M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 12-13.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn vesselâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

E tedrûne meni's-sâbikûne ilâ zıllillâhi azze ve celle...

Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak hazretleri bizim Resûlullah'a olan muhabbetimizi artırsın. Onu bize çok sevdirsin.

İnsan bu dünyaya tekemmül için gelmiştir. Bu tekemmül mârifet-i ilâhiye nispetindedir. Allah'a olan marifeti ne kadarsa insanın tekemmülü o nispettedir. Allahu Teâlâ'yı bilmenin en güzel yolu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yoludur. Onun yolundan başka bir yol ile Allah bilinmez. Allah'ı bilmek ancak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünen-i seniyyesine ittibâ ile hasıl olur.

Malumunuzdur ki insan iki nesneden ibarettir; birisi toprak, madde dediğimiz et kemik, diğeri de ruh dediğimiz. Et kemik yer mahsulüdür; işte ona madde diyorlar, yerden hasıl olan toprağın hülâsası. Ruh da melekût âlemininin, bu âlemin değil, melekût âleminin mahsülü.

Allahu celle ve alâ bu iki zıttı bu bedende birleştirmiş şu vücut hasıl olmuştur. Aslı toprak olan şu vücut bakınız ne âlemdedir; görür, duyar, işitir, söyler, görür, bir çok fevkalâdelikleri var; aylara da gidiyor bugün yıldızlara da gidiyor.

Bu maddenin mahsülü. Bu madde mahsülü olan şu insan bu ruh ile olduğu müddetçe bu hünerleri yapıyor. Ruh ayrılır ayrılmaz bu göz ne görüyor, ne o kulak duyuyor, ne o dil söylüyor, hiçbir hareket yok.

Niçin?

Asıl olan madde alındı. Asıl olan madde ruh idi, ruh alınınca bu ceset kıymetsiz kaldı, haydi toprağa, aslına! Gömelim, başka çare yok.

Demek ki asıl kıymet kafeste değil kafesin içindeki kuştadır.

Binaenâleyh bu ramazan çok güzel bir aydır. İşte bu kuşun beslenme ayının bize verdiği şevk, neşe, zevk ile [bu aydaki yaşantımızla] öteki aylara hiç benzemeyiz; en haşerimiz bile bu ayda bir başkalaşır; sofu daha sofu olur. Bu gerek sofuluk şeysi olsun gerek insanlardaki tekemmüle [sebep olan şeyler olsun] Allahu Teâlâ'nın bilinmesine [vesile olur.]

Allahu Teâlâ;

Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'büdûn. " [İnsanları ve cinleri ancak] bana ibadet etsinler diye [yarattım." buyuruyor.]

Ya'büdûn "ibadet" mânasına gelir ama müfessirler demişler ki; li-ya'rifûn. "Ben bu kulları beni bilsinler için yarattım."

Kulların yaradılışının sebebi kendisini yaratan Allahu celle ve alâ'yı bilmek içindir.

E nereden bileceğiz Allahu Teâlâ'yı, görmüyoruz ki?

İşte eseri var bak, eserden müessire intikal var.

Şimdi hangi bir eşyayı görürsek görelim bu eşyayı yapanı ararız; "Bunu kim yaptı?" deriz.

Şu levhayı görüyoruz; "Kimin yazısı bu, kim yazmış bu yazıyı?"

Bir eser görüyoruz; "Kim yapmış bunu?" diyoruz, bir arama, sormamız var.

Bu dünyadaki bu insanları görüyoruz, mahlûkâtı görüyoruz, envai çeşit yıldızlarıyla her gün gözümüzün önünde tepemizdeki kubbeyi görüyoruz.

Bunun sahibini aramamak, kimdir dememek olur mu, imkan var mı buna?

Elbette diyeceğiz ki; "Yahu bunlar kimin eseri?"

İşte bunları yaradana Allah diyoruz.

O Allah ama görmüyoruz?

Görmüyoruz ama eseri meydanda; sen de meydanda ben de meydanda, yer de meydanda gök de meydanda, hepsi meydanda...

Bu varlıklar, hiçbir varlık yok ki kendiliğinden meydana gelmiş olsun. Hiçbir mevcut yoktur ki kendiliğinden olmuş olsun, mutlaka onu bir yapanın olduğuna insanın aklı erer, bunu bir yapan var.

Yok canım, bu eskiden böyle işte!

Eskiden, ne kadar eskidense onu ille bir yapan vardır işte! Yapmayan [yok.]

Şu camiyi görürsünüz, insan, görmeyen bir adam; "Bu nedir? Kim yapmıştır, ne zaman yapılmıştır? [diye sorar, bu sorular] akla gelen bir şeydir.

Binâenaleyh bu mahlukâtın, bu mevcûdâtın sahibi olan Allahu Teâlâ'yı da, insansa, O'nu arayıp bulacaktır. Onu bulmak için de Kur'an'a ve Resûlullah'ın sünnetine müracaat [edilecektir]. Bu yoldan gidilecekse insan bunları böyle görmüş gibi inanır.

İbn Abbas var ya, Hz. Abbas'ın oğlu [Abdullah, o anlatıyor;]

Ben Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in arkasında iken Resûlullah bana dedi ki;

"Bak sana bir şeyler söyleyeceğim, onu iyi öğren, iyi belle. Uzunca o [hadîs-i şerîf.] Onun başında demiş ki;

Fe'büdullâhe ke-enneke terâhü. "Ey Abbas'ın oğlu! –ismi Abdullah- Sen Allah'ı görür gibi ibadet et."

İbadet ederken O seni görüyormuş gibi ibadet et; körü körüne değil. O seni muhakkak görüyor; gördüğünü iyi bilerekten görüyormuş gibi O'na ibadet et.

Maksat Allahu Teâlâ'yı bilmek. Allahu Teâlâ kendisini bize 99 tane ismi ile bildirmiştir. Doksan dokuz tane Esmâ-i Hüsnâ diye biz her sabah okuruz onu; "Ben böyle bir Allah'ım." [diye] o 99 ismiyle bize tanıtmıştır kendisini.

Bismillâhirrahmânirrahîm derken kendisinin Rahmân olduğunu, Rahîm olduğunu; Elhamdulillâhi rabbi'l-âlemîn derken kendisinin yine Rahmân olduğunu, Rahîm olduğunu; Mâliki yevmi'd-dîn derken kıyamet gününün de sahibi olduğunu; dünyanın da sahibi âhiretin de sahibi olduğunu 99 esmâsıyla bildirmiştir. Bu 99 esmâyı belleyen cennetliktir.

Men ahsâhâ dehale'l-cennete. "Bunları belleyip bunlarla amel etmek insanların cennete girmesine vesile olur."

Onun için, "Efendimizin 40 sözünü, 40 hadisini belleyenin şefaatçisi olurum ben ve ona yevm-i kıyâmette müslüman olduğuna şehadet ederim." diyerekten azîz-i şehâdeti var.

Biz elhamdülillah bu kadar okuyoruz bir çok hadisleri de fakat ezberleme ve onları belleme kabiliyetimiz yok.

Ömer Nasuhi [Bilmen] rahmetullahi aleyh'in 40 hadisi vardır. Bursalı İsmail Hakkı'nın, başkalarının, isimlerini bilemedim aklıma gelmedi, bunların hep böyle seçilmiş kırkar hadisleri vardır.

Şimdi bu okuyacağım kitapta da 40 tane hadis var, akşamları birer tanesini okuruz inşallah. Bunlara karşı işte burada da 6000 hadis okuyoruz önümüzdeki kitapta.

Eh bunları bellemekten aciziz, mahrumuz. Halbuki bir hadisi bir haftada ezberlemek mümkün. Bir günde ezberlenir ya, altı günde onu tekrarlar insan, yedi gün içerisinde o hadis insanın hafızasında kalır. Kırk tane hadisi bir senede mükemmel surette insan beller. Kırk tane hadisi belledi mi en güzel hoca olur insan.

Şimdi buradaki dersimizde Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

E tedrûne mâ ekseru mâ yüdhilü'n-nâse'l-cennete. "İnsanları en çok cennete sokan şeyin ne olduğunu biliyor musun? En çok ne sebeple insan cennete girer?"

En çok insanı [cennete] sokan nedir?

Hepimiz bir şey deriz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

Takvallah. "Allah'tan korkmak."

Allah'tan korkmak ne demek?

Allah'ın yasaklarından kaçmak.

Allah'tan korkmak, Allah'ın yasaklarından kaçmak ve yap dediklerini yapmak. Yap dediğini yap yapma dediğini yapma. Bu iki şeyin üzerinde durmak lazım. Sofudur insan, camiden çıkmaz, namaz kılar, oruç tutar, her şeysi iyidir, fakat yasaklardan, günahlardan bir türlü kendisini kurtaramaz.

Bu günahlara çeşitli sebeplerle insan dalmıştır; içki nasıl günahsa, kumar nasıl günahsa, faiz nasıl günahsa, zina nasıl günahsa, bir çok böyle günahlar var ki bunların işlenmesi bir mü'min için akılla tasavvur olunmaz. Mü'min böyle şey yapamaz, yapamaz mü'minler.

Onun için Cenâb-ı Peygamber'in burada bize ilk tavsiyesi takvallah. "Allah'tan korkmak."

Allah'tan nasıl korkacağız? Gizli bir yerdeyiz, kimse de yok, kimse de bizi görmez orada. Biz orada o kabahati işleyebiliriz işte?

Yok, biz Allah'ı biliyorsak Allah her yerde bizi görüyor. Nereye girersek;

Vallâhu ya'lemü mâ fi's-semâvâti ve-mâ fi'l-ardı. "Yerdekini de biliyor göktekini de biliyor, bilmediği şey yok." Görmediği de yok;

Vallâhu bi-mâ ta'melûne basîr. "[Allah] her yaptığımız gören bir zât ve ecellü âlâ."

Allah öyle bir Allah ki her yaptığımızı hem görür hem işitir hem bilir. Allah böyle Allah'tır.

Nereye saklanırsan saklan nerede olursan ol Allahu Teâlâ o işlerinizi, yaptıklarımızı, iyilikleri de bilir, kötülükleri de bilir ve görür ve işitir.

Onun için şimdi takvâ dendiği vakitte Allahu Teâlâ'dan öyle bir korku olacak ki bu korku bizi ne kadar yasaklar varsa o yasaklardan uzak edecek, ne kadar hayırlar, iyilikler, emirler varsa onları da yapmaya bizi mecbur edecek.

Ezan okunduğu vakitte takvâ sahibi uyuyamaz. Takvâ sahibi uyuyamaz; ne kadar ıstırap içinde olsa, hasta olsa, rahatsız olsa aman beni azıcık kaldırın da şöyle bir abdest aldırıverin de şu emr-i ilâhîyeyi yerine getireyim diye çalışır. Meğer ki bundan da aciz ola. Günah denilen şeylerin yanına hiç sokulamaz.

Bunun içinde ne lazım?

Allahu Teâlâ'nın ismini çok anmak lazım. Allahu Teâlâ'nın ismi ne kadar çok anılırsa, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e ne nispette salavat çok getirilirse o nispette insanın gönlünde Allah korkusu hasıl olur. Allah korkusu kolaycacık hasıl olmaz. Ya çok okuyacaksın, çok zikredeceksin ve çok salavât-ı şerîfe getireceksin ve Resûlullah'ın izinden de ayrılmayacaksın. Bu suretle gönlüne korku girer, o korku girdikten sonra da cennet senin için hazırdır işte.

O korkudan sana ufacık bir misal söyleyeyim, birkaç defa bunu tekrar etmiştim, bugün yine tekrarı münasip.

Hz. Ömer bir arkadaşıyla beraber Mekke'ye gidiyor, Mekke'ye giderken yolda acıkmışlar. Tabii o zamanki mesafeyle 13-14 günlük bir yol. Bugün mesela birkaç saatte gidip geliniyor ama o günkü öyle. Ve bir çobana rast gelmişler, demişler ki çobana;

"Bize bir koyut sat."

Çoban diyor ki;

"Koyunlar benim değil ki satayım size. Ben çobanım."

E canım öyleyse bir koyun ver bize.

Ee, ne dedi sonra?

"Ben sahibi değilim."

"Canım efendiye de kurt yedi filan dersin." demişler, tecrübe ile o adama.

Demiş, "Efendiyi kandırması kolay, kandıracağız ama Allah'ı ne yapalım?" demiş.

Efendi, bu medreseden çıkmış değil, üniversitede okumuş değil, bir tahsili yok, bir çoban! Fakat çobanın içerisinde Allah korkusu sinmiş, Allah'ı iyi biliyor, onun için diyor ki; "Allah'ı ne yapalım?" diyor. "Evet efendiyi kandıracağız, kandıracağız ama Allah biliyor bu işi?"

Bu ne kadar şâyân-ı takdir bir şeydir ki maalesef yine söylemeye de teeddüb ederim, söylemesi de doğru değil.

Dün bir arkadaş dedi ki bir adam yer almış. Fakir de değil, 750 bin liraya almış yeri. Milyonluk bir yermiş ama peşin parayla 750 bin lirayı veririm demiş almış adam.

Aldıktan sonra başlamış orada hafriyat yapıp bir inşaat yapacak, derken mal sahibi gelmiş;

"Ne yapıyorsun efendi sen?"

Niçin?

"Burası benim." demiş.

Canım nasıl olur, bak benim tapum elimde, nasıl olur burası senin?

İş mahkemeye aksetmiş, adamın elinde tapusu, öteki sahte tapu, failleri meydana çıkmış.

Failler kim ama, failler kim?

Öyle cahil insanlar değil, birisi mühendis, birisi mimar, birisi avukat, birisi müteahhit, bir de kadın varmış içlerinde ki kadın rol oynuyor, benim malım satıyorum diye tapuda şey veriyor, takrir veriyor.

Şimdi bakınız, bugünün münevveriyle o günün cahilini kıyas ediniz kardaş! Bugünün münevveri dediğimiz en düşük tabaka bunlar işte! Şu yüksek mekteplerden çıkmışlar fakat bunun yaptığı bir hal ile o günün çobanının hâline bakın. Maksat yüksek okumakta değil Allah'a bilmek ve Allah'tan korkmaktır. Allah'ı bilemedikten sonra ondan korkmadıktan sonra nerden çıkarsan çık isteresen!

Senin okumanın ne faydası olur!?

Onun için Cenab-ı Peygamber bak ne güzel buyurmuş;

"Siz cennete girmenin en çok ne çeşit sebeplerle olduğunu biliyor musunuz?"

Biz deriz ki işte, "Çok sofu efendi, camiden çıkmaz, işte bu girer."

Hayır o değil. En çok Allah'tan korkan kimse, Allah'ın korkusu kimin gönlündeyse cennete girecekler bunlardır.

E öyleyse Allah'tan korkmanın da alâmetleri var üzerimizde, nedir?

Evâmirine itaat yasaklarından içtinap.

Sen bankadan faizlerle paraları al ye, şundan bundan da al ye, sofuluğu da elden bırakma! İçkiyi iç sofuluğu elden bırakma, kumarı yap [sofuluğu] elden bırakma, sonra da ki; "Ben de cennete girerim." Diyerekten [ahkam kes!]

Öyle değil, takvâ!

Takvâ demek müslüman için yasaklardan, günahlardan uzak olmak demek.

Takvâ da kâfi değil, ikinci bir tane daha söyledi: Ve husnü'l-hulk.

Bazı insan ehl-i takvâ olur ama zehir gibidir; etrafını haşlar, etrafındakilerin gönlünü kırar, çok şeyler yapar, rahatsız eder herkesi.

Ama takvâ sahibi?

Onun takvâsı onun olsun! Takvâ kâfi değil, takvâ ile beraber bir de ahlâk-ı hasene [lazımdır.] Husnü'l-hulk, "ahlâkı hasene" demek, herkesle güzel geçinmek. Ahlâk-ı hasenenin başı herkesle güzel geçinmek. Herkesin haline göre görüşmek, herkesin haline göre bulunmak.

Bu iki hal insanda olduğu vakitte insan cennete girmeye hak kazanır.

Husn-ü hulku burada şerh ederken buyrulmuşlar ki;

el-Murâdu bi-husnü'l-huluki. "Husn-ü hulk ile murat nedir?

Şimdi ahlâk-ı hasene deyince, gavurda da var ahlâk-ı hasene. Gavurların da iyi adamları var içlerinde tabiatiyle; insanlarla güzel geçinirler, çok yardımlar yaparlar, beşeriyete hizmetleri olanlar çok, fakat o değil. Bak ahlâk-ı haseneyi iyi anlamak lazım.

el-Murâdu bi-husnü'l-huluki el-ittibâu bi-resûlillahi. "Ahlâk-ı hasene Resûlullah'a ittibâdan ibarettir." Resûlullah'a ittibâdan ibarettir!

Resûlullah'ın sünnetini iyi bilmek, öğrenmek, onun gittiği yoldan ayrılmamak lazım.

Resûlullah tek bir adamdı değil mi, tek başına?

Geldi, İslâm dinini izhar için davâya kalktı; "Sizin putlarınızın hepsi bâtıldır, hak olan İslâmiyettir, şöyledir." dedi, ne kadar eza ettiler!?

"Nerden çıktın başımıza geldin?" diyerekten ne ezalar ettiler!?

O ezaların binde birine biz tahammül edemeyiz.

Onlara nasıl o Peygamber tahammül ettiyse bizim de her böyle şeyde [sıkıntı zamanında] feveran etmemiz hiç caiz olmaz.

Sonra [sabrına bir misal vereyim.] Muharabelerde düşmanlarına karşı dövüşürken bir taş yahut ok geldi, mübarek dişi kırıldı, yaralandı yani. Etrafındakiler dediler ki;

Yâ Resûlallah! Siz Allah'ın Resûlüsünüz. Ne bu kadar zahmete giriftâr olmak! Bir dua edin de Allah bunları helak etsin?

Hakikaten bir dua etse hepsi helak olurdu. Nasıl ki Nuh aleyhisselam, diğer peygamberler beddua ettiler kavimlerine kavimleri hep helak oldu. Peygambere gelince, peygamber dedi ki;

"Yoo, öyle şey yapamam ben. Ben li-ütemime mekârime'l-ahlâk. "Mekârim-i ahlâkı insanlara öğretmek için geldim." Yoksa böyle şu acıdan bu acıdan dolayı "Yâ Rabbi! Bunları helak et!" demek için gelmedim ki!

Bunların zürriyetlerinden ne kadar müslüman gelecek biliyor musunuz siz?

Bunları helak edilsin ama bunların zürriyetlerinden ne kadar müslümanlar gelecek, bunlardan haberiniz yok sizin. Bunun için ben li-ütemime mekârime'l-ahlâk. "O Mekârim-i ahlâkı insanlara öğretmek için geldim."

Öyleyse güzel ahlak neden ibaret?

Peygambere uymaktan ibaret. Peygambere uymak da peygamberin sözlerini iyi dinleyip bellemek ve onunla hareket etmekle olur.

Yoksa onları bilmeden nasıl yapacağız ya!?

Demek ki;

E tedrûne mâ ekseru mâ yüdhilü'n-nâse'l-cennete. "Cennete insanları en çok sokan şeyin ne olduğunu biliyor musunuz?"

İki şey: Takvâ ve husnü'l-huluk.

Bir de şimdi;

E tedrûne mâ ekseru mâ yüdhilü'n-nâse'n-nâra. "İnsanları cehenneme sokan şeylerin en çoğu ne? En çok ne sebeple insanlar cehenneme girer?

İki şeyden. Nasıl cennete iki şeyden giriyorlarsa cehenneme de iki şeyden.

Nedir bunlar?

el-Ecvefâni. "İki boşluk: Birisi diline hakim olmamak, ikincisi de iffetine hakim olmamak."

İffetine hakim olmazsan diline de hakim olmazsan cehennem onun yeridir, demiş.

Allah kusurlarımızı affeylesin.

Onun için söz hakkında, Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin bir kitabı var, adına Mârifetnâme diyorlar, bu Mârifetnâme'de altı şeyden bahseder. Altı şeyden, bütün kitabının hulasası altı şeydir: Az ye, az iç, az konuş, az uyu, çok düşün, çok zikreyle. Bunların [izahıyla,] bunlarla doludur bu kitabının içi.

Onun için okumanın çok faydası var, bunların hepsi bir anda söylenemiyor tabiatıyla. Binâenaleyh diline de hakim ol, iffetine de hakim ol.

Fakat bu yalnız insanın kendisiyle de olmuyor. Çünkü ben ne kadar dilime hakim olsam, iffetime de hakim olsam benim bir evim var, evimde hanımım var, kızlarım var, kardeşlerim var, bir ailemiz var. Binâenaleyh ben ne kadar velî olursam olayım evime hakim olmadıkça olmaz. Çünkü Cenâb-ı Hak diyor ki;

Kû enfüseküm ve ehliküm. "Hem kendini hem de ehlini koru." diyor.

Benim ehlim çıplak olursa, iffetsiz olursa benim sofuluğum para etmez; onun günahı da benim defterime yazılır. Onun günahı da benim defterime, yani babanın defterine yazılır. Çocuğun günahı babanın defterine yazılır; bunu iyi bilmek lazım.

Onun için çocuklara hakim olmak babaların başlıca vazifesidir. Yoksa lâlettayn evladı yetiştirip de sokaklara salıvermek değildir evlat yetiştirmek...

Allah cümlemizi affetsin. Tevfîkât-ı samadâniyesine mazhar etsin.

İnsan sokağa çıkarken hicap duyuyor, "Bu memleket nasıl oldu acaba böyle? Bu nasıl medeniyet yani? " diyor.

Bunu müdafaa edenler de var bugün. Adem aleyhisselam'ın devri gibi diyenler de var, bu cahillik ne kadar büyük bir cahilliktir.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Bunun için insan evine de hakim olması lazım, onların da İslâmî bir anâne içerisinde yaşamalarını temin lazım.

Yine buyuruyorlar;

E tedrûne meni's-sâbikûne ilâ zıllillâhi azze ve celle. "Sâbikûn" diyerekten "müsabakayı kazanan insan" [kastediliyor]. Müsabakaya buraya gelmiş burada müsabakayı kazanıyor. At koşusunda nasıl müsabakayı kazanan, öne geçen at yahut koşuda öne geçen insan müsabaka[yı kazanıyorsa], şimdi burada da;

"Müsabakayı kazanan insan o insandır ki Allah'ın gölgeliğine gidecek olanlar." Ellezîne izâ u'tü'l-hakka kabilûhü. "Hakkı gördükleri yerde o hakkı kabul ederler, itiraz etmezler."

Hak haktır, çok mühim bir şeydir.

Hak, Allahu Teâlâ'nın esmâsından bir isimdir. Hak, bazı dervişlerin de zikirleri vardır; Hak, Hak, Hak, Hak... diye Cenâb-ı Hakk'ı zikrederler ama hak bu değildir, zikir bu değildir; hakkın kabulüdür. Hakkı kabul etmeyen insanların Hakk'ı böyle zikretmesi korkunçtur; bir taraftan Allah'ı zikrediyorsun bir taraftan da Allah'ın hakkını kabul etmiyorsun. Hakkı kabul etmemek çok acı şeydir.

Onun için zillullah olan yani gölgeliklere [ilk girmeye hak kazanlarlar, hakkı kabul edenlerdir.]

Yevm-i kıyâmette gölgelik yok; yalnız Allahu Teâlâ'nın bir gölgeliği var.

Bu gölgeliği gidip girip de gölgenin altındaki yaşayacak bahtiyarların en güzeli kimdir?

Hakkı kabul edenler.

Bunu anlatmak çok zor ve müşkil anlamakta müşkil.

Onun için Allah cümlemizi Hakk'ı kabul edenlerden etsin. Hakk'ı kabul etmekle beraber hakkın da müdâfii ve muhafızı olanlardan etsin.

Yoksa bugün bak memleket ne hâle gelmiştir. Bu haksızlığın müdâfileri bugün çok haksızlığı müdâfaa ediyor, sen hakkı müdâfaa etmekten çekiniyorsun. Müslüman olduğun halde hakkı müdâfaa etmemek [çok kötü bir durumdur.]

Dün akşam bir kitap getirmişler, ismi Kara Kitap. Eşref Edib yazmış bu kitabı. Bütün hadiseleri orada şeyleriyle [delilleriyle] beraber doldurmuş.

E bunlar bizim hep gözümüzün önünde cereyan eden hadiseler. Bu hadiselerle beraber bunların müdâfîleri kıyamet kadar. Haksızlığı müdâfaa edenler kıyamet kadar. Haksızlığı müdâfaa ettiklerinden dolayı burada Cenab-ı Peygamber diyor ki;

"Zıllullah olan gölgeliklere girecek olanların öncüleri hakkı kabul edenlerdir." Hakkı kabul etmeyenlerin orda işi yok [yeri de yok.]

İkincisi;

Ve izâ süilûhü bezelûhü. Yardım istiyorlar, gerek ihtiyat için gerek yapılacak âsâr için.

Bugün mesela Merdivenköy diye bir köy var, Erenköy tarafında, orada bir cami yapılıyormuş, ki bu Gözcü Baba denilen zâtın camisi imiş; türbesi varmış yanına da camisi yapılıyor. Bu zât casusluk, İslâm'ın ilk devri Bursa pâyitaht olduğu zaman burası küffârın elinde. Küffârın vaziyetini buradan hükümete bildiriyor o zaman ve bu sebeple burada, burası fetholunduktan sonra onun nâmına oraya bir türbe yapılmış, cami konulmuş.

İşte o, şimdi çağırıyorlar mevlüde, bugün mevlüt de okutuyorlar orada, "Gelin de bizim camimizi görün ve bize yardım edin." diyorlar.

Tabii elhamdülillah hergün bir yerde bir sürü camilerimiz yapılmakta; elhamdülillah Ümmet-i Muhammed'in bahtiyarları oralara ellerini uzatıyorlar; hayır elleriyle bunlar biraz geç de olsa hep meydana geliyor.

Bu camilerdir ki İslâm'ın alâmetleridir; bu memleketin müslüman olduğunun yegane şahidi bunlardır bugün, dipdiridir. Ve bu memleketin kurtuluşuna sebep yine bu camiler oldu. Yani bir harp devresinde İstanbul'u kadro harici çıkarıyorlardı; beynelminel bir memleket yapmak istiyorlardı; bu camiler ispatı dolayısıyla; "Burası müslüman memleketidir, olamaz beynelminel." diyerekten bu şehadet, bu minarelerin yükselişleri burasını kurtardı, bu böyledir. Onun için;

Ve izâ süilûhü bezelûhü. Hakkı kabul etmekle beraber hak yolunda fedakarlık lazım. Hakkı kabul eden etsin ama paraya gelince [kimse vermek istemiyor.]

Bugün birisi geldi, [parti için] propagandacılar diyelim, tabii çabuk çabuk gezecekler araba lazım kimse para vermiyormuş. Bugün o zât kendisi ifadesiyle, "Seksenbin lirayı ben verdim." dedi.

Bunlar ancak bu suretle [vermekle] kalkınmalar olabiliyor. Yani bu tip hayırlara, mâbetlere, Kur'an kurslarına, mekteplere, imam hatip mekteplerine, bâhusus dinî mekteplere yapılan yardımlar hiç boşa gitmez. Hiç boşa gitmez; onlar orada çocuklar okuduğu müddetçe, bu camilerde ibadet edildiği müddetçe bunun sevabı buralara yardım edenlerin hep defterlerine geçer. Ne kadar evvel ölürse ölsün, muhakkak bunların hepsinin defterine [sevapları yazılır.]

Bugün mesela burada 300-500 kişi varsa bu 500 kişinin aldığı sevabı [aynı zamanda] bu camiyi yapanın defterine geçiyor. Beş yüz sene evvel ölmüş adam. Beş yüz sene evvel ölmüş ya, bugün hergün ismi anıyoruz dua ediyoruz kendisine; ne bahtiyarlıktır!

Öyle değil mi?

E böyle tesisleri meydana getirmek için müsâbaka yapmak gerekir. İşte bu da müsabaka. Bu müsabakada o 10 veriyorsa ben 20 vereceğim, o 100 veriyorsa ben 1000 vereceğim... müsâbakada böyle kazanç olur ve bunlar da meydana gelir; burada namaz kılanlar [başka,] hiç namaz kılmayan adam buradan geçerken;

"Ya bu ne?" der,

"Bu camidir."

"Nedir, burada [ne yapılır]?"

"Burada Allah'a kulluk edilir."

Hiç olmazsa bu kadarcık kafasına bir şey girer o adamın.

Ütrukü'd-dünyâ li-ehlihâ.

Dünya... Dünya deyince pek anlayamıyoruz; zannediyoruz ki çalışmalar, işler güçler buna mânidir.

Öyle değil aziz kardaş!

Dünya insanı Allah'tan alıkoyan şeylerdir. Seni Allah'tan neler alıkoyuyorsa o dünyadır. Ama sen camiye gitmiyorsun yahut gidiyorsun. Gidiyorsun ama seni boş vakitler Allah'a ibadetten alıkor; işte o senin dünyandır. Kahvede oturmuşsun mesela iskambil oynuyorsun, oynamasan da boş laflar konuşuyorsun yahut sefa yerlerinde geziyorsun ömrünü boşa geçiriyorsun... İşte bu boşa geçirdiğin anlar dünyadan ibarettir. Allah'a ibadette daim olduğun müddetçe dünya insanlar için saadet yeridir. Çünkü cennet bu dünyada kazanılacak.

Bu dünyada nasıl kazanacağız?

Bizi Yaradan'ın emrine itaat edeceğiz yasağından da kaçacağız.

Onun için sen bu insanı çok ufak bir şey zannetme. İnsan öyle bir atom[dur ki...]

Şimdi bugün atom yapıyorlar ya, herkes birkaç tane atom atılırsa şöyle öldürüyormuş böyle öldürüyormuş diyerekten korkuyor.

Atomda ne var?

Herif toplamış bir sürü şeyi bir kutunun içerisine doldurmuş, atom diyor.

İnsanlar da bir atomdur yani, öyle ki dünyaya bedeldir. Hz. Ali. Sen de âlâ-i ekber, en büyük âlemler senin içerisinde sende toplanmıştır. Sen bir hazinesin ki sendeki hazine hiçbir yerde yoktur.

Şimdi yeri biliyoruz; işte altın çıkıyor, gümüş çıkıyor, benzin çıkıyor, kömür çıkıyor, bir çok maâdin çıkıyor. Bu maâdin yerde nasıl gömülüyse bu insanın içerisinde de envâi çeşit cevâhir vardır ki ne altını ona değer ne yakutu ona değer; insan öyle bir maden hazinesi ki altınla yakutla ölçülemez. Fakat nasıl ki onlar toprağın altında saklıdır, bunlar da bizim içimizde saklanmıştır, üzerini de toprak yerine günahlar örtmüştür. İşte bu günahlardan sıyrıldığımız an bizim ruhumuz kâffe-i âlâya şamildir. Her şey bizim elimizde ve irademiz altındadır.

Herif bugün aya gidiyor kim bilir kaç milyar para harcıyor, ne kadar masraflar yapıyor, ne kadar meşakkatler çekiyor?

Ama insanın ruhu temizlendiği vakitte o, onun iki günde üç günde gittiği aya bir anda gider.

Niçin?

Ruha mâni yok.

Rüya bize bir misal; sen rüyanda Amerika'ya gidiyorsun, Amerika buraya kaç saatlik yol?

Bir gecenin üç dakikası içerisinde hem gidiyorsun hem geliyorsun saatlerce de anlatıyorsun şöyle gördüm böyle gördüm diyerekten... Bunu gören sen değilsin ki senin ruhun idi, ruhuna gösterildi.

Bak bu senin ruhun ne kadar kuvvetli demek! İşte bu sende mevcut iken biz bunu bugün sakladık, örttük, kapadık hemen maddesine itibar ediyoruz; maddesi yarın toprağın altına girecek çürüyecek orada, kurtlar yiyecek. Aç bir mezarı üç gün sonra bak ne kadar leş gibi kokuyor, sokulamazsın yanına. Bu itibarla senin cesedin hâli, akıbeti bundan ibaret; asıl itibar ruhadır.

Binâenaleyh bu mübarek ayda bu ruhun beslenmesi ve yetiştirilmesi hepimizin üzerine farzdır. Onun için hakkı kabul et ve hakkı kabul ettikten sonra: Ve izâ suilûhü bezelûhü. "Haydi şurdan git!" demez artık, canını verir, malını verir kendisi aç yatar. Kendisi aç yatar fakat karşısındakine muhakkak verir.

Ebû Talhâ diye bir zât-ı muhterem var; ismini çok severim kendisini de çok severim.

Allah şefaatine nail etsin.

Çok bahtiyar!..

Bak [ilk] müslümanlarda peygambere olan sevgiye ve dine olan bağlılığa bir numûne olarak söyleyeceğim.

Talhâ Bedir muharebesinde 80 küsür yara almış. O zaman tabii kılıçlarla dövüşlerle oluyor, bu yaralar mesela öldürücü yara değil, fakat büyük büyük yaralar almış ama peygamberin önüne böyle gerilirmiş fedâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah. "Anam da babam da sana feda olur ben de sana feda olurum." diyor, peygambere gelmesin oklar diyerekten arkasına siper etmiş.

Bu zât, ruhaniyetlerine bakın, güzel bir bahçesi varmış, hurma bahçesi; çok güzel. Bir gün gitmiş bahçesine bakmış ki ağaçlar gayet böyle biribirine girmiş, kuşlar vıcır vıcır vıcır içerisinde ötüşüyorlar, hayran hayran onlar bakarken ikindi namazının vaktini kaçırmış. Gelmiş bakmış ikindi namazı kılınmış.

"Vah vah!" demiş, bu bahçe beni Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in arkasında namaz kılmaktan mahrum etti, ben bu bahçeyi feda ettim, Ümmet-i Muhammed'e vakfettim demiş, istemem o bahçeyi, bir daha o bahçeye ayağımı atmam demiş.

Müslümandaki ruha bak aziz kardeş!

Şimdi bu müslamana bir gün misafir gelmiş. Resûlullah'a her gün geliyor da böyle misafirler, ashâbı kirâma tevzî olunuyor, bir kısmını da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem götürüyor. Etraftan mütemadiyen yeni yeni müslümanlar geliyor bu gelen müslümanları ehl-i Medîne şey ediyor [misafir ediyor, Medine'de] konaklıyorlar.

Bir adam kalmış açıkta, kimse onu alamıyor. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ensar ve muhacirlere haber yollamış;

"Bunu bu akşam doyuracak bir şey kimsede yok mu?

Hepsi "Bir şeyimiz yok." demişler.

Talhâ gelmiş, "Ben götüreyim yâ Resûlallah!" demiş, ben götüreyim.

Almış gitmiş evine, hanım demiş ki "Yahu ne getirdin bu misafiri?"

Niye?

"Evde bir şey yok ki! Ancak çocukların doyacağı bir çorba var." demiş. "Azıcık, çocuklarımız [yesin.]"

"Olsun hanım, çocuklarımızı sen uyut, bu çorbayı bu akşam bu misafire yedirelim. Işığı söndürürüz, bizim kaşıklarımız da boşa gider gelir misafirler doysunlar." demiş.

Hakikaten de öyle yapmışlar, misafirleri doyurmuşlar, Cenâb-ı Peygamber de sabahleyin onları taltif etmiş.

Bak Müslümanlıkta insana, cemiyete hizmete bak, yardıma bak! Kendisini aç bırakıyor misafirini gözetliyor.

Allah cümlemize onların huylarından huylar nasip etsin. Onların şefaatlerine de nail etsin.

Onun için ve izâ suilûhü bezelûhü. "[İstendiği zaman] vermekten sakınmazlardı."

Kendisinin yiyeceğini veriryor, kendisi aç kalıyor yine veriyor. Kur'ân-ı Azîmüşân'da da [bunun] hasâsah kelimesiyle tâbiri [vardır]; "Kendisini muhtaç iken kendisini bırakıyor, kardeşini gözetliyor."

[Son tavsiye;]

Ve hakemû li'n-nâsi ke-hükmihim li-enfusihim. "Tabii hakimlik mertebesine yetişen insanlarda da hükmü verirken canı için nasıl vermek lazım gelirse ona göre verirler." Yani iltimas yok.

Hz. Aişe validemizden [rivayet edilmiş].

Ütrükü'd-dünyâ. "Siz dünyayı terk edin." diyor.

Dünyayı terk etmek demek dünyada alış veriş etmeyin, yatmayın uyumayın demek değil; yatacaksın, yiyeceksin, içeceksin, uyuyacaksın, beşeriyetini iktizaları nelerse onları mecburi yapmak mecburiyetindeyiz. Binâenaleyh yemek için çalışmadan yenmez ki. Çalışacağız hem yiyeceğiz hem de yedirmeye gayret edeceğiz. Binâenaleyh ütrükü'd-dünyâ. "Dünyada sizi Allah'tan alıkoyan şeyleri terk edin." Şimdi bak iyi dinle, "Dünyada seni Allah'ı zikretmekten alıkoyan şeyleri terk et."

Birşey desem darılır mısınız?

Televizyonun karşısına geçeceksin, saatlerle orada onu seyredeceksin...

"Gelin, şurada saatlerce Allah diyelim." desek kıyamet kopar değil mi?

Hoca sen ne yapıyorsun, bizi böyle saatlerce Allah dedirtiyorsun, bu olur mu?

E orada kaç saattir onu seyredip duruyorsun ya!

E canım bir şeyler öğreniyorum...

Ne öğrenirsen öğren aziz kardaş, ne öğrenirsen öğren! İnsan ancak zaruret ihtiyaçları vardır onları öğrenmek mecburiyetindedir. Onlardan gayrisi fuzûli olan kısımlar. Ha, ya dünyaya faydası olacak ya âhirete faydası olacak; âhirete faydası yoksa, sen âhiret adamısın, hiç lüzumu yok.

Şimdi birkaç tane şeysini, mahzurlu olan kısımlarını söyleyeyim. Şimdi farz ediniz ki 12, bir, boyna seyrediyoruz.

Bu seyretmede insan, -cazibesi de var çekiyor insanı o tarafa- seyrederken ederken Allah'ı unutuyor musun?

[Unutuyorsun.]

Ezan okunuyor camiye gelebiliyor musun?

Gelemiyorsun.

Sabahleyin ezan okunuyor camiye gelebiliyor musun?

Sabahleyin uykunu alamadın kalkamıyorsun, ezanı bile belki duyamıyorsun.

Halbuki Cenâb-ı Peygamber'in pek güzel sözü, "Sabah namazıyla yatsı namazına gelemeyenler münâfıktır." dediğini pekey herkes bilir; hepimiz duymuşuzdur, işitmişizdir ama bilmek para etmiyor, kalkıp da gelmek de hüner.

Onu da yapamıyoruz, öyleyse münâfıklar sınıfına mı girelim şimdi?

Allah muhafaza etsin.

Onun için "Dünyayı terk et!" dediği vakitte "Dünyada seni Allah'tan alıkoyan şeyleri terk et." [demektir.] Allah'tan alıkoyuyor, ibadet ettirmiyor sana, zikrettirmiyor, senin Allah'a kurbiyetinde mâni oluyor, işte bunlar dünyadadır, bunları terk et, bi-ehlihâ. "Dünya adamlarına terket onları."

Fe-innehû men ehaze mine'd-dünyâ fevka mâ yekfîhi.

Bak burada güzel şey var. Şimdi insanların her gün bir ihtiyacı var, farzımuhal, 50 lirayla bugün insan ihtiyacını görür, bilemedin 100 lirayla ihtiyacını görür. Eh, bunun fevkinde olan kısım [fazlalık ama] insanın gözü doymuyor.

İnsanın gözü doymaz; denize bakmaktan doymaz, şuna bakmaktan doymaz buna bakmaktan doymaz; gözü de doymaz karnı da doymaz. Binâenaleyh kendine yeterinden fazlasıyla meşgul olmak;

Ehaze min hatfihî ve hüve lâ yeş'uru. "Hatf, haberi olmadan kendi helakine doğru kendini sürükler."

Haberi olmadan kendini helake sürükler.

Nasıl sürükler?

Nasıl sürüklerse öyle sürükler ben orasını bilmem. Ben orasını bilmem, bildiğim şey Cenâb-ı Peygamber'in dediği şu söz ki Hz. Enes radıyallahu anh'a söylüyor; "İnsan haddinden fazla çok servet sahibi olmak istiyor, çok servet sahibi olmak için çok çalışmak lazım, bu çok çalışmalarla çok paralar kazanınca nasıl farkına varmadan kendi helakini kendi eliyle hazırlamış olur." diyor.

Orasını sen hallet.

Onun için şimdi bak ne güzel diyor;

İttekıllâhe. "Allah'tan korkun." Yukarıda dedi ya hani, cennete girmenin ilk şartı Allah'tan korkmak. Şimdi burada da diyor ki;

İttekıllâhe haysü mâ künte. "Nerede olursan ol, nerede olursan ol ama Allah'tan korku üzerinde ol."

Onun için diyorlar ki;

Efdalü'l-îmâni. [İmanın en efdalı.]

Hepimizde iman var, hepimizin imanı da birdir. Ebû Bekr-i Sıddîk'ın imanı neyse benim imanım da odur ama onun imanıyla bizim imanımızı bir araya getirsek çok fark var. İman denince Ebû Bekir'in imanını terazinin bir gözüne koyun dünyadaki müslümanların imanını da terazinin bir gözüne koyun Hz. Ebû Bekir'in imanı ağır gelir.

Bu neden yahu, bunun inandığı da altı şey, benim de inandığım altı şey işte. Bu da ona inanıyor bende ona inanıyorum, onun da âmentüsü ile benim de âmentümün arasında hiç fark yok?

Ama bak ki dünyanın insanlarının müslümanlarının imanıyla Hz. Ebû Bekir'in imanını ölçseler Hz. Ebû Bekir'in imanı ağır gelir.

E demek ki şimdi burada diyor ki Cenab-ı Peygamber;

İttekıllâhe haysü mâ künte. "Nerede olursan ol Allah'tan kork." Onun için;

Efdalü'l-îmâni en ta'leme ennellâhe me'ake. "Senin Allah'ın seninle beraber olduğunu bilmendir."

Efdalü'l-îmâni en ta'leme ennellâhe me'ake haysü mâ küntü. "Nerede olursan ol Allah seninle, yani Allah'ın bilgisi, görgüsü, iradesi, kuvveti, kudreti seninledir." Nerede olursan ol; karanlıkta ol, aydınlıkta ol, tenhada ol, kalabalıkta ol...

Bunu iyi bilmek ve içerisine iyi sindirmek lazım. Öyleyse;

İttekıllâhe haysü mâ künte ve'ttebi'i's-seyyiete'l-hasenete. Allahu Teâlâ çok rahim. Biliyor ki bu beşer, her zaman kusurdan âri değildir, çeşit çeşit kusurlar, günahlar yaparlar, acizdirler. Beşeriyetin iktisası: el-Beşer.

Onun için bir kabahat yaptık, bir kabahat ettik, günah işledik, ufak büyük;

İttebi'i'l-hasenete. "Ve hemen arkasından ona bir hasene ekle, bir iyilik yap."

İyilik yap; sadaka ver, namaz kıl, tevbe et, istiğfar et, salât ü selam getir, abdest al... neler yapacaksan, haseneler iyilikler nelerse bunları işle, bu işlediğin iyilikler bu yaptığı kötülüğü mahveder, ki;

Temhuhâ. "Bu yaptığın iyilik bu yaptığın kötülüğü mahveder."

Bak yine ne güzel!

Ve hâlikı'n-nâse bi-hulukin hasenin. "İnsanlarla da muâşeret diyoruz ya, bu muâşeret." Bi-hulukin hasenin. "Güzel ahlakla." Bu güzel ahlakı da yukarda tarif etti; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnet-i seniyyesine ittibâdan ibarettir."

Yine buyuruyor ki;

İttekıllâhe. "Allah'tan korkunuz." Ve ekımi's-salâte. "Namazı da kılınız."

Bakınız aziz kardaş!

Namaz hakkında tabii hepimizin bilgisi çoktur, fakat namaz bütün ibadetlerin içerisinde [ilk başta gelir.] Çok hayırlar, ibadetler var ya çeşitli; oruç var, zekat var, hac var; işte iyiliklerin çoğu, sadakalar var. Bu, el, ayak, işte başka azalar neyse bunlara benzer ama namaz başa benzetilmiş. Baş olmayınca elin, ayağın nasıl kıymeti yok, namaz olmayınca diğer iyiliklerin hiç kıymeti yoktur.

Elin olmuş başın olmayınca elin kıymeti oluyor mu?

Ayağın olmuş, başın olmayınca kıymeti olmuyor. Sen hacca gitmişin, bin defa git; oruç tutuyorsun ne kadar tutarsan tut, gece de tut istersen; şu kadar hayır para dağıtıyorsun dağıt, ne kadar dağıtırsan dağıt; namazın olmadıkça hepsi boşadır. Ama onları da yine yapma değil yap ama namazı da hiç bırakma.

Onun için ne diyor?

İttekıllâhe ve ekımi's-salâte. "[Allah'tan kork ve] namazı da kıl."

Hem de ekım tâbiriyle, "ikame et, yani dürüst kıl namazı!"

Nasıl?

Ke-enneke terâhu. "Allah'ı görüyormuş gibi bir namaz kıl!"

Öyle yatıp kalkmak, bazı müfsitler var, bizim yatıp kalkmayı beğenmezler. Bu yatıp kalkmak Allah'ın emridir, asıl burada Allah'a ibadettir, gaye Allah'a ibadettir. İbadet olunca da O'nun görür gibi Allah'a bağlanacaksın öyle ibadet edeceksin ki ruhun da açılsın gönlün de açılsın.

Ve ekımi's-salâte ve âti'z-zekâte. Kur'an'da kaç yere bakarsanız namazın arkasından zekât gelir. Namazın arkasından zekat gelir, 80 küsür yerde namazla zekât yan yana.

Niçin?

Namaz Allah'a ibadet, zekât mahlukâta şefkat.

Onun için İslâm dini iki şeyden ibaret diyorlar: Birisi Allah'a kulluk diğeri mahlukâta şefkat. Allah'a ibadet ediyorsun tamam, mahlukâtına acımıyorsan olmadı. Mahlukâtına acımıyorsan, şefkatin yoksa merhametin yoksa olmadı. İki hat, müspetle menfi birleşirse lamba yanar, birleşmeyince yanmaz.

E yalnız Allah'a ibadet [olmaz mı?]

Olmaz. Mahlûkuna da şefkat lazım; o mahlûkuna şefkat zekâttır işte. Zekâtını veren insan şefkatlidir. İyice hesap edecek herkes parasını, onun parasını seneden seneye fukaralara, hayır cemiyetlerine vereceksin. Bunu yapamıyorsan şefkatsiz bir insansın. Binâenaleyh yalnız zekât ile de değildir insanların şeysi [ibadeti.] Bugün mesela [birisi,] bin lira on bin lira zekat verir, verir ama arkasından da bir çok hayırlar da bir çok kimseler müracaat eder, el açar. Onları da boş çevirmemek mürüvvetin iktizasıdır; mürüvvet sahibi insanlar herkese yardımını mebzul olarak bol bol kullanılar. Binâenaleyh;

Ekımi's-salâte. "Namazı da ikâme et." Ve âti'z-zekâte. Zekâtını da ver ama."

Daha?

Ve hucce'l-beyte. "Bir de beyti, Allah'ın beyti yani Kâbe-i Muazzama'yı da ziyaret et, haccını yap."

Neden?

Bunda çok fevâid var.

Ne kadar fayda var?

Bilmem. Burada aşağı yukarı iki milyon insan toplanır; bu iki milyon insanın bulunduğu bir topluluğa sen de katılırsın, bütün evliyalar da oradadır; zamanın kutbu oradadır, Allah'ın rahmeti de oraya iner. Binâenaleyh o rahmet-i ilâhiyenin içerisine girmek kadar büyük devlet olmaz.

Orasını ben, bilmiyorum yanlış mı derim, ben bir hamama benzetirim. Nasıl kirleniyoruz, kirlendiğimiz vakitte hamama gidiyoruz yıkanıyoruz tertemiz oluyoruz. Binâenaleyh oraya gidip de o cemaat-i İslamiyenin arasında, Arafat'ta, diğer yerlerde beraberce bulunmakla bütün günahlarımızdan arınıyoruz, ruhumuz tertemiz oluyor. Binâenaleyh haccı yapıp da benim şu günahım da kaldı demek kadar günah yoktur. Haccı yapan insan üzerinde hiçbir günah kalmaz, güzelce temizlenir. Onun için büyük hamam burası.

Burayı Allah cümlemize nasip etsin, her sene gitmek devlet-i şerefine eriştirsin.

Dersen ki, paraları oraya niye harcıyorsun hocaefendi?

E onu ben kazanmışım da burada benim ruhumun temizlenmesi için niçin mâni oluyorsun?

Memlekette hayırlar var hocaefendi?

Bu zâtlar o hayırlara da herkesten fazla yardım eden yine onlardır.

Binâenaleyh bu Allah'ın emridir, Allah'ın emrine kimse karşı gelemez.

Ama diyeceksin bir kere.

Bir keredir ama onun diğerlerindeki fadâili tarife yine dilimiz kafi gelmez.

Onu elimizden gelse de her sene Allah celle ve alâ nasip etsin de gidelim.

Bu Hacı Fahri efendi vardı, her sene gidiyor. Ben de ona dedim ki; "Yahu bu adam böyle her sene gideceğine memlekette bu kadar ihtiyaçlar var da..."

Halbuki koca bir cami yaptırdı, altına koca bir medrese yaptırdı; çocuklara da kendi parasıyla bakıyor. Kendi parasıyla çocuklara da bakıyor, okutuyor yetiştiriyor, hem dünyada hizmeti var; e artan parasıyla da hacca gitmek hakkıdır tabii gitsin ama içimden öyle bir şey gelirdi.

Gittim, buraya gidince; "Hacıefendi hakkını helal et" bana dedim. "Benim içimden böyle geçiyordu ama yanlışmış bu geçiş, hakkını bana helal et." dedim. Çünkü ben de ona katıldım, boyuna gidiyoruz şimdi, bu gidişte çok faydalar da görüyoruz elhamdulillah.

Onun için Cenâb-ı Allah emrettiği gibi Cenâb-ı peygamber de diyor ki;

Ve hucce'l-beyte. "Benim evimi haccedin görün."

Tabii şimdi televizyonlarda da gösteriyor, levhalarda da görüyoruz, tablolarda da görüyoruz ama bu görmek onun kendisini görmek gibi midir ya?

Mesela dükkanlarda elbiseler giydirilmiş hanımlar var, görüyoruz orada ama canlı hanımın haliyle o bir olur mu hiç?

Ve'temir. "Bir de umre var."

Hac mevsiminden ayrı mevsimlerde, şimdi mesela gitsek bir umre olur hac olmaz şimdi. Hac ancak Zilhicce'nin onuncu gününde oluyor; dokuzuncu onuncu günlerinde. Binâenaleyh ondan gayri günlerdeki yapılan ibadete umre derler, "Bunu da yap."

Daha?

Ve berra vâlideyke. "Ama ananı babanı unutma ha!"

Anana babana ihsan et, onlara ikram et; onları üzme, onları darıltma, onları incitme; onların bedduasını da alma, onların daima hayır duasını almak için elinden geldiği kadar onlara ikram ihsan et.

Ve sıl rahimeke. "Akrabanı da bırakma ama."

Yalnız ananı babanı değil akrabanı da bırakma; amcan, dayın, teyzen, halan... kimler varsa bunları da gidip ziyaret edeceksin, yardıma muhtaçlarsa yardım da edeceksin.

Ve akrı'd-dayfe. "Misafirine de ikram et." Konaklat, alıkoy onu evinde, yedir içir misafirine.

Daha?

Ve'mur bi'l-mârûfi ve'nhe ani'l-münkeri. "İyilikle emret kötülüklerden de insanı uzaklaştırmaya çalış." Ve zül me'a'l-hakkı. Yukarıda dedi ya, "Hakkı kabul et." Burada da diyor ki "Hak ile daim ol, sabit ol, haktan ayrılma."

Bugün hak üzerinde olursun da yarın dönersin, öyle dönek olma, hak üzerinde sabit ol. Hakkı ara bul ve o hakkın üzerinde sebat eyle.

Bir tane daha okuyayım kafi gelsin.

İtteki'l-mehârimi. "Haramlardan kork, kaçın. İtteki'l-mehârimi, ne kadar haram varsa, günah varsa ki bunları yazdık, şimdi günahların adedi 1250'yi geçti, ki bunlar hepsi haramdır.

Bu haramların hepsinden kaçınmak lazım, ki ne olur?

Tekün a'bede'n-nâsi. Bak ne kadar, ne kadar güzel, "Sen haramlardan kaçındığın, korktuğun müddetçe nâsın en âbidi sensin."

Nâsın en âbidi, Allah'tan korkup yasaklardan kaçınanlar, bir.

Varda bimâ kasemallâhu leke. "Allahu Teâlâ'nın taksimine razı ol."

Allahu Teâlâ'nın taksimine razı ol; solcular gibi hep beraber olalım, zengin de bir fakirde bir olsun diyerekten kıyamet koparma! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bak diyor ki; varda bimâ kasemallâhu leke.

Allah sana ne verdi?

Kimisine beş veriyor kimisine 10 veriyor kimisine 100 veriyor; hiç karışma! Ne verdiyse sana ona razı ol.

E O ona çok verdi ya?

Ona çok verdiyse Allah'a şikayet et. Allah'ın işine karışma, bu da şirk olur.

Varda bimâ kasemallâhu leke.

Ne olacak?

Tekün ağne'n-nâsi. "Sen o zaman insanların en zengini olursun."

İnsanların en zengini Allah'ın verdiğine razı olandır. Allah'ın veridiğine razı olmuyorsa onun ne karnı doyar ne gözü doyar.

Bak şimdi ama;

Ve ahsin ilâ cârike. "Komşuna da ihsan et ama."

Komşunu bırakma, ona ihsan et, ikram et.

Komşu diye geçme aziz kardaş! Komşu akrabandan daha iyidir. Akraban mesela Bursa'da akraban var, Ankara'da akraban var. Allah esirgeye sana bir rahatsızlık geldiği vakitte Ankara'daki akraban, Bursa'daki akraban gelinceye kadar senin imdadına komşun yetişecek; cenazen varsa o kaldıracak, hastalığın varsa imdadına o yetişecektir.

Binâenaleyh komşu hakkı en büyük günahtır. Komşuyu benimsememezlik yapma! Komşun belki fakirdir, belki zayıftır, belki miskindir; ne olursa olsun komşunun hakkına riayet et, onun elinden tut ona yardımcı ol, ki;

Tekün mü'minen. Bak bak bak!.. Tekün mü'minen. "Sen mü'min olmak, kamil bir mü'min istiyorsan komşuya ihsan et."

Komşuna ihsan ettiğin zaman sen kamil bir mü'min olursun. Bu çok şiddetli, yani namazı şöyle kılarsan, orucu böyle tutarsan, haccı böyle yaparsın demiyor; "Komşuna ikram ettiğin müddetçe nâsın mü'min-i kâmili olursun." [diyor.]

Bunun için bir tane akıl söyleyeyim, isimlerini unutuyorum, aklımda kalmıyor ama sahabiden bir zât; evlerinde kurban kesmişler. Gerek ramazan bayramının kurbanı gerek kurban bayramının kurbanı gerekse bazen arada sırada kesiliyor ya evlerde kurbanlar, böyle bir kurban kesilmiş. Valide hanıma demiş ki efendi; "Hanımefendi, yanımızdaki yahudi komşuyu unutma ha! Yanımızdaki yahudi komşunun hissesini unutma. Ona da bir hisse ver."

Yahudi komşu yani, bu böyle demek ki evinin yanında yahudi var, mesela yahudi mahallasinde oturanlar müslümanlar da vardır orda. Bu müslümanlar bu yahudi komşularla geçinirken ona da mesela böyle etinden, yemeğinden, meyvesinden, ikramından, ihsanından ona da yapacak. Bu kurban kesmiş kurbanından, "O yahudi komşuyu da unutma!" diyor. Geldikten sonra soruyor;

"Hanım, yahudi komşunun hakkını verdin mi? Yahudi komşunun hissesini verdin mi?

Verdim.

O zaman içi rahat ediyor. Komşu olunca, bu komşunun mutlaka sofu olması, bu komşunun şöyle 400 dirhem bir müslüman olması da şart değil; yahudiden de aşağı değil ya! Seni beğenmediğin müslüman yahudiden de aşağı değil ya!

Bak burada çok iş var!

O zaman ne olacak?

Tekün mü'minen. "İşte mü'min-i kâmil o zaman olursun sen, komşuna ikram ettiğin de."

Ve ehibbe li'n-nâsi mâ tühıbbü li-nefsike. "Kendin için ne istiyorsun, neleri seviyorsun insanlar için de onu sevecekssin."

Kendin için sevdiklerini insanlar için sevdiğin vakitte;

Tekün müslimen. "O zaman da müslüman olursun."

Ve lâ tüksiri'dıhke. "Çok gülme ama." Fe-inne kesrate'dıhki tümîtü'l-kalbe. "Çok gülme, zevk ü sefâ kalbi öldürür."

Kalbin öldükten sonra senin yaşamana lüzum yok. Kalp öldükten sonra hiç insanların yaşamasına lüzum yok.

Ahmed b. Hambel'in, Beyhakî'nin, Tirmizî'nin, An Ebî Hüreyre hazretlerinden olan rivayet bunlar.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin, tevfîkât-ı samadâniyesine mazhar etsin, sevdiği ve razı olduğu kulların arasına cümlemizi kabul etsin.

Peygamber'imizin şefaatine] mazhar eylesin ve Cenâb-ı Peygamber'in yolundan bizleri ayırmasın.

Ama Cenâb-ı Allah emrediyor;

İnnellâhe ve melâiketehû yüsallûne ale'n-nebiyyi yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ. Bize Resûlullah'a salât ü selâm etmemizi Cenâb-ı Hak emrediyor. Binâenaleyh bir salât ü selâma on tane mükâfat veriyor Cenâb-ı Hak. Bir kere salât ü selâm ediyoruz 10 tane mükâfat veriyor, 100 tane edersek 1000 tane mükâfat alıyoruz.

Binâenaleyh her müslüman en aşağı günde Peygamberimiz'e 100 defa salât ü selâmdan geri kalmamalı. Giderken, söyle git işte, Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Dükkanda otururken işin olmadığı sırada söyle dur.

Hiç olmazsa günde 100 kere Allah de.

Yüz kere lâ ilâhe illallah de.

Yüz kere lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî ve yumît ve hüve alâ külli şey'in kadîr de

Yüz kere de sübhânallahi ve'l-hamdülillahi ve lâ ilahe illallahu vallâhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi'l-aliyyi'l-azîm de.

Bunları diyenlerin sevabından daha çok kıyamette kimse sevaplı gelemeyecek. Ancak sen 100 dediysen o da 200 dediyse o 200 diyen [geçmiş] olacak yoksa başka türlü bunları geçen olmaz, sâbikûn bunlar olacak.

Onun için bu gibi tesbihâtı da dilimizden bırakmayalım; bunlar abdest istemez, namaz gibi şerâiti yoktur; giderken, teyyarede, yolda, atta arabada söyle dur; dilini alıştır gönlünü de oraya bağla, daima Allah ile olmuş olursun ki bunlar yaptıkça da kendisine Allah korkusu yerleşir, emr-i ilâhîden insan son derece korkar. Böyle yapmamaktan çekinir, günahları işlemekten de korkar bakarsın memlekette bal gibi olur.

Sana yine bir tane misal söyleyeyim. Eskiden rakı içiliyormuş, şarap içiliyormuş; günah değil, haram değil, yani Peygamberimiz'in zamanında, evvelki ilk İslam devrinde içki içiliyor. İçkinin [durumu iligli] bir şey [vahiy] gelmiş, "İçki zararlı şeydir, içmeyin." Sonra üçüncü bir şeyde yasaklığı emrolunmuş; "İçki haramdır!" Bitti. Zararlıdır dedi, bu sefer haramdır, bitti artık.

İnneme'l-hamru ve'l meysiru [âyeti inince] Cenâb-ı Peygamber dedi ki;

"Git ilan et sen, Medine sokaklarında, içkinin, şarabın haram olduğunu duyur halka."

Zâtın birisi çıktı, adları var ama hatırımda kalmıyor tabii, "İçki haram olduu!.. Duyun!" İlan yaptı.

Bütün evlerde şaraplar hazırlanmış, yıllık şarap küplere doldurulmuş duruyordu. "Haram" denildiği vakitte herkes küpünü çıkardı, sokaklara "Çaat!" diye atıyor, kırılıyor; Medine sokakları [dökülen şaraptan] âdeta sel halini aldı. Kimsenin evinde saklanmış bir küp kalmadı, içki kalmadı.

O zamanki ashâbı kirâmın haline bak bir de şimdi bizim halimize bak!

Bugün hem çok şey oldu, içkinin ne kadar zararlı olduğunu dünyada bilmeyen yok gibi fakat insanlar iptilaya düştükleri vakitte bu iptiladan kurtulmak da çok zor. Onun haram olduğunu biliyor zararlı olduğunu da biliyor, bildiği halde de ümmetin bu durumu üzerinde ne derseniz deyin.

Allah pis huylardan, pis ahlaklardan cümlemizi kurtarsın.

[Pis huylar ve ahlaklar] cemiyete zarar, âhiretine zarar, kendisine zarar, herkese zarar.

Bir içki içen adam günde kaç para harcayabilir?

Herhalde 50 liradan aşağı içki masasından kalkamaz.

Bu 50 lirayı bir hayra verseydi, yahut bir evi yoksa evini almak için hazır tedarik etseydi, çoluk çocuğuna bol bol yemeler içmeler tedarik etseydi daha hayırlı olmaz mıydı?

Ama iptilalar çok fenadır, Allah öyle kötü îtiyatlara bizi düşürmesin.

Kötü îtiyatların altından kalkmak esaretten kurtulmak kadar zordur. Esaretten kurtulmak bir derece kolay fakat kötü îtiyatların altından kurtulmak çok zordur.

Onun için ana babaların büyük vazifeleri vardır ki evlatlarını kötü îtiyatlara alıştırmamak için dört gözü olmalı böyle. Evladın üzerinde çok titizlikle durmalı. Hasta olduğu vakitte nasıl titriyoruz yahu, bu hastalık bunu öldürür diye korkuyoruz.

Ölürse ölsün varsın, bir an evvel eceli gelmiş gitmiştir fakat ahlaksız olarak yaşarsa ne kadar zarar memlekete?

Allah onun için affetsin de hepsimizin evlatlarının üzerinde titizlikle durup onları kötü îtiyatlara alıştırmaktan muhafaza dursun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı