M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 13-17

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn vesselâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

[Ehabbü'l-ıbâdi ilallahi azze ve celle el-etkıyâü'l-ahfiyâü ellezîne] izâ ğâbû lem yüftekadû ve izâ şehidû lem yu'rafû ülâike eimmetü'l-hüdâ ve mesâbîhu'l-ilmi.

Sadaka Rasûlullah fimâ kâl.

Geçen ki dersimizdeki Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın [rivayet ettiği] bir hadisi tekrar ediyorum.

İtteki'l-mehârimi tekün a'bede'n-nâsi. "Sen haramlardan kaç, haramlardan korun. O zaman nâsın en âbidi olursun."

Haramlardan kaçtığın gün nâsın en âbidi olursun. Bu güzel bir ders de bunu tekrarlıyorum ki hepimiz belleyelim.

İtteki'l-mehârimi tekün a'bede'n-nâsi. "Allah'tan korkunuz ki nâsın âbidi olabilesiniz."

Geceleri sabahlara kadar uyumasanız, uyumasak, gündüzleri elimizden tespih düşmese, kitap düşmese haramlardan kaçmadıkça nâsın âbidi olamayız.

Haram demek mutlaka şunun bunun boynuna sarılıp, eşkiyaların para çaldıkları gibi, para almakla olmaz yalnız. Bu eşkiyaya mahsus, bu haram başka, bir de haram denilen faizlerle yenen, kazanılan para, yalanlara kazanılan paralar, ihtikârlarla kazanılan paralar, vesaire... bunların hepsi haram zümresindendir. Binâenaleyh bunlarla servet biriktirmek, çalım satmak, çok abes bir şeydir.

Onun için âbid olmak istiyor musun?

Cenâb-ı Hakk'ın sevgili bir kulu olmak istiyor musun?

Haramlardan kaçmak lazım. Ne zaman ki haramlardan kaçabiliyoruz [o zaman insanların en âbidi oluruz.]

Geçen ki derste geçmişti ki bir dirhem haram 40 vakit namazın kabulüne mâni olur. [Haramın] bir dirhemi 40 vakit kıldığımız namaza mâni oluyor. Kırk günde ellerimizi açıpta böyle yalvarsak para etmiyor, dinlemiyor Allah. Bu bir dirhemin vücutta yaptığı zarar 40 günde ancak temizleniyor demektir.

Onun için, "Haramlardan kaç, nâsın âbidi ol, Allahu Teâlâ'nın taksimine de razı ol o zamanda insanların en zengini olursun."

Zenginlik milyonlar yahut milyarları olmakla olmuyor, insanın gözü doymuyor fakat Allahu Teâlâ'nın taksimine razı oldu muydu ooh, ondan daha zengin kimse yok demektir.

Bu çok güzel bir ders de onu tekrarlıyoruz ki kulaklarımızda kalsın inşallah.

İkinci bir ders daha vardı ki; "Amellerin Allah'a en sevgilisi, amellerin Cenâb-ı Hakk'a en sevgilisi imandır."

İman iki şartla kayıtlıdır. On tane şartı vardır ya ikisi pek mühim; birisi Allahu Teâlâ'nın korkusu diğeri de Allahu Teâlâ'nın sevgisidir. Korku ile sevgi bir nizâ olarak bulunursa insanın içerisinde bu insanın imanı imandır, yani tam imandır. Allah korkusu ki itteki'l-mehârim dedi, haramlardan korkmak olduğu gibi bütün ne kadar yasak varsa onlardan korku ile çekinmek, onları terk etmek, onları yapmamak [lazım geliyor.]

Akşam bir yerde okumuştuk, okudular, Semerkandî hazretlerinin bir nasihatnamesini takvimlerin arkasına yazmışlar ama hoş bir şey:

"Yedi şeyden kaçmadıkça insanlar müttakî silsilesine giremezler. Gözlerini harama bakmaktan, dillerini kötü söz söylemekten, elleriyle şunu bunu incitmekten yahut haramlara uzatmaktan, ayaklarıyla haram günah yerlere gitmekten, midesine de haram lokmaları sokmaktan korunmadıkça insan müttakî sınıfına giremez."

Onun için ittikâ diyor, itteki'l-mehârim.[Haramlardan sakının.]

Müttakî olmak [çok önemli olduğundan] kitabımızın baş sayfasında Elham'dan sonra Elif lâm mîm diye bir âyet-i kerîme gelir. Esteîzübillah;

Elif lâm mîm. Zâlike'l-kitâbü lâ reybe fîhi hüden li'l-müttekîne. "Bu kitap ancak müttakîlara hitap eder."

Biliyorsunuz ki Bismark [Bismarck] mıdır nedir ve daha bir çok gavurlar vardır ki kitabımızı okumuşlardır; "Şöyle kitabınız var böyle kitabınız var." [diye] methederler, senâ ederler fakat hidayetten mahrumdurlar, yine gavur olarak ölmüşlerdir. İman nasibi başka.

Cenâb-ı Hakk'a biz ne kadar şükretsek azdır ki bizi elhamdulillah iman nimetiyle nimetlendirmiş, anadan doğarken müslüman olarak, mü'min olarak doğmuşuz. Bir müslüman memlekette doğmuşuz, böyle bir cemaat buluyoruz, camiler buluyoruz, ibadetler edebiliyoruz. E bunları bulamayan nice zavallılar vardır ki bu nimetlerden mahrumdurlar. [Bu] en büyük nimettir.

Onun için Cenâb-ı Hakk'a âmâlin en sevgilisi Allah'tan korkmak olduğu için hüden li'l-muttekîn. "Allah da korkanlara hidayet ediyor." Hüden li'l-muttekîn'deki müttakî demek, "Korkanlara, sakınanlara Allahu Teâlâ'nın kitabı hidayet ediyor." Namazlar da öyle, tespihler de öyle, dualar da öyle, hayırlar hasenatlar neler varsa hep müttakîler içindir.

Binâenaleyh Allahu Teâlâ da yuhibbu'l-muttekîn, innellahe yuhibbu'l-muttekîn. "Allahu celle ve alâ da müttakîleri sever."

Zaten iki şeydir [önemli olan;] birisi Allah korkusu birisi Allah sevgisi. Allah sevdikten sonra bitti iş. Bir kulun Allah sevdi mi iş bitti demektir; insanlardan o kuldan daha bahtiyar bir kul olmaz. Çünkü Allah seviyor. Allahu Teâlâ sevdi miydi o da mecburi Allahu Teâlâ'yı sevecek. Allah sevgisi onun kalbisine inecek o da her şeyden daha çok Allah'ı sever.

Onun için Allahu Teâlâ'nın emirlerine, "Allah'ım bana darılmasın, sevgilim darılmasın bana." diyerekten o kadar titizlikle dikkat eder ki korku da ondan geliyor. Çünkü sevgili insanlar sevdiğine mutîdirler. E Allahu Teâlâ'yı seven de Allahu Teâlâ'nın emrine mutîdir, ne dendiyse onu yapmaya çalışır ve onun dediğinden dışarıya çıkmaz.

Onun için canını veren müslümanların sayısı yoktur, belli değildir ki hep o Allah sevgisinden dolayıdır bu.

U'iddet li'l-muttekîn. "O cennet denilen yerde müttakîlere vaad olunmuş."

O müttekilerin arasına ne zaman girebilirsek o zaman bizde o cennete namzet oluruz.

Onun için ehabbü'l-ıbâdi ilallahi azze ve celle, geçen ki dersimizin son hadisi.

Ehabbu'l-ibâdi ilallahi azze ve celle. "Kulların içerisinde Allahu celle ve alâ'ya en sevgili kul."

Kulların içerisinde Allahu celle ve alâ'ya en sevgili kul kimdir?

el-Etkıyâü. "Müttakî olandır."

Müttakî olanları Allahu Teâlâ çok seviyor. Onun için hepimizin o müttakî silkine, sınıfına girebilmek için elinizden geldiğini yapabilmek lazım. Gece sabahlara kadar uyamasak müttakî sınıfına giremeyiz. İşte dağlara çekilsek ibadetle meşgul olsak yine o müttakîlerin sınıfına giremeyiz. Müttakîlerin sınıfına girmek için Allahu Teâlâ'nın yasaklarından kaçmak lazım.

Allah muhafaza etsin, bir hikaye aklıma geldi de evvel zamanda yani Peygamberimiz'den daha eski zamanlarda, uzun zaman evvel.

Hıristiyanlar hani ekseriyetle böyle hıristiyan papazlar, hahamlar dağlara çekilirler, manastır dedikleri ibadethanelerde Allahu Teâlâ'ya kulluk ederler. O manastırlarda tabiatiyle 5, 10, 50 neyse cemaat bulunuyor. Fakat bazıları da kimsenin bulunmadığı yerlere ihtiyar etmişler yalnız başına Allah'a ibadet ediyorlar. Bir yer bulmuş kendisine yahut yapmış orada Allahu Teâlâ'ya ibadetle meşgul.

Allah cümlemizi şeytân-ı aleyhişşerrinden muhafaza etsin.

Şeytan nerede olsa insanın başına musallat, bela. Onda da cilve-i rabbanî [var], işte insanlar imtihansız da olmuyor; bir insanda bakalım nasıl kul olduğuna ispat etmek için şeytanı da musallat kılmış.

O şeytan o âbidin evine misafir geliyor. Bir insan kılığına girmiş, tak tak kapısını çalıyor;

"Misafir kabul eder misin?"

"Buyurun." diyor, yemek getiriyor misafirine, [misafir;]

"Ben yemem." diyor.

Canım nasıl, bak insan aç olur mu, yemeden olur mu?

"Yok diyor, ben bir günah işledim, o günahtan sonra bir tevbe ettim Cenâb-ı Hak benden artık yeme içmek iştihını aldı ve beni böyle yaşatıyor."

Tabii o âbidin hoşuna gitmiş, "Yahu öyle yemeden içmeden insan yaşar mı?"

İşte yaşar, ben, işte ben meydanda.

E ben ne yapayım?

Üç günah teklif ediyor, "Bu üçten birisini yap sen de benim gibi yemez içmezsin artık. Tevbe de edersin." [diyor.]

Nedir onlar?

"İçki iç." diyor.

Onu yapamam, olmaz o diyor.

"E [o zaman] adam öldür."diyor.

"O hiç olacak şey değil." diyor.

"[Öyleyse] zina yap." diyor.

Yok onu da yapamam.

Sonra sonra düşünüyor düşünüyor içki en kolayı diyor. İçeyim, tevbe ederim arkasından olur; zina gibi değil, katil gibi de değil, kabahati kendime ait.

İçiyor, tabiatiyle o arada sarhoş oluyor.

Şeytanın hilesi büyük, o sırada o devrin hükümdarının kızını hasta yapıyor. Doktorlar moktorlar çare bulamıyorlar, şeytan onlara da nüfus ediyor;

"Filan yerde bir âbid var, o âbide gidin okusun iyi olsun." diyor.

Eh, götürüyorlar âbide, âbid sarhoş, o anda gelmiş evine böyle güzel bir kız, fırsat bu fırsat diyerekten sarhoşluk esnasında onu haklıyor.

Derken ayılıyor. Ayılınca;

"Eyvah diyor, ben ne yaptım! Şimdi bunlar beni asarlar."

E padişah kızına, hükümdar kızına tecavüz olur mu?

Bunlar beni asarlar.

O zaman şeytan geliyor;

"Yahu her şeyin kolayı var."

Ne olacak?

"Öldür, göm." diyor. Öldür göm, kim bilecek? "Görmedim" dersin.

Mâkul [diyor,] hemen öldürüyor kızı, bir yere de gömüyor.

Padişah arıyor kızını tabii, gelmedi kız, ne oldu filan?

Elçiler gidiyor aramaya, arayıcılar gidiyor filan, yok mok derken şeytan haber veriyor; "Kızınız filan yerde gömülü." diyor.

Gidiyorlar açıyorlar kızı buluyorlar, ha, "Sen ne halt ettin böyle?" diyerekten adamı götürüyorlar şimdi asmaya.

Şeytan çıkıyor karşısına, "Şimdi bu ipten seni ben kurtarırım başkası kurtaramaz." diyor.

Ya?

"Bana inan!" diyor, "Bana iman et, ben seni kurtarırım buradan."

O da çaresiz, ipe gidiyor artık ölecek, kurtulmanın çaresini arıyor.

Allah esirgeye, iman da gidiyor elden.

Ha, müttakîlik [derecesine erişmek için] yalnız böyle dağlara çekilip ibadetle [vakit geçirmek] kâfi gelmiyor, Allahu Teâlâ'nın emirlerine son derece dikkat lazım. Yasak mı, bitti. İçkiden daha fena yasak yok.

Dua edin de Allah [kolaylaştırsın,] hattatlık öğrenmeye çalışıyorum, onun için yine bugün bir hadis yazdım. Hadis yazarken;

Men zenâ harace mine'l-îmân. "Kim zina ederse imandan çıkar."

Hadisin mânası, açık mânası.

Men şeribe'l hamra harace mine'l-îmân. "Şarabı da kim içerse o da imandan çıkar."

Ve men intebehe nühbeten harace mine'l-îmân. "Kim bir hırsızlık yaparsa; gerek devlet malından, gerek ganimetten, gerek başka yerden o da imandan çıkar."

İster kemâli imandan çıksın isterse büsbütün imandan çıksın.

Diğer bir hadiste, "Müslüman, mü'min bunları yapmaz; yaparsa, mutlaka esvap insanın sırtından çıktığı gibi iman onun sırtından çıkar ondan sonra o kötülüğü yapabilir. Yoksa iman içerisindeyken o kötülüğü yapmasına imkan yok."

Çünkü imanı manidir. İman insanlara daima iyilikleri emreder. Bir insan kötülüklere meylediyorsa demek onun imanı artık ölüme doğru gidiyor.

Onun için Allahu Teâlâ celle ve alâ'nın en sevdiği kullardan birisi;

el-Etkıyâü'l-ahfiyâü. "Hem müttakî, gizli müttakî kimse tanımaz onu."

Kimsenin tanımadığı bir müttakî. Yalnız Allah'ın emirlerine mutî, yasaklarından son derece kaçınıyor; müttakî diye buna diyorlar. Günahlardan korunur haramlardan korunur, evâmir-i ilâhiyeye ittikâ eder. Bunlar gizli olduklarından kimse bunları tanımaz, bilmezler, alakası yoktur, kimse onlara kıymet vermez. Aralarında bulunsalar da tanımazlar, öyle bir şeyleri yok, şerefleri, şöhretleri yok.

Mesela gayet güzel elbiseler giymiş, güzel sarığı var, etrafında bir sürü hizmetkarları var bir adam; insan elini de öper ayağını da öper ama bu öyle değil, belki kirli kirli... mesela Veysel Karânî; üstüne başına baksanız yırtık pırtık, yüzüne gözüne baksanız öyle saltanatlı bir şey değil ama bütün evliyaların reisi. Ne yapalım, Allahu Teâlâ vermiş.

Niçin?

Onun gönlü Allah'la, haramdan son derece kaçıyor, aynı zamanda bir çoban işte. Çobanlığıyla beraber kazancını bu topladığı hurma çekirdeklerini satmak suretiyle hem annesini babasını besliyor, hem kendisini, artanı da fukaralarına veriyor; böyle bir zât-ı muhterem.

Allah şefaatine nail etsin cümlemizi.

[Ülâike eimmetü'l-hüdâ ve mesâlîhu'l-ilmi.] "Bunlar hidayet imamları ve ilim ışıklarıdırlar, yani güneş gibidirler."

Allah onların şefaatine cümlemizi nail etsin.

[Gelelim] bugünkü dersimizde [okuyacağımız hadise];

Ehabbü'n-nâsi ilellâhi ve akrabühüm minhü meclisen. "Allahu Teâlâ'ya sevgili olan kullardan ve ona, Allahu celle ve alâ'ya en yakın olanlar." Yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde meclis cihetinden Allah'a en yakın olan kul." İmâmün âdilün. "Âdil olan bir imamdır."

Ama namaz imamı değil, cami imamı değil. İmam diye, buradaki imamlardan kasıt idareci, baş idareci. Mesela evvelce halife diyorlarmış, sonra padişahlık denmiş, krallık denmiş, reisicumhurluk denmiş, bu gibi adlar, çeşitli adlar almış.

İmam-ı âdil ama adaletle iş görüyor. Acemlerin bir şeysi varmış idarecesi Nûş-i Revân, o âdilmiş. O Nûş-i Revân âdil, memleketinde gayet adaletli iş görüyor.

Adaletine bir misal, Hz. Ömer o devirde bir arkadaşıyla beraber Acemistan'a at götürmüşler, at ticareti yapacaklar. Atlarının birisi çalınmış, yahut ikisi de çalınmış hatırımda yok.

[Atlar] yok, yabancı memleket; şuraya müracaat etmişler buraya müracaat etmişler at veya atları kayıp.

Sonra birisi akıl vermiş bunlara, demişler ki; "Gidin hükümdara haber verin, bulsun. Derhal bulur o sizin atlarınızı."

Bir tercüman bulmuşlar götürmüşler, tercüman kasıtlı yanlış bir tercüme yapmış, padişah savmış bunların başlarından.

Sonra daha bir dürüst tercümanla dertlerini anlatmışlar o zaman ki Nûş-i Revân'a, derhal hırsızları bulmuş; "Yarın gelin hayvanlarınızı alın." demiş.

Yarın gelin hayvanlarınızı alın.

Onları bir yerden geçiriyor, [Hz. Ömer] bakmış, oğluyla bu diğer hırsızlar sallanıyorlar, asılmışlar.

Adam o kadar, bak evladına evladına iltimas etmiyor. Evladını atmış. Çünkü evladı da o hırsızların arasında imiş.

Allah muhafaza etsin.

Adalet böyle olmuş.

Onun için bu âdilleri bulmak çok zordur. Mesela hulefâ-i râşidinin adaletinde şüphemiz yok. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fâruk, Osmân-ı Zinnûreyn, Aliyyü'l-Mürtazâ radıyallahu anhüm'ün hulefâ devridir bu dört devir. Bunlar âdilane hareket etmişlerdir. Bunların adaletlerinden hiç şüphemiz yoktur fakat bundan sonra gelen idarecilerin hepsi şüphelidir. Hatta bizim devrimizde mesela gelen padişah dediğimiz hükümdarlara, bu padişah mesela Yavuz Sultan Selim diyelim yahut Fatih diyelim yahut başka bir Osmangazi için diyelim, ki bunlar İslâm'a çok hizmet etmiş büyük zâtlar iken bunlara âdil diyen insanın küfrüne kadar kâil olmuşlar. Bunlarda adalet bulunmaz. Adalet büyük bir şey. Haksızlık yapmamak, Allah'tan son derece korkmak ve yasaklarından kaçındığı gibi ibadetleri de yapabilmek.

Bugün hepiniz biliyorsunuz ki sabah namazıyla yatsı namazını cemaatle kılamayanlara Cenâb-ı Peygamber münafık demiştir. Bunda kimsenin itirazı yoktur, diyen peygamberdir. Sabah namazına cemaate gelemiyorsa, yatsı namazında cemaate gelemiyorsa; çünkü öğlen ikindi de işler var, herkes işine gider, dükkanına gider filan cemaatte burada bulunamaz fakat akşamla sabahda mutlaka mahallesinde, evinde olacak. Evinde olduğu için camiye gelmesi mecburidir.

Bugün kimi görürsünüz ki sabah namazında camiye gelmiştir?

Gösteriş için öğlen Cuma namazında, Cuma günleri, bayramlarda camiye arabalar dolar, otomobiller dolar gelir büyükler.

E canım senin bugün müydü bayramın?

Müslümanın her gün bayramıdır, niçin sabah namazlarında bir kere görünmüyorsunuz?

Allah affetsin kusurlarımızı.

Onun için imâm-ı âdil bulunmaz şimdi, bulunması müşküldür çok ama bununla beraber;

Ve ebğadü'n-nâsi ilellâhi yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde Allahu Teâlâ'yı en mebğuz, gazap olunmuş, yani sevilmeyen betbaht insan kimdir?" Ve eşeddühüm azâben. "Azabı da çok şiddetli." İmâmün câirun. "Zalim imamlar, yani zalim idareciler."

Tabir öyle. Âdil olamayınca adaletin mukabili zulüm oluyor.

Allah muhafaza etsin.

Zulüm kıyamet gününün zulmetlerinden ibarettir. Zalim, zulumât... Zulümât geliyor. Onun için bu bir fâsit daire derler, fâsit daire. Biz bunların bazısını methederiz bazısını da zemmederiz; bunların hepsi cehlimizden ibarettir. Ne methe layıktırlar, methedilsin; çünkü kimin işine geliyorsa o metheder işine gelmeyen zemmeder. E o benim işim gelir ben methederim, ötekinin de işine gelmez zemmeder. Binâenaleyh bu gibi dedikodular çok ayıp ve çirkin şeylerdir.

Bunlardan Allah bizi uzak etsin.

Onların veballeri kendilerinin olsun, iyilikleri de kendilerinin olsun. Bize düşen Allahu Teâlâ'ya ittikâ ile hizmet etmek.

Allah o durumdan bizi ayırmasın.

Bakın şimdi...

Ehab şey'in ilellâhi el-ğurabâü'l-ferrârûne bi-dînihim. "Allahu Teâlâ'ya en sevgili olan şeylerden birisi garip."

Gurabâ, garibin cem'i.

Garip kim?

Yani kimsesiz, himayesiz, elinden tutanı yok. Bunlar, bu zavallılar;

el-Ferrârûne bi-dînihim. "Dinlerini muhafaza edemiyorlar, yapamıyorlar, müşkülatlara düşüyorlar; onların muhafazası için, dininin muhafazası için terk ediyor memleketini."

Mesela bizim Kafkasya'dan, düşman memleketlerinden hicret edip buraya gelen muhacirlerdir gibi mesela. Burada düşman memleketinde ibadetini yapamıyor.

Hatta dün bir şey duydum çok acı. Bizim buradan giden Almanya'da çalışan işçilerimiz; kitap, Kur'ân-ı Azîmüşşân, tabii, okudukları kitap, okuduğumuz kitap; onu götürmek için almışlar. Ama diyorlar, şimdi biz sırp hududundan, Yugoslav hududundan geçeceğiz, burada bizim eşyalarımızı muayane ediyorlar, Kur'an'larımızı elimizden alıp gözümüzün önünde yakıyorlar. Asker de silahıyla duruyor ki müdahale edersen vururum, çekil ordan diyor.

E şimdi can da kıymetli, gözünün önünde kitabın yanıyor. Bunun için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in; "Kitaplarınızı gavur memleketlerine götürmeyin." tembihi var. Gavur memleketine giderken kitaplarınızı, Kur'an'larınızı götürmeyiniz ki burada bir şey mâni olur, bir taarruza tutulursunuz, muhafaza edemezsiniz kendinizi büyük acılara düşersiniz. Onun için oralara kitaplarınızı taşımayın, ezberlerinizdekilerle idâre-i maslahat edin.

Onun için bakmış bu zavallı, böyle bir memlekette dininin güzelce yapamıyor, kaçmış. Bir müslüman memleketine, dinine yapabileceği bir yere kaçıyor işte, ki bunları;

Yeb'asühümullahu yevme'l-kıyâmeti me'a îsebni meryeme. "Bu gibi bahtiyarları Cenâb-ı Hak yarın rûz-ı kıyâmette İsa aleyhisselam ile beraber; İsa aleyhisselam mehdimiz, indiriyor, çıkıyor onları, onlarla beraber haşrediyor."

Ne büyük bahtiyarlıktır!

Allah cümlemizi affetsin de dinleri için yüksek fedakârlıkları ihtiyar eden kullardan eylesin.

Ama bugün ne acıdır ki din mefhumunu bilmeyen ne kadar zavallı var! Dini bilmeyen, "Din nedir?" diye bilmeyen ne kadar zavallı var! Onun için çok mesulüz hepimiz ki kardeşlerimize dinimizi öğretemiyoruz ve bunu öğretmekten de uzağız. Canımız kıymetli, işimiz kıymetli, paramız da kıymetli; bir zavallıya, "Yahu Müslümanlık budur, din budur, sen de benim kardeşimsin; neden bu Müslümanlığa bu kadar muarız duruyorsun?" [dememiz lazım gelirken;] Müslümanlığa biz el ile can ile sarılıp onu himaye etmemiz lazım gelirken bakıyorsunuz Müslümanlıktan haberi bile yok. Haberi olmamakla beraber adeta İslâm'a da düşman, Müslümanlığa da acı bir gözle, sevilmeyen bir gözle bakıyor. Bu çok, çok acı bir şey.

Mesela Yugoslavya'daki gavur [sevilmeyen bir gözle] bakar, ne yapalım onun tîneti o. Fakat bu Müslüman memleketinde yaşayan bir müslümanın dinine karşı böyle hor bakışı, sakallıya karşı hor bakışı, hocasına karşı hacısına karşı hor bakışı affolunur bir şey değil, yani affolunmaz bir günahtır.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Sen bu memlekette ye, bu memlekette yaşa, bu memlekette büyü, bu memleketi sana teslim eden idareciler ki İslam olarak bu memleketi elhamdulillah teslim etmişlerdir, bizim de evlatlarımıza müslüman olarak bunları teslim etmemiz lazım. Hepimiz muvakkat insanlarız fakat evlatlarımıza biz müslüman olarak yaşadık [siz de öyle yaşayın diyebilmeliyiz.]

Edirne'miz vardı ya, -elimizde şimdi elhamdulillah- bir vakit o Bulgarların eline geçmişti de Bulgarlar oraya, minareye çan asmışlar. Bir şair kitabına yazmış ki; "Ey müslüman! Sen minarende çan çalınırken nasıl yatıpta uyuyorsun?" diyerekten. Elhamdulillah sonra kurtuldu da, ama çok acı bir şey ama benim ezberimde yok o, bu zaman yazılmış bir şey idi.

Bu İslâmiyete bu kadar düşman kesilmek [niye?!]

Bulgar mısın yunan mısın, nesin?!

Müslüman olduğun halde, müslüman memlekette yaşadığın halde, müslüman ananın babanın çocuğu olduğun halde Müslümanlığa neden bu kadar hor bakıyorsun?!

En nihayet bu memleketi bırakıp da kaçmak mı lazım yani?

Onun için o kaçanlar, dinlerini muhafaza etmek için kaçanlar İsâ b. Meryem ile beraber, İsa aleyhisselam ile beraber haşronulacaklar.

Yine bir hadîs-i şerîflerinde Cenab-ı Peygamber buyuruyor ki;

Ehabbüküm ilellâhi. "Sizin Allahu Teâlâ'ya en sevgiliniz, sevgililerinizden birisi, en sevgili olanlardan birisi." Ekallüküm en. "Az yiyenler."

Az yemek... Halbuki biz şimdi hayvanlar mesabesesinde, Allah esirgeye doymak da bilmiyoruz. Çünkü Allah o kadar da nimet vermiş ki şaşkın bir hale dönmüşüz; yedikçe yemek yiyeceğimiz geliyor.

"Bu yemesi az." Ve ahaffüküm bedenen. "Bedenen de zayıf olan insanları Allahu Teâlâ daha çok seviyor."

Yine buyurmuş;

.

Ehabbüküm ilellâhi ehâsinüküm ahlâkan. "Allahu Teâlâ'nın sevdiği bahtiyarlardan birisi de ahlâken güzel olan insan."

Bu ahlâk hakkındaki hadisler pek çoktur; her zaman çeşitlisini dinliyorsunuz. Bugünkü gelen dersimizde de ehâsinüküm ahlâkan. "Allah'a sizin en güzellerinden birisi, ahsenlerinizden birisi ahlâkı güzel olan insan."

Ahlâkın güzelliğinin ölçüsü peygamberin sünnetine uyabilen insandır. Kısaca Peygamberin sünnetine uyabilen insan en güzel ahlâk ile ahlâklıdır. Çünkü ve inneke le-alâ hulukın azîm diyerekten Cenâb-ı Allah celle ve alâ Kur'an-ı Azîmüşşân'da peygamberi güzel ahlâk ile övmüştür. Rengi güzeldi, boyu güzeldi, endamı böyleydi, yok, yok: ve inneke le-alâ hulukın azîm. Büyük bir ahlâkın sahibi. En güzel ahlâkı o Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'de toplamış Cenab-ı Hak; onun güzelleğini de ahlâkının güzelliğiyle övüyor. Yoksa insan güzel olabilir, kuvvetli olabilir, çok zengin olabilir onların hiç kıymeti yok; ahlâkının güzelliği kafi insana. Bununla beraber;

el-Muvattaûne.

Ne?

Eknâfen.

Mutavattaûn, mütevadıûn mânasında.

"Ahlâkı alçak gönüllü, yanları da yumuşak."

Mesela saflar arasında, ekseriyetle bu Mekke'de ve Medine'de görülen ve bayramlarda görülen hadiselerde ki cemaat kalabalık olduğu vakitte insanlar bazen sıkışmak istemez. Yanındakine müsaade etmez araya girmeye. Binâenaleyh yumuşak ol onu da arana al. Azıcık sen sıkışırsın azıcık da öteki sıkışır o da arada olur biter iş. Bu yumuşaklığı göstermemek, daha bunun çeşit levhaları var tabii...

Yumuşak tabiatlı, yumuşak huylu olabilmek, herkese kolaylık gösterebilmek, -ahlâkın parçalarına [ait şeylerdir bunlar,] ki bundan dolayı;

Ellezîne ve yü'lefûne. "Kendisiyle hep güzel geçinilir." Ye'lifûne ve yü'lefûne. "Herkes onunla güzel geçinir o da herkesle güzel geçinir."

Çünkü yumuşak tabiatlı, kimseyi incitmiyor, incitenleri de affediyor, hoş bir hali var. Bu böyle olmakla beraber, Cenab-ı Hak bunu överken mukabilinde;

Ve inne ebğadaküm. "Sizin buğuzlunuz, sevilmeyenleriniz, Allahu Teâlâ'nın sevilmeyen buğuzlu insanları." el-Meşşâûn bi'n-nemîmeti. "Dedikodularla meşgul olup laf getirip götürenler, aslının astarının ne olduğunu bilmeden bir çok sözleri söylerler."

Aslının astarının ne [olduğunu] olmadığını bilmeden methedeceği adam hususunda, "Şöyle iyiydi böyle iyiydi, şöyle güzeldi böyle güzeldi." söylerde söyler, kardaşların da hata arıyor, "Şunu şöyle yaptı bunu böyle yaptı, şöyle söyledi böyle söyledi." Bir çok hata noktaları herkeste bulunur ya, o hataları ifşâ ediyor, yayıyor ve arıyor. Bir puntunu bulsam da şunu söylesem diyerekten, kendisine göre...

el-Mültemisûne lehümü'l-aserât. Aserât ayak kaygınlığı, yani hatalar.

Bu hatalardan insanların salim olmasına imkan yok. Beşeriz, hepimizde bu hatalar mütemadiyen olmaktadır onun için Cenab-ı Allah celle ve alâ bize istiğfarı göndermiş, Peygamberimiz de öğretmiş, bu istiğfarlarla; "Aman yâ Rabbi! Yaptım bu hatayı ama tövbeler tövbesi, tövbeler tövbesi..." diye tevbeler ederiz, o hatalar da o suretle silinir ve bir de yaptığımız ibadetlerle de otomatik olarak silinir. Mesela abdest alırız, camiye gelirken o hatalar üstümüzden silinir gider. Şimdi bu silinen hataları dillere destan ederiz, "Şöyle dedi böyle dedi, şöyle yaptı böyle yaptı." bir sürü masallar. Bunlar çok hatalı şeyler. Daha daha;

el-Müferrikûne beyne'l-ıhvâni. "Kardeşlerin arasını ayırıyor."

Niçin?

Ona bir fit veriyor berikine bir fit veriyor arayı bozuyor. Ara bozucu, necili?

el-Müferrikûne beyne'l-ıhvâni.

Hz. Enes radıyallahu anh'ın rivayeti, çok güzel bir şey.

Allah cümlemizi affetsin.

Öyle kardeşlerin arasına fitne sokmak, onları biribirinden ayırmak ve dedikodulara vesile olacak şekilde bir çok sözler söylemek... bunlar hep hiç olmayan şeylerden.

Mesela hepimizin bildiği bir şeyler vardır ki namaz kılmayan bazı ekâbire; "Oo şöyle namaz kılar böyle namaz kılar, şöyle sofudur böyle sofudur." diyerekten bir sürü dedikoduyu dinler dururuz, halbuki adamın dinden imandan alakası yok. Dinden imandan alakası olmadığı halde bazı insanlar onları methede ede göklere kadar çıkarırlar; "Şöyle sofudur böyle sofudur. Bakmayın siz onların insanların arasında namaz kılmadığına filan ama evde seccadesi şöyledir, kitabı böyledir, okur, kılar." filan diyerekten bir çok masallar okunduğu hepimiz tarafından duyula gelmekte ve biline gelmekte. E bu yüzü de var bu yüzü de var; iki yüzü var.

Mesela böyle bir münafıkı, dinsizi methederken öte taraftan bir müslümanı bir dindarı da yerin dibine batıracak şekilde bir sürü dedikodu; bu da mevcut. Bunlar hep bizden çıkıyor başkasından değil, bunlar başka memleketlerden gelme değil hep bizim memleketimizdeki kardeşlerimiz.

Allah kusurlarımızı affetsin. Böyle kardeş aralarını açmaktan ve onların hatalarını arayıp da ortalığa destan yapmaktan, lafları getirip götürmekten muhafaza buyursun.

Bunlar çok büyük [günahlar ve hatalardır.]

Şimdi bakınız, -Allah muhafaza etsin- bir ahlâk kitabı var onda yazılmıştır; günahların en büyüğü, gıybet denilen bir şey var ya, gıybet. Adı Arapça'dır ama hepimizim bildiğimiz bir şeydir; "adamın arkasından onun aleyhinde konuşmak." Adamın arkasında aleyhinde konuşulan sözlere gıybet diyorlar. Bu gıybet o kadar kötü bir şey ki insanın bütün yaptıkları sevapları alıp götürüyor, ne kadar sevabı varsa gidiyor.

Bir numûnesini söyleyeyim. Evvelki devirlerde Hasan Basri denilen bir alim vardı, bu alim Basra'da oturuyor.

İşte herkes hakkında bu dedikoduyu insanlar yapmaktan kaçmazlar. Bir acayip bu insanların hali.

Bu mübarek artık zât ki evliyalardandır, o zâtın aleyhinde de dedikodu yapmış birisi, birisi de gelmiş; "Senin aleyhinde filan şöyle şöyle diyor." demiş.

Bak şimdi o adam, bir tabak hurma mı bir meyva almış bir tabak, hizmetkârlarından birisine vermiş; "Götür bunu ona ver." demiş, kendisine gıybet eden adama.

Adam bakmış ki bir tabak kıymetli bir hediye;

"Ne bu?" demiş.

"Hasan Basri hazretleri yolladı efendim size."

Biraz evvel Hasan Basri hazretlerini yeriyordu şimdi hediyeyi alınca iş değişti; "Ne muhterem efendisine." diyerekten başlamış [övmeye].

Neden demişler, bu adama bu kadar şey yapıyorsun, bak senin aleyhinde konuşuyor? Aleyhinde konuşan bir adama ne diye bu ikramı yapıyorsun sen?

Günahlarımı aldı demiş, bundan daha [iyi] iyilik mi olur? Bir sürü günahlarım var ben onları bir türlü atamazdım üzerimden. Bu adam bu günahlarımı aldı gitti. Ona şimdi bu tabağı çok mu görüyorsunuz, demiş.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Bundan da kurtulamıyoruz işte. Hepimizde bu [kusur var.]

Allah muhafaza etsin.

Hepimizde bu hata var.

Ehebbullâhu abden. "Allah celle ve alâ şu kulu sever ki." Semhan. "Cömert." İzâ bâ'a. "Satıyor."

Satarken cömertçe veriyor, teraziyi böyle kılı kılına yapmıyor. Sağ tarafında artırıveriyor, -gözümle gördüm de- bak bolca veriyorum diyor.

Ve ize'şterâ. Satın alıyor, bu kaç para?

Beş lira.

Canım bunu üç liraya veriyorlar orada.

Sen beşken altı ver ona. Verirken onu sevindir; "Beş mi, al sana altı, ver bana şurdan."

Alışta da cömertlik yapıyor verişte de cömertlik yapıyor.

İzâ kadâ. Borcu var, ödeyecek; "Benim sana beş lira borcum vardı, al diyor sana on lira. Beşi senin beşi de benden sana hediye." Cömertlik yapıyor.

Ve ize'k-tedâ. Alacağı var, alacağı vakitte adamı sıkıştırmıyor; "Yüz lira borcunuz vardı, ben sana 50'sini helal ettim 50'ini ver." deyiveriyor.

Alışta da verişte de böyle cömertlikler yapıyor. Allahu Teâlâ bunları sever diyor. Bizim de böyle yapmamız lazım yani alırken verirken kılı kılına böyle kakışa kakışa [olmaması lazım.]

Mesela kurbanlarda kurban vakti sevaptır diyerekten çok pazarlık yapalım, o pazarlıkta sevap var. O cimriliğinden dolayı yapmaz da sevap olsun diye yapar. Mesela 100 ver der, 90 versem olmaz mı, 91 versem olmaz mı, 92 versem olmaz mı, uzatır lafları, bu laflar sevap yerine geçer deftere. Bundan dolayı, yoksa 100 lira, eh pekala ver, buradaki çobana on lirada da sana bahşiş, der.

Ehibbe li'n-nâsi mâ tuhibbu li-nefsike. Bu da Müslümanlıkta güzel bir şey; "Sen kendine nasıl muamele edilmesini seviyorsan nâsa da öyle muamale et."

Güler yüzlü tatlı dilli konuşanı seversin, muamelende sana böyle yapanlar hoşuna gider, sen de böyle yap. Madem ki sen böylesini seviyorsun sen de nâsa çirkin bakma, sert bakma, kapından kovma, nedir bu senden çektiğim deme... Mesela bu gibi şeylerle [muamele değil de] güzel şeylerle seversen Allahu Teâlâ seni de sever.

Bakın şimdi ne güzel bir şey var.

Ehibbullâhe. "Allah'ı seviniz."

Ehibbullâh, Allahu Teâlâ'yı seviniz.

Neden?

Yattık yatağa yorgunluğumuz gitti, uyuduk dinlendik. Sabah oldu Allahu Teâlâ bize bir yeni hayat bahşetti. Mezardan çıkar gibi çıktık işte. Bundan evvel kendimizden hiç haberimiz yoktu. Güzel rüyalar da gösterdi bize filan kalktık sabahleyin; eh suyumuz emrimizde, bol bol yıkandık temizlendik, kahvaltı hazırlanmış, güzel güzel meyvalar güzel güzel yemekler, bunları lütfeden hep Allahu celle ve alâ değil mi?

Bir vakitler bunları insanlar arayıp da bulamıyorlardı, arayıp da bulamadıkları bu nimetler bugün bizim ayağımıza kadar gelmiş, çeşitleriyle bizi Cenâb-ı Hak nimetine gark etmiş. Bu nimetine gark ettiğinden dolayı sıhhatimiz de yerinde elhamdulillah; dinç sıhhatli kuvvetli kalkmışız, gözümüz görüyor, kulağımız işitiyor, aklımız fikrimiz yerinde, düşünebiliyoruz her şeyleri, idrak edebiliyoruz...

Bu ne nimet! Aklı olmayan, düşünemeyen zavallıları bir kere aklına getir! Hasta, yatakta inleyen zavallıları aklına getir! Eli tutmaz, ayağı tutmaz, gözü görmezleri hatırına getir! Sana Allahu Teâlâ tam sıhhatli bir vücut vermiş, bu kuvvet vermiş kudret vermiş, hepsi yerinde... Bunlardan dolayı bu nimetleri sana verene [itaat ertmemiz ve O'nu] sevmemiz icap eder.

"[Allah'ı] seviniz."

Bu nimetleri başkası veremez ki!

Gözümüzü alsa kim verecek bize göz?

Başka bir göz takarlar ama göremezsin ki!

Kulağın duymazsa başka bir şey verirler ama seni rahatsız eder.

Hele aklın olmazsa ne yaparsın?

Tımarhanede bekler durursun işte!

Allah muhafaza etsin.

Bir de uzun hastalıklar var Allah esirgeye; eli ayağı tutmuyor insanların. Bakanlar da pişman, etrafındakiler de pişman oluyor; atamazlar, kesemezler ama etrafındakilere hep pişmanlık veriyor, zarar veriyor.

Sana da bunları vermiş Allahu Teâlâ, o nimetlerinden dolayı ne yapacaksın?

O'nu sevmek mecburiyetindeyiz.

Her zaman söylüyorum, bize bir ikramda bulunsa birisi, mesela bir milyon lira verse, gayet güzel beş katlı on katlı bir apartman verse, kapımızda arabamız, "Bu da senin olsun efendi. Her ay da sana bu kadar maaş." [dese] sevmez miyiz bu adamı şimdi?

Fakat Allahu Teâlâ'nın verdiği bir göze denk olur mu bu?

Bir göz nimetine denk olmaz. Bir milyon, 10 milyon, 100 milyon, ne olursa olsun.

Bir göz nimetine, bir akıl nimetine muâdil olmayan hayatı ne yapayım?

Onun için sevilecek ancak Allahu celle ve alâ'dır, seveceksen onu sev.

Ve ehibbûnî yuhibbillâhi. "Beni de sevin."

Niçin?

Allahu Teâlâ'yı sevdiğiniz için sevinki beni, ben sizin mürşidinizim, sizin dininizin önderiyim, size peygamber olarak Allahu Teâlâ beni seçmiş göndermiş size İslâm'ı öğretiyorum, öğrettim. Binâenaleyh Allah'ı sevdiğiniz gibi beni de seviniz.

Çünkü imansız olsanız, bütün dünya sizin olsa ne olacak?

İmansızların yeri cehennem.

Bir insan cehenneme gidecek olduktan sonra bu kâinat onun olsa ne kıymeti var?

Bu hayat hepimize muvakkat.

"Onun için beni de sevin."

Niçin?

Allahu Teâlâ'ya sevginiz varsa beni de severseniz.

Niçin?

Ben de Allahu Teâlâ'nın sevilmesine delilim size. Size delil oluyorum, anlatıyorum ki bak bu mülkün sahibi Allah'tır diyerekten elhamdülillah öğretmiş.

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah demesini öğrenmişiz, bundan daha büyük bahtiyarlık mı olur?

İşte bize bunu öğreten Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu dini bize bildiren iki cihan serveridir. Binâenaleyh onu da sevmek mecburiyetindeyiz.

Şimdi Hz. Ömer'i severiz, niçin?

Çok adil diyerekten ama gördük mü Hz. Ömer'i?

Görmedik.

Hz. Aliyi de severiz, niçin?

Allah'ın arslanı şu şöyleymiş diyerekten gördük mü?

Görmedik, görmedik ama okuyoruz, işitiyoruz ki ne güzel İslâm'a hizmetler etmişler, o hizmetlerden dolayı onları seviyoruz.

Peygamberimiz de böyle işte. Onu da seveceğiz çünkü İslâm'a hizmeti hepsinden üstün. İslâm'ın başı.

Ve ehibbû ehli beytî yuhibbî. "Benim ehli beytimi de sevin ama, beni sevmekle kalmayın ehli beytimi de sevin."

Ehli beyti Hasan, Hüseyin, Ali, Fatıma, Hz. Ukeyl denilen zâtlar ki bunlar ehli beyt tâbir olunuyor bugün, bunları da sevmek mecburiyetindeyiz.

"Allahu Teâlâ'yı sev, peygamberini sev, peygamberin ehli beytini de sev."

Onun için bu ehli beyt, siz belki bilmezsiniz, bundan daha biraz evvelki zamanlara kadar –bunlardan yani Peygamberimiz'in silsilelerinden gelme insanlar memletimizde de vardır her memlekette bulunur- ellerinde şecereleri bulunur; "Biz peygamber silsilesine mensubuz." diye kayıtları vardır. Her devrin hükümdarı onları kayıtlarlar, bu kayıtlarla bilinir ki bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in silsilesindendir, ona maaş bağlarlar, o maaşlarla onlar rahat rahat geçinirlerdi.

Niçin?

Biz ehli Resûlullah'ı seviyoruz da Resûlullah'ın efrâd-ı ailesine de böyle hizmet ediyoruz, ki onlara muhtaç olup da ellere bakınmasınlar diye birer maaş bağlamışızdır bunlara. Onlar da başlarına yeşil yeşil sarık sararlar. Yeşilleri sardıklarından dolayı ehli beyte mensup oldukları o zaman anlaşılırdı onların. Şimdi onlar da kalmadı.

Binâenaleyh Allah'ı seviniz nimetleri veren O, beni seviniz ben sizin delilinizim, ehli beytimi seviniz onlar, ehli beytim de benim fer'imdir. Binâenaleyh onları da sevmekle bahtiyarızdır.

Allah cümlemizi onları sevenlerden ayırmasın.

Ehibbü'l-araba. "Kavm-i Arab'ı da seviniz, Arap kavmini de seviniz."

Neden?

Li-selâsin. "Üç sebepten dolayı Arap kavmini seviniz."

Neden?

Li-ennî arabiyyün. "Çünkü ben Arabım."

Bazıları derler ki peygamber Türktü diyerekten, büyük hatadır.

Li-ennî arabiyyün. "Peygamber Araptır." Ve'l-kur'ânü arabiyyün. "Okuduğumuz kitap Kur'an o da Arapçadır." Ve kelâmü ehli'l-cenneti arabiyyün. "Cennette de konuşacağımız dil Arap dilidir."

Bazı yerde Süryani dilini de methetmişlerse de asıl olan Arap dilidir.

Ehibbu'l-fukarâe. "Aynı zamanda fukaraları da seviniz."

Bu çok dikkate şayan bir şeydir. Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında insanlar çok fakirdiler. Çok fakir idiler, o kadar fakir idiler ki, namaz kılınıyor ya; imam efendi başta durur, arkada erkekler durur, arkasında çocuklar durur, arkasında da hanımlar dururdu. Cenâb-ı Peygamber'in zamanlarının ilk devrelerinde cemaate hanımlar da gelirdi. Binâenaleyh Cenâb-ı Peygamber kadınlara hitaben derdi ki;

"Siz başlarınızı secdeden kaldırmayın, erkekler kalkmadıkça."

Erkekler ayağa kalkmadıkça siz başlarınızı secdeden kaldırmayın çünkü erkeklerin entarileri kısa. Eğildikleri vakitte avret yerlerinin gözükmesi tehlikesinden dolayı onlara diyor ki;

"Siz başınızı kaldırmayın."

[Giyecek elbiseleri] yok, öyle iki entarisi olan nâdirattan.

"Binâenaleyh siz fukaraları seviniz."

Bu şimdi bizim için çok acı bir şey. Fukarayı sevmekten çok uzağız. Hatta fukaraya ters suratla bakarız, acı da söyleriz, kovarız da...

Ama Allah fukaralarımızı da kanaatkar fukaralardan eylesin.

Böyle el açıp dilenenler de fukara zümresinden değildirler. Fukara kendisini tanıtmaz ve bildirmez.

"Binâenaleyh bu fukaraları seviniz." Sevmenizle beraber;

Ve câlisûhüm. "Onlarla beraber oturunuz."

Ramazan'da olsun başka zamanlarda olsun ekseriyetle davetler olur, herkes kendi âyârını çağırır. Âyâr, akrân-ı emsâlini yani. Zenginler kendi akranlarını çağırır, orta halli kendi akranlarını çağırır. Hiçbir fukara zengini çağıramaz çünkü gelmez. Bir zengin de fukarayı sofrasına çağırmaz, onunla oturup yemesini hoşlanmaz. Çağırsa da ona bir parça bir şey yollar, "Verin de kapının önünde dışarıda otursun da yesin." der. Ondan dolayı bu hususta zayıfız.

Allah muhafaza etsin cümlemizi.

Her zaman Ebû Hüreyre Ebû Hüreyre diyerekten rivayet ederiz ya, bir çok hadisleri o nakleder bize. Zavallı, bu devrin fakirlerinden bu. Ashâb-ı Suffa'nın arasında fakirlerden bir zât.

Açlıktan anası ağlamış, yürüyemez hale gelmiş sokakta yatmış, gelene geçene derdini anlatmak istiyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, pek hatırımda değil kimin çağırdığını, almış bunu getirmiş mescide.

Hediye olaraktan bir süt gelmiş, Cenâb-ı Peygamber ona demiş ki;

"Ashâb-ı Suffa'ya haber ver gelsinler bu sütten içsinler."

İşte bir çanak bir süttür mesela, koca kazanla değildir ya!

Ebû Hüreyre diyor ki;

"Yüreğim sızladı. Ashâb-ı Suffa da gelsin deyince yüreğim, içim sızladı çünkü süt bana yeter, ben ancak içerim sütü, o sütle doyarım. Ashâb-ı Suffa 50 kişi, 100 kişi, 300 kişi arasında değişiyor. O günkü kaç kişidir bilmeyiz de herhalde 50 kişidir filan neyse gelmişler.

Cenâb-ı Peygamber, o zaman bardak tabak filan böyle yok herkese birer bardak versinler, bir parça içmiş yanındakine vermiş, o içmiş yanındakine vermiş, o içmiş yanındakine vermiş, cemaati dolaşmış ama süt eksilmiyor.

Ebû Hüreyre son sırada, sıra ona gelmiş, "İç!" [demiş Efendimiz,] içmiş içmiş doymuş, şişmiş karnı.

"İç diyorum sana!"

"Doydum yâ Resûlallah!"

"İç!"

Tekrar bir daha, biraz daha içmiş yine bırakmış.

"İç!"

"Doydum yâ Resûlallah!"

"Canım iç iç! Sen çok acıkmıştın hani, bak dermansızdın, iç, azcık canlan!"

Bir daha içmiş içmiş, bakmış ki sütün biteceği yok.

Sütün biteceği yok yani mûcize-i peygamberîden bir tanesidir.

Fakat o zamanki fukaralığın halini anlatmak istiyorum ki çok acıdır. Asker harbe gidiyor, bir müfreze ayırmış, "Siz haydi gidin filan yerde düşmana baskın yapın, şunu yapın bunu yapın."

Kaç kişi olduklarını bilmiyorum, müfreze çıkmış yola. Tabii o zaman devlet teşkilatı yok; bizim gibi arkamızdan arabamız gelsin, yemeklerimiz gelsin, ekmeklerimiz gelsin, öyle değil. Herkes yiyeceğini torbasına koyuyor, torbasındakiyle beraber gidiyor askerliğine; silahı yanında, torbası yanında.

İşte o zamanki günde, buğdayı un yapıyorlar, unu yağ ile biraz kavuruyorlar bazı şeyle, torbaya koyuyor, torbasından acıktıkça birer ikişer kaşık, birer avuç yutuyor.

Tabii bu gideceklere yere kadar işte birer okka ikişer okka neyse, yeter demişler, herkes alacağını almış ama yolda bitmiş erzak.

Yolda erzak bitmiş, bitince ne yapalım?

Şimdi geriye dönsek dönülmez, uzaklaşmışlar. Gideceğimiz yer de uzak, erzak da kalmadı. Çöl! Çölden insan geçmeye de korkar yani, çöl dediğin yer çok kimsesiz bir memleket.

E ne yapalım?

Bir hurmacık kalmış birisinde; o hurmacığı ben emmişim ona vermişim, o emmiş buna vermiş, yemek yok yani. Ağızlarında biraz şöyle emişiyorlar onun üzerine birer parça yürekleri yanıyor su içiyorlar; bununla o mevkîlerine kadar gedebilmişler.

Böyle bir zaruret... Allah bugün bize ne nimetler vermiş elhamdülillah!

Bir kere onların sabırlarını ölçmeye imkanımız yok. Onun için biz ne kadar hayır yapsak onların yaptığı hayırların zerresine denk gelmez.

"Binâenaleyh fukarayı seviniz." Ve câlisûhüm. "Ve onlarla beraber oturunuz. Bu sizin için büyük bir devlettir."

Büyük bir devlettir, yarın rûz-ı kıyâmette Cenâb-ı Hak o fukaraları sizler için şefaatçi kılacaktır. Binâenaleyh onlara ikramınız nispetinde onların şefaatine nail olursunuz.

Ve ehibbe'l-araba. "Arabı da sevin."

Burada şeysini anlatmıyor ama ha aşağıdaki hadiste;

Yuhibbü'l-araba. "Arabı sev. Arabı seviniz çünkü Arabın bekâsı İslâm için bir nurdur." [buyuruluyor.]

Arabın hayatta kalması İslâm için bir nurdur, Arap öldü müydü o nur ortadan kaybolur. Onun için Arabı seviniz, çünkü peygamberin geldiği bir nesildir.

"Kalbinden sev!"

Sonra?

Ve'l-yeruddüke ani'n-nâsi mâ ta'lemü min nefsike.

Çok hikmete şâyan bir söz. Hatadan hiç birimiz salim olmadığımız halde karşımızdaki hatalı insanı çok aşağıya düşürüyoruz. Halbuki kendi hatalarımızı şöyle gözümüzün önüne bir sıralasak ne kadar yüz kızartıcı çirkin hallerimiz vardır, hep mestur kalmıştır, Allah'tan başka kimse bilmez onları. Binâenaleyh bunları biz yapmışız, biz yaptığımız halde bizi Allah affetmiş de bak bugün serbest bir durumdayız karşımızdaki adamı niçin tâyib edelim? Allah onu da affetsin deriz. Onun için;

Ve'l-yeruddüke ani'n-nâsi mâ ta'lemü min nefsike. "Nefsinde bildiğin kusurlardan dolayı nâsın ayıplarıyla meşgul olma."

Kendinde gördüğün ayıplarından da [kurtulmaya bak.] Bir kere çocukluğun hep böyle olgun gelmedi ki bu dünyaya canım. On beş yaşından tut da 45-50 yaşına kadar yapmadıklarınız çirkinlikler yoktur belki de. Bugün tevbe etmişiz yola gelmişiz, ıslah olmuşuz da başkalarına tâyib ediyoruz. Ama bizim de yaptıklarımızı şöyle bir gözümüzün önüne getirirsek ne kadar yüz kızartıcı hallerimiz vardır, Allah bunları setretmiş, binâenaleyh öteki kardeşimiz hakkında ayıplarını meydana koymaktan çekinmemiz lazım. Onun için Cenâb-ı Peygamber ne güzel bize bir nasihat buyurmuş;

"Başkalarının hatalarını ortaya dökmekten çekin. Kendi hatalarını düşün, kafi sana."

Yine bir hadîs-i şerîfte;

"Miskinleri seviniz." Yukarıda "Fakirleri seviniz." dedi burada da diyor ki; "Miskinleri sevin."

Fakirle miskinin arasındaki fark; fakirin evi vardır, çanağı çömleği de vardır, tabağı bardağı vardır, akşamlık yemeği de vardır ama fakirdir yani şer'an zenginlik servetine ulaşmamıştır. Mesela bugünkü altın kıymetinde 14 altına muâdil bir varlığı yok, fakir sayılır o. Binâenaleyh miskin, bir şeyi yok; bulursa akşama yiyecek bulmazsa şükredecek, bu kadar. Bir şeyi yok; yatacak yeri de yok, yatağı yorganı da yok. Veysel Karânî gibi.

"Siz bunları seviniz." Vednû minhüm. "Bunlara da yakın olunuz."

Bunlara yakınlıktan ne çıkar?

Bunu yaradan Allah'tır, bu da Allah'ın. Beni böyle varlıklı yaratmış elhamdülillah, tam sıhhatli yaratmış, çalışır para kazanır bir zeka da vermiş, kuvvet kudret de vermiş; bu zavallıyı da böyle aklı zayıf, çalışamaz, ekmeğini kazanamaz bir durumda yaratmış. Yaradan Allah, hor görme! Yaradan Allah'tır, sahibi de Allah'tır. Onun çalışamadığına bakıp da "Miskin herif, çalışsana!" deme sakın!

Seni de o duruma düşürse ne yaparsın sen?

Seni de o duruma düşürse, o aklı senden o zekayı alsa, kudreti kuvveti alsa ne yaparsın yani?

Elhamdülillah, Allahu Teâlâ'ya çok şükür edelim ki tâmu's-sıhhat, akıl yerinde, fikir yerinde çalışabiliyoruz; ekmek paramızı kazanabiliyoruz, kimseye muhtaç olmuyoruz ama yaradan Allah, veren Allah. Bizi [böyle yaradan Allah] ötekini de öyle garip yaratmış.

"Onun için onu sev ve ona yakın ol." Ona yakın ol da çünkü gece olmayınca gündüzün kıymeti bilinmiyor, karanlık olmayınca gündüzün kıymeti anlaşılmıyor, soğuk olmayınca yazın kıymeti anlaşılmıyor. Fakirlik olmayınca sağlığın kıymeti de varlığın kıymeti de anlaşılmaz. Fakirlikten sağlığın ve Allahu Teâlâ'nın verdiği nimetlerin kıymeti gözünün önünde büyüyecek. Onu göreceksin;

"Yâ Rabbi! Onu böyle yaratmışsın, elhamdulillah bak bana da ev vermişin, mal vermişin, sıhhat afiyet de vermişin, kazanabiliyorum; bak buna da bir şeyler verebiliyorum, sana çok şükür elhamdülillah!" diye daima hamdimize vesile olacağından dolayı onları seviniz ve onlara yakın olunuz.

Ve ednû minhüm. "Onlara garîb olun."

Niçin?

İn tühibbûhüm yuhbibkümüllâhu. "Onları severseniz Allah da sizi sever."

Daha var mı ötesi?

Onları sevmenizden dolayı Allah da sizi sever. Allah sizi sevdikten sonra en bahtiyar insan sizsiniz. Allah celle ve alâ sizi sevdiyse en bahtiyar, en mükemmel insan sizsiniz.

Ve in tüdnûhüm. "Onlara yakın olursanız." Yüdnikümüllâhu. "Allah da size kendisine yakın eder." Ve in teksûhüm. "Onları giyindirirseniz, üst başlarına bayramlarda vesair zamanlarda."

İksâ, giyindirmek, esvap vermek; ister eskilerinden ver, yenisini giymişin o eskisini ver fukaraya o giysin, onunla o daha çok zaman geçiçir.

"Allah da sizi giydirir." Ve in tut'ımûhüm. "Eğer siz onları yedirirseniz." Yut'ımükümüllâhu. "Allah da size yedirir."

Sıhhat verir vücuduna, afiyet verir vücuduna, nimetler bol, yersin, hiç zarar görmezsin. Bakarsın başın ağrır, dişin ağırır, karnın ağrır, bacağın ağrır, sebebi var; fukaralara bakmıyorsun çünkü, fukaraları hoş görmüyorsun çünkü, o zaman paralar işte şuralara buralara gidiyor; eczacılar kazanıyor. Onun sebebi sırf fukarayla ünsiyetimizin olmayışıdır. Sevmeyiz fukarayı.

Bizim damat Münih'te şimdi, bize fıtre paralarını havale etmiş; "Ben burada fıtra verecek adam bulamadım." diyor. Fukara yok, heriflerin memleketi zengin, herkeste orada para kazanıyor.

E bu da bir nimettir. Bugün zekatımızı verecek fukarayı bulamazsak, fıtramızı verecek fukarayı bulamazsak ne yaparız biz de o zaman? Artık nereye yollayacağız paralarımızı o zaman?

Cûdû. "Cömetlik yapınız."

Allah cömerttir, O cömert olduğundan dolayı cömerti de sever. "Siz cömertlik yaptığınız vakitte Allahu Teâlâ da cömert olur size." Bakarsınız ihsanlarını, ikramlarını mütemadiyen arttırır.

En azı bire on veriyor değil mi?

En azı bire on veriyor; 20 de verdiği de olur, 30 da olur, 50 de verir, 100 de oluyor yerine göre. Bu verilenin ihlasının mukabilinde.

Allah kusurlarımızı affetsin. Tevkîfât-ı samadâniyetine mazhar etsin. sevdiği ve razı olduğu kulların arasına cümlemizi kabul etsin inşallah.

Sübhâneke rabbike rabbi'l-izzeti ammâ yesifûn ve selamün ale'l-mürselin ve'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn.

Bir salât ü selâm okumadık bugün dersimizde...

Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedini'n-nebiyyi'l-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim. (3 kere).

Lillâhi'l-Fâtiha.

Subhane rabbi rabbiyel e'la vehhâb. Elhamdülillahi hakka khamdihi vessalatü vesselamü ala halgihi. Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain.

Allahümme rabbena ya rabbena tekabbel minna inneke entessemiül alim. Ve tüb aleyna ya mevlana inneke entettevvabür rahim. Vehdina ve veffikna ilal hakki ve ilannecati ve ile tarin müstakim bi beraketi hatamatil kuranil azim bi hürmeti en erseltehü rahmetel lil alemin.

Ve'fü anna ya kerim. Ve'fü anna ya rahim. Ve'ğfirlena zünübena bi fazlike ve cüdike ve keremike ya ekramel ekremin ve ya erhamer rahimin.

Allahümme zeyyinna bi kuranil azim ve ekrimna bi kerameti kuranil azim. Ve edhilna cennete bi şefaati kuranil azim.

Allahümme ecalna kurna garina fil kabri munisa ve fil kıyameti şefia ve alas sırati nura. Ve ilal cenneti refika ve ilal hayrati külliha delilen ve imama.

Allahümme erhamna bil kuranil azim vecalhu lena imaman ve nuran ve hüden ve rahmeten ya erhamerrahimin.

Allahümme zekkirna minhü mâ nesina ve allimna minhü ma cehilna verzukna tilavetehü ala taatika anailleyl ve etrafennehar vehşurna meannebiyyi sallahü aleyhi ve sellem ve alihil ahyar ve evlenellahumme vesseadete vesselamete vel besarate vel eman vela tehzimlena bişşerri veşşikak vedalalaeti vetugyan ve nebbi'na an nevmil gafleti vel keselan min kabli en tumitena ve min ekliddidan.

Allahümme yemmin kitabena ve yessir hisabena ve sekkıl mızanana ve a'tik rikabena ve beyyid vucuhena vehşurna tahte livail mustafa bi rahmetike ya erhamerrahimin.

Ya rabbi bu okuduklarımızdan hatimlerden dualardan tesbihlerden hasıl olan ecrü mesubatı sevgili peygamberimiz sallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin ve bilcümle peygamberanı ızam hazeratının evlad ezvac ashabı etbalarının ve bu ana kadar geçmiş olan bilcümle mümin müminat ve meşayıhı izamın ruhlarıyla beraber memleketimizin medarı iftiharı eyyüb sultan hazretlerinin ruhuyla bilumum eshabı güzin rıdavanullahi aleyhim ecmain hazretlerinin ruhlarına salatini maziyenin ruhları ile birlikte iskenderpaşanın ruhlarına bil umum ashabı hayratın da ruhlarına bahusus hazırun ve cemaat kardeşlerimizden ve bu hatimleri okuyan kardeşlerimizden geçmişlerinin ruhlarına ayrı ayrı hediye eyledik mevla vasıl eylesin. Cümlesinin ruhlarını mesrur kabirlerini pür nur makamlarını ali derecelerini yüksek eyleyip seyyiatlarını ve seyyiatlarımızı da hasenata tebdil eyle ya rab. Bizlerde onlar gibi bu dar-ı dünyadan göç vakti gelince cümlemizi az ağrı asan ölüm kamil bir iman ile ve buyurun,

Eşhedü enna ilahe illlah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasuluh.

Mevlüd ayı hürmetine bir dahi,

Eşhedü enna ilahe illlah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasuluh.

Aşk ile bir dahi,

Eşhedü enna ilahe illlah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasuluh kelimei tayyibei münciyesini de can u gönülden söyleye söyleye çene kapayıp göz yummayı mavla cümle ümmeti muhmmede hasseten biz aciz kullarına da lutf u ihsan eyleye.

Allahümmecalna minettevvbin vecealna minel mutadahhirin vecalna min ibadissalihin vecalna minellezine la havfün aleyhim velahum yahzenun

allahümehdina min indik ve efid aleyna min fazlik ve eşbi' aleyna min rahmetik ve enzil aleyna min berekatik.

Allahümme neselüke temamen nime ve devamel afiye ve hüsnel hatime. Bi hürmetil fatiha.

Sayfa Başı