M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 10-11.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn vesselâtü vesselâmü alâ seyyidina muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

Ennehû men mâte min ümmetike lâ yüşrikü billâhi şey'en dehale'l-cenneh... ilâ âhiri'l-hadîs.

Bu hadîs-i şerîfi geçen derste okuduk ise de bugün ehemmiyetine binâen bir daha tekrar ediyoruz, ki Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin ne kadar sonsuz olduğuna [şahid oluyoruz].

Tabii Cenâb-ı Peygamber'e mütemadiyen melekler gelir, çeşitli melekler gelir. En çok Cebrail aleyhisselam gelirdi. İsmine Cibril diyorlar. O Cenâb-ı Peygamber Efendimize gelmiş tebşir etmişler, sevindiriyorlar, diyorlar ki;

"Senin ümmetinden herhangi bir kimse Allahu celle ve âlâ'ya şirk etmeden [vefat ederse.]"

Allah birdir, Kulhüvallahu ehad, lâ ilâhe illallah muhammedün resûlullah diye inanıyor, şirk etmeden vefat ederse.

Dehale'l-cennete. "Bu adam cennete girer."

Cenâb-ı Peygamber Cibril aleyhisselam'a sormuş;

Fe-kultü ve in zenâ ve in seraka? "E bu ümmetim şirk etmemiş ama büyük günahlar işlemişler, böyleyken yine cennete girecekler mi bunlar?"

"Evet." buyurmuş Cebrail aleyhisselam:Ve in zenâ ve in seraka.

Yani mühim olan iman, iman elde olduktan sonra günahların [affettirilmesi mümkündür.] Günahlar afv u ilâhiyyeye [arz edilir,] insan tevbe eder, istiğfar eder, Cenâb-ı Hak'tan mağfiret diler. Cenâb-ı Hak hep gafûru'r-rahim, affeder. Binâenaleyh, "Ben böyle bir günah işledim, artık affolamam." diye korkmamak lazım, Allah Gafûr, Rahîm. Yapmamak lazım ama beşeriyet iktizası böyle bir hataya düşüldüğü vakitte; "Aa, benim işim bitti artık, ben oldum cehennemlik." dememeli. Allahu Teâlâ'nın rahmetine sığınarak tevbe istiğfarlar ederiz, afv u mağfiret dileriz.

Onun için demişler ki; Cenâb-ı Hakk'ın [rahmetinden ümit kesilmez. Buna] recâ diyoruz. Kabahatler yaptık da bu kabahatler dolayısıyla ümidimizi Allah'tan kesmeyiz. Ümidin Allah'tan kesilmesi, lâ tâknatû min rahmetillâhi ayeti celîlesine muhaliftir. Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez.

Kabahatlerimiz çok.

Ne kadar çok olursa olsun, yer dolusu gök dolusu kabahat olsun ama olsa dahi Allah'tan yine ümidi kesemeyiz. Çünkü Gafûr'dur, Rahîm'dir, rahmeti çok geniştir. Bununla beraber korkuyu da bırakamayız.

Böyle ümidimiz olmakla beraber korkumuz da bâkîdir. Terazinin iki gözüne benzetmişler; bir gözü korku bir gözü ümittir. Ümit tarafını şey yapar da korku tarafını bırakırsan terazi bir tarafa oturur. Halbuki terazinin düz olması için iki tarafın denk olması lazım. Ümit de güzel denk olacak, korku da denk olacak. Bir günah yaptığımız vakitte, öyle korkacağız ki hesabı yok. O korkuyu biz temin edemezsek; "E Allah Gafûr canım, işte bak, zina etsek de sirkat etsek de affediyormuş Allah!" [dersek, Allah] affeder ama o içeride öyle bir korku olacak ki ufacık bir zerre dahi günah yapmış olsak bu zerreden dolayı da cehenneme atacağını da hesaplamak lazım.

İki tarafı denk olması lazım. Eğer günaha doğru korkun çok olursa, bu sefer de hayatta rahat edemezsin. Korkun çok olursa hayatta rahat edemezsin. Âhiret ve âhiretin şeysine ümit bağlar da recan çok olursa bu sefer de korkun azalır, yine bir işe yaramazsın.

Ya [ne olacak?]

İkisi de muhakkak denk olacak.

Onun için Akif merhum çok güzel söylemiş, bunu belki hepiniz bilirsiniz, ezberinizdedir.

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdândır;

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Fazilet insanlarda Allah korkusundandır. Bu korku ortadan kalkınca; "Allah'ın rahmetine güvendik, hepsimizi affediyor. Gavuru da affeder Cenâb-ı Hak canım." [der insan.]

Gavuru da affeder, 90 sene gavurluk yapar, ölürken lâ ilâhe illallâh muhammedün resûlullah der 90 senelik gavur gitti, bitti gavurluğu, oldu, müslüman oldu, bizden önce de girer cennete oturakor.

Ne diyeceksin Allah'ın işine?

E 90 senelik gavurluk yapmış bir adam son zamanlarında imana geliyor da, onu affedebilen Allah, demek bizim günahlarımızı da affeder ama buna yüklenmek, Allah Gafûr'dur demek, insanı büyük felaketlere de sürükler.

Ümit, ümide bağlı, onun için [Akif merhum] diyor ki;

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı, Yezdân'ın...

Yüreklerden çekilmiş farz edilse havf u Yezdan, Allah'ın korkusu gönülden çekilmiş, "Eh Allah Gafûr'dur canım!" diyor, "Şu gençlik bakalım şöyle gitsin de sonra ne olur?" diyor.

Ha o zaman ne diyor?

Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen ne vicdânın...

O zaman ne irfan, bilgin para eder sana, ne de vicdanın, ya?

Hayat artık behîmîdir... Hayır ondan da alçaktır.

Behîmî, hayvanlık bir hayata düşer insan; korku kalktı mıydı ümide bağlandı mıydı insan, o zaman hayat hayvânî bir hayat olur, o zaman da artık, hayır, hayvânî hayat olsa ona razı olacak. Hayır hayvânî değil ondan da aşağı. Çünkü hayvanlardan birçok istifadelerimiz oluyor, halbuki böylelerinden hiçbir istifade olmaz.

Allah kusurlarımızı affeylesin.

Onun için korku ile recâ denk gitmesi lazım. Evet Allah'ın Gafûr olduğunu bilmeyen yok, Rahîm olduğunu bilmeyen yok. Gafûr'dur, Rahîm'dir fakat azabı da şedîttir, şedîdü'l-ikâb. Onun için ikisinden de bir şeyde kullanmak lazım öyle, hüner oradadır.

Yine Cibril aleyhisselam teşrif buyurmuşlardı da dediler ki,

"Yâ Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem!" Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem rahatsız imişler. Beşerdir ya peygamberimiz. Ne kadar peygamberlerin hepsinin üstünü de olsa yine beşerdir. Biz hristiyanların dediği gibi [İsa] aleyhisselam Allah'ın oğludur, ortakçısıdır demeyiz.

[Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem] Allahu Teâlânın yarattığı sevgili bir peygamberdir, beşerdir. Bu beşeriyet dolayısıyla hasta olmuş.

Şunu tekrar etmek isterim ki geçen bir ermeni gelmişti de o ermeni İsa aleyhisselam'a çok sarılmış, "Allah onu bizi kurtarmak için gönderdi, canını da bize feda etti, Allah'ın bir parçasıdır." diyor.

Allah muhafaza eylesin.

Müslüman bu akideyi kabul etmez.

Dedim yavrum, İsa aleyhisselam yer miydi?

Tabii beşer, yemeden duramaz, ihtiyaç sahibi.

Def-i hacet de eder miydi?

Tabii yiyince ne yapacak, def-i hacet de edecek.

Bunlar noksanlık değil midir? Allah noksanlıktan münezzeh değil mi?

Böyle yiyip içip def-i hacet ihtiyacını hisseden mahluk hiç Allah olur mu?

Bu kadar şeyi sen idrak edemiyor musun?

Fakat kafalara yerleşen yanlışlık kolayca da silinmiyor ha! Yanlış bir fikir kafaya girdi mi, içe girdi miydi onu silmek, oradan atmak çok müşkül şey, ancak hidâyet-i ilâhîyeye bağlı.

Onun için İslâm dinini iyi bilmek lazım, onu iyi bilip akîdeyi sağlam tutmak lazım. Çünkü şimdi bak, "Zina ederse, sirkat ederse Allah affeder." diyor ama akîde bozulursa affetmez. Şirk, şirkten bahsediyorum, akîdenin bozulması müşrikliğe gitmek.

"Allah baba." diyor.

Neden diyorsun sen "Allah baba"yı canım?

Bu ismi nereden aldın sen?

Allah Allah'tır, baba olur mu hiç?

Bu gibi hatalı sözlerden son derece sakınmak lazım.

Cibril aleyhisselam gelmişler Peygamber Efendimiz'e;

"Yâ Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem." İştekeyte. "Şikayetin mi var senin, rahatsızlığın mı var?"

Neden böyle rahatsız duruyorsun?

Rahatsız halde duruyorsun?

"Evet." buyurmuşlar, "Rahatsızım." O zaman [Cebrail aleyhisselam] buyurmuşlar ki;

Bismillâhi erkîke min külli şey'in yü'zîke min şerri külli nefsin ve aynin hâsidin bismillâhi erkîke vallâhu yeşfîke. Bu duayı okumuşlar.

Bu duayı okumuşlar ve bu duanın sayesinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şifa bulmuşlar.

Şâfî Allah'tır. İçtiğimiz bir sürü ilaçlar var, bu ilaçların kendisi şâfî değildir. Hangisi olursa olsun, şifayı veren Allah'tır, bazısına şifa verir, bazısına da vermez.

Aynı ilaçtır, niçin vermiyor ikisine de şifa?

Evet, ona veriyor ona vermiyor, Şâfî Allah'tır. Allah'tan gayrıya, "Şu ilacı içtim de ben şifa buldum." dersen hatalı söz konuşmuş olursun.

"Cebrail aleyhisselam yine geldiler ve dediler ki sallallahu aleyhi ve sellem'e." İnnellâhe ye'müruke en te'müra eshâbeke en yerfe'û esvâtehüm bi't-telbiyeti fe-innehâ min şi'âri'l-hacci.

Önümüzde ramazan bayramından sonra kurban bayramı gelecek, hac mevsimidir, hacılarımız oraya gidecek.

Allah bizlere de nasip etsin inşallah.

Orada Cenâb-ı Hakk'a yalvaracağız. Yalvarmamızın en güzeli lebbeyk Allahümme lebbeyk sedâlarıdır. Bu lebbeyk Allahümme lebbeyk Şeâir-i İslâmiye'dendir ama bu çoook derin mânaları taşıyan bir kelimedir.

"Emrin başım üzerinde, emrin başım üzerinde, buyruğun başım üzerinde, ne emrediyorsan pekey yâ Rab! Hiç senin sözünü kırmam." Lebbeyk Allahümme lebbeyk. "Senin sözünden dışarıya çıkmam, emirlerin başım üzerine."

Bunu demesi gayet kolay, gayet kolay bir söz fakat bunu tatbik sahasına koyabilmek kadar zor şey var mı?

Bir çok kusurlarımız her gün böyle devredip duruyor işte gözümüzün önüne.

Binâenaleyh kusurlarımızı yine Allah affetsin de, orada gidip de yine lebbeyk diyelim, o lebbeyk deyince o günahlarımızı da orada dökelim de öyle gelelim, bir daha o günahları da sırtımıza yüklenmeyelim inşallah.

Ravileri pek çok.

Yine buyuruyorlar ki, Cibril aleyhisselam yine bir gün, günlerden bir gün geldi. Bir sahan -diyelim biz, tencere, sahan- içinde keşk denilen yemek var. İnâin sağîrin. "Ufak bir kap." Ben ondan bir lokma yedim, fakat bana cennetteki adamların kuvvetlerinden 40 kişilik kuvvet verildi; cima hususunda vesair hususlarda da 40 erkeğin kuvveti bana verildi."

Demek Cenâb-ı Hak, sallallahu aleyhi vesellem'i nasıl yetiştiriyor?

Kuvvet, kemal sıfatlarından bir sıfattır. İnsan ne kadar bilgili olursa olsun, kuvveti olmayınca sözünün de kıymeti olmaz. Sözünün kıymeti insanın kuvvetine bağlıdır, kuvvetin ne nispette kuvvetliyse sözün de o kadar tesirli olur. Kuvveti olmayan bir insanın sözünün tesiri de olmaz. Binâenaleyh kuvvet, kemal sıfatlarından bir sıfattır, hepimiz için lazımdır. Onun için korkak adam makbul bir adam değildir. Korkak adam, zayıf adam, çalımsız adam makbul bir insan değildir; kuvvetli, şecaatli, bahadır insanlar her yerde makbuldür.

Onun için Cenâb-ı Peygamber'i de Cenâb-ı Hak böyle cennet taamlarını yedirerekten ona 40 kişinin kuvvetini verdi.

Yine buyuruyorlar ki, -bu hadis her ne kadar zayıf bir hadis ise de- Cibril aleyhisselam gelmişler, demişler ki; innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

Bu biz mevtâlar zuhur ederse hepimizin söylediği bir sözdür: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. "Başınız sağolsun, işte biz hepimiz oradan geldik oraya gideceğiz."

"Ben de, innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn dedim." O dedi ya, ben de onun gibi dedim ama dedim ki;

"Neden bunu sen söylüyorsun yâ Cebrail? Neden böyle innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, dedin?

Dedi ki;

İnne ümmeteke müftetinetün ba'deke. "Sen dünyadan ayrıldıktan sonra senin ümmetin de çok fitnelere müptelâ olacak, düşecek." Bi-kalîlin mine'd-dehri. "Zaman çok geçmeden bu güzel hayat bir çok fitnelerle karışacak."

Dedim ki;

Fitnetü küfrin ev fitnetü dalâletin. "Küfür fitnesi mi dalâlet fitnesi mi, nedir bu fitne?"

Dedi ki;

"İkisi de olacak."

E dedim ki;

"Nasıl olur, ben onlara güzel bir kitap bırakıyorum, Kur'ân-ı Azimüşşân var?"

"Evet, o Kur'an yüzünden yine o fitnelere onlar düşecekler. Bunun ilk önce düşenleri bu işe ulemaları olacak, arkasından da umeraları olacak."

Hayât-ı dünyâ iki kuvvetle kâim, birisi ümerânın birisi de ulemânın [kuvveti]. Bu iki kuvvet zâyi oldu mu o memleket mahvolur. Çünkü kavînin elinden zayıfı kurtaracak kimse bulunmaz ki! Ümerâ bozuldu muydu, kuvvet kalktı mıydı ortadan, kavîler zayıfları ezerler dururlar.

Kime şikayet edeceğiz, kimden hakkımızı isteyeceğiz?

Olmaz.

Yemne'u'l-umerâü'n-nâse hukûkahüm fe-lâ yu'tûnahâ. "Ümerâ hukûk-u nâsa riayet etmezler ve onların haklarını gözetmezler ve bundan dolayı aralarında kavgalar kıyametler kopar. Ulemâ da nefislerine, hevâlarına uyarlar, ondan sonra işin içinden çıkılacak bir hal olmaz, ki dalâlete bu suretle düşerler." Sümme lâ yuksirûne. "Bundan sonra bir nedamet getirelim, pişman olalım, 'Ne yaptık yahu! Tövbeler tövbesi deyip ayrılmak, kurtulmak isteyelim.' bunu da yapamazlar, bu da olmaz. Düştükleri çukurda yuvarlanır giderler, helak olur giderler."

Dedim ki;

"Ey Cebrail! Güzel söylüyorsun ama bunlar nasıl kurtulacaklar, bu fitnenin içerisinden kurtulanlar, bu fitnenin içerisinden kurtulmak isteyenler nasıl kurtulacaklar?"

Kâle bi'l-keffi ve's-sabr.

Sabır her şeyin başı değil mi?

Sabır başa benzetilmiş, baş olmayınca vücudun kıymeti olmuyor, baş olmayınca vücudun hiç kıymeti olmaz. Sabır da böyledir işte, insanlarda sabır olmazsa bu fitnelerin içerisine yuvarlanır giderler.

Allah muhafaza etsin.

"Bunlardan uzak kalmak suretiyle ve bir de haline şükrederekten sabırla ancak bu fitnelerden kendilerini kurtarabilirler."

İn u'tû ellezi lehüm ehazûhü. "Onlar onlara bir hak tanırlar verirlerse." Ehazûhü. "Onu alırlar." Ve in müni'ûhü. "Vermiyorlarsa." Terekûhü. "Niçin vermiyorsun hakkımızı? diyerekten kavga etmezler, yeter bu bize, bizim hayatımıza diyerekten sabrederler."

Sabırlı olmayı ve bir de bunlardan uzak olmayı tavsiye ediyor.

Allah cümlemizi affetsin, tevfâkât-ı samadâniyesine mazhar eylesin.

Onun için sabır devletlerin başıdır, her işte yalnız, dünya işlerinde de âhiret işlerinde de.

Yarın önümüze ramazan geliyor, Ramazân-ı Şerîf'te sabahleyin [kalkacağız] tabii akşama kadar aç duracağız. Aç durabilmek, hava da sıcak yüreğimiz de yanacak, susuz durabilmek sabra bağlıdır. Sabrı olan insanlar için hiç gelir ama sabrı olmayan insanlar; "Ay acıktım, karnım bayılıyor, içim bayılıyor, yanıyorum!" filan diyerekten bir sürü telaşlara düşerler. Hepsi boştur, sabrettiğin vakitte bakarsın koca bir dağlar önünde erir senin, o korktuğun ne açlık kalır ne de susuzluk kalır, rahat rahat oruçcağızını da tutarsın.

Bak şimdi;

Etânî cibrîlü...

Cebrail aleyhisselam'ın her gelişinde çeşitli hikmetler var. Bu hikmetlerinden birisi de geldiler de dediler ki;

"Yâ Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem!"

Peygamberimiz'in ismi anıldığı vakitte sallallahu aleyhi vesellem demek âdâb-ı İslâmiyedendir, ona bu salât ü selâmı okuruz.

Diyorlar ki Cebrail aleyhisselam;

İnnellahe le'ane'l-hamra. "Allah celle ve alâ şaraba, içkiye lanet etmiştir."

İçki lanetlenmiş, lanetlenmiş bir şeydir, yani içki hattı zâtın da lânete müstehaktır.

Canım neden lanetlenecek, işte bizim üzümün suyu değil mi bu?

İşte bizim üzümün suyu ekşiyince lânete müstehak oluyor insan, o su.

Binâenaleyh, üzümü sakladık şıra yapacağız, sıktık. Ve âsırahâ. "Sıkan." bir. Mu'tasırahâ. "Sıktıranlar." Şâribahâ. "İçenler." Hâmilehâ. "Yüklenenler." Hamal, arkasına aldı götürüyor işte! Ve'l-mahmûlete ileyhi. "Hamala kaldırıveren." Yardım edip de hamalın arkasına kaldırıveren de. Ve bâyi'ahâ. "Satan." Ve mübtâ'ahâ. "Satan satıcıdan alan." Ve sâkîhâ. "İçiyor, şuna buna buyurun." diyor. Ve müskîhâ, ve müskiyehâ. "O da bana da ver." diyor. İster versin ister vermesin ondan istemek, onun da al demesi."

Ondan sonra satıcısı, hamalı, hamala yükleyiveren, şırasını sıkan, sıktıran, şu hepsi bunlar, bu lânete müstehak oluyor.

Şimdi böyle lânetlenmiş bir suya insanlar müptela olmuş, bunu az ve çok bir keyif şeysiyle bir parçacık içelim de zevklenelim, yahut yorgunluğumuz gitsin, yahut biraz da böyle neşelenmek şeysiyle içivermesi,ne kadar az olursa olsun, bir damla dahi olsa aynı haramdır, aynı günahtır, aynı vebaldir.

E demin dedin ya hocaefendi, zina eden de, sırkat eden de affolunuyormuş ya, affediyormuş ya Cenâb-ı Hak, içki içtiğimiz vakit de onu da affeder.

Ne diyeceksin şimdi?

Etmez mi?

Tevbe ettiğimiz takdirde, elbette eder ama tevbe etmek şartıyla. Ötekiler de öyle, tevbe etmek şartıyla. Bir de ikinci bir söz daha var, bunun haram olduğuna [inanarak], "Bu haramdır, ben bu haramı irtikâb ediyorum ama nefsime mağlup olmuşum da ondan dolayı bu haramı irtikâb ediyorum. Biliyorum haramdır." [derse] bu günahtır. Eğer, "Bu haram değil, neden haram olsun canım, bizim üzümün suyu değil mi?" derse gavur olur.

Aradaki farka bak sen! Her şeyde böyle, diğer günahların hepsi de böyle. Mesela tesettür bugün! Çplak geziyor [diyorsun ki];

"Yahu ayıp değil mi, sen niçin böyle geziyorsun? Şu Allah'ın emri değil mi örtünmek?

Eğer derse ki inkar sebebiyle; "Öyle şey yok!" dedi miydi gavurluğa derhal dönüverir.

"Ayıp, ne yapalım, gencim daha! Günahlarını biliyorum." derse günâh-ı kebâire düşer, büyük günaha düşer, tevbe ederse mağfiret olur, affolur; fakat öteki türlü şirke düşer, günaha, küfre gider. O demin ki oradaki o söz; lâ yüşrikü billâhi şey'en. "Bir şeye şirk koşmamak şartıyla ölürse." [şartıyladır.] Halbuki burada büyük veballere, hatta küfre kadar gidiyor.

Onun için Allah cümlemizi afetsin.

Bugün bu İslâm'ın emri, bugün medeniyetin emri, medeniyet sahipleri yani bilgin insanlar bu hususta çalışanlar bunun zerresinin de vücuttaki yaptığı tahribatı kitaplarına yazıyorlar ki ne büyük tahribat yapıyormuş.

İnsanın en güzel şeysi nedir?

En güzel sermayesi insanda nedir?

Akıldır. Göz, kulak bunlar büyük nimettir ama gözsüz insan yaşıyor, sağır insan da yaşıyor fakat akılsız insanları başkaları bunları şerrinden korunsun diye tımarhaneye koyuyorlar. Çünkü adamı boğar öldürür, vurur öldürür, kırar öldürür. Deli, aklı yok. "Atalım bunu tımarhaneye de orada hapishanede dursun, kimseye zararı olmasın, çünkü aklı yok." [denir.]

Binâenleyh Allahu celle ve alâ'nın vermiş olduğu o en güzel aklı sen bir kadehe değişiyorsun, bir afyonun yaprağına değişiyorsun; deli misin, sarhoş musun, nesin belli değil. Sarhoşun hâli delinin hâlinden hiç farklı değildir. Deli ne yapıyorsa sarhoş da onu yapıyor işte; kendine hakim değil, yürüyüşüne hakim değil, sözlerine hakim değil; saçma sapan konuşur, doğru dürüst yürüyemez, en nihayet bakarsın bir yere düşer bayılır orada, ağzından burnundan pislikler akar, çok kötü manzaralar yani, çeşitlileri oluyor.

Allah esirgeye.

Onun için bunun zerresine de müslüman müslüman bakımından bakacak. Bunu gavur yapıyor, bana neyime lazım! Gavur ne yaparsa yapsın o zaten putuna tapan bir mahluk, yeri cehennem onun. Ne yaparsa yapsın ama ben müslümanım elhamdülillah. Allah'ımın emirlerine uymak mecburiyetindeyim, Allah'ım ne dediyse onu yapmak mecburiyetindeyim. Binâenaleyh Allah'ımın yasak ettiği şeyi neden içeyim canım! Memlekette ayran mı yok, şerbet mi yok, envâi çeşit meyve suları mı yok! Bunlar dururken, vücuduma menfaatı varken bunu bırakacağım da vücudumu harap eden, aklımı başımdan gideren [şeyi mi içeceğim?]

Ne yapar?

En nihayet katil eder insanı! Çünkü insana bir secaat de veriyor. bakarsın o secaat esnasında kendine hakim olamıyor, birçok vukuatları meşhur. Ondan sonra ya tımarhaneye, ya hapishaneye gidecek, yahutta mezarlığa gidecek, ikisinden birisi.

E bu hâle insanları düşüren ne?

İşte o Allah'ın lânet ettiği bir damlacık içki.

Allah cümle Ümmet-i Muhammed'i de, hepimizi de çoluk çocuklarımızı da onun şerrinden muhafaza buyursun.

Onun için geçen bir güzel şiir gördüm hoşuma gitti, diyor ki;

Sana Allahu Teâlâ ne kadar büyük bir nimet vermiş: Akıl nimeti. Sen ne yazık ki [bunun kıymetini bilmiyorsun.] Bunu, milyonlar verse[ler satar mısın?]

Birisi dedi ki sana; "Bir milyon, 10 milyon, 100 milyon vereceğim şu aklını bana ver."

Bulunur mu böyle aklını verecek bir insan?

Yüz milyon lira vereceğim, yahut milyar vereceğim, ama aklını ver.

Bulunur mu aklını veren böyle milyonlara, milyarlara?

Bulunmaz! Çünkü akıl, hayat bununla kâim, akıl olmadıktan sonra ne olacak hiçbir şeyin kıymeti olmaz.

Ha hayvan [ha insan!] Hayvandan da beter!

E bu 100 milyonlara, milyarlara değmeyen bu kadar güzel bir aklını bir haşhaş yaprağına feda ediyorsun! Bir kadeh rakıya, içkiye feda ediyorsun! Şimdi onun çeşitleri de çıktı morfinlerle yapıyorlarmış, hepsi birdir. İster morfinle yap, ister neyle yaparsan yap, ister boğazından, ister başka yerinden hep aynı, vücudu aynı surette tahrip etmiyor mu?

Allah muhafaza etsin.

İşte o tahripten dolayı memleketin nesli de bozulur, nesil de bozulur. Bugün gördüğümüz birçok korkunç hastalıklar var ya; felçler olsun, baygınlıklar olsun, sara illetleri olsun, bunların mutlaka icatlarında bu hâle müptela sarhoşlar vardır da, o sarhoşların evlatları netice itibarıyle böyle olurlar. Ama babasında yoktur da dedesi varmıştır yahut dedesinin dedesi varmıştır, amcası varmıştır onların böyle o akrabalık sirayetiyle bu hal bakarsın o çocuklarda da zuhur eder. O da olur bir ayyaş sonunda.

Allah muhafaza etsin.

Hz. İbn Abbas'ın rivayetidir bu.

Yine Cebrail aleyhisselam gelmişler, Cenâb-ı Peygamber'e buyurmuşlar ki;

İnnellahe azze ve celle ye'müruke en ted'uve bi-hâulâi'l-kelimâti. Cebrail aleyhisselam gelmiş demiş; "Cenâb-ı Hak sana emrediyor, bu kelimelerle Cenâb-ı Hakk'a dua et."

Bir dua öğretiyor.

Ve innehû yu'tîke ihdâhünne. "Bu istediğin şeylerden elbette Allah sana birisini verecek." De ki;

Allahümme innî es'elüke ta'cîle âfiyetike. Bir dua. "Yâ Rab!" İnnî es'elüke ta'cîle âfiyetike. "Bana acil bir âfiyet ver yâ Rabbi!" Acil afiyeti iste.

Allahümme innî es'elüke ta'cîle âfiyetike. Yani fi'd-dünyâ yehfazuke ani'l-eskâm. "Seni hastalıklardan koruyacak bir âfiyeti Allah'tan iste."

Tabii kendimizin de, sıhhatimize zarar verecek şeylerden korunmamız şartıyla Allahu Teâlâ'dan âfiyet istemek mecburiyetindeyiz. Şifa verdiği gibi âfiyeti de verecek yine O'dur. Binâenaleyh her gün namazlarımızın arkasından yaptığımız dualarda bu gibi, bu çeşit dualarla Cenâb-ı Hak'tan âfiyet isteyelim, ki malum o afiyetsiz hayat olmaz.

İkincisi;

Ve sabran alâ beliyyetike.

E bir de iptilasız olmuyor dünya. Deniz dalgasız olmadığı gibi dünyada da iptilasız olmuyor. Dünyanın bütün nimetleri acayip, en üstün nimetinin içerisinde zehir vardır. En üstün nimetinin içerisinde nimetle zehir karışmıştır, bakarsın bir cihetten çok büyük bir nimet, alt tarafına bakıyorsun ki büyük bir zehir var altında.

Mesela büyük bir fabrikatör, milyonlara sahip bir insan. Diyeceksin ki bundan daha müreffeh bir hayat sahibi yoktur. Fakat onun eğer o kazancının içerisinde haramlar karıştırarak bunu kazandıysa veyahut o kazandığı paraları hayırlara harcayamıyorsa, eğer fukarâ-i zuafâyı gözetleyemiyorsa o fukaranın gözünün zehri vardır; ondan sonra hayatında bakarsın öyle iptilalar vardır ki içinden çıkılamaz derecede.

Onun için [Allah'ın] her nimetinin yani dünya nimetleri içerisinde bir de zehir vardır. Dünya nimetlerinin içerisinde zehirler de vardır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak'tan sabır isteyeceğiz, ki bu beliyyelere karşı durabilelim. E bunlara karşı duramazsak yıkılırız. Belalar gelir, bu belalar karşı da tahammül lazım.

"Yâ Rabbi! Bundan beni biran evvel kurtar, bu şifayı verecek sensin." [diye dua ederiz,] esbâbına da tevessül ederiz, bakarsın Cenâb-ı Hak [şifa vermiş.] Allahu Teâlâ'nın izniyle şifa vermediği bir hastalık yoktur, onlara da bir şifa verir.

Üçüncü;

Ve hurûcen mine'd-dünyâ ilâ rahmetike.

Ama bu dünyada kimse kalmıyor, herkes gidecek, Binâenaleyh, "Bu dünyadan çıkarken, senin rahmetine, rahmetine nâil olabilecek bir iman ile senin rahmetine göçecek göçümler ver yâ Rabbi!" diyerekten [bu duayı] Cenâb-ı Cibril Peygamberimiz'e tâlim buyuruyor, bu tâlim de bugün bize geliyor işte, biz de işitiyoruz ki şu üç duayı yapalım, beraber okuyalım;

Allahümme innî es'elüke ta'cîle âfiyetike ve sabran alâ beliyyetike ve hurûcen mine'd-dünyâ ilâ rahmetike.

Bu sabahleyin erken saatte bir hanım geldi, ağlaya ağlaya ağlaya duramıyor. Bizim Celal [Ökten] hoca vardı ya rahmetlik, imam hatip mektebinin müdürü yahut hocası olan, onun kızı doktor hanım da [Ayşe Hümeyra Ökten] bizde misafir. Ben de uyuyorum daha, sabah erken vakitti. Gelmiş hanım, hasta, genç bir hanım. Ağlıyor, kendisine hakim değil, gözleri kapalı böyle sinirleri de gerilmiş;

Yâ Rabbi! Affet bizi! Yâ Rabbi! Affet beni! İşte şunu affet, bunu affet, mütemadiyen bu afları istiyor. Kendine de hakim değil, kımıldayamıyor yerinden, doktor hanım dedi, "Bu sinir hastasıdır." Sinir hastasıdır [dedi] bir ilaç yazıverdi ona. Söyledikleri sözleri söylemeye teeddüp ederim tabii.

Bu bir iptiladır işte, bu sinir denilen bu iptila, kendine hakim olamıyor. İşte müslüman olduğu için Allah'a vermiş kendisini; "Allah'ım beni affet, Allah'ım beni affet, Allah'ım beni affet!" Mütemadiyen bunu tekrarlıyor, işte çocuklarıma ömür ver, rızıklarını bol et. Kocasına karşı şeysine dair ama gayri ihtiyârî söylüyor tabii, o bilerek söylemiyor onları, böyle söylüyor.

Bu bir iptiladır, buna karşı sabır da insanın elinde kolaycacık bir şey değildir, sabırı da Allah verecek. Sabrı Allah vermezse, ona da, "Sen sabırlı ol!" demekte fayda etmez o zaman.

E bir de bu âlemden hepimiz çekilmekteyiz, hep ecdatlar bıraktılar gittiler işte, elbet sırayla bir günde bize gelecek, haydi buyurun diyecekler; "O zaman senin rahmetine mazhar olan kulların gibi ben buradan çıkayım yâ Rabbi!" Yani imân-ı kâmil ile, Allah Allah diyerekten, lâ ilâhe illallah diyerekten çıkmak devletine de mazhar et bizi ya Rabbi!

Güzel üç dua, üçü de güzel. Çünkü Cebrail aleyhisselam Peygamberimiz'e tâlim buyuruyor, Cebrail aleyhisselam'a da; "Git bunları benim Habîbime öğret." diyerekten Hz. Allah tâlim buyuruyor.

Şimdi bu dua bizim elimizdeyken biz bunu yapmazsak elbette kabahat bizim olur.

Hz. Aişe validemizden gelmiş.

Yine buyuruyor; "Cebrail aleyhisselam yine geldi." Fe-kâle. "Dedi ki." İnne ifrîten mine'l-cinni.

İfrit cinnin kavisi, kavi bir cin, cinnî yani.

Yekîbüke. "Sana hile yapıyor." Fe-izâ eveyte ilâ firâşike. "Sen yatağına girdiğin vakitte."

Aziz kardeş!

Bu dünya bizim bildiğimiz gibi şöyle hani yeriyle göğüyle işte bir şeyler görüyoruz ya, bundan ibaret değil, göremediğimiz daha nice mevcudâtlar var bu dünyanın içerisinde. Göremediğimiz daha bilemediğimiz nice mevcudât var. Binâenaleyh bir cin denilen mahlûku bugün insan inkâra kalkıyor.

Niye [inkâra] kalkıyorsun yahu? Mikroba inanıyorsun da, mikrobu bulan bir gavurun sözüne inanıyorsun da [Allah'ın yarattığı cinne neden inanmıyorsun?]

Bu gavur bu mikrobu bulmuş, işte [mikroskopla] baktığımız vakitte şekli görünüyor, cismi görünüyor, vücutta da şöyle tahribat yapıyor insanı en nihayet ölüme kadar götürüyor.

Bu mikroba inanıyorsun da Allahu Teâlâ'nın gösterdiği cinne neden inanmıyorsun?

Senin elinde bir kitabın var, başında da eûzubillahimineşşeytânirracîm diyorsun. O şeytânirracîm'den Allah'a sığınıyorsun bir de inanmam diyorsun!

Şimdi bak bu ifrit olan cin geliyor, insanlara bir rahatsızlık vermek ister. Binâenaleyh sen yatağına girdiğin vakitte, -demek ki ekseriyette yatakta yapıyor bu işi, uykulu hallerinde- de ki o zaman;

Fakra' âyete'l-kürsî. "Âyete'l-Kürsî'yi okumadan yatma."

Şu Âyete'l-Kürsî'yi bilmeyenimiz yoktur elhamdülillah, her beş vakit namazımızın arkasında okuruz.

Belki pek doğru anlatamam ama hülasa olarak şöyle bir vakâ [olay] vardır;

Fukaralara verilmek üzere hurma toplanmış, bir yığın hurma var. Başına da gayri hangisi olduğunu pek hatırımda da tutamadım, Ebû Hüreyre mi, birisi, "Sen de bekle bu hurmaları, çalmasınlar kimse." demiş [Peygamber Efendimiz].

Bekliyor, gece birisi geliyor, hurmalıkta hurmalardan çalıyor, [çalarken] yakalanıyor. Yakalanınca yalvarmaya başlıyor; "Beni bırak, bir daha gelmem." diyor. O da, adam da merhamet ediyor bırakıyor; "Ama bir daha gelmeyeceksin." [diyor.]

Ertesi gece yine geliyor, yine yakalıyor. Yakalayınca, "Aman, zaman, yapma! Bir daha yapmam!" diyerekten yine kurtuluyor elinden. Üçüncü gece geliyor yine yakalanıyor. Yakalanınca diyor; "Bu sefer salmam, yakalandın artık. İki defa sözünü, ahdini bozdun, söz verdin o sözü bozdun, bu sefer seni salmam."

Diyor, "Sana bir şey öğreteceğim." Bak bu çok acayip şey! "Sana bir şey öğreteceğim. Sen bunu okursan bir daha ben buraya sokulamam." diyor.

Ne o?

Âyete'l-Kürsî'yi oku, o zaman ben gelemem buraya diyor.

Cenâb-ı Peygamber'e gelip anlatıyor adam, [Peygamber Efendimiz];

"Evet, o bir cinnîdir ama doğru söylemiştir. Âyete'l-Kürsî'yi okuyanın yanına sokulamaz onlar." diyor.

Şimdi burada da Cenâb-ı Peygamber'in civarlarına filan böyle bir mahluk sana gelir rahatsızlık yapmak isterse, ki bunların işleri odur, vazifeleri odur, müslümanları rahatsız etmek isterler. Binâenaleyh Fakra' âyete'l-kürsî. "Âyete'l-Kürsî'yi okumaya devam et."

Haa şimdi [hatırıma geldi], hocaefendinin kızı doktor hanım bu akşam bizde misafirken babasının bir hikayesini anlattı, ben de unutmayayım diyerekten şuraya kaydettim de size de anlatayım.

Kâdî Beydavî denilen bir müfessir var ya, Kâdî Beydavî diye meşhur bir müfessir var. Bu müfessir bir rahatsız olmuş, rahatsızlığı uzamış, öldü demişler, gömmüşler. Mezarda dirilmiş adam, başlamış bağırmaya.

Yanıbaşındaki mezardan bir ses gelmiş buna, "Şimdi bağırma, şimdi gecedir bağırma, kimse yok ortalıkta, sabah olunca ben sana haber veririm o zaman bağır." demiş.

"Yahu sen kimsin?" demiş.

İşte ben de demiş, her akşam Tebâreke'yi okuyan Allah'ın bir kuluyum demiş.

E bu gece ile gündüzü nereden fark edeceksin bu karanlık yerde?

"Haa, bu Tebâreke'nin hürmetine Cenâb-ı Hak bir gece meleği, bir de gündüz meleği bana yolluyor, gece ile gündüzü ben oradan fark ediyorum. O melekler beni gelip hem koruyorlar, hem böyle aydınlatıyorlar." [demiş.]

Beklemiş, sabah olmuş, bir hırsız gelmiş mezarı kazıyor, kefenini alsın diyerekten, bu da onu "Aman beni kurtar!" diyerekten yakalıyor, [mezardan] beraber çıkıyorlar, hırsızın paltosunu giyiyor, evlerine gidiyorlar. Eve gittikten sonra tabii evdekiler korkuyor, telaşlanıyor... Uzun hikayelerden sonra onları ikna ederekten kapıyı açtırıyor, giriyor, soyunuyor giyiniyor. Hırsız da yanında, hırsızı da bırakmıyor. Onun kendi paraları varmış, o çekmecesini istiyor, paraları getiriyor ikiye bölüyor.

İkiye bölüyor, hırsıza diyor ki; "Bir daha hırsızlık yapmamak üzere tevbe edersen bunun yarısını sana vereceğim. Bunu yarısını sana vereceğim bu da sana ömrün boyunca yeter. Tevbe et."

"Tövbeler tövbesi..." [diyerek hırsız tevbe etmiş.]

"Al öyleyse bu paraları, git." demiş.

Şimdi [Kâdî Beyzâvî] demiş ki;

Yahu bu hayat bana bedava şimdi, ben öldüm gittiydi, eğer bu adam da kurtarmasaydı orada tabiatiyle ölür giderdim. Şimdi bu hayat bana bedavadan geldi, "Binâenaleyh bunu nasıl değerlendireyim?" derken işte o tefsirini yazmaya başlamış, o tefsirinin yazısı ondan sonra olmuş. Kudret-i İlâhî, her şeyin bir sebebi var. Bunun gibi vakâlar pek çoktur.

Bir de muhaddis vardır ama muhaddisin ismi hatırıma gelmedi. O muhaddisin babası askere giderken hamile olmuş anası, Allah'a emanet etmiş onu, gitmiş. Gelince demişler ki, hanım öldü.

Öldü ama demiş, ben onun içindeki, ananın karnındaki çocuğumu Allah'a emanet etmiştim, çocuk herhalde zâyi olmasa gerek demiş, nereye gömdüyseniz söyleyin de açalım orasını, bakalım çocuk ne âlemde?

Bir de bakmışlar ki çocuk dünyaya gelmiş, anasının neresini yakaladıysa oradan gıdalanıp duruyor. Çıkarmışlar, büyümüş, güzel bir muhaddis olmuş. Memleketine de ziyaret ettik ama memleketin adını da unuttum.

Bakın şimdi;

Etânî melekün...

[Peygamber Efendimiz'e] Cebrail aleyhisselam geldiği gibi başka melekler de gelirlermiş. "Bu melek de gelmiş." Lem yenzil ile'l-ardı kablehâ kattu bi-risâletin. "Ondan evvel dünyaya o melek hiç gelmemiş, ancak ilk defa geliyor." Bi-risâletin min rabbî. "Rabbimden bir haber getiriyor." Fe-vada'a riclehû fevka semâi'd-dünyâ. "Ayağının birisi dünya semasında." Ve ricülü'l-uhrâ sâbitetun fi'l-ardı. "Ayağının biri de yerde, yere basmış yerde, biri de gökte. Böyle bir melek." Lem yerfa'hâ. "Ayağını da kaldırmıyor."

Öyle, gözle görülmez. Gözümüz görmez fakat bu yeryüzünde mevcut, Cenâb-ı Peygamber'in şeysiyle [bildirmesiyle] mâlum. Binâenaleyh yerde neler var neler var...

Bunun bir şey dediğini yazmamışlar buraya, yalnız bu melek gelmiş, bunun büyüklüğünü Cenâb-ı Peygamber bize haber veriyor. Yani Allahu Teâlâ'nın o kadar büyük bir meleği de var.

Bundan büyüğü?

Daha büyüğü de var.

Daha büyüğü?

Daha büyüğü de var.

Akıllarımızın, algılarımızın dışında, Kudret-i İlâhîye'nin azametini bize bildirmek için, yani mutlaka böyle bir cisim sahibi olarak yaşamak değil de, işte böylesi de var. Cenâb-ı Hakk'ın böyle büyük mahlukları da var ki...

Mesela en kuvvetlisinden birisi de Cebrail aleyhisselam değil mi?

Cebrail aleyhisselam'ı zî-kuvvetin diyerekten methediyor [Cenâb-ı Hak], "O da kuvvet sahibi."

Kuvvet sahibi olduğu için Lut aleyhisselam'ın memleketine ne yaptı?

Altını çevirdi, üstüne böyle, altını üstüne getiriverdi.

E bu neyle olur?

Bir kuvvetle olur. İşte o kuvveti de Allahu Teâlâ gözle göremeyeceğimiz bir mevcudu da vermiş. Göremediğimiz bir mevcut var ki, o mevcut o kadar kuvvetli ki yerin altını üstüne getirebiliyor.

İşte bu melek de o meleklerden birisidir. Binâenaleyh bizim o büyük kudret sahibi Allah celle ve alâ'ya sarılmaktan başka çaremiz yok. Ona sarılalım, her yerde bizim imdadımıza yetişir, rahmeti de bol, affı da bol, her şeysi de bol.

[Cenâb-ı Peygamber bu hadîs-i şerîfte] cennetten de bize bir misal veriyor. O zaman etrafında bulunan bir takım yahudiler de varmış.

E tü'minü bi-şecerati'l-miski fi'l-cenneti. "Cennette bir misk ağacı var."

Kokusu bütün cennete yayılır, ele sürmeye, şişelere koyup ceplerde gezdirmeye lüzum yok. Bu misk ağacının kokusu bütün cenneti miske boyar.

"Bunun kitabınızda yazılı [olduğunu] biliyor musunuz?"

"Evet, bizim kitaplarda da yazılı, o misk ağacı var, imanımız da var." diyorlar.

Fe-inne'l-bevle ve'l-cenâbete arakun yesîlu min zevâibihim ilâ akdâmihimü'l-miskü ya'ni ehle'l-cenneti.

Yani şimdi cennete gireceğiz, yiyeceğiz içeceğiz, bu yemek içmenin kazurâtı ne olacak, nereye gidecek? Orası cennet, orada pislik kolunacak yer yok ki? Nereye koyacağı o pislikleri, yiyiyoruz içiyoruz bir taraftan?

"Ha bunlar bizim kaşlarımız vasıtasıyla, ayaklarımızdaki terlerimiz vasıtasıyla misk kokusu olaraktan çıkacaklar." Yani onları miske çevirecek Allahu Teâlâ.

Ne fabrikalar var değil mi bugün?

Bu fabrikalarda neler icat ediliyor! Allahu celle ve alâ'nın fabrikasında da böyle olacak işte. O fabrikanın sahibi Allah! Allah olunca neler yapmaz O, neler yapmaz.

İşte bak biz[im iş]ler meydanda. Bugün en aciz bir mahlukuz, en aciz olmakla beraber bir ayağı gökte bir ayağı yerde olan melekten de efdal kılmış bizi [Allah], ne diyeceksin sen! Bizde de bu kudret var, ufacığız ama o meleğin yapamayacağını biz yaparız. Bak bugün kaç tane, yüzlerce insanı hatta belki binlerce insanı gökte uçuruyor insan bugün. Gökte uçuruyor, ta aya kadar da gidebiliyor işte bugün.

Bu neden?

Allahu Teâlâ['nın verdiği akıl sayesinde.] Bu ne onun hüneri, ne Amerika'nın hüneri, ne ingilizin hüneri, ne fransızın... Allahu Teâlâ'nın vaktiyle verdiği aklın semeresi bu. Bu aklı Allah vermiş; bize de vermiş ona da vermiş fakat biz onları örttük, örttük biz o çalıştırıyor.

Eh inşallah biz de bir gün çalıştırırız, bizimki de onunkini geçer bile ama verici olan Allah'tır, kendimize maledemeyiz onların hepsini; gözdeki görmek, kulaktaki işitmek hepsi Allahu Teâlâ'nın izniyledir. Bu akıllar da onun izniyle çalışır, akıllar da çalıştıkları takdirde işte böyle işlerini güzelce yaparlar.

İnsan öyle bir, öyle bir kaynak ki! Altın kaynağı, yakut kaynağı, ne kaynaklar varsa, bugün insanlar onları müşkülatlarla yerlerden çıkarıyorlar. Bu insanların içinde, hepimizde gömülü altını da, yakutu da, mercanı da, neleri varsa hep içimizde gömülü. Bu gömülü olan madeni nasıl bugün insan yerin altından delip de çıkarıyor, biz de çalışırsak, içimizdeki bu cevâhirler meydana çıkar, o cevahirler altınlara benzemez ama, altın onun yanında bir çakıl taşına benzer. Öyle cevâhir var bizde, yere de hakim göğü de hakim.

Sen, Hz. Ömer'in hutbesini Medine-i Münevvere'de okurken, ta Acemistan'daki orduyu görüp de; "[Yâ Sâriye!] Dağa çekil!" deyişini duymadın mı hiç canım?

Hz. Ömer'in nesi vardı?

Telefonu mu vardı, telgrafı mı vardı, radyosu mu vardı? Nereden gördü Acemistan'daki ordunun muhasara edilmekte olduğu?

Demek Allahu Teâlâ bu gözlere öyle kuvvet-i kutsiye vermiş ki dağları deşerekten ta dünyanın öte tarafına kadar görebiliyor. Onun için büyüklerimiz demiş ki; "Dünya avucumun içi kadardır. Avucumun içini nasıl görüyorsam dünyanın her tarafını da böyle görürüm." demiş.

Peygamber Efendimiz'den de sâdır olan bir sözdür. Onun için bu cevher bizim içimizde ruh vasıtasıyla Cenâb-ı Hak bu toprakla meydana gelen bu vücuda bu ruhu da koymuş, ikisini kaynatmış birbirine; işte ikisinin sayesinde bugün her şeyleri görmekte, en büyük mazhariyete sahibiz elhamdülillah.

Yalnız Allah intibahlar versin cümlemize, emirlerine imtisal, yasaklarından da korunmak da nasip etsin.

Yerin altındaki maâdin topraklarla örtülü, bizdeki madenler ne ile örtülü?

Günahlarla örtülü.

Bunun altında, toprağın altındaki maden, eşince çıkarıyoruz onu; bazısı 100 metrede, bazısı 1000 metrede, bazısı 5000 metrede çıkıyor aşağıdan. E bizim içimizdeki maâdin olan cevherleri de günahlar örtüyor, [onları örten] günahlarımızdır. Binâenaleyh o günahları sıyırdık mıydı, o madenler pırıl pırıl çıktı mıydı Hz. Ömerin gördüğü gibi biz de görürüz, onun kulağının işittiği gibi biz de işitiriz.

Bir tane daha söyleyeyim.

İttebiû. "Uyunuz, tâbi olunuz."

Nereye?

el-Ulemâe. "Ehli ilme uyunuz, ona tâbi olunuz, ehli ilme tâbi olunuz."

Neden?

Fe-innehüm. "Çünkü o ehli ilim." Sirâcü'd-dünyâ. "Dünyanın kandilleridir onlar."

Ehli ilim dünyanın kandilleridir, Binâenaleyh;

Ve mesâbîhu'l-âhirati. "Aynı zamanda da âhiretin de kandilleridir."

Hem dünyanın kandilleri hem âhiretin de kandilleridir. Yani karanlıkta kandil nasıl karanlığı kaybedip de önünüzü gösteriyor. Mesela lambalar yanıyor, o karanlık kayboluyor, önümüz aydınlanıyor.

Dünyada da böyle âhirette de böyle, ne sayesinde?

Ulemalarımıza uymak nisbetinde.

Ulemalarımıza ne kadar uyuyor, onun sözlerini ne kadar dinliyorsak, ki ulemanın sözü kendi sözü değil peygamberden naklettikleri, Allah'ın kitabından naklettikleri sözlerdir. O sözleri bize naklederler, o nakilleri dolayısıyla biz de onlara uyarız. Uymak nisbetinde dünyanın da aydınlıklarına âhiretin de aydınlıklarına mazhar oluruz.

Esteîzubillah.

Yevme tera'l-mü'minîne ve'l-mü'minâti yes'â nûruhüm beyne eydîhim ve bi-eymânihim. "Onların, o mü'minîn-i müminâtın nurları." Yes'â nûruhüm beyne eydîhim. "Önleri boyunca böyle projektör olaraktan aydınlatırmış. Yanlarını da öyle, her tarafını birden böyle aydınlatarak gidiyor."

O nursuz olan, ışıksız olan, dünyada Allah'ın kelamına, peygamberin kelamına uymamış, ulemasına uymamış olan, karanlıkta kalan o zavallı geliyor diyor ki;

Kardeş sen benim komşu değil miydin?

Evet, senin komşundum.

Biraz bekle ne olur, ben de senin ışığından gideyim bu yolda.

Haa, biz bu ışığı dünyadayken aldık, sen de dön dünyaya, al bu ışığı gel. Böyle yağma, hazır yağma yok.

Onun için Allah kusurumuzu afetsin de, ittebiu'l-ulemâe. "Ulemalarınıza uyunuz."

Ulemalarımızı bize ne diyor?

"Allah'ın emirlerini tutun, yasaklarından da kaçın." diyor.

Siz bunlara uyun. Öteki şarap içiyormuş, öteki zina ediyormuş, öteki hırsızlık yapıyormuş, onlara uyma kardeş! Onlar şeytana uymuşlar, nefislerine uymuşlar, onlara uyma Allah'ın emrine uy, peygamberin emrine uy, saadet orada selamet de orada.

Bir tanecik daha okuyayım.

E tühibbü yâ cübeyru. Cübeyr, ashâbı kirâmdan bir zât, ona diyor;

"Sen sevmez misin?"

İzâ haracte seferan. "Bir yola gidiyorsun, bir sefere gidiyorsun, bu seferde istemez misin ki?" En tekûne min eshâbike. "Ashabının en sağlamı, en kuvvetlisi, en kavisi olasın, istemez misin?"

İsterim tabii yâ Resûlallah!

Peki öyleyse...

Hey'eten ve ikserihim zâden. "Senin ekmeğin çok olsun, yemeğin çok olsun, sıhatin yerinde olsun, kuvvetin yerinde olsun istemez misin bunu?"

Elbette isterim yâ Resûlallah!

Öyleyse, ikra' hâzihi's-suvere'l-hamse. "Şu beş sûreyi oku."

Şu beş sureyi oku, nedir onlar?

"Kul yâ eyyühe'l-kâfirûn bir, ve İzâ câe nasrullahi ve'l-fethü iki, ve Kul hüvallâhu ehad üç, Kul eûzü bi-rabbi'l-felâk dört, ve Kul eûzü bi-rabbi'n-nâsi beş." Ve'ftah külle sûratin bi- bismillâhirrahmânirrahîm. "Her sûreyi okurken de Bismillâhirrahmânirrahîm'i çek de öyle oku." Va'htim bi-bismillâhirrahmânirrahîm. "Sonunu da yine bismillahlı bitir, sonunu da yine Bismillâhirrahmânirrahîm ile bitir."

Demin de dediğim gibi şimdi tabii her şeye aklımız ermiyor ya, buna da tabii aklımız ermez.

Niçin bu beş sûreyi okuduğumuz vakitte bize kuvvetler gelsin, kudretler gelsin, rızkımız bollansın? Tuhaf hayatımız, ne var bu sûrelerin içerisinde?

İşte Kul yâ eyyühe'l-kâfirûne'yi hepimiz biliyoruz ya, kısacık kısacık beş tane âyetten ibaret. Bunda çok dikkat ki, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'e;

"Nafile namazları kılarken ne okuyalım?" demişler, ekseriyetle;

"Birinci rekâtta Elham'dan sonra Kul yâ eyyühe'l-kâfirûne'yi, ikinci rekâtta da Elham'dan sonra Kulhüvallah'ı okuyun." buyurmuş.

Her zaman bunu tekrarlarız, bu tekrardaki acaba sebepler nelerdir?

Her seferinde Kul yâ eyyühe'l-kâfirûn diyerekten kâfirlere hitap ediyoruz. Hepimiz kâfirlere karşı hitap ediyoruz; "Ey kâfir oğlu kâfir! Ben senin yolundan gitmem!" diyoruz, arkasından da ayrılmıyoruz! Bunu her gün okuyoruz, "Ey kâfir oğlu, gavur oğlu gavur!" [diyoruz] ama arkasını da bırakmıyoruz.

Lâ a'büdü mâ ta'büdûn. "Senin yaptığını biz yapmayız." diyoruz.

Sen puta karşı eğilirsin bükülürsün, biz put mut tanımayız. İsa da Allah'ın kulu, Musa'da Allah'ın kulu ama onları peygamber yapmış, bizim peygamberimiz de Allah'ın kulu.

Abdühû diyor ya, abdühû diyoruz ya beş vakitte, O'nun kulu işte ama peygamber yapmış onu. Eh bunun için o da bizim için büyük bir devletmiş ya.

Binâenaleyh beş vakitte böyle Kul yâ eyyühe'l-kâfirûne'yi okuyoruz söylüyoruz da yine, Allah intibah versin, sözümüze, sözünüzü nasıl söylediğimizin farkında değiliz.

İkincisi, İzâ câe'yi okuyoruz.

İzâ câe de az bir sûre değil, niçin?

İnsan bazı diyor ki yahu bu felaketin önüne geçilir mi bugün? Bu sel aldı götürüyor bizi şimdi?

Sel geldiği vakitte nasıl toplar götürür her şeyi önünde; koyunları götürüyor, evleri götürüyor, çocukları insanları götürüyor, seldir.

Bugün de bu cemiyetleri bu âfet seli götürüyor, bu âfet selinin önünden nasıl kurtulur bu insanlar bugün?

Ha, Allah'a sarıldı mıydı kurtulur. O sular seller, çakılları, ufak tefek şeyleri götürür, koca dağları yerinden kımıldatamaz o, ne kadar sel olursa olsun koca kayaları da kımıldatamaz.

Binâenaleyh sen Allah'a sarıl da korkma, ne kadar sel gelirse gelsin, ne kadar âfet gelirse gelsin sen mahfuz olursun, Allah korur seni.

Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem geldi, tabii yalnız başına, dîn-i İslâm'ı beyan ediyor, e herkes [karşı çıkıyor.]

Evladını gömüyor ya, [evladını] diri diri gömen insan, merhamet [olmayan], bu kadar merhametsiz insan Allah'ın yoluna hemen kolaycacık girer mi?

Ama Allahu Teâlâ kalplere öyle bir yumuşaklık öyle bir zemin hazırladı ki Müslümanlık [yayıldı,] fevc fevc, dalga dalga geliyorlar; "Yâ Resûlallah! İslâm'ı bize tebliğ et, biz müslüman olmaya geldik." diyorlar. Eh daha artık, İslâmiyet'in kemal şeyleri gelmiş. Burada bize de diyor ki;

"Ha korkmayın! Allahu Teâlâ'ya sığının! Allah'ta size böyle nusratı, nusratını her zaman [verir]." Yalnız o zaman peygambere verdiği değil, Allahu Teâlâ'nın o nusratı kıyamete kadar üzerimizdedir elhamdülillah, biz O'nun dinine uyduğumuz müddetçe...

Kul hüvallâhu ehad, bu da ufacık bir sûredir ama itikadımızın köküdür. İtikadımızın kökü; "Allah birdir, başka şey bilmeyiz. Doğmamıştır, doğurmamıştır, herkes O'na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir."

Herkes O'na muhtaçtır, O hiçbir kimseye muhtaç değildir. Oğlu, evladı, anası, babası da yoktur.

"O'na benzer de yoktur."

Ama Allah dediği vakitte "Acaba şöyle mi, acaba böyle mi?" diye düşünmek de hatadır. Öyle şey olmaz. O havsalaların, hatıraların, hayallerin dışında bir Allah'tır O, bütün varlıkların sahibi olan Allah.

Onu okumak suretiyle de Allahımız'ı öyle biliriz ki her kuvvetin üstünde bir kuvvettir, bütün varlıkların da sahibidir O.

Bak şu yıldızcı alimleri diyorlar ki bugün, şunun, şu yıldızların sonunu bulamıyoruz diyorlar. Sonunu bulamıyoruz, her birisinden şu kadar sene ancak gidilir geliniz. Uuu, uzun uzun mesafeler...

E bunları yaratan kim? Nasıl bağlamış bunları bir intizama?

Bizim arabalar şuradan giderken üç defa çarpışıyor birbiriyle ya! Bu kadar gökteki yıldızların hiç birisinin de çarpıştığına rast gelmedik elhamdülillah. Bak hepsi güzel güzel menzillerine gidip geliyorlar. O hep Allahu Teâlâ'nın kuvvet ve kudreti sayesindedir.

Kul eûzü bi-rabbi'l-felak ile Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs da elhamdülillah, onlar da bizi Allahu Teâlâ'nın bu bize zarar verici çeşitli dünya ve gördüğümüz görmediğimiz mahluklarından, şerlerinden bizi muhafaza eder. Onbir tane âyettir, her bir felaketi önleyici bir şeydir. Yatarken bunu da okuruz, giderken de okuruz, seferde de okuruz, her yerde de okuruz. Bu suretle Cenâb-ı Hakk'ın çeşitli nimetlerine mazhar oluruz.

Lillâhi'l-Fâtiha.

Sayfa Başı