haramlarından kaç ki nâsın âbidi olasın." [buyuruldu,] burada da, eddi mefteradallâhu aleyke tekün min a'bedi'n-nâsi. "Nâsın en âbidi olmak istiyorsanız Allahu Teâlâ'nın farz ettiği emirleri hiç şüphesiz tut." [buyurdu.]

Emir iki türlü; birisi yap, birisi yapma.

Bizde de öyle değil mi?

Binâenaleyh ibadetler farz olunca günahlardan kaçmak da farzdır. Mesela içkiyi terk etmek farzdır, kumarı terk etmek farzdır, zinayı terk etmek farzdır. Farzdır bunlar, haramdır çünkü. O haramı terk etmek borcumuzdur o da farz olur. Ne kadar günah varsa [onları da terketmek farzdır.]

İkincisi;

Ve'ctenib mâ harramellâhu aleyke. "Cenâb-ı Hakk'ın haram ettiği şeylerden de kaç, içtinap et, sakın."

Neleri haram etti?

Evvela faiz başta.

Kaçan var mı bugün faizden? Faizden kaçan var mı?

Zenginlerden hangisini yoklarsan yokla, büyük servet sahiplerinin hepsi faizin altında yuvarlanıp duruyor. Onun için bu faizin aleyhinde konuşanları sevmezler çünkü "İşimiz rast gitmeyecek, parayı nerden alacağız sonra?" diyor.

Parayı nerden alacağız, bu fabrikayı nasıl çevireceğiz?

Ama faiz veriyorsun, günaha giriyorsun?

"Olsun ne yapalım, Allah kusurumuzu affeder." der. Nasıl derse artık, kendisini kurtarmaya çalışır.

Öteki de der ki; "İyi ama, size faiz verdirmeyeceğiz ama farz edelim ki banka faiz dağıtmak suretiyle bir milyar iki milyar kazanç temin ediyor. Biz bunu fabrikalara vereceğiz, fabrikaların kazancından, bu banka iki milyon kazanırken 10 milyon 10 milyar, 20 milyar kazanacak. Senin menfaati şahsiyenden menfaati âmme efdaldir. Menfaati âmme efdaldir, âmmenin menfaati için şahsın menfaatleri göze alınmaz. Bunu ama kimse dikkat edemez, "Benim işim rast gitmeyecek olmaz bu iş. Bu iş iyi bir fikir değil!" der.

Halbuki Hz. Allahu celle ve alâ'nın faiz hakkında emirleri çok şiddetli. Emirleri çok şiddetli, "Harbe kalkar" diyor Allah. İşiniz yoksa, harbe cesaretiniz varsa Allah'la harp ediniz de bakalım kurtarın yakayı! Olur iş değil yani. Onun için Cenâb-ı Peygamber de;

Ve'ctenib. "Sakın!" [buyurdu.]

Neden?

Mâ harramellâhu aleyke. "Hepsi birden, neleri haram ettiyse o haramın hepsinden kaçmak lazım." ki işte okuyoruz akşamları, Cuma gecelerinde başka gecelerde, ki haram olan şeylerin ne kadar fena olduğunu. Ki bugün 1200 taneye çıkarılmış sayısı az çok, ve bunların hepsi haram, bunlardan hep sakınmak lazım.

Bunların en büyüğü 70 tane diye sayılır, o ahlak kitaplarının içerisinde hep yazılı bunlar.

Ne olacak haramlardan kaçarsak?

Tekün min evra'ı'n-nâsi. "O zaman verâ denilen, müslümanların en Allah'tan korkanlarından olursun."

Verâsız müslüman cansız insan gibidir; canı çıkmaya işte hani insan canı çıkacak gibi, ölmemiştir ama hayrı da yoktur yani, yatıyor yerde nerdeyse canı çıkacak.

Bu insan mı?

İnsandır.

İnsan dediğin o insan nasılsa, bu haramlarla beslenen insanlar ki verâ denilen Allah korkusu yok içlerinde, Allah korkusu olmayan insanların hali bu yatakta ölmeye hazırlanan insan gibidir yani işe yaramaz; kalk desen kalkamaz, vur desen vuramaz, tut desen tutamaz. Yardıma muhtaç bir insan, işi bitmiştir. Bu verâsız insanlar da işi bitmiş müslümana benzer işte, tıpkı bizim gibi.

Allaah!..

Verda bi-mâ kasemellâhu leke. Bir de Allahu celle ve alâ'nın hepimize taksim ettiği bir taksim var; taksimât-ı ilâhî. Kimisine beş, kimisine 10, kimisine 1000, kimisine 100 bin. Bu Allah'ın taksimi. Buna, bana beş veriyorsun da ona neden 1000 veriyorsun demeye kimsenin hakkı yoktur. Çalış, sen de bin al.

İllâ mâ se'â. "Çalıştığın nispette alacaksın" ama o da takdîr-i ilâhîyeye bağlıdır, her çalışan buna muvaffak olamaz. Mektepten bu kadar çocuk çıkar, her çalışan bir memuriyete giremez çoğu da açıkta kalır.

Sebebi?

Taksimât-ı ilâhî. Karışmayız ona. Binâenaleyh;

Verda bi-mâ kasemellâhu leke. "Sen Allahu Teâlâ'nın verdiği rızkın, rızıktaki taksimine razı ol."

Kimsenin ekmeğinde gözün olmasın.

O 1000 lira alıyormuş, öteki 100 bin lira alıyormuş.

Almış, bana ne?

Allah'ım bana da bunu takdir etmiş; "Yâ Rabbi! Sana çok şükür, aç değilim susuz değilim." [dersin.] Onun için kendinden aşağılarına bakarsın, ki o zavallı evi yok, barkı yok, üstünde yok, başında yok, belki akşama çorbası da yok. Eh bana elhamdülillah Cenâb-ı Hak bir çorba da nasip etmiş diyerekten teşekkür edersin Allahu Teâlâ'ya. Ama yukarıya bakarsan başını kaldırırsan o zaman da işin altından çıkılmaz elbette.

Ne olacak Allahu Teâlânın takdirine razı olursak?

Tekün min ağne'n-nâsi. "O zaman insanın, insanların en zengini, insanların en zengini Allahu Teâlâ'nın taksimine razı olanlardır."

Ötekinin 100 bini vardır, 100 milyonu vardır fakat hâlâ gözü doymaz. Onun için o razı olmadığından dolayı, fakir de değil, fakirdir yani zengin de değil, ne kadar olursa olsun.

Allah kusurlarımızı affetsin. Tevfîkât-ı samadâniyesine mazhar etsin de verdiklerine razı olan ve haramlardan son derece sakınıp kaçınan kullarından eylesin.

Haramın çok çeşidi var, mesela zina haramdır onu herkes bilir. Fakat zina haram olduğu gibi göz zinası da var. Bugün her şey meydanda, sen ona dikkatli dikkatli, tekrar tekrar bakarsan o da senin için bir zina olur, yani zinanın günahı gelir. Zina etmediğin halde zina günahı gelir. Elinle değersin, temas edersin, huylanırsın muylanırsın bunlar da ayrıca vebal. Onun için hepsinden kaçınmak lazım.

Bu da Allahu Teâlâ'nın tevfikine, inâyetine, lütfuna muhtaçız. Onun için beş vakit namazda; "Yâ Rab! Bizi bize bırakma!" [diye dua ediyoruz.]

Bizi bize bırakma, ne kadar?

Göz açıp yumacak kadar az bir zaman olsa da bize bizi bırakma çünkü aciziz, zaifiz, nefis var, şeytan var, şehvet var; düşmanların çoğu üzerimizde. Bunlardan kurtulmak kendi elimizden gelmez.

Biz âciz mahlûkuz, binâenaleyh bizi yardımından bırakma yâ Rabbi!

İkinci bir hadiste [buyuruluyor ki;]

Eddi'z-zekâte'l-mefrûdate.

Şimdi hepimizin bir az çok geliri var, serveti var. "Bu servetten 40'ta birini Cenâb-ı Hak emretmiş ki fukaralara veriniz ki onlar da zaruretten kurtulsun."

Bakınız bu çok mühimdir. Şimdi bizim çok zengin kardeşlerimiz var ki zekatın adını bile bilmezler ve zekatı vermeyi de hiç düşünmezler bile. Sonra çok acaip fikirler de söylerler ki şaşılacak şeylerdir.

Hem sanki kendisi kendisine hakimmiş de o paraları kendisi kazanmış, binâenaleyh ondan meteliği dışarı çıkarmak için korkar ama 100 binler israf yapar, 100 binlerce israf yapar, günahlara harcar, fena yerlere harcar ama emrolunduğu farz olan zekatı vermekten kaçınır. Kaçındığı için de en büyük günahı yüklenmiş olur.

Onun için Hz. Allah celle ve alâ namaz âyetleri[nde] ve ekîmü's-salâte diye namazın kılınmasını emrederken ve âtü'z-zekâtı da arkasında ilave ediyor ki namazla beraber zekatı da vereceksiniz. Çünkü İslâm iki şeyin, iki kaidenin altında; Allahu Teâlâ'nın emrine itaat mahlûkâtına şefkat.

[Allahu Teâlâ'nın] mahlûkâtına şefkati olmayan insanın ne hayır olur artık?!

Senin istersen 100 milyonun değil 100 milyarın olsa kıymeti yok. Allah'ın mahlûkuna şefkat edeceksin. O mahlûkâtın içerisinde her şey, her şey var...

İnsan olmakla beraber hayvan da Allah'ın mahlûku, hayvana da acımak vazifemizdir. Onu keserken, mesela kurban keseceğiz yarın, keserken öyle canavarca hayvanı hırpalayarak kesmek caiz değil. Onu usûletle, güzel güzel, okşaya okşaya, bıçağımız bilenmiş, hazırlanmış, uysallıkla güzel güzel yatırır, tekbirler getirerekten güzelce kesersin, birden de kesip hayvanı incitmezsin. Her zaman olmaz bu iş. Ona da hayvana da acımak [lazımdır.]

Biliyorsunuzdur ki bir adamı cennete koymuşlar, sebebi de bir zaman bu adam bir kuyuya gitmiş, susamış yüreği yanmış bir kuyunun başına gitmiş. Tabii insan olduğu için kuyuya inebilmiş, suyunu içmiş kuyudan çekilmiş gitmiş.

Bakmış ki bir köpek de kuyunun etrafında dolaşıp duruyor, dilini çıkarmış kuyunun etrafındaki taşları yalıyor, soğuk, ordan istifade etmek için, zavallı...

İnmiş kuyuya, bir kovası filan da yok elinde, ayağındaki mesti yahut pabucu çıkarmış onun içine suyu doldurmuş, çıkarmış o köpekcağızı sulamış. Köpektir ama Allah'ın yarattığı Allah'ın mahlûkudur.

Onu suladığından dolayı Cenâb-ı Hakk'ın hoşuna gitmiş onu affetmiş.

Eski, eski zamanın [insanlarının hikayelerinden...]

Binâenaleyh kullarına şefkat de vazifemizdir. O kullarına şefkat etmek için de "Ben bunu seviyorum bunu sevmiyorum" olmaz, hepsi Allah'ın kulları. Bak bu köpek, köpektir işte ama şefkat ettiğinden dolayı paçayı kurtarmış adam.

Sonra birisi de kedisini evde hapsetmiş, kedinin yemeğini suyunu vermemiş, kapamış kapıyı gitmiş.

Kedi içeride ne yapsın?

Aç acına ölmüş, o da cehenneme yuvarlanmış; o mahlûka olan şefkatsizliğinin acısını çekmek için.

Mahluklara şefkat herkesin [yapması gereken bir vazifedir.] Onun içinde en şefkate layık olan tabiatıyla insandır.

İnsan kardeşini böyle zaruretlerde görür [de yardım etmez mi?]

Şimdi bugün memleketimizde ne kadar zaruret sahipleri insanlar var ki evsiz barksız sokaklarda, şuralarda buralarda yatar gezer. Bunlar elbette hırsızlık da yapacak, yan kesicilik de yapacak, yol soyup da paramızı alacak cebimizden, hepsini yapmaya çalışacak.

Niçin?

Zaruret yaptırır insanlara.

Vazife kimin?

Biz vazifemizi yapmadık, onu kurtarmadık o zaruretten; o çirkinlikten, o pislikten kurtarıp elinden tutmadık, onu bir ev sahibi bir iş sahibi yapmadık. Okutmadık, bir şeyler yapmadık tabii o da bugün vazifesini yapacak.

Bu bizim kusurlarımızdan neşet ediyor, onun için Müslümanlıkta bunlara, tabii fertlerin gücü yetmez bu işlere. Cemiyetleri yapıp, meydana getirip bunları kurtarmak lazım. Onun için de;

Eddi'z-zekâte'l-mefrûdate. "Farz olan zekatını edâ et."

Herkes edâ edecek onu.

Fe-innehâ tuhratün tutahhiruke. Bu [şuna benzer;] hamama gidiyoruz biz, yıkanıyoruz temizleniyoruz kirlerimizi.

Bu dış kirlerimizin temizlenmesi sularla olur, mümkündür fakat içimizin de temizlenmeleri?

İçimizin temizlenmeleri sularla olmaz. Onun temizlenmesi de bu muhtâcîne Allahu Teâlâ'nın emri olan zekatı vermekle olur.

Halbuki bu zekat da bugün, versek kafi ya, bu zekatımızı verdikten sonra böyle zaruretteki insanları görünce; "Biz zekatımızı verdik artık, nemimize lazım!" demek de o da ayıp. O da ayıp çünkü elimizden geldiği kadar yardım edeceğiz.

Ve âti sılate'r-rahmi. "Zekatını vermekle beraber sıla-i rahmi de terk etme."

Akrabâ-i taallukatınla ilgini kesme. Evet onlar kusurludur, eksiklidir, hatalıdır, şudur budur ne olursa olsun. Seni sen o ağacın kökünden çıkmış dallarsın. Bir ağacın kökü beş on tane dalı var bu dallardan biri sensin diğerleri de senin akrabâ-i taallukâtın, kök bir ama, binaenaleyh sen kendini beğenip de bu köklerden fışkıran dalları kestireceksin, bunlar lazım değil diyeceksin, onlarla alakanı keseceksin... Bu insanlığı da yakışmaz Müslümanlığa hiç yakışmaz.

Onun için sıla-i rahime Müslümanlık çok ehemmiyet vermiştir. Herkes akrabâ-i taallukâtını arayacak bulacak, zarurette olanların ihtiyacını gidermeye çalışacak, zarurette değillerse onların hatırlarını hoş etmek için ziyaretlerine gidecek, onlara iltifatta ikramlarda bulunacak.

Şimdi sılai rahimin en mühimi Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Onun ziyareti hepimizin üzerine farzdır. Bir kere değil ama, Allah onu bir kere farz etmiş o ayrı; hac borcu.

Fakat babasını insan ziyaret etmek istemez mi canım?

Babasını ziyaretine, amcasının ziyaretine, dedesinin ziyaretini her sene gidip bir bayramdan bayrama babacığım ne yapıyorsun demek istemez mi?

Mesela birisi Erzurum'da birisi de farz edelim ki İzmir'de. Olsun, nerede olursa olsun babandır, dedendir, amcandır, teyzendir gidip onları ziyaret edeceksin. Bugün imkanlar da çok; verdin miydi beş on parayı bir saatte ordasın.

Binâenaleyh onu ziyaret ederken senin dininin, Cenâb-ı Hakk'ın en sevgilisi, habibi, sevgilisi olan bizim dinimizin de başı olan o iki cihan serverine;

"Yâ Resûlallah! Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah! İşte ben geldim, biliyorsun ya o uzak memleketten." deyip de onun huzurunda bir salât ü selâm okumanın acaba şeysi [bedeli] ödenir mi?

Allah kusurlarımızı affetsin.

İmkanlar nispetinde insan bunu vazife bilmeli, imkanlar nispetinde. Ama imkan olmazsa o zaman mesul değil tabiatiyle. Ama imkanı olduktan sonra, bugün Avrupa'ya insan bir şeyler öğreneceğim yapacağım diyerekten her sene gidiyor. O gavur memleketlerine böyle giderken hiç düşünmüyor da peygamberine giderken, "Bu kadar da para harcayacağım olur mu? Memlekette bu kadar ihtiyaç var" diyor.

E benim gönlüm karanlık, karardıktan sonra, taş olduktan sonra benim paralarım ne olacak?

Hiç bir işe yaramaz.

Onun için sıla-i rahime Cenâb-ı Peygamber, Hz. Allah çok ehemmiyet vermişler, üzerinde durmuşlar, bizim de durmamız lazım, akrabâ-i taallukâtı bırakmamak lazım.

Ama bazısı şöyle olur bazısı böyle olur?

Olsun, bir ağacın dallarıyız.

Ve a'rif hakka's-sâil ve'l-câri ve'l-miskîni. Bak üç hak verdi;

A'rif hakka's-sâil. "Sâil, isteyici geliyor onun hakkına riayet et."

Gelen insan, fakir bir insan mesela beş kuruş verirsen "Allah sana senden razı olsun." der gider. Ama ötekine beş kuruş verirsen o da ona kanaat etmez, beş lira verirsen, eh peki der. Ötekine de daha fazla bir şey verirsen ancak ona kanaat eder. Hak sahibine yani vereceğin adamın haline göre ver demek.

Onun için fukaranın birisi gitmiş zenginin birisinin kapısına, istiyorken işte ehemmiyetsiz bir şey vermiş. Baltayı almış gelmiş dilenci tak tak kapıyı kırmaya çalışıyor;

"Tüh edepsiz, ne yapıyorsun?"

"Ne yapayım demiş, ya kapına göre vergiyi yap yahut vergine göre kapı yap!" demiş. "Bu kapıya bu kadar şey yakışır mı?" diye ona ders vermiş.

"Sâilin hakkını gözet."

Burada pek çok şeyler söylerler. Sâil muhtaç bir insan tabii.

Hırsızın elini keser şeyler değil mi?

Hırsızlık yaptığından dolayı elini keser, ayağını keser, bir şeyler yapar. İşte bugün Arabistan'da hayat gayet âsûde, kimse kimsenin meteliğine elleşemiyor çünkü eli kesilecek biliyor. Bazı gözü karalar yapıyorlardır da bazı işler, onlar Araplar'dan değil dışardan gelen yabancılar yapar o işleri. Kendi milletinden yapamaz çünkü eli kesilir.

Binâenaleyh eli kesmek kolay; yatırırsın oraya bir tane bıçak patlatırsın oraya, kesiverir kolu. Fakat asıl elini kesmek onu hırsızlığa sebep olunan şeylerden kurtarmak lazım. Bu açlıkla her zaman yapacak, eli kesilirse kesilsin. Bu açtır, bu açlıktan kurtulmak için onu yardım edip o neyi muhtaçsa onları tedarik etmek cemiyetin vazifesi. Dükkan aç, iş yap, bir şey bul bir şey bul onu hırsızlıktan, bu suretle elini oradan uzaklaştırırsın.

Sonra ikincisi de bak ne diyor?

Ve'l-câr. "Komşu hakkı da çok büyük haktır."

Komşun yahudi de olsa, birkaç defa söyledim, komşun yahudi de olsa onun da hakkına riayet etmek vazifemizdir, bir çok misaller de söylemiştim, yine tekrar edeyim.

Kardeşlerimizden birisi kurban kesmiş, ister ramazan, kurban bayramı olsun isterse başka bir zamanlarda bizim kestiklerimiz gibi bir hayvan kesmiş, hanıma da tembih etmiş ki;

"Hanım! -komşusu yahudiymiş demek ki- Yahudi komşunun hakkını unutma!"

Bunu birkaç defa tekrar etmiş, gitmiş işine geldiği vakitte ilk sorgusu da unutulmasın diyerekten, "Hanımefendi, yahudi komşunun hakkını verdin mi?" demiş.

Demek yahudi de olsa komşu onun da bir hakkı var, İslâm olursa iki hakkı var, bir de akraban olursa üç hakkı var.

Peki komşumuzun hakkına da riayetten sonra bir de;

Ve'l-miskîn. Miskin çıktı ortaya ki muztar biri, bir şeysi olmayan. "Buna da bunun hakkına da riyaet et."

Halbuki bugün çok miskinler var memlekette. Çok miskinler var, bu miskinlerden belki çoğumuzun da haberi yok. Çoğumuzun da haberi yok ancak etrafında birkaç kimse onları bilirse bilir, çoğu bilmez.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Üdhıle raculün kabrahû. Buna dikkat ediniz ama. Bu istikbalden bahseden bir mesele. Deme ki sakın, bunu kim gördü de söylüyor diye. Peygamberlere Cenâb-ı Hak her şeyi bildirmiştir, bu bildirdiklerinden bir nebzesini de bize bildirirler onlar. Bunlar görülmüş ve bilinmiş hadiselerdir. Onun için;

Üdhıle raculün kabrahû. "Bizim mevtalar gibi bir adam kabre konmuş."

Bunu söylerken, evvelsi gün Akçakoca denilen şuradaki bir memleketten bize bir teyzemiz geldi misafir. Hanımefendi yalnız bir hanımdır, herhalde biraz keşfi de açılmış olsa gerek ki;

"Hocaefendi ben korkuyorum." dedi, "Geceleri çok rüyamda ölüler bana arz olunuyor. Ölüler bana arz olunuyor şu şöyle şu şöyle şu şöyle, bazısı da çok çirkin vaziyette görüyorum korkuyorum onların o vaziyetlerinden dolayı." diyerekten tadarrûda bulundu.

Şimdi bu olağan şeylerdir, bunu ehli keşifte görür, evliyaullahtan çok görenlerimiz vardır, bunu bilhassa peygamberimiz söylüyor şimdi.

"Bir adam kabre konmuş."

Pekala!

Fe-etâhu melekâni. "İki melek gelmiş."

Bu bizim her gün tâlim ettiğimiz bir derstir ki orada bir girer girmez bir sorgu var;

Rabbin kim?

Dinin nedir?

Peygamberin kim?

Kitabın kim [ne]?

Kıblen neresi?

Bu beş sual, muhakkak her müslüman [cevap] vermekle mükellef, her müslüman değil herkes verecek.

E bu dünyada Allah'ı tanımamış, peygamberi tanımamış, Kâbe'den haberi yok, kitaptan haberi yok, ne cevap verecek orada, ne diyecek yani?

Bir şey diyeceği yok.

Onun için şimdi bu adam kabre girmiş, gelmiş melekân, iki tane melek gelmiş.

Fe-etâhu melekâni fe-kâlâ lehû. "Bu iki melek ona [diyorlar ki..."] İnnâ dâribûke darbeten fe-darabâhu [darbeten imtelee] kabruhû minhâ nâren. "Kabri ateş dolmuş." Bu onun vurduğu sopa tam bizim sopalar gibi değil âhiret sopası bu. Bu sopa işinden kabir ateş kesilmiş, derken adam bayılmış.

Fe-terakâhu. "Bırakmışlar, ayılıncaya kadar." Hattâ efâka. "Ayılmış." Ve zehebe anhü'r-ru'bü. "Bu korkuda kendisinden gitmiş tabii." Fe-kâle lehümâ. "Bu ikisine diyor ki, o kendisini döven o iki meleğe bu ölü diyor." Alâme darabtümânî. "Niye dövdünüz beni, ne kabahatim vardı?"

Ne kabahatim vardı dövdünüz beni?

Şimdi buraya dikkat edin;

Fe-kâlâ. "O melekler dediler ki." İnneke salleyte salâten ve ente alâ gayri tuhûrin. "Sen namaz kılıyordun ama, ama taharetine dikkatin yoktu."

Şimdi ben bugün çok acıdım kendi kendime, yani tecrübelerimizle de sabit ki bugünkü giydiğimiz bu elbiselerle, bu pantolonlarla yani bu pantolonla, hele dış çarşılarda yapılan idrarlarla bu temizlik katiyen olmuyor; ne suyunu kullanabilirsin, ne de istibrâ denilen bu kurulanmayı yapabilirsin, yarısı içerisi yarısı dışarı acı bir felakettir. Halbuki günde üç beş defa da dışarıya çıkmak mecburiyetindeyiz.

Bu damlalar üç beş damlayla akşama kadar kaç damla olur? Bu bir hafta içinde ne kadar olur?

Bununla da geliriz, Allahuekber diyerekten namazımızı kılarız. İşte diyor ki;

İnneke salleyte salâten ve ente alâ gayri tuhûrin. "Sen tahartesiz olaraktan namaz kıldın." diyor.

Bu iki türlü, bir de abdestimize riayetimiz. Alırken abdesti gelişi güzel alırız, niyet etmesini yapmayız, laflarla derken vakit geçirerek abdest alırız, kollarımızın dirseklerini, etrafını güzel yıkamayız, yüzümüzü yıkarken şu yukardan bu çene altına kadar, iki tarafları hemen yüzümüzü yapıştırır geçeriz, bunlar olmaz tabii. Ayaklarımızı yıkarken hele topuk araları, topuk kemiği dediğimiz çukuru, hele kış günü soğuklarda olunca daha zorluk, çabuk olsun diyerekten ihmal ederiz.

İşte birinci kabahatin senin bu taharetlere riayet etmedin; ne abdest alırken, ne yıkanırken, ne de çamaşırında... Çamaşır yıkamak da bir meseledir yani.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Bu gün evlerimizde çamaşırlar yıkanıyor, makinelerde yıkanıyor ama çok dikkate şayandır, evde çocuklarımız var işerler, donları vardır entarileri vardır, hanımanne onların farkına varmaz, kazanın içerisinde yıkansın diyerekten hepsini atar, bu pislik ötekilerine de bulaşır, ondan sonra asar onu, ondan sonra; "Al efendi, temiz elbiseni giy." diyerekten [verir]. Halbuki onun üç defa sıkılıp da şöyle suların akması lazım gelirken, bu pislikli donlarla karmakarışık olaraktan bir âlem olur. Onun için;

Salleyte salâten ve ente alâ gayri tuhûrin.

Buraya çok dikkat etmez lazım. Bunu hanımannelerimiz yani dinî meseleleri bilmeyen anneler burada çok ihmal ederler. Çok ihmal ederler! Binâenaleyh kızlarımızı dindar yetiştirmediğimiz takdirde, yarın bunlar anne olacaklar, anne olduğu vakitte de bu meseleleri bilmez, kirli çamaşırı temiz sanır, pis çamaşırı sana temiz diye giydirir.

Onun için çocuklarımıza üniversitelere kadar yüksek tahsil yaptırırken dinî tahsillerini ihmal eden babalar muhakkak mesul olacaklar. Muhakkak ve muhakkak! Evvela çocuğuna dinini öğret, Kur'an'ını öğret, fıkhını öğret ondan sonra nereye verirsen ver.

İkinci, ikinci dayağın sebebi [nedir?]

Ve merarte bi-raculin mazlûmin fe-lem tansurhü. Bitti. "Sen bir adama rast geldin de bu adam birisiyle kavga ediyordu, o zalim adam onu dövüyordu. O zalim adam bunu döverken..."

Çeşitli çeşitli şeylere gelir bu, yalnız bu kavga edenlerin dövüşmesi değil her türlü haksızlığa şamildir.

"Haksızlık oluyor o adama, bu haksızlığından dolayı senin de gücün yeterdi onu ordan kurtarmak. Buna kulak asmadın, 'Bana ne, nemelâzım' dedin, atladın gittin öteye. Bu nemelâzım deyip atlayıp gittiğinin cezası bu sana."

Az bile değil. Sen orda müslümansın da müslüman kardeşine niçin yardımcı olmadın? Niçin o zalimin elinden onu kurtarmadın?

Halbuki geçen bir şey geçti, çok acı; zalimin zalim olduğunu bilerek o zalime yardımcı olanın İslâm'da yeri yok. Zalimin zalim olduğunu bilerek o zalime yardımcı olanın İslâm'da yeri yok da bugün o zalimlere yardımcı olanın da sayısı yok.

Üdhiltü'l-cennete fe-vecettü eksera ehlihâ zürriyyete'l-mü'minine ve'l-fukarâe.

Cenâb-ı Peygamber gerek miracta gerek başka zamanlarda da, miraca bağlı değil, cennette gördüler girdiler, orada diyor; "Beni cennette ithal ettiler, koydular, gördüm ki ekseri ehli cennetin, cennetteki insanın ekserisi mü'minlerin zürriyetleri ve fukaralar." Ekseriyetleri zürriyyete'l-mü'minine ve'l-fukarâe. "Mü'min zürriyetleri çoluk çocuk bir de fukaralar."

O bizim kıymet vermediğimiz, beğenmediğimiz pabuçsuz, yakası yok, üstü başı kirli [fakirler...]

Akşam dinledim çok acaibime gitti. Bir büyük efendinin birisine birisi demiş ki; -dindar, çok bilgisi var- "Ya neden namaz kılmazsın, bu kadar bilgin var, itikadın var?

"Bir kere girdim camiye de, -hani adı da yeni cami- yeni büyük camiye girdim, baktım ki bit var orada. Bir bit gördüm bir daha camiye o bitten dolayı girmiyorum." demiş.

İyi ama demiş, bit her yerde olur.

Tabii bu evvelki devirdedir, bu adam bunu [eski devirde görmüştür,] şimdi herhalde bulunmaz bit, evvelki devirlerde belki böyle insanlar, garipler çok gelir o taraflara, o garip gelen insan şuradan buradan belki de olabilir de yani, bir bit görmüştür.

Bir bit gördüm diyerekten camiye gitmemek olur mu yani?

Demiş ki;

"Sen otobüse bindiğin vakitte otobüste de bir bit gördüğün vakitte bir daha otobüse binmeyecek misin?"

Oluyor işte tabii, otobüslerde de oluyor. Yanına oturan bir kimse adam olur, garip birisi olur, ondan da geçer bir bit.

Bit mutlaka öldürücü birşey değil, çirkin bir şeyse de temizlenmesi bugün mümkün. İşte o dedete dedikleri ilaçlar var, evin kökünü kurutur.

O adam da demiş ki;

"Yahu sen öyle bir şey gördüysen, tabii cemaatin arasına gir, "Böyle çirkinlikler gördüm." [dersin,] bunları yapmamak için lazım gelen nasihatları yaparsın, işte şöyle yaparsın böyle yaparsın da önüne geçersin, camiye küsmekle olur mu bu iş?

Bu varlığın verdiği gururdan ibaret. Kendisindeki varlık gururu, bir bit gördüm diyerekten camiye girmiyor. Onu sokmayana bak sen!

"Ben cennete girdim baktım ekseriyeti ehli fukara."

Cenâb-ı Peygamber bunu kaç çeşit hadislerle, böyle çeşitli rivayetlerde var, beyan ederken bize de çok acı gelir. Fukara biz hiç tatlı bir gözle, tatlı bir yüzle bakamayız; "Bize ağırlık verecek, yük olacak şimdi benden bir şey isteyecek, bir şey diyecek, onu nasıl savalım, fukaranın yanından nasıl şivişelim." diyerekten çareler ararız. Halbuki onun imdadına yetişme yollarını arasak daha güzel olacak ama bugün işte bu acz içerisindeyiz.

Nimet-i İslâm sahibi [Mehmed] Zihni Efendi'nin zekat bahsinde güzel bir manzumesi vardır;

Ey zavallı! Onun sözü gibi değil de ben kendimden diyorum bunu yani bu meallerde.

"Ey zavallı! Sen de öyle bir fakir olsaydın, seni Allah o fakirlik üzerine yaratsaydı, beceriksiz bir adam olsaydın ne yapardın, elinden ne gelirdi? Kurtar bakayım kendini!

Allahu Teâlâ onu nasıl taksimde herkesi çeşitli nafakalarda taksim ettiyse; hallerde de öyle, akılda da öyle, fikirde de öyle, her şeyde öyle... Ona becerisizlik gelmiş çalışamıyor, ekmek parasını da bulamıyor; bunu ayıplayacağına onun elinden tutmak vazifemizken bundan uzak kalıyor.

"Binâenaleyh ogün fukaraların en çoğu cennette yer alacaklar." Binâenaleyh siz onlara yardım ediniz ki onlar cennete girerken; Yâ Rabbi! Bu da bana dünyadayken yardım etmişti, bunu da sen affet!" desin sana.

Bak şimdi altına!

Ve vecettü ekalle ehlihâ en-nisâe ve'l-ağniyâe. "Cennetin en az kimseleri de kadınlarla zenginlerdir."

Çünkü kadınlar nefislerine çok mağlupturlar. Hayatın en müreffeh tabakasında yaşamak isterler. İslamiyeti pek aramaz, yalnız nasıl yaşayacaksam öyle yaşayayım der, hele bugünün kadını...

İkincisi de ağniyâ. Fukaraya bakmaz hor görür, hayırlara el uzatmaz hor görür, onun için cennette de en az girerler, cennette de en az onlardan girer.

Bu tabii büyük zenginlerden çok hayır sahipleri var, her zamanda da bunlar var, onlar da cennetin kapısından en önce içeriye girerler ama az, sayısı az.

Üd'ullâhe ve entüm mûkinûne bi'l-icâbeti. Her zaman duaya, dua etmeye muhtacız, her zaman. Binâenaleyh dua ederken, tabii hepimizde çok kusurlar, günahlar, kabahatler var da...

Şimdi ben bu kadar kusurla, günahla bu elimi nasıl açacağım da Allah'tan nasıl af isteyeceğim, yahut şunu ver bunu ver nasıl diyeceğim?

Yakıştıramıyor insan kendine, çok kabahati var.

Haa! Sen ne kadar günahkâr olursan ol, kusurlu olursan ol Allahu Teâlâ'nın rahmetinin üst katına nihayet yok, rahmeti çok geniş. Binâenaleyh sen ki;

"Muhakkak Allahu Teâlâ benim duamı kabul edecek. Duanın kabulüne inanarak dua et." Öyle "olmayacak dua" diye şey yapma. Binâenaleyh;

Va'lemû ennellâhe teâlâ lâ yestecîbü duâe men kalbühû ğâfilün lâhin. "Kalbi gafil olan kimselerin yaptığı duaları elbette Allah kabul etmez."

Binâenaleyh uyanık olaraktan, "Muhakkak ki Allahu Teâlâ bizim dualarımızı kabul edecektir." diyerekten insan dua eder.

Duanın kabul olmamasında üç şey var. Birisi, âciz olur da insan, ben senden bir şey isterim veremeyecek olursun, âcizsin. Bu aczinden dolayı, yok veremem dersin. Allah da böyle acizlik yok. Hepsinin üstünde muktedir. Yahut kerem sahibi olmamak lazım; alışmamış adam vermeye, vermek istemiyor. Halbuki Allahu Teâlâ ekremü'l-ekremîndir. Bir de duayı dinlememesi, işitmemesi lazım; sağır olur da mesela anlamaz insan. Halbuki Allahu Teâlâ herkesin duasını biliyor ve ne istediğini işitiyor.

Üd'û ihvâneküm bi-esmâihim.

Ne güzel! Şimdi bazı insanlar çirkin lakap takılmıştır; çocukluğundan yahut nasılsa... Çirkin, hoşlanılmayan bir şey; kambur derler mesela, topal derler, çolak derler mesela, şaşı derler, bu da onun üzerinde takılmış kalmıştır.

Kim o?

Şaşı adam.

Hayır öyle değil.

Onun güzel isimleriyle onu çağırın." Ve lâ ted'ûhüm bi'l-elkâbi. "Takılan lakaplarla çağırmayın."

Onun hoş olan ismi neyse onunla çağıralım onu, kardeşliğinize zarar vermesin çünkü bir insanın hoşlanmadığı bir şeyle çağırınca tabiatiyle insanın gönlü kırılır. Bu gönlün kırılmaması için onu daha kibarca, daha güzelce; efendi mi diyeceksin, paşa mı diyeceksin, bey mi beyefendi mi diyeceksin, ne gibi böyle güzel elfazlar varsa onları söyleyerekten... Daha daha kibarcasını şöyle "Bana bakar mısınız lütfen?" filan diyerekten böyle çağırın. Başka öyle, "Gelsene! Baksana! Sana bağırıyorum duymuyor musun?" Bunlar kaba şeyler.

Ah ah, bak şimdi bak!

İdfinû mevtâtün vasata kavmin sâlihîne.

Allaah cümlemizi affetsin.

Şimdi mezarlıklar umumi tabii, herkes nereye girecekse girecek. Şimdi yanındaki senin kimse kim, komşun, mezar komşun. Bu mezar komşunun haliyle sende halleneceksin. Bu eğer azaptaysa, onun hali, sana nasıl komşun evinde rahatsızken seni rahatsız ediyorsa mezarda da böyle. Onun için İmam Şâfii rahmetullahi aleyh demiş ki;

"Beni çok uzaklara gömün. Cenazelerin olmadığı yere gömün, kimse benden eziyet olmasın ben de kimseden rahatsız olmayayım. cenazenin olmadığı bir yere gömün."

Onun için Efendimiz diyor ki;

İdfinû mevtâtün vasata kavmin sâlihîne. "[Mevtalarınızı] iyi insanların arasına gömün."

Onun için camilerin kenarlarında yer almışlar bir çok kimseler, her caminin etrafında bir çok böyle şeyler vardır ki camide dualar edildikçe, okundukça onların ruhlarına da bu dualar gider, ondan da istifade ederler onlar. Onlar da istifade ederler.

Bu bize misafir gelen kadıncağız o mevtalara söylemiş rüyasında güzel, demiş;

"Ben size her gün hediyeler gönderiyorum geliyor mu o hediyeler size?

Geliyor geliyor çok memnunuz demişler, aman eksik etme.

"Binâenaleyh siz mevtalarınızı kavm-i sâlihînin arasına gömün."

Şimdi ne mezarlığı diyorlar ona?

İşte hah şehitlik diyorlar, [asrî mezarlık diyorlar,] bilmem ne diyorlar, burada tabii herkes var. Neler varsa var. Onların arasına gitmektense garip bir yerde ol da etrafındakiler salih kimseler olsun, onların hayır dualarına sen de müşterek olursun.

Bakınız;

Fe-inne'l-meyyite. "Çünkü ölü." Öldü diyoruz, halbuki bak ne kadar güzel bir ders. Zannediyoruz ki biz, öldü, bitti iş.

Öldü.

Bitti iş, ruhu çıktı.

Ne olursa olsun. Hiç öyle değil kardaş, hiç de öyle değil. Aradan 1000 geçmiş, 10 bin geçmiş, 100 bin seneler geçmiş hiç kıymeti yok. İnsanda hayat mevcut, zerre mevcut çünkü orada, o zerrede hayat var.

Fe-inne'l-meyyite yeteezzâ bi-câri's-sûi. "Ölü kötü komşudan eziyetlenir." Kemâ yeteezze'l-hayyü bi-câri's-sûi. "Diri kötü komşudan nasıl eziyetleniyorsa, eziyetli bir komşu varsa yanında ondan nasıl müteezzî oluyorsa ölü de böyle."

Ölünün de demek ki ölmekle bitmiyor işi. Orada bir hayât-ı mâneviye dediğimiz bir hayat var; iyisinde de var kötüsünde de var. İyiler, şühedâ mertebesinde olanlar, onlar Allahu Teâlâ'nın rızıklarıyla merzukturlar, hayât-ı dâimî var onlarda. "Onlara ölü demeyiniz!" diyerekten Cenâb-ı Hakk'ın tavsiyesi var bizlere. Öyleyse iyilerin arasına gömülebilmek için onun için büyükler hep mezar alma sevdasında olurlar. Mesela Süleymaniye'ye gidiniz, Fatih'e, şuraya buraya gidiniz hep büyükler iyilerle beraber; bu bakıyorsun filan alim, bu filan alim, bu filan şeyh, bu filan büyük... hep bir arada. E onların halleri de iyidir inşallah orada.

Burada yine;

Edîmü'l-hacce ve'l-umrate fe-innehümâ yenfiyâni's-fakra ve'z-zünûbe kemâ yenfi'l-kîru hubse'l-hadîdi.

Bak ne güzel!

"Haccı ihmal etmeyiniz. Farz olan haccınızı vaktinde yapınız. Farz olan haccını yaptıktan sonra her zaman içinde yine hacca devam ediniz, umreye devam ediniz. Hem fakirliğinizi giderir hem de zengin olursunuz."

Canım para harcayacağız oraya ya! On bin, 20 bin, 30 bin gidecek bu sene?

O Allahu celle ve alâ o ziyareti yaptığından dolayı senin 30 bin yerine 300 bin verir.

Nereden verir?

Hiç aklın da ermez. Senin de ermez benim de ermez. O'nun hazinesi bol.

Ha zünûblarla, günahlarla fakirliği gideren hac ve umreyi daima yapınız." Kemâ yenfi'l-kîru hubse'l-hadîdi. "Nasıl demircinin körüğü ateşte demirin kirini pasını götürüyorsa, bu hac ile umre de sizde ne günah bırakır ne de fakirlik bırakır."

Bakarsın hiç olmadık yerlerden zengin olur çıkarsın.

Allah kusurlarımızı affeylesin.

Şurda bir tane daha var hoşuma gitti, onu okuyuvereyim.

Ednâ ehle'l-cenneti.

Cennet!.. Sen cenneti şey sanma, yani boş bir yer zannetme.

Râbiatü'l-Adeviyye'nin çok büyük bir sözü var ama bu Râbiatü'l-Adeviyye'ye mahsus. Demiş;

"Ben dünyadan bir şey istemem yâ Rabbi. Dünyadan, hani bugün herkes yaşıyor ya, hiç bir şey istemem. Benim hakkım varsa dünyada onu ben âsîlere bağışladım, kafirlere bağışladım, onların olsun. Âhirette nasibim varsa onu da istemem."

Ya!?

"Onu da mü'minlerin günahkârlarına bağışladım, onlara ver onları. Benim dünyadaki isteğim senden, seni zikretmek. Ben ancak senin zikrini isterim. Âhiretteki isteğim de ancak sensin sen. Senin rüyetin, ben seni görmek isterim, başka şeye lüzum yok."

Şimdi öyle olmakla beraber Allahu Teâlâ bize de bir cennet yaratmış. Cehennem de var cennet de. İki yerimiz var; hem cennette yerimiz var hem cehennemde yerimiz var, hazırdır bunlar. Adlarıyla hücreleriyle hepimizin yeri ayrı. Burada cennetteki yeri kazanırsak cehennemdeki yerimizi başka bir gavura verirler, burası da senin olsun derler. Eğer Allah esirgeye dünyada cennetteki yeri kazanamaz da cehennemlik olursak cennetteki yerimizi de başka bir mü'mine verirler. Onun için çok acıdır.

Allah bizi ehli cennetten etsin inşallah cümlemizi.

Şuna da tebşir edeyim ki lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyenler inşallah hep ehli cennettir. Bazı ceza görsek de yine cennete gireriz inşallah.

Şimdi bu ehli cennetten olan kişinin menzili, bir yer veriyorlar ona ki, bu dünya hiç kalır onun yanına. Bu Türkiye, 40 milyon insan yaşıyor diyorlar, kocaman bir ülke. Fakat cennette bir kişiye verecekler onun daha üstününü, ki;

Menzileten ellezî lehû semânûne elfe hâdimin. "Bir adama 80 bin tane hizmetkâr var."

Cennet öyle bir yer ki bir kişiye, bir ehli imana 80 bin hizmetkâr verecekler. Burada bir hizmetkârı bile bulamıyoruz, kolay değil. Burada 80 bin tane.

Yanlış okumuyorum değil mi?

Semânûne elfe hâdimin ve'snetâni ve seb'ûne zevceten. "Yetmişiki de hanım."

Hizmetkârlar ayrı hanımlar ayrı.

"Onun yapılmış, işte köşk de, saray de, ne dersen de artık." Min lü'lüin ve zebercedin ve yâkûtin. "Bunlar lü'lü', zeberced ve yakuttan işlenmiş, yani görülmemiş bir şey." "Câbiye ile Sana [arası kadar genişlikte bir yer.]"

Sana, Yemen'de bir memleket, Câbiye de bilmem nerede bir memleket. Bu iki memleketin arasındaki yer kadar ona yer veriyorlar.

Onun için Allah kusurlarımızı affetsin, cennette cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin inşallah. Sevdiği ve razı olduğu kulların arasına kabul etsin.

Onun için dualarımızı yaparken; "Yâ Rab! Beni de sevdiğin ve razı olduğun kulların arasına kabul eyle." diyerekten [yapalım.] Sevdiğin ve razı olduğun kulların arasına kabul eyle diyerekten dua edersek; ikinci bir duayı da; "Yâ Rab! Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri senden ne gibi şeyler istediyse, ben bilmem, ama ben de onları isterim. O ne gibi şeylerden sana sığındıysa onlardan da ben sana sığınırım. Onun istediklerini ister onun sığındıklarından sana sığınırım." En kısa yoldan bir kolay dua...

Allah cümlemizi affetsin. Tevfikât-ı samadâniyetine mazhar etsin.

Günlerce pek kısa, çabucak da saat dört olmuş.

Belki gelecek Cuma, Pazar dersini Allah nasip ederse hac yoluna çıkmak niyetimiz olduğundan hepinizin hakkınızı helal etmesini rica ederim.

Allah sizlere de afiyetler versin. Hac yolcularına da hayırlı selametlerle gidip gelmeler nasip etsin.

Kâffei ehli iman ruhlar için [el-Fâtiha.]

Sayfa Başı