M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (180)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Muhterem hocam! Benim şahsi kanaatime göre bu memleketteki kardeşlerimizin çoğu İslâmiyeti görünüşte yaşıyorlar, ailevî hayatlarına uygulamıyorlar. Bilhassa ailelerin şuurlusu şuursuzu dahil halleri içler acısı. Tabii bunun türlü sebepleri var.

Benim teşhis ettiğim yönlerden biri, bize dinimizi öğretebilecek iyi yetişmiş hocalar parmakla sayılacak kadar az. Bu çok acı bir şey. Hoca çok olsa bile camiye geliş az oluyor hocayı dinleyiş az oluyor. O bakımdan biz bilelim ki şu bizim Monash Üniversitesi kampüsündeki bu ekstra lüks binalarda ekstra lüks imkanlarla yaptığımız şu eğitim çalışması çok güzel bir çalışmadır yoğun bir çalışmadır. Fevkalade güzel. Keşke bunlar sıksık ve daha uzun zamandan beri olsa.

Hoca vasıflı bir hanım bir toplulukta orada bulunan peçesiz hanımlara; "Siz örtündüğünüzü mü sanıyorsunuz? Siz yüzlerinizle zina yapıyorsunuz, yüzlerinizi de örtmeniz lazım." dedi. Ve Peygamber Efendimiz'in hanımlarından, Kur'ân-ı Kerîm'den bazı deliller saydı döktü. Bu husus da beni çok üzdü.

Gerçekten bizim yüzlerimiz ve ellerimiz zinaya mı sebep oluyor yoksa hanımlar İslamiyete göre peçeli gezmek zorunda da, Türkiye'deki laik düzenden çekindikleri için hocalar bize eller yüzler hariç diye yanlış fetva mı veriyorlar?

"Hocam bu yüz tesettürünün ölçüsünü bize fetva olarak söylerseniz memnun oluruz." diye böyle bir yazı geldi. İlk kağıt bu.

Muhterem kardeşlerim!

Yüzün peçe ile örtülmesi mecburi değildir ama hanım vücudunun yüz, el ve ayaklar hariç her tarafının örtülmesini dinimiz emrediyor. Kadının tesettürü yüz, el ve ayaklar hariç her tarafını örtmektir. Yüzü, eğer fitne ve bir takım kötü şeyler olacaksa örtülür. Örtülmezse bir şey icap etmez. Böyle yüzüyle zina ediyor sözü doğru değil.

Şöyle bir durum var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir hadisi var onu yanlış hatırlamış olabilir onu söyleyen kadın. Diyor ki Peygamber Efendimiz o hadîs-i şerîfinde;

"Gözler de zina eder, ellerde zina eder. Gözlerin zinası nâmahreme bakmaktır. Ellerin zinası da nâmahremi tutmaktır, yoklamaktır."

Yani böyle olursa tabii o da zina sayılıyor, doğru ama normal olarak bir kadın her tarafı örtülü, kalkmış bir yerden bir yere gidiyor, buna zina isnat etmek doğru değildir. [Böyle söylemek] İslâmî ölçülerin dışında başka bir şey olmuş oluyor.

Salman Rüşdi'nin Şeytan Âyetleri adlı kitabındaki gibi şeytânî âyetler Kur'an'da var mıdır?

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinin hepsi Rahmânîdir, şeytânî bir âyet yoktur. Yalnız Salman Rüşdi'nin şey yaptığı husus, yaptığı şeytanlık, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz inen vahiyleri Kureyşlilere okurken orada bazı muzip ve kâfir ve müşrikler böyle laflar uydurup söylemişler. Şeytan âyetleri dediği o. Yani Peygamber Efendimiz'e şey değil de, Peygamber Efendimiz'le âdeta aptallar alay etmek ister gibi, yani onun vazifesini engellemek ister gibi gargara yapmak için yani işi karıştırmak için, Peygamber Efendimiz "Allah şöyle buyurdu" diye âyet okurken onlar da oradan uyduruk bir şeyler katıştırmak istediler müşrikler. Şey odur, gürültü patırtı odur.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde buyuruyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnâ nahnu nezzelne'z-zikra ve innâ lehû le-hafizûn. "Bu Kur'ân-ı Kerîm'i indiren biziz ve bunun korunması bizim kudretimiz altındadır, biz onu mutlaka koruyacağız."

Onun için Kur'ân-ı Kerîm âyetleri korunmuştur, elhamdülillah hiçbir eksiği, hiçbir fazlası olmadan elimizdeki Kur'ân-ı Kerîm dünyanın her yerinde aynıdır.

Kâfirler Peygamber Efendimiz'in zamanında Peygamber Efendimiz'e çok zulümler yaptılar. Biliyorsunuz namaz kılarken başına, secde ettiği yere işkembe koymaya kalktılar. Öteki namaz kılanları dövebildiklerini dövdüler, öldürebildiklerini öldürdüler filan, çok çeşitli şeyler oldu. Bu Mekkeli müşriklerle uğraşmak kolay olmadı. Onlar çeşitli şeyleri her zaman yapıyorlar, yapmışlardır ama sonunda küfür yıkıldı gitti, şirk gitti, şeytan mağlup oldu, Hicaz'dan sürüldü, Allah'ın dini galip geldi, her tarafa yayıldı.

Peygamber Efendimiz'le uğraşanlar o kadar çeşitli uğraşmalar yaptılar ki adını yalancı peygamber bile çıkarttılar. Peygamber Efendimiz âyet okuyor gibi onlar da kendileri âyet uydurmaya, taklide kalktılar. Onlar da etraflarına adamlar aldılar ama Peygamber Efendimiz dua ediyordu körün gözü açılıyordu, hasta iyi oluyordu, duası kabul oluyordu. O yalancı, sahte peygamber davasıyla ortaya çıkan şahıs da, ona da gözü ağrıyan adam getirdiler bir dua etti geçsin diye, gözü tamamen kör oldu. Yani yalancı olduğu için alçak, Allah [öyle yaptı.] Yani yalancı peygamber çıktı, Kur'an'a karşı, karşı âyet gibi başka şeyler çıkartmak isteyenler oldu. Peygamber Efendimiz, Kâbe'nin yanında müslümanlara veyahut muhatabı Kureyşlilere Kur'an âyeti okurken arkadan laf karıştırdılar, araya getirmek isteyenler oldu filan. Onların hiçbirinin tesiri olmadı, olmayacak. Çünkü Allah Kur'ân-ı Kerîm'i ben koruyacağım duyurmuş olduğundan korumuştur.

Ama tabii bu kâfirler İslâm'la o zaman uğraştıkları gibi şimdi de uğraşıyorlar, çeşitli şekillerde mideyi bulandırmaya çalışıyorlar.

Hocam bid'at-ı hasene olunca dinen sakıncası var mı? Kabul olunur mu?

Bid'at-ı hasenenin böyle adlandırılması doğru değildir. Yani bid'at-ı hasene değil ki o da bid'at sanılıyor. Halbuki buna başka mezheplerde istihsan deniliyor. Yani Malikî mezhebindeki adı başkadır. Mesâlih-i mürsele deniliyor. Binâenaleyh o isimle anılırsa daha iyi olur.

Yani nedir?

Müslümanların yaşamı dolayısıyla yapmaları gereken bir şey ortaya çıktığı zaman bir tedbir düşünüp maslahata uygun bir şeyi yapalım demek.

Mesela Hz. Ömer zamanında bakmışlar ki herkes bir köşede teravih kılıyor; kimisi sekiz kılıyor, kimisi 20 kılıyor, kimisi 33 kılıyor filan, Hz. Ömer Efendimiz demiş ki;

"Böyle karışıklık olmasın, imamın arkasında beraberce kılalım."

Bu bir tedbirdir yani maslahatın güzel olması, yürümesi için düşünülmüş tedbirdir. Kitaplarda bid'at-ı hasene kelimesi de kullanılıyor ama bunu bid'at diye söylememek daha iyi. Mesâlih-i mürsele demek, istihzan demek, öteki mezheplerdeki ismiyle kullanmak karışıklık olmaması bakımından daha iyi.

Mesela bakmış ki Ümmet-i Muhammed cumaya geç geliyor, e ne oluyor?

Hutbe okunmuş oluyor, dinlenmemiş oluyor. Önceden bir ezan okutturuyormuş, herkes ezan okunduğunu duyunca geliyor camiye, toplanıyor sünnetlerini kılıyorlar, ondan sonra asıl ezanı içeride okuyor.

Cuma günü okunan asıl ezan hangisidir?

İçerideki ezandır, ötekisi toplamak içindir, asıl ezan içeride okunuyor. Hutbeyi o zaman bütün cemaat dinlemiş oluyor. Bu bir maslahattır yani işin güzel olması için düşünülmüş tedbirdir. Bunlara bid'at denmiyor başka fıkhî ismi var.

Tabii bunların yani bir hikmete mebnî konulması dolayısıyla ümmetin karar verdiği, alimlerin karar verdiği bir şey olduğu için dini bozucu şeyler olarak görmemek lazım.

Şimdi biz mesela mikrofon kullanıyoruz, Kâbe'de de kullanılıyor. Medine-i Münevvere'de, Mescid-i Nebevî'de de kullanılıyor.

E bu Peygamber Efendimiz'in zamanında yoktu, bu bid'at mıdır?

Değildir. İmamın sesini, cami çok büyüdüğü, cemaat çok kalabalıklaştığı için ta arkalara kadar duyulması için alınan bir tedbirdir, bir maslahattır, bu bir işe yarıyor, binâenaleyh buna bid'at denmez.

Buna bid'at deyip bunu kullanmayanlar var?

O zaman sen cemaatini kaşık kadar, yani sesinin ulaştığı yere kadar tutuyorsun.

Olmaz, yani bunun bir mahsuru yok, bu gerekli bir şey.

Soru: Bazı cemaate mensup kişiler evde koltuk olmasını yanlış karşılıyorlar; "Peygamber Efendimiz koltuğa mı oturuyordu?" diyorlar. Acaba Efendimiz zamanında olmayan bir şeyi şimdiki zamanda kullanmamız yanlış mı? Bu konuda İslâm'ın hükmü nedir?

Peygamber Efendimiz'in zamanında da sedir vardı, serir vardı, arş denilen taht vardı, bu Kur'an-ı Kerîm'de de geçiyor.

Saba Melikesi Belkıs hazretleri Süleyman aleyhisselam'ı ziyarete geldiği zaman o geliyor ta Yemen'den Filistin'e, Süleyman aleyhisselam da ashâbına diyor ki;

"Bu kadın, bu kraliçe, bu melike gelmeden evvel, daha saraya girmeden onun Yemen'deki tahtını, koltuğunu, yani arşını..."

Eyyüküm ye'tînî bi-'arşihâ kable en ye'tûnî müslimîne. "Onlar müslüman olup bize gelmeden önce onun arşını kim bize getirebilir?" diye âyeti kerîme var.

Hz. Süleyman'ın ashâbından olan veziri; "Ben getiririm." diyor, şıp tahtı getiriyor. Taht geliyor, Yemen'den Filistin'e taht geliyor, âyeti kerîmede var.

Sonra Saba melikesi içeriye girdiği zaman soruyor Süleyman aleyhisselam; "Bu senin tahtın mı? Senin koltuğun mu, tahtın mı?"

Kâlet ke-ennehû hû. "Ta kendisi galiba!" diyor yani bakıyor, onu Yemen'de bırakmıştı buraya nasıl geldi? Kim oradan alıp getirebilir?

Muhafızlar var saraydan çıkması şey yapması kolay mı?

Ke-ennehû hû. "Sanki o!" diyor, çok benziyor.

O işte! Hz. Süleyman'ın veziri kerâmet yoluyla onu getiriyor.

Demek ki rahat oturmak için arş denilen, taht denilen, sedir denilen, serir denilen şeyler vardı. Tabii modellerini, koltukları, şekilleri nasıldır detayını bilemeyiz ama vardı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir arşta, böyle bir serirde filan oturmamış, hasırda oturmuş, sade bir şekilde oturmuş.

Bir keresinden birisi ona, Efendimiz güzel rahat yatakta yatsın diye meşinden güzel bir yatak yapmış, onu da bir gece yattıktan sonra geri göndermiş;

Bana çok rahat geldi, teheccüt namazına kalkamadım bu rahatlıktan dolayı." demiş o yatağı da geri göndermiş.

Efendimiz'in yaşam tarzı öyle ama bizim yatağımız var yatağa da yatmayalım demek değil; yorganımız var yorgan örtmeyelim mânasına gelmesin. İhtiyaç olan şeyler yapılır, lüks olan şeyler yapılmaz. Yani lüks israf olduğundan, lüzumsuz şeyleri yapmamak lazım. İhtiyaç olan şeyler yapılabilir.

Avustralya dâru'l-harp midir?

Dâru'l-harp statüsündedir. Müslümanların yönetmediği, hakim olmadığı bir diyar dâru'l-harptir. Müslümanların, İslâm ahkâmını uygulayıp yaşadıkları yer de dâru'l-İslâm'dır.

Yalnız burada siz bir anlaşmayla bulunuyorsunuz, yani buraya harp ile gelmiş değilsiniz. Karşılıklı yapılan bir anlaşmaya göre geliyorsunuz. Onlar size hürriyetlerinizi vermişler, ibadetlerinizi yapıyorsunuz filan. Dâru'l-harp statüsündedir.

Yemeği üç parmakla yemenin sünnet olduğunu biliyoruz ama çatal ve kaşıkla yemenin bir sakıncası var mı?

Çatal ve kaşıkla yemek yemenin bir sakıncası yoktur. Zaten kaşıkla yenecek yemeği üç parmakla da olsa yiyemezsiniz. Zaten mecbursunuz kaşık kullanmaya çatalı da herkes kullanır, çatal yerine geçecek şöyle batıp da yiyen şeyin Efendimiz'in kullandığı rivayet ediliyor. Mahsuru yoktur bir yeme vasıtasıdır.

-------------

Evlatlarımızdan bazısı hayırsız, ne yapalım?

Dua etmek lazım. Annenin babanın duası makbuldür. Eh Allah hidayet versin, doğru yola getirsin. Hocaların dualarını inşaallah Allah kabul eder. Yalnız çocuklar büyümeden, âsi olma yaşına gelmeden çocuğun gönlüne imanın sevgisini aşılamak sizin vazifeniz; babaların, annelerin vazifesi. Çocuğun sonradan âsi olması bazen bu görevin yapılmamasından olabilir, bazen de Allah ona hidayet nasip etmediği için olabilir.

İkinciye misal nedir?

Nuh aleyhisselam'ın oğlu. Babası peygamberdi, cümle cihan halkına imanı telkin ediyordu, doğru yola çekiyordu ama oğlu babasına inanmadı. Bu olabilir. Yani Peygamber evlâdı cehennemlik bir insan olabiliyor. Peygamber karısı, Nuh aleyhisselam'ın karısı, Lut aleyhisselam'ın karısı kâfire, ikisi de inançsız insanlar, onlar cehenneme gidecek, Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor.

Böyle şeyler olabilir ama bazen de anne ve babanın eğitimi yapmamasından dolayı oluyor. Eğer bu çocuğun sonradan azıtması, sapıtması annenin babanın ihmalinden, eğitim yapmamasından dolayı olursa anne ve baba mesuldür ve kıyamet gününde evlat annenin babanın yakasına yapışacak, Allah'ın huzuruna götürecek ve Allah'a dava edecek, diyecek ki;

"Bu babam, bu annem bana İslâm'ı öğretmedi de yâ Rabbi, ben ondan senin istediğin gibi kul olmadım. Bunlardan davacıyım!" diyecek.

Bu hadîs-i şerîflerde sabittir. Onun için âyet-i kerîmede buyuruyor ki Kur'anı Kerîm;

Kû enfüseküm ve ehlîküm nârâ. "Kendinizi de, çoluk çocuğunuzu da, ailenizi de içinde insanların, kayaların çatır çatır yandığı cehennem ateşinden koruyun. Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun." buyuruyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bunun için ben her gittiğim yerde, sadece Avustralya'da değil, Türkiye'de de, başka yerde, Almanya'da da Amerika'da da diyorum ki;

"Size havadan önce yani nefes alıp da hayatınızı devam ettirdiğiniz şu teneffüs ettiğiniz havadan önce, içtiğiniz sudan önce, yediğiniz gıdadan önce dininizi öğretecek hoca lazım."

Neden?

İnsan havasız kalırsa boğulur ölür, imanlı giderse cennete gider. Aç kalırsa ölür cennete gidebilir, susuz kalırsa ölür cennete gidebilir ama imansız ölürse cehenneme gider.

Onun için önce hoca lazım. Onun için insanların hepsi koltuktan, kanepeden, divandan, büfeden, kristalden, gümüşten önce paralarını toplayıp kendilerine hoca bulsunlar. Cami yapsınlar, hoca bulsunlar, iyi hoca getirsinler. Başkası kâr etmiyor, iyi hoca olmayınca iş fena oluyor. Hem de eğitimlerini yaptırsınlar.

Bakın şurada çok güzel bir mikrofon tertibatı var. Ben konuşmacı olarak biliyorum, mikrofon tertibatı düzenli olmayınca konuşma da güzel olmuyor. Anfi şeklinde çok güzel bir kademeleşme var, çok rahat dinleme yapıyoruz. Böyle bir salonu biz Türkiye'de milyonlara kiralayabiliyoruz.

E bakın şimdi siz burada on gündür bu adamlar Allah bunların kalplerine kabul duygusu vermiş üniversiteyi size veriyor. Koca üniversitenin kampüsü mikrofonlarıyla, elektronik cihazlarıyla, projektörleriyle, kullanırsanız projeksiyonlarıyla sizin emrinizde. Bu bir eğitim şeyidir.

Ben dün Mehmet Ali [Torlak] hocaya dedim ki, biz Broadmeadows camisine gittik o Coburg camisine gitti;

"Heralde cami bomboştur, Araplar mı vardı?" filan dedim.

Yoo dedi, cami tıklım tıklım doluydu dedi.

Yani burada kontenjan var, bizim Coburg camisinde insanlar buradaki eğitimin pırlanta olduğunu anlayamamış.

Getirsene çocuğunu! Sen, sen öğretebilecek misin çocuğuna?

Kendin biliyor musun?

Karına öğretebilecek misin?

Getirsen de öğrense ya burada! İşte fırsat, işte üniversite, işte İslâm üniversitesi, işte ders!

Yok. Getirmedi! Dün akşam yılbaşı gecesinde kim bilir ne yaptı?

O kadar tembihledik yani aman etme eyleme, günaha girme, kafirlere benzemeyin filan dedik. Kaçıracaktı çocuğunu, hazır burada kaçacak yer bulmuşsun, bak işte biz de buraya kaçtık elhamdülillah. Hop kaçtık ve gece ne gürültü duyduk, ne patırtı, ne nâra, ne sarhoş, hiçbir şey görmedik. Elhamdüllillah, okyanusta bir adaya çıkmış gibi, selamete ermiş gibiyiz.

Muhterem kardeşlerim!

Eğitim önemli, eğitimin önemini anlamıyor insanlar.

Coburg cemaati anlamazsa öteki insanlar nereden anlasın?

Şimdi onlar diyorlar ki;

"Aile kampı. Herhalde bir karavan parkını tuttular, kimisi çadırda kimisi karavanda oturuyor."

Gelseler de bizim burada padişah gibi yaşadığımızı bir görseler, öyle çok dizlerini dövüp de yakalarını yırtacaklar ama sonra anlayacaklar.

Ben diyorum ki, videoya çekin de bir ah vah etsinler, şöyle bir görterin.

Diyorsunuz ki her işin başında sabır. Bir adam dövmeye, vurmaya hazır, kesmeye hazır, görgüsüzlüğün âlâsı. Haydi bakalım gel de sabret! Sabretmek dile kolay! diyor çok dertli hanımefendi.

Bana bak içinizde karısını döven kim var böyle, çıksın da bakalım görelim?

Çok günah, çok yanlış, yani zulmün, evlâdına bile yapılsa âhirette hesabı vardır. Evladı bile dava edecek şeyinden.

Bakın ben size bir misal söyleyeyim. Bir albay vardı, albay olduğundan, asker olduğundan sert mizaçlı olduğundan, çocuğunu çok dövermiş. Valla şöyle 60-70 yaşlarında o adamın evlâdına yalvardığını biliyorum;

"Affet beni evladım! Bağışla beni evladım! Hakkını helal et evladım!"

Ötekisi de kasılıyor çünkü o şey yaptı. Şimdi mal mülk sahibi oldu, zenginledi, şey yaptı ama unutamıyor, unutulmuyor, yani o yapılan şeyler, söylenen sözler unutulmuyor.

Onun için evladınız bile olsa hakkını üzerinize geçirmeyin, karınız bile olsa dövüp de hakkını üzerinize geçirmeyin, âhirette fitil fitil burnundan gelir, dövmeden hallet.

Haydi işte Peygamber Efendimiz hiç dövmemiş. Görelim sizi, Peygamber Efendimiz'in dövmeme sünnetine uyun. Yani asıl babayiğitlik bu.

Ben çok acı misaller duyuyorum. Müslüman kadın, başörtülü, uzun mantolu; "Hocam kocam beni dövdü mü başımdan tutar duvara vurur kafamı, duvarlar kan içinde kalır." diyor.

Ya bu karşındaki senin Rus gavuru mu?

Nasıl dövebilirsin?

Ne biçim vicdan?

Nasıl bir insanlık?

Çok büyük bir eğitimsizlik yani çok büyük bir günah.

Sayın hocam! Önce size bu kampa katıldığınız ve bize sizi dinleme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Ben iki bekar gencin evlenmesine vesile olmaya çalışıyorum ama bana bazıları; "Sen karışma, kötü olursa senden bilirler." diyorlar ama ben Allah rızası için yapıyorum. Bu konuda fikriniz nedir?

Bu konuda Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Aracılıkların, şefaatlerin, -ya bu iyidir, haydi yapıver filan demek şefaat yani aracı olmak- aracılıkların, şefaatlerin en hayırlısı nikâh konusunda yapılan aracılıktır."

Çok hayırlı çünkü iki insanın dininin bütünleşmesine sebep olacaksınız. Bekar oldu mu insanın dini yarımdır, evlendiği zaman dini bütün oluyor. Namazı 73 kat daha sevaplı oluyor, birçok hayırlar oluyor. O bakımdan hayra vesile olmuş oluyor.

E bunlar biribirleriyle geçinemezler de sonra gelirler benden bilirlerse?

Sen bizi biribirimizle buluşturdun da, başımızı zârlara yaktın da, bizi mahvettin de bilmem ne derlerse ne olacak?

Hayır, siz yapmadınız. Siz iyilik yapmak istediniz onlar geçimi başaramadılar. Başarsalardı, sizin yaptığınız iyi niyetli bir şey. Ama tabii ben de aynı endişeleri duyuyorum, duyarım, duyuyorum. Yani iki insanı hayırlı bir şey yapmaya çalışıyorsunuz sonra araları bozulunca size küsüyorlar, sizin yanınıza gelmiyorlar, yanlış şeyler olabilir. Olsun, biz Allah rızası için yaparız, beğenen beğenir beğenmeyen beğenmez.

Yabancılar bize hediye veriyorlar bazısı diyor alın, bazısı diyor almayın. Açıklar mısınız?

Hediye alınır, hediyenin bir mahsuru yok. Yalnız hediyenin âdâbı, hediye edene bir mukabelede bulunmaktır. Eğer mukabelede bulunmak olmazsa, işte birkaç söz söylemek o da şey yapar.

İnsan bazen fakir olur, yanında bir şey olmaz, mükâfat karşılık veremez, o zaman ne olacak?

İşte hayır dua eder müslümansa, sonra da birkaç güzel cümle söyler, sonra bir fırsat düştüğü zaman o da ona bir hediye verir.

Hediye gönül hoşluğu ile verildiği için alınır. Hatta gayrimüslim ülkelerinde yaşayan müslümanlar onların kendi kanun ve usullerine göre normal olarak verdikleri şeyleri aldıkları zaman vebal altında kalmazlar. Çünkü kâfir [kendi] gönül rızasıyla veriyor.

Kadının saçının uzun veya kısa olmasının bir mahsuru var mı yok mu? Saçım uuzun olduğu zaman o zaman için içim daralıyor.

Bir mahsuru yoktur, yalnız bizim mezhebimize göre saç kadının ziynetidir. Ziynettir onun için gösterilmemesi lazımdır. Yani şurasından filan çıkmaması lazım, iyice örtünmesi lazım. Saç ziynet olduğunda örtülüyor fakat tabii uzun saç olduğu zaman bakımı zor oluyor bir, ikincisi yıkandığı zaman kuruması zor oluyor ve ıslak kaldığı zaman saç, baş ağrısı vesaire gibi şeyler olabiliyor. Kısa olabilir, kısaltılabilir, onun dinî bir mahsuru yok.

Sayın hocam Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri hangi tarikate mensuptu? Nakşibendî tarikatına bağlı mıydı? Siz onun dersini veriyor musunuz?

Aziz Mahmud-u Hüdâî hazretleri, Halvetiye tarikatının bir koludur, Celvetiye tarikatındandır. O tarikatın Hacı Bayram-ı Velî ile ilgisi vardır. Onların da geriye doğru bizim tarikatlarımızla bağlantısı var.

Rüyada görülen filozof kişiler gerçek midir? Dünya âleminde ne gibi etkisi vardır? Bunu açıklar mısınız?

Rüyada görülen insanlar gerçek insanlar olmayabilir. Yani burada filozof derken evliya mıdır demek istiyor? Herhalde söylediği yani birisi geldi göründü gözüne acaba bu evliyâ mıdır değil midir? O şu anda söylenecek bir şey değil. Evliya da görülebiliyor rüyada, evliyâ olmayan insan da görülebilir veya evliyâ kılığında şeytan gelip aldatabilir de. Eğer şeriata aykırı sözler söylüyorsa evliyâ kılıklı bile olsa şeytandır.

Rüyamda birisi geldi bana, "Bundan sonra namaz kılma!" dedi. Aksakallıydı, pırıl pırıl yüzü nurluydu...

Ne bu?

Şeytan. Şeytan çünkü namaz kılma diyor, Allah namaz kıl diyor, böyle olabilir.

Şeytan sadece Peygamber Efendimiz'in suretine bürünemez. Yani Peygamber Efendimiz'i rüyada gören onu görmüş demektir. Peygamberimiz'in suretine giremez ve onunmuş gibi söz söyleyemez. Yalnız bazen Peygamber Efendimiz'i görenler Peygamber Efendimiz'i kendi şekliyle görmezler başka türlü görürler. Mesela sakalsız görür, mesela bir başka türlü görür filan bu görünüşü onun Peygamber Efendimiz'in sünnetine karşı bir kusurundan dolayıdır. Yüzünü görmez demek ki sünnetleri yapmıyor veyahut sakalsız görür demek ki Peygamber Efendimiz'in sünnetini ihmal ediyor filan gibi yani böyle şeyler olabilir. Gördüğü zaman Peygamber Efendimiz'i görür ama tam şeyini görmez. Tam görmüyorsa bu kendisinin kusurundandır.

Soru: Evlenecek gençlerin biribirlerini görmesi ve konuşması uygun mudur? Ve sizce en uygun evlenme yaşı hangisidir?

Evlenecek eşlerin biribirlerini görmesine fıkıh müsaade etmiştir, görür konuşur. Hz. Ömer radıyallahu anh evleneceği kimseyle görüp konuştu diye rivayet vardır. Peygamber Efendimiz'den de tavsiye vardır. "Görsün ki geçim sonradan daha tatlı olsun." diye tavsiyesi vardır, bu böyledir.

En uygun yaş en erken yaştır. Buluğa erdikten sonra ne kadar erken evlenirse günahlara dalmadan hayatını korumuş olur. Hayatın en büyük meselesini halletmiş olur. Mümkünse [erken evlendirilmelidir.]

Ben kendi çocuğuma daha ortaokuldayken, lisedeyken; "Evladım, evlendireyim seni, gelinimize de sana da bakarız." demiştim ama o ta üniversiteyi bitirdikten sonra evlendi, ayrı ama ben teklif ettim. Çünkü bir anne baba çocuğunu evlendirmez de çocuk delikanlılıktan dolayı günah işlerse, evlendirmediği için anneye babaya yazılır, evlendirmesi lazım.

İlim farzdır fakat en çok dünya ilmi mi âhiret ilmi mi? Çünkü çoğu kişiler ilim denilince dünyevî ilmi düşünüyorlar.

Dünyevî ilmi farz değildir. Farz olan insanın âhiretini kurtaracak olan iman ilmidir. Bu farzdır. Her insanın âhiretini kurtaracak dini bilgileri öğrenmesi farzdır, [farz-ı] ayn olan ilimdir, öteki ilimler farz-ı kifâyedir. Yani bazıları öğrenir o vali olur, berikisi marangoz olur, ötekisi fırıncı olur. Yani fırıncının da gidip fizikçi olması veya kimyager olması gerekmez. Meslekler farklı olabilir ama herkesin âhiretini kurtaracak iman bilgilerini, itikat bilgilerini öğrenmesi mecburidir.

E ilim deninlince bu zamanın insanlarının çoğu dünyevî ilmi düşünüyorlar?

Doğrudur fakat işin gerçeği o değildir. Atom ilmi bile olsa dünya ilmi dünyada kalır ama âhiret ilmi gerçek âhiret ilmiyse, insana cenneti kazandırırsa, en büyük şeyi kazandırmış demektir. O halde en yüksek ilim marifetullahdır, Allah ilmidir. Yani bizim birkaç derstir bahis konusu ettiğimiz ilimdir, en yükseği odur. Onu bildi mi insan, Allah'ın dostu oldu mu, Allah'ın sevgili kulu oldu mu hem dünyada hem âhirette her şey olur.

Muhterem hocam esselamü aleyküm.

Aleykümselam.

Bugünkü derslerden anladım ki farkında olmadan söylediğimiz sözlerle veya işlediğimiz bazı amellerle dinden çıktığımızı anladım. Eğer böyle bir hal üzerine ölürsek yargılanmamız ne hal üzere olur bizi aydınlatır mısınız?

Tabii insan, Allah korusun kendisi istemeden dinden çıkabilir. Söylediği söz ve sahip olduğu yanlış kanaatten dolayı öyle bir muradı olmadığı halde dinden çıkabilir. O zaman kâfir muamelesi görür, onun için çok dikkat etmek, söze dikkat etmek lazım.

Ben bazen söylediğim bir ilahiden bile pişmanlık duyuyorum. O ilahideki bazı sözlerden sonradan gocunduğum için. Yani çok önemli. Hz. Ali Efendimiz diyor ki, dün akşam okuyamadık şeylerini, "İnsan sözünü de amelinin bir parçası bilmeli." Yani namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, sadaka veriyoruz, bunlar âmâl-i sâliha. Söz de öyle, söz de çok önemli. Söz hava değil, söz bir soluk değil, söz de bir amel.

Hocam namazdan sonra açıktan tesbih çekmek bid'at mıdır?

Hayır bid'at değildir. Her yerde açıktan harıl harıl tesbih çekenler, bid'at diye oturup kalkan Suudlular bile namazı esselamü aleyküm verahmetullah, esselamü aleyküm verahmetullah diye bitirdiler mi caminin içi böyle gulgule etrafı dolduruyor. Herkes kendisi şey yapar, âşikare de zikredebilir, gizli de yapar. Tek başına da zikir etmek vardır topluca da zikir etmek vardır. Zikir zikirdir, zararı yoktur faydası vardır, bid'at değildir. Topluca Allahu Ekber getirirlerdi sahabeyi kirâm, topluca lâ ilâhe illallah denirdi.

Soru: Peygamber Efendimiz sahabesine; "Oturun, beni gözünüzün önüne getirin şöyle şöyle düşünün demiş mi?" Rabıta ile ilgili konuda bize daha geniş bilgi verir misiniz?

Peygamber Efendimiz'in geçen gün hadîs-i şerîfini okudum. Hz. Âişe validemize diyor ki, "Şu yüzü, şu yüzü görmekten mahrum olan çok nasipsiz insanlar." diyor. Hz. Âişe validemize söylüyor. Tabii Resûlullah Efendimiz'in cemalini görmek bir saadettir, onu hayalinden çıkarmamak bir devlettir.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz öyle bir kimseymiş. Peygamber Efendimiz'in hayali hatırından hiç gitmeyen bir insanmış. Peygamber Efendimiz'in; "Beni babanızdan, evladınızdan ve bütün insanlar daha çok sevmedikçe gerçek müslüman olamazsınız." dediğini biliyoruz.

O bakımdan bu râbıta-ı mürşidin sebebi şudur ki, Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri; "Sâdık kullarla beraber olunuz." buyuryor. Yani onlar neredeyse, hangi cephedeyse siz de onların yanında olun. Çünkü sâdık kullar, doğru sözlü doğru özlü insanlar, onlarla beraber olun deniliyor. Onlarla beraber olmak ya elinden eteğinden tutmak, yanından ayrılmamakla olur ya da mânevî bakımdan gözüyle, gözünü kapatıp hayaliyle onu düşünmek suretiyle olur. Daha başka çeşitli faydaları vardır.

Hanımlar olarak, biraz erkek kardeşlerimize dokunacak ama sizden duyunca hiçbir şey diyemeyecekler. Allah hanımları korumuştur ve çok hak sahibi yapmıştır ama buna en dindar erkek bile olsa işine gelmeyince oralı olmuyorlar. Mesela çocuk bakımı bir, mihir, -mihir değildir mehirdir, e harfiyledir- mehir, üç yemek yapmak, dört hanımı çalıştırıp da sonra parasını almak.

Tabii dördüncüsüne hakkı yok ama çocuk yapma erkek görevi değildir. İkincisine hakkı vardır, mehir kadının hakkıdır erkeğin kadına mehri vermesi lazımdır.

Çocuğu bakmak deyince açıklama yapayım. Çocuğun yemesi, gıdası, barınması, vesairesi babanın görevidir. Baba kazanacak anne sorumlu değildir. İsterse meme bile vermez ama çocuğun bakılması, yetişmesinde annenin de sorumluluğu vardır. Çocuğa baba bakmaz. Yemek yapmakla da sorumlu değildir baba, yani buğday ekmeği getirdiği zaman kadının katık istemeye hakkı yoktur. Kimsenin hakkı yoktur çünkü buğday ekmeği güzel bir gıdadır, başka bir şeye lüzum kalmaz. O bakımdan ille yemek yapacaksın, geç mutfağa, tak önlüğü, yıka bulaşığı filan gibi bir şey mâkul bir şey değil ama şu var ki şimdi adam, erkek dışarıda çalışıyor hanım da evde duruyor, bir iş bölümü oluyor. Hayat müşterek olduğundan o ev işlerini yapıyor, yemek yapıyor, çocuğa bakıyor, ötekisi de dışarıda kazanıyor, getiriyor beraber yiyip içiyorlar, mutlu oluyorlar. Burada çocuğa sen bakacaksın demeğe hakkı yok ama beraber bakarlar, bazen o bir yere gider çocuğa bakabilir.

Mehir hakkıdır. Erkekten kadın mehri istediği zaman alır, vermesi lazım. Hanımı çalıştırıp da parasını almak erkeğe yakışmaz. Hanımın parası erkeğe uygun değildir. Hanımı çalıştırmak bile uygun değildir ama çalışmanın şekilleri var. Kadın mesela evde terzilik yapıyor, bilmem ne yapıyor, kazanıyor ayrı. O yani herkesin kazancı kendisinedir. Koca oldu diye parayı elinden alamaz, haksızdır. Rızası olmadan aldığı zaman kul hakkı yemiş olur.

İslâm'da boks müsabakasının yeri var mıdır?

Yoktur. Çünkü boksta kan dökülüyor, burun kırılıyor, şey yapılıyor iyi bir spor değildir. Boksör olduğunu anlayınca bizim Erol kardeşe de söyledim ben. Yani başka sporlar var, güreş var, şey var. Savaşta lazım olacak bilgileri öğrenmek ve vücudu eğitmek var ama boks spor değil. Boks bir şov ve sonunda sakatlık ve hastalık, beyin sarsıntısı ve ölüm oluyor. Birçok boksörlerin, meşhur boksörlerin nasıl boks yaptığını televizyonda görüyoruz. İnsan insanlık namına çok üzülüyor. Güm güm, güm güm, güm güm kafasına vuruluyor, burnu kanıyor, kaşı patlıyor vesaire, sendeliyor şey yapıyor. Bu Romalıların esirleri arslanlara parçalattırması gibi bir gaddarlıktır, spor değildir. Ben boksu spor olarak görmüyorum. Yani kan döktüğü için şey yaptığı için uygun bir şey değildir.

Bid'atların hepsi kötü mü yoksa mevlit gibi bid'atlar dahi, o da iyi mi?

Mevlit konusunda ümmetin arasında münakaşa olmuştur. Bazıları bunu uygun görmemişlerdir. Fakat mevlit Peygamber Efendimiz'in tasvip edeceği bir şeydir.

Neden?

Çünkü Peygamber Efendimiz'in huzuruna Kab b. Züheyr geldi Bânet Suâdu [isimli] kasidesini okudu da Peygamber Efendimiz onu taltif için hırkasını çıkarttı giydirdi. Hırkasını hediye etti ona. Bânet Suâdu kasidesini Peygamber Efendimiz'e takdim etmiş, hem de Peygamber Efendimiz onun daha önceki kötü şiirlerinden dolayı cezalandırılmasını istemişti. O saklandı, kendisini yakalattırmadan Peygamber Efendimiz'in meclisine kadar geldi hazırladığı kasideyi okuyup affını diledi. Yani,

Ve'l özrü inde rasûlillahi makbûlü filan diye de böyle şey yaparak affını diledi.

Resûlullah Efendimiz hem affetti hem hırkasını çıkardı giydirdi. O İstanbul'daki Hırka-ı Şerîf camiindeki hırkanın bir rivayete göre o hırka olduğu söyleniliyor.

Demek ki şiirin İslâmî olanına Peygamber Efendimiz müsaade etmiştir. Hatta kendisinin Kab b. Mâlik el-Ensari, Hassan b. Sabit hazretleri gibi şair sahâbesi vardır. Binâenaleyh mevlit Peygamber Efendimiz'e sevgiyi, duyguları terennüm eden bir şey olarak yasak değildir.

Bid'at deyip de mevlidin karşısına çıkanlar niçin çıkıyorlar?

Diyorlar ki bu böyle bir dinî merasim hâline geldi namaz gibi oruç gibi. Namaz, oruç, zekât, mevlit... Yani böyle dinî merasim gibi telakki ediliyor bu konuda İslâm'da böyle bir şey yok bid'at diyorlar. Halbuki öyle değildir. Onu söyleyen de Emir Sultan hazretleri tavsiye etmiştir, haydi, Resûlullah'a sevginizi ifade eden şiirler yazın demiştir, Süleyman Çelebi ondan yazmıştır.

Şiir de çok güzeldir; besmeleyle başlıyor, zikri anlatıyor, Esmâ-i Hüsnâ'yı söylüyor, Peygamber Efendimiz'in hayatını anlatıyor, miracını anlatıyor, gayet güzel bir şeydir. Ve asırlarca ümmeti Muhammed arasında okunmuş, feyiz vermiştir, insanları duygulandırmıştır. Yani onun kötü olmadığı kanaatinde olan bir kimseyim ben.

Dünya sevgisini kalpten nasıl çıkartılabilir?

Dünya sevgisi demek insanın bu dünya hayatını ana gaye edinmesi, âhireti ihmal etmesi, âhireti ihmal ederek bu dünyaya çalışması demektir. Yani adam iş kurmuş, işe dalmış, para kazanma hırsına düşmüş, harıl harıl harıl böyle şey yapıyor, ömrünü böyle geçiriyor.

E namaz, Cuma, oruç, hac nerede?

Yok. Çalışıyor adam, dükkanı bırakamıyormuş, bilmem neymiş, vesaire...

Ha, dünyaya dalmış, para hırsına dalmış, parayla elde edilecek şeyleri ana amaç edinmiş, işi gücü onunla geçiyor, âhirete ait çalışması vesairesi yok. Dünya sevgisi budur.

Yoksa dünya güzeldir; manzarası vardır, çiçeği vardır, balı vardır, kaymağı vardır, denizi vardır, deresi vardır, kuş sesleri vardır güzel, güzel. Güzel tarafları güzeldir. İnsan müslüman olarak onlara ibretle bakar, sevgiyle bakar, Allah'ın kudretini görür, Allah'a hamdeder, şükreder. Oturduğu zaman bahçesine;

"Elhamdülillah yâ Rabbi! Bana güzel bir ev nasip etmişsin. Bak ağaçları ne kadar güzel, şurada çiçekler var güzel kokuyor, hanımelleri, sümbüller, lâleler, kuşlar ötüyor. Elhamdülillah!"

Tamam, bu güzellikler dünya sevgisi sayılmaz. Dünya sevgisi diye kastedilen, söylenmek istenen, insanı insana âhiretini ihmal ettiren dünya meyli demektir, bu yasaktır. Yoksa dünyanın sevilecek şeyleri güzeldir. Nitekim Peygamber Efendimiz'e diyorlar ki;

"Yâ Resûlullah insan güzel yemeyi, güzel giyinmeyi sever bu da kibir midir?"

"Hayır, kibir değildir."

Tabii herkes giyinmek ister, yenisini giyinmek ister, eskisini bırakıp tazelemek ister. Güzel yemek ister, gönlü çeker, başkasında görse imrenir, yutkunmaya başlar, bunlar normal. İnsanın normal arzuları, beğenileri, baktığı zaman hoşuna giden şeyler, bunları sevmek dünya sevgisi değildir. Bunlara dalıp âhireti unutmak, bunlara dalıp Allah'a güzel kulluk etmeyi ihmal etmek dünya sevgisidir.

Zikir anında görmüş olduğum bir durum oldu. Ayaklarım dizlerime kadar ateş alıyor oldu. Sonra da göğsümün arasında sıkışıklık oldu derin nefes aldım rahatladım. Sonra da gözlerim kapalı olduğu halde bir beyaz ışık bir siyah ışık gelip geçti, gözlerimden yaşlar geldi. Sonra bir kişi siyah başörtülü arkasından gördüm elleri havada dua ediyor halde idi, görüntü gitti. İki sefer iki gecede de deprem oluyor şekilde hissettim yine sağ gözümden yaşlar geldi. Bunların ne anlam taşıdığını bana açıklayabilir misiniz?

Allahu a'lem ayaklarının ateş alması deprem olması yani bazı kusurlarınız var ki bir ihtar oluyor demektir. Tamam, ayağınızın ateş sarmasına yerin sarsılmasına yani zelzele olup felakete uğrama hâline düşmemek için ey kulum, Allah'a ibadetine dikkat et, Allah'a dua et, Allah'ın yolunda yürü, Allah'ın yolunda ihmal gösterme, zikrinde ibadetinde gayretli ol mânasına gelebilir. Allahuâlem bi's-sevap.

Bazı mürşit diye bilinen kişilerin genel mânada zâhiren şeriata aykırı bir davranışı yok. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, sakal ve tesettüre riayet ediyor kısaca Kur'an ve sünneti kabul ettiğini söylüyorlar. Acaba bu şahıslar hakkında bu bilgiler o kişinin mürşit olmasına yeterli midir? Biz bir kişinin kâmil bir mürşitten icazet alıp almadığını nasıl tesbit edeceğiz?

Bu şartlara sahip olmak kâfi değildir, insanları terbiye edecek meziyeti, kabiliyeti olması lazımdır. Nefsin ayıplarını, kusurlarını bilecek, şeytanın oyunlarını bilecek, terbiye ve irşat vazifesini, selahiyetini, diplomasını almış bir kimse olması lazım. Çünkü herkes bir nasihat söyler, herkes bir şey yaptırtır ama yanlış şeyler yaptırıyor bu sefer terbiye ettiği insanı bozuyor, irşat etmeye çalıştığı insanı yanlış yerlere götürüyor, kötü işler yaptırtıyor, yanlış eğitim veriyor, o zaman o iyi müslüman olmuyor. Binâenaleyh terbiye etmesini iyi bilmeyen insan mürşit olamaz.

Bazen iyi bir yolun iyi hocası bitiyor, iyi hocası kalkıyor yerine selahiyetsiz, bilgisiz bir kimse geçiyor o zaman ona, o ilk hocasına mânevî bakımından bir halife tayin etmek filan gösterilmiyor.

O ne demek?

Yani senden sonra artık senin dervişlerin yaşayan falanca büyük zâta bağlansın demek. Mânası odur onun.

Birisi demiş ki, hocam siz vefat ederseniz yerinize kim geçecek?

Sormuşlar bir zâta, [o da;]

"Bakın demiş, dört kişinin icazetnamesini yazdım hazırladım, imzaya kaldı, işaret bekliyorum Resûlullah'dan mânevî işaret bekliyorum demiş, gelirse, bunlardan hangisine gelirse imzalayacağım yerime onu bırakacağım."

Gelmemiş işaret.

Benim hissim, tahminim, gelmeyişinin sebebi o şahısların hocamıza bağlanması lazım geldiğindendi. Çünkü o şeyh efendi hocamıza çok hürmet etmiş. Hocamızdan yaşlı olduğu halde hocamız onu ziyarete gittiği zaman ayakları kötürüm gibi olduğu halde merdivende karşılamış;

"Aman Efendim kalkmayın!" vesaire filan demişler, müritleri alınıyorlar, istemiyorlar kalkmayı filan.

"Buna mı kalkmayacağım? Böyle bir şahsa mı kalkmayacağım? Öyle şey olur mu? Buna kalkılmaz mı? filan diye böyle sert bir şekilde onlara söylediğini babam anlatıyor.

Ve kendisine bir mânevî işaret olmadan dünyasını değiştirmiş.

Ne demek?

Yani senin düşündüğün dört kişiye de bu şeyi uygun görmüyoruz.

Bu ne olacak?

Bu kişiler gitsin Mehmed Zahid Efendiye bağlansın demek. Çünkü o ona hürmet ediyor. Yani şeylerinin hürmeti bu onu gösterir ama insanlar bunları kolay kabul etmezler, yani hazmedemezler. Müritler bazen şeyhi filan dinlemezler alimallah. Şeyhleri; "Filanca adama bey'at edeceksin." der, ona bey'at etmezler, hoşlarına gitmez, keyiflerine göre şeyh ararlar.

Peygamberimizi de beğenmemişler de demişler ki;

"Ya bu adama geleceğine Taif'de ki falanca adama, filanca adama gelseydi ya vahiy, Kur'an ona inseydi ya?" demişler.

Levlâ nüzzile hâza'l-kur'ânü alâ racülin mine'l-karyeteyni azîmin. "O iki şehirden birisindeki o meşhur şahıslardan birine gelseydi ya Kur'ân-ı Kerîm?

E hüm yaksimûne rahmete rabbike. "Allah'ın rahmetini o herifler mi tayin edecek yani?"

Onlar mı taksim edecekler? Kur'an'ın kime gideceği onlardan mı sorulacak? Onlar mı gösterecek? Herifler Peygamber beğenmiyorlar, Taif'te filan adam varmış filozof milozof ona gitmeliymiş.

Öyle şey olur mu?

Bunlar işaretle, mânevî şeyler olduğu için, olmaz.

Namaz kılmak, herkes namaz kılıyor.

Herkes irşat yapamıyor.

Herkese direksiyonu veriyor musun? Arabanın direksiyonunu herkese veriyor musun? Uçağın pilotluğunu herkese veriyorlar mı?

Oraya 375 kişi biniyor. Kaç tane adam var burada uçağı çalıştıran, hepsinin gözleri böyle aletlerde, cihazlarda, oyuncak değil bu.

Adamı getireceksin, irşat koltuğuna oturtacaksın, bir şeyden haberi yok, batıracak ortalığı. Adamları yanlış yola sevk edecek, hasta edecek, mecnun edecek, ondan sonra da birisine tarikate gel dediğin zaman akrabaları diyorlar ki;

"Aman tarikate gitme!"

Neden?

"Deli olursun, tırlatırsın!"

Tarikata gidince insan oynatmaz, aklı başında insan olur ama bazıları yanlış ilaç kullanıp yanlış yola sevk ettiğinden, bazılarını sapıttırdıklarından o misaller de oluyor.

O bakımdan öyle herkes [mürşit] olmaz.

Bir mürşide tâbi olmayan bir kişinin kemal sahibi olma ihtimali nedir? "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır." sözünü dikkate alınırsa bu kişilere ne tavsiye edersiniz?

Bir kişinin kendisinin kendi kusurlarını görmesi, kendi nefsinin ayıplarını görüp kendisini düzeltmesi, kendi ahlâkını terbiye etmesi çok zordur. Yani doktorun neşteri eline alıp da kendisini ameliyat edip de dikip biçmesi kadar zordur. Bazen bazı kimseler kendilerine iğneyi vuruyor, iğne vuruluyor ama ameliyat yapılamıyor. Eğer mânevî bir ameliyat gerekliyse usta bir doktora teslim olmak lazımdır. Herkes böyle küçük operasyonları yapabilir; eline diken batmıştır, biraz iğneyle miğneyle dikeni çıkartabilir ama büyük işler olmaz. O bakımdan mürşide bağlı olmadan insanın kendisinin kâmil bir insan olması, gönül gözünün açılıp evliyâ gurubuna girmesi mümkün olmaz. Salih bir insan olur, ibadetlerini yapmaya çalışan bir insan olur. Bazen de ayağı kayar ömrü yanlış istikamette geçer, âhir ömrün de tehlikelere düşebilir. Sonra zamanının imamını bilmeden ölen kimse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.

Tasavvufta mürşitler olgunluğa eren müritlerine irşat etme selahiyeti veriyorlar bu yetkiyi verirken Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den tasvip alıyorlar mı? Yani bu imtihan Resûlullah Efendimiz'in gözetminde mi yapılıyor? Yoksa mürşitler kendiliğinden ben bu icazeti veriyorum mu diyorlar?

Sanıyorum ki bu mürşidin kemâlâtıyla ilgili bir şey. Bazısı arkasına bir olmadık adamı; "Falanca yapsın bu işi" diye bırakıyor. Demek ki sormadan, etmeden kendiliğinden yapıyor. Sonra o da bu işi beceremiyor demek ki. Yani bazısı da işaret bekliyor olmazsa vermiyor.

Şeyi duymuştum Halvetî şeyhlerinin büyüğü, pîri, hasta iken ona soruyorlar;

Yerinize kim geçecek Efendim?

"Çoban Şücaddin geçecek." diyor, dağdaki bir çobanın ismini söylüyor, Şücaddin geçecek.

Biribirlerine bakıyorlar, ya onun bilgisi yok, Arapçası yok dini meselelerde filan.

Bir tanesi, biraz daha zaman geçirdikten sonra filan bir başkası geliyor, hocaefendi hasta yatıyor böyle;

"Hocam, yani Allah ömür versin, eğer vefat ederseniz yerinize kimi uygun görüyorsunuz? Biz kime tâbi olalım?"

"Çoban Şücaddin." diyor yine ona. Çekiliyor;

"Çoban Şücaddin dedi ya, hay Allah!" bilmem ne.

Birisi, bir daha ben sorayım diyor, aradan biraz daha zaman geçiyor, üçüncü şahıs geliyor;

"Hocam, işte Allah ömür versin ama vefat edecek olursanız yerinize sizden sonra kim geçer? Kimi uygun görürsünüz? Kime bağlanalım?" filan diyor.

"Bana bakın, diyor şeyh efendi, siz beni böyle yatakta yatıyorum, hastayım diye şuurumu kaybettiğimi mi sanıyorsunuz?"

Diyorlar ki;

"Hocam oğlunuz var, maşaallah olgun oldu, medreseyi bitirdi müderris oldu. Bilgisi var biz de seviyoruz, alim fâzıl filan yani herkeste cemaatte seviyor filan." Yani oğlunu bırak demek istiyorlar öyle.

"Bana bakın diyor, siz beni böyle hastayım diye yatakta yatıyorum diye şuurumu kaybettim sanıyorsunuz. Ben diyor evladımı sevmem mi? Evladımı istemem mi? Ne yapayım ki emir böyle, çoban Şücaddin olacak." diyor.

Çoban Şücaddin ümmî, oğlu müderris ve kendisinin oğlu. Ama "Çoban Şücaddin olacak" diye emir aldığı için böyle diyor ve Halvetiye tarikatı o çoban Şücaddin yoluyla gelişiyor, çok mükemmel ilerliyor.

Ötekisi de oturmuş posta, müridler oturtmuşlar onu. Hatta o, Şücaddin gelip de posta oturunca bir girmiş içeriye, babasının postunda oturuyor çoban Şücaddin. Vay küstah, cahil herif! Burada ne oturuyorsun? Defol buradan!" demiş.

[Çoban Şücaddin] kalkmış.

Oldu mu?

Kalkmış, o şehirde durmamış başka şehre gitmiş, bu posta müderris oğlu oturmuş ama orası körelmiş, tarikat o çoban Şücaddin'in yoluyla ta Osmanlılara kadar gelmiş.

Demek ki işaretle oluyor, işaretsiz bırakanların tarikatında yozlaşma oluyor.

Dua okurken, zikir yaparken, tesbih çekerken çok uykum geliyor, gözlerimi açamıyorum, beynim sızlıyor, uyukluyorum, neden oluyor? Neler yapmam lazım?

Eğer burada oluyorsa normal çünkü gece 12'den sonra yatıyoruz, sabah erken kalkıyoruz, yoruluyoruz. Benim bile veya genç insanları bile görüyoruz işte şey oluyor, sabah namazını kılamıyorlar, gelemiyorlar, geç kalıyorlar filan.

Tabii insan vücudunun hakkı var, normal hakkını vermesi lazım. Eğer normal hakkı verildikten sonra da yine böyle oluyorsa bir rahatsızlıktan kaynaklanıyor olabilir. Çok yemekten olabilir ona da dikkat etmek lazım.

Çare, uykunun gelmediği bir zamanda zikir yapmaktır. Yani o zaman sabah kahvaltısını yaptıktan sonra oturur yaparsın, gece uykusu, her şey bitmiş, öğleden önce filan.

Duvara vurup, "Allah korusun! demek günahmış, doğru mu?

Hani şöyle yapıyorlar, "Tık tık tık, aman Allah korusun!" filan diyorlar. "Şeytan kulağına kurşun!" diyorlar. Yani şeytanı yatıracak, kurşunu burada eritecek kulağına huup dökecek, kulağı tıkandığı için şeytan duymayacak. Duymadığı için de, şeytanın duymadığı bu şey şeytanın kulağına girmediği için de kötülük olmayacak. Bunun aslı olmadığı anlaşılıyor yani bu da böyle bunun da bir şeyi olmasa gerek. Tabii "Allah korusun!" demek sevap da, dua güzel de duvara vurmanın bir anlamı olmasa gerek.

Bunu okuyamadım, böyle bir soru geldi. Çocuk şey yapmış, şekiller çizmiş, onun şeyi, bacaksız…

Fuzûlî'nin bir şiiri var, her zaman söylerim hoşuma gider. Diyor ki şair Fuzûlî;

Pehlivanlar bâd-pâlar seğridende her yana

Tıfl hem cevlân eder amma ağaçtan atı var.

"Er meydanında süvariler ata binmişler o tarafa bu tarafa doğru dıgıdık dıgıdık, dıgıdık dıgıdık giderken, onlar öyle rüzgar gibi atlara binmişler, oradan oraya pehlivanlar böyle süvariler at koştururken çocuklar da at koşturur ama ağaçtan atı var. Ağaçtan atın üstüne biner, deh dıgıdık dıgıdık..." Onlar ne yapsın kendi çapında.

Şeriat konusunda Avustralyalı Türk gençlerinin çoğu bilinçli veya bilinçsiz olarak şeriata karşı çıkıyorlar. Bilip de karşı çıkanların durumu anlar gibi oldum bilmeden yapanların hali ne olur? Bir açıklama yaparsanız memnun oluruz.

Günah, Allah'ın sevmediği durum sadece sözden ibaret değil, zihniyeti sakat, şeriata karşı çıkıyor. Yani Allah'ın istediği kanunu uygulattırmıyor. Bu zihniyet Allah'ın sevmediği bir zihniyettir. Yani bunu bilerek söylesin, bilemeden söylesin pozisyonu yanlış, pozisyonu ve kafası yanlış. İnsanın kafası yanlış yolda oldu mu Allah sevmez, kafasını düzelttiği zaman sever. Niyeti iyi olduğu zaman;

"Yâ Rabbi! Ben seni çok seviyorum, ben senin dinini çok seviyorum, senin emrin başım gözüm üstüne lakin nefsimi yenemiyorum." Tamam, bu ayrı. Ama;

"Yâ Rabbi! Ben senin kusura bakma ama ahkamını beğenmiyorum." derse Allah sevmez.

Onun için burada çok dikkatli, akıllı olmak lazım. Bu gibi hatalar insanı helâk eder, mahveder, düşmemek lazım.

Bir kâfir "Allah'ı kim yarattı?" diye sorsa nasıl cevap verilir?

Böyle bir soru imkansızdır, gayri ilmîdir, gayri mantıkîdir, batıldır, olamaz denilir. Çünkü ortada bir eser var, o halde bu eseri yapan bir sanatkâr var. Bu, şu, ama sanatkâr yok denemez. Eğer bu soruyu soran kimseye tamam Allah'ı da şu yarattı desen, o zaman yine şu soruyu sormak mümkün ki;

Ou kim yarattı?

Onu da şu yarattı.

Ama en sonunda ne gerekiyor?

Başkası tarafından yaratılmamış olan bir ilk yaratıcının olması lazım. Aksi takdirde mevcut durumu izah mümkün değildir, iş zincirleme geriye doğru gider bu mantık dışıdır, mantığa aykırıdır, böyle zincirleme gidiş olmaz.

İşte her şeyi yaratan, ilk yaratan bizim Rabbimizdir, Allah'tır. Onun için ona; "Böyle bir soru sormak mantık dışıdır, böyle bir şey olamaz." [denir.]

Anlatabildik mi?

Evlilik yıldönümü veya yaş günü, eşlerin kendi aralarında hediyeleşmek ve onunla gezmek sakıncalı mıdır?

İslâmî bakımdan burada iki mâna var.

Bir. Yaş günleri kutlamak câiz midir değil midir? meselesi çıkıyor bir.

İkincisi de, bu caizse, biz kendi aramızda yapsak olur mu?

İkincisi câiz demek, karı koca ne yapsa, biribirine sevgiden, saygıdan, muhabbetten kaynaklanan ne yapsa meşrudur, Allah müsaadeyi vermiştir. Beraber gezerler, otururlar kalkarlar, bunların hepsi meşrudur hatta sevaptır ve caizdir ama ben İslâm'da yaş gününden dolayı bir kutlama hatırlayamıyorum.

Yalnız Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in doğumu münasebetiyle biz bir kutlama yapıyoruz. Bizler, Efendimiz dünyaya bugünde gelmiş diye bir kutlama, bir sevinme yapıyoruz. Eh bu bir cevaz, bir olabilirlik gösteriyor gibidir.

Eh, insanlar elhamdülillah, dünyaya şu günde geldiniz, hamd ü senâlar olsun diye böyle bir şey düşünebilir, hediyeleşebilir, beraber gezebilir, tozabilirler ama böyle bizim anladığımız mânada, burada herkes için, Peygamber Efendimiz hariç, yaş günü kutlaması diye bir şey ben İslâm'da bilmiyorum. Yani böyle bir şey yok.

Peygamber Efendimiz için yapılıyor ama kişiler ben şu günde doğmuşum, bugün doğum günüm, babam bana hediye verdi, ben anneme şu hediyeyi verdim, yani önceden yoktu böyle bir şey. Bu dışarıdan gelme bir âdet olduğundan biraz hoş görülmeyebilir de.

Sadece Peygamber Efendimiz için biz bayram ediyoruz çünkü Peygamber Efendimiz dünyaya âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Binâenaleyh onun doğumundan dolayı sevinebiliriz.

Bu gece rüyamda eski bir Kur'an getirdiler bana içinden üç kelime öğrettiler. Sonra üç tane saksıda çiçek verdiler, dünyada hiç görülmemiş bulunmamış çiçeklerdendi.

Maşallah, hayırlı mübarek olsun!

Güzel, üç tane güzel hakikati bu aile eğitiminden demek ki öğrenmişsiniz. O öğrendiğiniz şeyler de çok kıymetli şeylermiş.

Allah daha nice nice güzel şeyleri öğrenmenizi nasip eylesin.

Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı