M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bizim Yolumuz Bid’atlara Karşı Dinde Reform Çalışmasıdır

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbi'l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidi'l evvelîne ve'l âhirîn. Senedinâ ve mededinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Buradaki eğitim çalışmalarımızda bilgilenmek, yeni şeyler öğrenmek, bildiklerimizi düzene sokmak çalışmaları içinde, evvelki senelerdeki katılımlarımızda mühim başka konuları işlemiştik, onlar kitap hâline gelmişti.

Bu sefer de katılımcıların durumlarına göre yani çok çeşitli zümrelerden katılımlar olduğu için daha genel, daha önemli olan meselelerden başladık ve bunlar da videoya çekildiği için inşaallah bu videolar, burada dersi dinleyen insanların dışında başka kimselerin de İslâm konusunda, iman konusunda sağlam bilgiler kazanmasına vesile olacak birer büyük, ana, ilk elden düşünülecek malzeme olabilir diye düşündük.

Onun için insanların her hangi bir inançta olabileceğini veya inançsız olabileceğini düşünerek herkesin ilmen ve aklen Allah'ı bulmak, Allah'ın varlığını anlayabilmek kabiliyetine sahip olduğunu ve aklı başında meşhur büyük ilim adamlarının Allah'ın varlığını ispat ettiklerini, hepsinin Allah'ın varlığına inandıklarını, delilleriyle bunu kaydettiklerini, kitaplar yazdıklarını söyledik.

Bir insanın kendi aklından Allahu Teâlâ hazretlerini, varlığını bilmesi mümkün de, gereğince tanıması mümkün değil. Gereğince tanıması için, doğru tanıyabilmesi, yanlışlıklara düşmemesi için Allahu Teâlâ hazretleri İslâm'ı, Peygamber Efendimiz'i göndermiş, Kur'an'ı indirmiş ve İslâm'ı insanlara tebliğ etmiş oluyor.

Buradan da insanın aklen, mantıken, müşahede yoluyla Allah'ın varlığını bulabildikten sonra Allah'ın kendisinden neler istediğini, nasıl kurtulması gerektiğini ve Allah'ın Esmâ-i Hüsnâ'sını, yani vasıflarını İslâm'ın öğrettiğini söyledik.

Bundan sonra, Allahu Teâlâ hazretleri kendisini doğru tanıyamayanları, şirk koşanları, kâfirleri mükâfata, hayra erdirmeyeceğini, cezalandıracağını; Allah'ın mükâfatlandıracağı ve taltif edeceği ve başarıya ulaşmış olan kulların da ancak bir takım şeyleri yapmak suretiyle o güzel sonuca dünyada da âhirette de ulaşacağını bir konuşmamızda anlattık ve Allah'ın bu nimetine, ikramına mazhar olmak için neler gerektiğini sıraladık.

Başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ittibâ etmesi gerekiyor çünkü dinimizin detayını Peygamber Efendimiz anlatmıştır. Ana hatlarıyla belirli olan, dinin uygulanabilir haldeki hayata intibak ediliş şeklini Peygamber Efendimiz uygulamış, göstermiştir. Hem kendi hayatında göstermiştir hem de bize tavsiyeleriyle anlatmıştır. Binâenaleyh Resûlullah'a ittibâ olmadan Allah'ın sevdiği bir kul olmak ve Allah'ın o ikramına ermek mümkün değildir, ilk şart budur.

Ondan sonra, İslâm'ın ibadet adıyla insanlara emrettiği görevlerin; namaz, oruç, zekât, hac gibi görevlerin aslında birer tedbir, birer ilaç, birer çare olduğunu ve bunları yaptığı zaman insanın istenilen bir seviyeye gelebildiğini, bu ibadetlerin maksadının kulu yetiştirmek olduğunu, Allah'ın ibadete ihtiyacının olmadığını, kul bunları yaptığı takdirde, yaptığı zaman amacına ulaşabileceğini anlattık.

Ondan sonra, insanın iyi bir insan olmasına bir takım mâniler var, bunu Kur'ân-ı Kerîm de bildiriyor biz de kendimiz de hayatımızda biliyoruz. İnsanların mesela kendi içinde nefsi var ve nefsinin arzuları var. Bunlar ıslah olmadan insanın iflah olmayacağı, felak bulmayacağı Kur'ân-ı Kerîm'de de bildiriliyor. Bunun ıslah edilmesi lazım, akıl da bunu şey yapıyor, yani eğitim görmemiş bir insanın, terbiye görmemiş bir insanın iyi bir insan olmayacağı herkes tarafından bilinen, herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Nefsin ıslahı lazım ve bu ıslah çalışmasının sonunda iyi huylara sahip olması, üzerindeki kötü huyları atmış olabilmesi lazım. Şöyle tatlı dilli, güleç yüzlü, olgun, kâmil bir insan olması lazım.

Allahu Teâlâ hazretlerinin kendisi hakkındaki bilginin, kendisini tanımanın, kendisine dost olmanın şartı olarak istediği bazı hususlar var ve herkese Allah'ın dostluğu, evliyalık nasip olmuyor. Bunun için bir kere kişide Allah'a karşı bir talep, bir istek ve bir irade olması lazım.

Ondan sonra yine hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki Allah kulun Allah'a karşı muamelesine göre karşı bir muamele ile değerlendiriyor. Binâenaleyh kulun Allah'ı sevmesi lazım, bu sevginin oluşması için de ibret gözüyle etrafı seyretmesi, olaylardaki hikmetleri anlaması lazım; "Bak falanca adam haram yedi sonunda ne hâle geldi. Bak filanca adam babasına şunları şunları yaptı, bak oğlundan neler çekiyor. Bak filanca adam şöyle şöyle yaptı, arkasından nasıl cezasını Allah en sonunda verdi. Polisten kurtuldu ama nasıl cezasını verdi." gibi böyle hikmetleri düşünerek; Allah'ın, şu kâinatı yaratmış, bu kainattaki sanatının mükemmelliğini ne kadar vukufla, ne kadar alimâne, ne kadar sanatkârâne etrafımızda bir kâinat olduğunu düşünmenin ve kendisine verilen nimetlerin Allah tarafından verildiğini anlayıp, düşünüp O'na karşı şükran duygusu hissetmenin... bu gibi şeylerin, bu tefekkürlerin insanda Allah'a karşı bir muhabbet uyandıracağını, bundan sonra da Allah'ın; "Ha, kulum demek ki beni istiyor, beni seviyor, bende onu severim." diye o zaman sevmeye başlayacağını; ve Allahu Teâlâ hazretlerini zikretmek gerektiğini çünkü yine bunun da yine insanda tesirleri olduğunu, böyle bir insanın gönlünde aşkullah, muhabbetullahın hâsıl olduğunu mantıken ve hadîs-i şerîflerle, ayet-i kerîmelerle anlattık.

Tabii bu iyi huylarla bezenmek, nefsi ıslah etmek, zikri yapmak, muhabbet, irade, talep vesaire bu gibi şeylerde de insanın önüne birisinin, bilgili görgülü bir insanın düşmesi, ona rehberlik, üstazlık etmesi gerektiğini, bunun da bizi tasavvufî bir eğitimin dinin temeli olduğuna götürdüğünü söylemiş olduk.

Bugüne kadar ki işlediğimiz konular bunlar. Çok önemli konular çünkü bir insan mü'min olmazsa mahvoluyor; mü'min olacak. Allah'ı bilmezse çok perişan oluyor; Allah'ı bilecek, Allah tarafından sevilecek, Allah onu sevecek, taltif edecek, mükâfatlarına erdirecek.

Önemli konular yani hem dünya da hem âhirette son derece önemli konular.

Tabii tasavvufî bir eğitim önemli olunca, ki bizim konumuz. Aslında ben mesela İstanbul Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuş bir kimseyim. Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı, vesaire tahsili görmüş bir kimseyim. Sonra Ankara İlahiyat Fakültesi'nde Türk İslâm Edebiyatı dersi gördüm ama hocamız Mehmed Zahid Efendi hazretleri emreylediler bu vazifeyi yapmaya devam ediyoruz. Onun sağlığında da vefatından sonra da vazifeyi devam ettiriyoruz.

Demek ki Hocamız tarafından bize emredilmiş bir görev bu. Fakat bu görevin işlenmesinde ve üniversiteden aldığımız bilgilerle çevremize baktığımız zaman, çeşitli uygulamalara baktığımız zaman, evet, tasavvuf bütün müslümanlar için gerekli çünkü nefsi ıslah etmek gerekli. Çünkü kâmil insan olmak gerekli, çünkü güzel ahlaka sahip olmak gerekli, çünkü marifetullaha ermek gerekli. O halde tasavvuf şeksiz şüphesiz herkese lazım ama "Tasavvuf lazım." dediğimiz zaman bakıyoruz ki tasavvuf yoluna girmiş bazı insanlar da bizim istediğimiz gibi değil.

Onun için burada tasavvuf lazım ama tasavvufta neler lazım veyahut gerçek tasavvuf nedir, bunun anlatılması gerekiyor. Bu meseleyi bir insana adım adım anlattığımız zaman, diyelim ki Avustralyalı bir kişiyi veyahut sıradan, şu anda müslüman olmayan bir kişiyi dışarıdan yolumuza davet ediyoruz. Allah bize emrettiği için, Allah'ın dinine hizmet etmek görevimiz olduğundan, size de bize de herkese yani bütün müslümanlar.

Peygamber Efendimiz'in ashâbı İslâm'ı yaymaya çalıştılar. Hepsi bir yere gitti, hepsi bir yerde oranın ahalisini müslüman etti. Mısır'a gidenler Mısır ahalisini müslüman etti. Afrika'ya gidenler Afrika zencilerini, esmerlerini, Bilâlî'lerini müslüman etti. Asya'ya gelenler Orta Asya'daki insanları müslüman etti. Hindistan'a gidenler oradakileri yani aslen hindu filan iken, herkes bir yerde bir hizmet yapıyor İslâm'a geliyorlar.

Tabii bir insanı Cenab-ı Hakk'ın yoluna çağırdığımız zaman bunun böyle sağlam bir sonuca götürecek tarzda olması lazım. Allah'ın inandı, Kur'an'a inandı, şirksiz küfürsüz doğru bir şekilde Allah'a itaat etti, vesaire vesaire, geldi, nefsini terbiye etmek için bir yola girdi, ondan sonra şaşırttı, sapıttı. Yani amacından kayma ve sapma ve raydan çıkma oluyor. Evet, bu tren Melbörn'den kalkmıştı Sidney'e gidecekti ama Albury'de raydan çıktı devrildi, olmuyor. Veya saptı bir başka tarafa, Sidney'e gitmiyor da depoya gidiyor vesaire filan, olmuyor.

Şimdi bu neden lazım?

Bir insanın Allah'ın iyi bir kulu olması için, sevgili kulu olması için, dostu olması için ne lazım?

Bir, önce bütün tarikatlarda, yani bir tarikatın da aynı zamanda bu tasavvuf yolunun da bir nevi check up'ıdır, irdelenmesidir, incelenmesidir.

Bu adam beni çağırıyor, acaba [nereye çağırıyor]?

İstanbul'da gazetelerde okuyordum ben, çarşaf gibi büyük ilanlar veriyorlar. Hindistan'dan bir gelmiş ilan veriyor; "Gelin, tamam, ben sizi bir takım noktalara götüreceğim." Hürriyet gazetesinde, Milliyet gazetesinde ilan veriyor. "Transandantel meditasyon yaptıracağım, yaptırıyorum, bilmem ne filan." resmi var, büyük falanca, ismi cismi oraya yazılı.

Böyle reklam ediyorlar, çağırıyorlar ama yani gittiği yol ne? Oraya giden insan ne oluyor?

Bizim Türkiye'deki yaşamımızda da tahsil çağımızda da, Mehmet Ali [Torlak] hocaefendinin de, Muammer [Gülmez] hocaefendinin de mesela sizlerin de çevrenizde gördüğünüz, tanıdığınız lehinde aleyhinde sözler duyduğunuz insanlar, yollar ve guruplar oluyor.

Şimdi ne bunların doğrusu, hakkı ne?

Canım madem hakkında münakaşa ediliyor bırakalım hepsini.

O da doğru değil çünkü aynı konular din konusunda da var. Hak din var, bâtıl dinler var. Her toplumda bir din görülüyor ama İslâm'ın hak din olduğunu delilleriyle ispat ediyoruz. Çokluğu görünce, karmaşıklığı ve bozukluğu görünce yılmıyoruz içinden doğrusunu arayıp buluyoruz. O kadar yanlışın arasından doğruyu bulmaya çalışıyoruz çünkü din bize lazım, Allah'ı bulmak lazım bize. O halde Allah'ı bize öğreten doğru yolu bulmak zorunda kalıyoruz. "Aman, nedir bu dinlerin çokluğu ya, bırak!" filan demiyoruz. The Religions of America diye bir kitap vardı elinde meşhur bir dinler tarihi şeyi yazmış, sayfalarca... Her sayfada bir tane din, mezhep, inanç, vesaire filan ama İslâm'ı yazmamış. Her şey var, İslâm'dan bahsetmemiş. Her şey var, bütün yollar var, orada hak yol arayacaksın, İslâm yok. Hayret edilecek bir şey.

Bizim doğru dediğimiz şu yolda ne olması lazım, şart?

Bir, o tasavvuf yolunun şeriate, Kur'an'a uygun olması lazım. Ana ölçü bu.

Büyüklerimizin bu konudaki şu sözü ne kadar önemli; "Bir insanı havada uçuyorken görseniz o mühim değildir, sinek de uçar." diyor. Sinek mide bulandıran bir hayvan, ne olmuş. "Havada uçuyorken görseniz mühim değil. Suda yürüyorken görürseniz mühim değil. Onun, sırat-ı müstakîmde mi gidiyor, şeriate uygun mu, Kur'an'a uygun mu hali ona bakacaksınız."

Bir arkadaş anlatıyor;

Hocam, valla yanına gittim, kadın küfürbaz, açık saçık ama bize dedi ki; "Siz Rizeli'siniz." Şaşırdık, diyor. Rize'nin dağ köyündensiniz. Eviniz şöyle yamaçta, ahşap. Köşesinde bir bilmem ne sarkıyor, sallanıyor, bilmem ne. Aa, hepsini söylüyor, diyor. Hem de küfürbaz kadın diyor. Açık yani dindar da değil, evliya da değil söylüyor bunları, diyor.

Tabii hemen cevabını verelim. Ben de dedim ki, insanın zihnindeki bilgileri bazı insanlar algılayabiliyor. Yani karşısındakinin kafasında mevcut olan bilgileri algılayabiliyor. O şey gibi, cebine elini uzatıpta cebinden parasını çalmak gibi bir şey. Birisinin cebinden bir şey alabilir başka bir insan. Böyle algılayabiliyor.

Bunun misali, Abbasi halifelerinden birisi oturuyor, yanında da ârif bir insan var biraz da böyle ferâset sahibiymiş. Halife onu imtihan etmek için o başka bir şeye bakarken şöyle avucuna yerden beş tane çakıl taş alıyor. Avucunu kapatıyor diyor ki;

"Bil bakalım yâ üstâz, avucumda ne var? diyor.

Trak söylüyor, beş tane çakıl taşı var, diyor. Trak diye söylüyor.

Bildi. Yani görmeden almış olduğu halde bildi.

Sonra o başka bir yere bakarken onun iyice görmeyeceği bir yerden bir avuç çakıl daha alıyor;

Söyle bakalım yâ üstâz, benim avucumda şimdi kaç tane çakıl var, ya da ne var? diyor.

Çakıl var.

Kaç tane?

Uğraşıyor, didiniyor, terliyor, çırpınıyor, bilemiyor. Sonunda diyor ki;

Yâ Emira'l-mü'minîn! Galiba o çakıl taşlarının sayısını sizde bilmiyorsunuz?"

Evet, diyor.

Neden sordun bunu?

Çünkü diyor, bir insan bir şeyi kendisi bildi mi o gaip olmaktan çıkar. Biz onu zihninden gaip olmayan bir şeyi bilgiyi ondan alabiliriz. Ama bunun sayısını sen de bilmediğin için, onu Allah'tan başkası bilmediğinden bu bir gaiptir diyor. Sen bilmediğinden ben de senden alarak bilemedim diyor.

Demek ki insan dindar olmadığı halde karşıdakinin zihninden geçenleri okuyabilir. Belki bu bir hokkabaz da olabilir. Yani insanları parayla salona toplayıp toplayıp şey yapan bir kimse de olabilir bu. Bir kabiliyet bu, gelişmiş bir kabiliyet.

Ama havada uçsa, suda gezse önemli değil, hareketi Kur'an'a mı uyuyor, dine mi uyuyor yoksa Kur'an'a, dine, imana, ahlaka aykırı mı?

İlk iş, ilk ölçü bu; [girilen tasavvuf yolu] şeriate uyacak. Olağanüstü birşey görmek, olağanüstü bir hal görmek kimseyi şaşırtmasın. Bu hokkabazların da yapabildiği bir şeydir. Bir tane hokkabaz şapkasının içinden vagon dolusu eşya çıkartıyor. Tavşan çıkartıyor zıplıyor, güvercin çıkartıyor uçuyor, bilmem ne bilmem ne bilmem ne... bir sürü hokkabazlık yapıyor. Tabii hepsinin bir şeyi var belki ama yani yapılabilir, bunlar mühim değil.

Şeriate uyuyor mu uymuyor mu?

Şeriat, güncel bir kelime yani herkesin bugün kullandığı bir kelime. Bazılarının da irkildiği bir kelime.

Hem de şeriat mı? Ha bu adam şeriatçı mı?

Haa, aman, filan gibi biraz da bazıları için de öcü gibi bir kelime, böyle korkutucu bir kelime.

Bu şeriat ne demek?

Şeriat, Allah tarafından konulmuş kanun, ahkâm, hükümler demek.

Onun için diyoruz ki bu adamın yaptığı iş, bu müftünün verdiği fetva şer'îdir yani şeriata uygundur: Şer'î. Veyahut adam mesela evine hırsız girmiş, saldırmış üstüne o da onu devirmiş. Meşrû yani kanuna, ahkama uygun müdafaasını yaptı. Birisine saldırılırsa, saldırılan insanın da kendisini savunma hakkı doğuyor: Meşrû müdafaa hakkı. Meşrû yani şeriate uygun, ahkama uygun, kanuna uygun demek. Saldırmasaydı, saldırınca bununki meşrû oluyor, nefsini, kendini savunması meşrû oluyor.

Meşrû kelimesi, şer'î kelimesi oradan geliyor.

Şeriat sözü bazen şir'atün diye kullanılır, bazen de şer'un diye kullanılır. Tabii bunu şerr kelimesiyle karıştırmamanız da lazım. Şerr, iki tane r ile şerr, bu kötülük demek. Şirret kötü insan demek. Şirîr veyahut şerîr, kötü insan, çok kötü insan demek. Şerr, iki tane r olursa kötü demek ama bu şer' ayın var sonunda şer' veya şeri'at.

Şer'i şerîf ne demek?

Şeriat-ı Garrâ demek.

Aman şerrine lanet şu adamın, yani kötünün. Yani iki r ile yazılan şerr kelimesi ile şer yazılıp üstüne kesme işareti konulursa şer' olur, ayırın, şaşırmayın, ikisi de birbirine yakın ama, şapla şeker de birbirine benzer ama şap acıdır şeker tatlanır. İkisi de dış görünüş itibariyle biribirine benzermiş. Şapı şekerden ayırmak lazım.

Şeriat Allah'ın ahkamı olduğu için din demektir, bu tâbir Kur'an-ı Kerîm'de geçiyor, din demektir, bunu inkâr eden kâfir olur.

Ben şeriate karşıyım.

Tamam o zaman sen İslâm'a karşısın, kâfirsin sen demek. Yani şeriate karşı.

Bir müslüman şeriate karşı olamaz ama bir ateist, bir dinsiz söyleyebilir bu sözü.

Ben şeriate karşıyım.

Neden?

Şeriat din demek, dinin ahkamı demek.

Dindar olan bir insan ona karşı olamaz.

Türkiye'de bu karambol var, yani "Elhamdülillah müslümanım." diyen insanların çoğu; reisicumhurdan, başbakandan, bakanlardan, genel müdürlerden münevverlere, aydınlara, yazarlara, gazetecilere, konferansçılara [herkes;] "Elhamdülilah müslümanız. Müslamanlık sadece sizin mi? Biz de müslümanız elhamdülillah! Biz de küçükken mahalle mektebine gittik, amme cüzünü bitirdik, vesaire filan ama şeriate karşıyım." diyor.

Ha, sen şimdi "Elhamdülillah müslümanım!" dedin, buraya geldin, "Şeriate karşıyım!" dedin, cump gittin aşağıya. Şeriate karşı olunca uçurumdan gittin. Elhamdülilah dedin buraya geldin, şeriate karşıyım dedin cump gayya kuyusuna düştün.

Şeriate, Allah'ın ahkamına karşı olur mu?

Allah oruç tutun demiş, beyefendi karşı; Allah namaz kılın demiş, beyefendi karşı!

Ne beyefendisi! Beyefendiliği de kalmıyor, şarlatan bir adam! Ne olacak, zavallının zavallısı!

Bunu herkesin bilmesi lazım; Şeriate karşıyım diyemez bir müslüman.

Arkadaş bana Sidney'de anlatıyor; Alevîler toplantılar yapmış, Sidney radyosundan konuşmalar yapmışlar, uyumsuz kısım 104 karkater şeriate vurmuşlar, çarpmışlar, aleyhinde konuşmuşlar.

Hz. Ali Efendimiz'in yoluna çatmışlar. Hz. Ali Efendimiz'in bağlı olduğu İslâm'a çatmışlar.

Böyle şey olur mu?

Demek ki onlar Alevîlik perdesi altında demek ki ateist.

Alevî değil ateistler demesi lazım; dine inanmayanlar, İslâm'a karşı olanlar, gayrimüslimler; "Biz kafirleriz! Biz müşrikleriz!" filan demesi lazım o zaman.

İnsan hem Hz. Ali Efendimiz'e bağlıyım diyecek hem de Hz. Ali Efendimiz'in yoluna, dinine karşı olacak.

Böyle bir şey olamaz.

Bu çok önemli bir nokta, yani bunu birçok kimse yapıyor, Türkiye'de pek çok kimse yapıyor.

Ben hatırlıyorum, Süleyman Demirel eski başbakan, diyor ki.

Kaç defa başbakanlık yaptı?

Bir tanesinde diyordu ki;

"Ben teotratik düzene karşıyım."

Ha işte o teotratik düzen şeriat. Teotratik yani dinî demek. Teotratik düzen yani dinî düzen yani şeraitin ahkamı.

O zaman sen İslâm'a karşısın. O zaman farkında değil millet yaptığı şeyin.

E peki hocam insan laik olamaz mı?

Hem müslüman olur hem de İslâm ahkâmına uyulmamasını isteyemez mi?

İsterse İslâm'dan çıkar. Yani o İslâm'a istediği kadar yapışmaya çalışsın İslâm onu artık dışına atar, müslüman olmaz.

Geçtiğimiz haftalarda da söylediğimiz gibi din bir bütündür, [sadece] dinin tamamını inkâr eden kâfir olmuyor, dinin bir parçasını bile inkâr eden kâfir oluyor. Çünkü dinimizin ahkâmını Allah âyet âyet indirmiş, Peygamber Efendimiz hadis hadis söylemiş. Bir tanesini inkâr etse sonuç itibariyle Allah'a karşı geliyor, Resûlullah'ı kabul etmiyor demek olduğundan, zihniyetinin yanlışlığından kâfir oluyor.

Doğru zihniyet ne?

Allah'ın buyruğuna eyvallah diyecek.

Bu ne demek?

İslâm demek, teslim olmak demek.

İslâm ne demekti?

Allah'a teslim olmak demekti. Hem Allah'a teslim oluyor, tamam; "Yâ Rabbi! Ben sana teslim oldum ne dersen hepsini yapacağım."

Peki, namaz kıl o zaman.

Yoo, namaz kılmam.

Ne oldu, hani "Teslim oldum." dedin?

Niye şimdi teslim olmuyorsun?

Niye söz dinlemiyorsun?

Böyle biraz herkes anlasın diye misallerle biraz elle tutulur gözle görülür, hatırda kalır şekilde anlatmaya çalışıyorum. Bu iş böyledir.

Onun için [tasavvuf yolu] şeriate bağlı olacak. Yani şeriate bağlılık bir kusur değildir, dindarlık demektir. Tasavvuf da şeriata bağlı olacak. Tasavvuf şeriata bağlı olmadığı zaman o zaman gayri İslâmî bir şey olur. Öyle bir yol gayri İslâmî bir yol olur, gerçek tasavvuf olmaz.

Şeraitin muarızları vardır; bir kısmı ben devrimciyim, ben laikim diyen insanlar. Onlar ya şeriatın bu mânaya geldiğini bilmiyorlar ya da bildiği halde, müslümanların ekseriyeti karşısında, "Ben gayrimüslimim." dese gazetesi tirajdan düşeceği için veya oy alamayacağı için, "Ben gayrimüslimim." demiyor da halkın anlayamayacağı dilden ona söylüyor. O o demek, başka bir şey değil. Yani tezat dediğimiz, zıtlık dediğimiz, bu böyleyse öteki olamaz dediğimiz şey.

İnsan müslümansa, bütün müslümanlar mecburen şeriatçıdır çünkü müslüman olmuş, Allah'a teslim olmuş; "Ben şeriate karşıyım!" diyorsa o zaman bu da İslâm'la bağdaşmaz, o zaman müslüman değil, o zaman İslâm'dan dışarı çıkmış oluyor.

Yani insan Allah'tan daha mı iyi biliyor?

Efendim, ben Allah'ın kadınlara mirası yarım vermesine razı değilim.

O zaman çıktın İslâm'dan.

Allah öyle vermiş, öyle takdir etmiş. Allah'a inanıyorsan, Kur'an'a inanıyorsan bu böyle.

Yarım mirastan ötürü Allah'ı mı inkâr edeceksin, âhireti mi mahvedeceksin?

Var bir sebebi. Sen yarım miras alıyorsun senin kocan tam alıyor, yine oradan denkleşiyor.

Sen evi geçindirmek zorunda değilsin, kocan sana bakmak zorunda; yedirmek, içirmek, el bebek gül bebek beslemek zorunda, daha ne istiyorsun!

İslâm külfeti erkeğe yüklemiş hanımı hanımefendilik tahtına oturtmuş evde, daha ne istiyorsun!

Osmanlılar zamanında İstanbul'a Leydi Montegü [Lady Montague] diye bir İngiliz elçinin hanımı gelmiş. Londra'daki arkadaşına mektup yazıyor, o da Lady Montagu'nun Mektupları, İstanbul Mektupları diye Türkçeye çevrilmiş. Orada diyor ki;

A kardeşim diyor, ben Londra'dayken, İstanbul'a gelmeden önce sanıyordum ki bu Osmanlılar hanımlarını kuşu kafese koyar gibi koyuyorlar şeyin içine, böyle hapis. Kadınlar hapis sanıyordum, meğer kardeşim hiç böyle değilmiş, diyor. Kadınlar burada bir rahat, bir itibarlı, bir asil, bir baş tacı ki İngiltere'de hiç öyle bir durum yok diyor.

Haremin içinde, evet erkekler ayrı kadınlar ayrı. Erkekler sızlansın! Yani onlar da ayrı yerde duruyor, erkekler sızlanmıyor. Hanımlara; "Sizi İslâm hareme kapattı!" diye kışkırtıyorlar.

İslâm erkekleri selamlığa kapatıyor, kadınları da haremliğe kapatıyor.

Ne var yani?

O zaman erkekler de ağlasın, "Vah biz selamlığa kapatıldık. vah vah vah!.." Onlar da ağlasın! Erkekler ağlamıyor ama kadınları kışkırtmak için diyorlar ki; "İslâm sizi haremliğe soktu!"

Evet, doğru, İslâm böyle istiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kızı Fâtımatü'z-Zehrâ'nın ziyaretine gidiyor.

Bakın ne kadar önemli bir rivayet, ne kadar önemli bir haber!

Giden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, yanında da sahabesi var; mübarek insanlar, cennetlik insanlar! Peygamber Efendimiz'in yanındaki ashâbı kirâm.

Fâtımatü'z-Zehrâ radıyallahu teâlâ anhâ annemizin evine geliyorlar, Peygamber Efendimiz dışarıdan sesleniyor;

"Kızım Fatıma, perdenin arkasına çekil, yanımda misafirler var." diyor.

Şimdi haremlik selamlık usulüne karşı olanlar diyorlar ki. Çok karşı insan var bizim fakültede profesörler, şeyler. İlahiyat fakültesi!

İlahiyat fakültesinin dekanı, birisi asistanlığı pekiyi dereceyle kazanmış, dekanlık odasında öteki profesörlerle konuşuyor;

"Çocuk imtihanı kazanmış pekiyi, asistan olacak ama ben bunu duydum ki bu evinde haremlik selamlık yapıyormuş. Bu nasıl alırız fakülteye?" diyor.

Çocuk imtihanı pekiyi dereceyle kazanmış, evinde haremlik selamlık yapıyor diye, çok büyük kusur kabahat gibi fakülteye almayacak, hakkını çiğneyecek.

Şimdi bu kusur nereden geliyor?

Peygamber Efendimiz'den. Emrettiği için yapıyoruz, yoksa biz de açılmayı saçılmayı, kol kola gezmeyi biliriz; belki dansı onlardan daha güzel yaparız. Her şeyi daha güzel yapabiliriz ama biz kendimize model olarak Peygamber Efendimiz'i almışız.

Var mı Bursa'nın kılıç kalkan ekibinin güzel dansı gibi, dünyada folklor ekipleri içinde o kadar güzel şey yapan?

Baktığı zaman insanın hoşuna gidiyor. O kılıcı kalkanı hoplayışı zıplayışı...

E biz daha güzelini yapabiliriz ama neden yapmıyoruz?

"Kızım, perdenin arkasına çekil yanımda misafirler var!" diyor.

Bizim haremliğe karşı olan bu profesörler diyorlar ki;

"Canım biz adam mı yiyeceğiz, kadını mı yiyeceğiz yani kadın yanımıza gelince hücum, hart hurt hart hurt kadını mı yiyeceğiz biz? Yemeyiz, merak etme!" diyorlar.

Biliyoruz yamyam olmadığınızı, yemeyeceğinizi ama Peygamber Efendimiz böyle söyledi. Ben sana zaten yedirtmem, zaten boğazında kalır yiyemezsin. Kemikleri dokunur, boğazını yırtar, olmaz ama Peygamber Efendimiz öyle emretmiş.

Canım kalbimde benim kötülük yok, istersen bak kalbime tertemiz!

E Peygamber Efendimiz'in ashabının kalbi kötü mü?

O yanındaki o mübarek cennetliklerin kalbi kötü mü?

Fatıma anamıza karşı mı kötü bir şey düşünecekler babasının yanında?

Hiç mi insafınız yok, hiç mi utanmazsınız, Allah'tan korkmazsınız?

Usül bu.

Sonra hiç bilmiyor musunuz, flörtler bakışmaktan başlar?

Kimi aldatıyorsunuz?

Hiç mahallede delikanlılık çağı geçirmediniz mi?

Genç kızlık çağı geçirmediniz mi?

Genç kız perdenin arkasından bakar, ötekisi ağacın altından yukarıya bakar. Köşe başında zincir çevirir bu işler böyle pişer. Bunu herkes biliyor.

Arif Nihat Asya ne diyor?

Diyor ki;

Evet, biz kadınları kafesin arkasından kurtardık!

Yani alay ediyor Arif Nihat Asya. Benim tanıdığım bir kimseydi, Allah rahmet eylesin. Bayrak şairimiz.

"Biz kadınları kafesin arkasından kurtardık." diyor.

Neden?

Kafesin arkasından sokakta kafeslemek için kurtardık.

Sen kadını hanımefendi tahtından al, indir sokağa, ondan sonra da Hürriyet gazetesinde; "Flörtün şartları nasıl olur, şekli nasıl olur? vesaire diye yaz.

Ben buraya gelmeden önce çarşaf gibi bir hafta, iki hafta o konuları anlatıyordu, milleti bilgilendirmeye, uyarmaya çalışıyordu. Herkes biliyor bu işin nasıl olduğunu.

İslâm ne yapıyor?

İslâm kötülüğü evvelinden kesiyor, engelliyor. Kadın erkek ayrı duracak kötülük olmayacak. Adam içki içmeyecek kötülük olmayacak. Sen içki içmeye müsaade et, ondan sonra ben Sidney yolunda arabayla giderken beni kenara çek;

"Hohla bakalım şu cihazın içine, alkol içmiş misin içmemiş misin?"

İçkiyi yasaklasana madem içki böyle kötü?

Yok, içsin ama araba kullanmasın.

E bu adam işe gidecek, şöyle yapacak böyle yapacak. İçki içtiği zaman kaç saat o içkinin tesiri içinde duracak.

Demek ki İslâm kökünden hallediyor bunlar üstünde rötuş yapıyorlar. Duvarda rutubet var sıvası dökülmüş rötuş yapıyorlar, boyuyorlar yine dökülecek, arkasında rutubet var. İslâm rutubeti alıyor, drenaj yapıyor bütün meseleleri kökünden hallediyor. Mesele bu!

Hem sonra her fikir sisteminin kendine göre değerleri var. Bizim değer yargılarımız, şeklimiz, biz namusa önem veriyoruz. Adam namusa önem vermiyor. Yani Avrupa'da flört var, şu var bu var ama onun nazarında namus bizim gibi önemli değil.

Farklıyız biz, biz onlar gibi değiliz. Biz domuz eti yemiyoruz, bizim şeyimiz farklı.

İşte bir kısım insanlar var ben şeriata karşıyım diyor.

Neden?

Laikim diyor, devrimciyim diyor ama aslında bu söylediği şeyle dinden imandan çıkıyor. Çıkmış oluyor farkında değil veya farkında aldırmıyor.

Birisi demişti ki bizim köyden, eşkiyâ idi, hayatında her türlü şeyi yaptı. Kahvede demiş ki;

"Ya ben öldükten sonra cenaze töreni... kabre koymak... sanduka... kefen... ne lüzumu var bunlara! Atın beni bir dereye!" demiş. Kahvede bu sözü söylemiş.

Acaba bu adamın ölümü nasıl oldu?

Valla tüylerimiz diken diken oldu duyduğumuz zaman. Ayaklarındaki ağrılar geçsin diye bir bidonun altına ocak koymuş, bidonun içine girmiş, yavaş yavaş altındaki ocak yanıyor sıcak, ayaklarındaki şeye termal tedavi yapacak şeyi geçirecek.

Tabii herhalde o alttaki ocağın zehirli gazlarından bayılıyor, bidonun içinde kalıyor, öyle pişiyor ki o kadar güzel pişiyor ki etleri kemiklerinden ayrılmış.

Yaaa! Sen misin öyle söyleyen?

Bak Allah [ne yaptı!] Buyur işte, her olayda Allah'ın hikmetlerini gör bak. Öyle söyleyene böyle ölüm!

Ama öbür tarafta adam hafız, adam iyi müslüman, adam ahlaklı, dürüst, adam haram yememiş, harama bakmamış, nasıl ölüyor?

Ramazan'da sahuru yiyor, oruca niyetleniyor; "Niyet ettim bugün Ramazan orucuma yâ Rabbi!" ağzını çalkalıyor. İmam, camiye gidiyor, oturuyor, eûzu besmele çekiyor, Kur'ân-ı Kerîm cüzünü okuyor, Ramazan'da mukabelesini yapıyor. Tabii abdestini alıp geldi camiye abdestli, oruçlu, camide.

Sünnetler kılınıyor, kamet getiriliyor, farza duruluyor, Allahu Ekber, imam önde, namazı kılıyor, secdede, imam kalkmıyor.

Allahu Ekber dedi bir daha Allahu Ekber demiyor. Kalkmıyor, kalkmıyor, kalkmıyor... Cemaatten bazıları ne oldu diye kaldırıyor başlarını: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. İmam Efendi âhirete göçmüş bile.

Peygamber Efendimiz ne buyuruyor?

Kulun Allah'a en yakın olduğu zaman ne zamandır?

Secde halidir.

Mübareğin ölümüne bakın! Ramazan'da, oruçlu, abdestli, Kur'an okumuş, huzûr-u Rabbi'l-izzete divana durmuş, Allah'a en yakın halde, secde halinde canını veriyor.

Buyur, ölümlerden ölüm beğen. İster şey bidonunda, varilinde öl, kayna. Dünyadayken ateşin içinde öyle kaynayıp öl, ister böyle Allah'ın çok güzel ibret verici bir tarzda huzuruna böyle güzel var. Şimdi şey bu!

Bir de şeriata karşı olanlardan eski adamlar var, yani Osmanlı devletinde vesairede vesairede şeriatla alay etmişler, şeiratın ahkamıyla alay etmişler. Böyle tipler de var. Tasavvuf namına, bilmem ne namına, ham sofu diye, bilmem vâiz diye...

İşte divan edebiyatında okuyorsunuz. Vâize çatıyor;

Ey vâiz! Bana şöyle şöyle şöyle deme! Sen bu işleri anlamazsın!" bilmem ne filan.

"Ey vâiz! Sen bırak o lafları da bana bir sürahi şarap getir!" bilmem ne. Yani bu tipler var, eski tipler var.

Tabii bunun da uzun anlatılacak sebepleri var. Neden o zaman şeriate karşı olmuşlar, onun uzun anlatılması var. Eski zındıklar da var, bu tarzda olan eski insanlar da var, mutasavvıf bozuntuları var. Böyle yapan insanlar var.

Şeriatin kaynakları nelerdir?

Allah'ın kelâmı Kur'anı Kerîm'dir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesidir ve Edille-i Şer'iyye dediğimiz yani şer'î ahkamın çıkartıldığı diğer kaynaklardır; icmâ-i ümmettir, kıyâs-ı fukahâdır, ihtisandır, vesaire. Böye çeşitli mezheplere göre ahkam çıkarmanın kaynakları var onlar, tamam.

Yani şeriat Kur'an'dan çıkma, hadisten çıkma, dinî kaynaklardan çıkma ahkâmın hepsine deniliyor; [tasavvuf yolu] buna uygun olacak.

Neden?

İslâm bu çerçeve içinde, bu hudutlar içinde de ondan. Buna uygun olmadığı zaman İslâm'ın dışına çıkıyor insan da onun için.

Tasavvuf bu bakımdan şeriate uygun olacak.

O halde bu genel kâide, koca harflerle yazılacak büyük kâide!..

Bir insan mutasavvıfım diyor, ben çok büyük mutasavvıfım diyor. Taraftarları da diyorlar ki;

"Bu adam kutbu-l aktab'tır.

E'ee!?.

Uçağı kovalar, vesaire vesaire.

Pekâlâ, olabilir.

Pekâlâ, adam namaz kılmıyor.

Ne oldu?

Allah'ın namaz kılma emrini tutmadı.

Adam içki içiyor, adam şunu yapıyor, adam bunu yapıyor. E buna yapıştırmışlar kutbu-l-aktablık, Gavsu'l-âzamlık lafını!

Böyle şey olmaz. Çok kesin olarak diyebilirsiniz ki sahtekârdır. Yanına hiç gitmenize bile lüzum yok, varmanıza bile lüzum yok.

Veyahut Kur'an'la alay ediyor veya Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri hiçe sayıyor veyahut dinin kabul etmeyeceği konularda fetva veriyor; "Tamam, yapabilirsiniz, olur, yapın, mahsuru yoktur." bilmem ne...

Sen kimsin ya! Allah'ın mahsuru var dediği şeye mahsuru yoktur diyecek adam mısın sen?

Desen senin sözünün ne kıymeti olur ya?

Mahsuru yoktur.

E Allah mahsuru vardır diyor, Kur'an yasaklıyor, hadîs-i şerîf yasaklıyor. Sen bunu nasıl söylersin?

Ha, adam adam değil de ondan. Yolu yanlış. Bitti. Şeriate uygun değilse hareketi gitti.

İkincisi, yolun, [tasavvuf yolunun] Peygamber Efendimiz'in yolu olması, yani sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye uygun olması lazım, bid'at yolu olmaması lazım.

Bu bid'at kelimesini hep duyuyorsunuz.

Bid'at ne demek?

Bid'at veya ibtidâ derler, ibtede'a-yebtedi'u- ibtidâ'an -ayın ile- "yeni bir şey ortaya çıkarmak" demek. Bid'at da, dinde Peygamber Efendimiz'in koymadığı, öğretmediği yeni bir takım usul, erkan, âdab vesaire ortaya çıkarmak demek.

İslâm'da bu yok. Çünkü Allah peygamberini gönderdi ve buyurdu ki Kur'ân-ı Kerîm'de;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Yevme ekmeltü leküm dîneküm.

el-Yevme ne demek?

Bugün, İngilizce'deki today demek.

Today ne demek?

Bugün demek.

el-Yevme. Başına "el" geldi mi bugün.

el-Yevme. "İşte bugün." Ekmeltü leküm dîneküm. "Sizin dininizi bugün kemâle erdirdim, tamamladım."

İkmal var ya, ordunun malları, cephanesi bittiği zaman ikmal ediyorsun.

el-Yevme ekmeltü leküm dîneküm. Ey mü'minler! Bugün size dininizi tamamladım." Ve etmemtü aleyküm ni'metî. "Ve size olan bu hidayet nimetimi tamama erdirdim." Ve radîtü lekümü'l-islâme dînâ. "Ve sizin müslüman olmanızdan razı olabilirim. Müslüman olun, başka bir şeye razı olmam."

Sizin din olarak İslâm'ı seçmenizi ve müslüman olmanızı istiyorum. Ancak ona razı olabilirim.

Bu âyet-i kerîme gelince sahâbe-i kirâm sevindiler;

"Bak, Allah dinimizi tamamlamış, bize çok nimetler vermiş." [diye] sevindiler, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz ağladı. Bu âyet inince ötekiler güldü, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz ağladı.

Dediler ki;

"Ne yapıyorsun, sevincinden mi ağlıyorsun?"

Dedi ki;

"Hayır, sevincimden ağlamıyorum. Bir şey tamamlanınca o zaman vazife biter. Demek ki Peygamber Efendimiz'in vazifesi bitti, demek ki aramızdan ayrılacak. Ona ağlıyorum." diyor. Yani Çarşamba'dan Perşembe'nin geleceğini anlayıverdi;

"Haaa, dini tamamladı Allah."

E ne oldu o zaman?

Peygamber Efendimiz'in vazifesi bitti.

Peki, "Allah dinini tamamladım." diyor. Sen ortaya yeni bir şey niye çıkartıyorsun?

Sen kimsin?

Yani Allah dinini eksik mi bıraktı da sen tamamlıyorsun?

Resûlullah bazı şeyleri öğretmedi de mi sen yeni bir şeyler ortaya koyuyorsun?

Olur mu böyle şey?

Olmaz.

"Olmaz!" diye akıl mantık o noktaya getiriyor. Binâenaleyh dinde de bid'at olmaz. Bid'at olursa sonradan çıkma [şeyin dinde yeri yoktur.]

Efendim böyle yaptım, böyle yaparsak iyi olur.

Sus, edepsiz, terbiyesiz!

Dün gittiğimiz yerde [bir ziyarette] birisinin bir çocukluk hatırasını anlattılar.

Evlerinde hoca varmış, hoca her gün soğuk demeden sıcak demeden, soğukta bile yorganı çekerek zikir yapıyormuş. Kızmış bu delikanlı;

E hocam demiş ya, bir gün değil, iki gün değil, üç gün değil, beş gün değil... "Nedir bu zikir?" derken farkında değilim, yanında bastonu varmış, diyor. Bastonu bir kaptı ben de kaçtım ama diyor bastonun kıvrık tarafıyla ayağımı çelmeledi, yakaladı, vurdu Allahım vurdu bana, fena bir dövdü beni, diyor.

Allah'ın dininde [eksiklik yok,] dinini tamamlamış, Peygamber Efendimiz İslâm'ı öğretmiş, bir başkası bir şey yaparsa böyle yapması lazım. Bacağını çelmelersin, aşağı devirirsin, veryansın edersin, aklı başına gelir. Büyüdüğü zaman o zaman aklı başına gelir.

Şurada bir sayfayı [açtım,] bid'at hakkında çok şeyler var. Bid'at ehlinin durumunu anlatan bir hadîs-i şerîfi okuyacağım size. Bu bizim Râmûzü'l-ehâdîs baskılarındaki 489. sayfadaki 11. hadîs-i şerîf.

Ebû Hüreyre ve Ebû Said el-Hudrî'nin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz buyuruyor ki. Hem de kaynakları neler onları da söyleyeyim: Tavâhî, mezhep sahibi Ahmed b. Hanbel, İmam Müslim, İbn Abdulberr, Abd b. Humeyd. Bu kaynakların hepsi şey yapmış.

Diyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;

Lâ yekbelullahu. "Allah kabul etmez." Li-sâhibi bid'atin. "Bid'at sahibinin, bid'at çıkartan veya bid'ata uyan."

Bid'at sahibi demek, ya bid'atı uydurup çıkarttı ya da uydurulmuş bir bid'atı kendisi uyguluyor, o da sahibi oluyor. Sahibi öyle oluyor çünkü.

"Bid'at sahibinin." Salâten. "Bir namazını."

Allah bid'at sahibinin bir namazını bile kabul etmez.

Ve lâ savmen. "Bir orucunu bile kabul etmez." Ve lâ sadakaten. "Bir sadakasını bile kabul etmez." Ve lâ haccen. "Haccını bile kabul etmez." Ve lâ umreten. "Umresini bile kabul etmez." Ve lâ cihâden. "Cihadını bile kabul etmez." Ve lâ sarfen ve lâ adlen. "Hiçbir şeyini kabul etmez; farzını, nafilesini, küçüğünü büyüğünü, hiçbir şeyini kabul etmez." Yahrucu mine'l-islâm. "Bu bid'at sahibi İslâm'dan çıkar." Kemâ tahrucü'ş-şa'ratü mine'l-'acîni. "Kılın hamurun içinden sıyrılıp çıktığı gibi çıkıp gider."

Bid'at, işte bid'at böyle bir şey!

İslâm'da ne var?

İslâm'da Kur'an'ı olduğu gibi muhafaza etmek var. İslâm'da Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini olduğu gibi muhafaza etmek var. Ve onun dışına çıkmamak, kendi aklından bir şey ukalalık etmemek. İslâm bu! Yani ukalalık etti mi bir insan ukala olur, edepsiz olur, terbiyesiz olur, onun cezası da odur.

Daha çok hadîs-i şerîfler var. Onların metnini okumayacağım. Yalnız onların başına neler geldiğini şuradan okuyayım. Not aldıklarımı okuyayım, onları sıraladım:

"Bid'at ehli insanlar cehennem köpekleridir." Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor. Veya "Cehennem ehlinin köpek gibi olanlarıdır." "Cehennem ehlinin köpekleridir." İki rivayet var. 72

5 , 155

4.

"Bid'at icat eden insan icat ettiği, çıkarttığı bu bid'atın cezasını çekecektir."

"Bid'at sahibine buğz etmek fazilettir." Yani onu sevmemek, kızmak fazilettir.

"Bid'at sahibine hürmet etmek İslâm'ın yıkılmasına yardım etmektir."

Hürmet göstermek; "Oo, hoş geldin! Buyurun Efendim! Baş köşeye oturun. Çay mı içersiniz kahve mi?"

İslâm'ın yıkılmasına yardım etmektir. Yüz vermeyecek adama, buğz edecek, hürmet etmeyecek.

Neden?

İslâm'ı bozuyor. İslâm'ı aslî halinden, naturel, tabii, safî hâlinden çıkartıyor, bozuyor.

"Bid'at ehlini korkutmak fazilettir." Yapma döverim. Yapmazsan şöyle olur böyle olur.

"Bid'at ehlinin ölmesi bir fetihtir." Yani yıkıldı gitti cihandan, kurtuldu ahâli elhamdülillah diyecekler.

"Bid'at zuhur ettiği zaman alimler ilimlerini ortaya koysunlar, bu bid'atla mücadele etsinler, bid'at ehline fırsat vermesinler, din bozulmasın." Böyle bir hadis var.

"Bid'at sapıklıktır." Küllü bid'atin dalâleh ve külle dalâletin. "Her dalâlet." Ve sâhibehâ. "Onu çıkartan." Fi'n-nâri. "Cehennemdedir."

"Bid'at sünnetlerden kayıptır." diye hadîs-i şerîfler var yani kaç tane hadîs-i şerîf var onları getirdim buraya.

O halde bid'at olmayacak. Yani yolumuz şeriata bağlı yol olacak, işin içinde bid'at yapılmayacak.

Tabii hiç kimseyi suçlamak istemeyiz çünkü gıybet yapmak istemeyiz. Yanlış yollara insanın aklının gitmesini istemeyiz. Tasavvuf namına, tarikat namına öyle acayip şeyler yapılıyor ki yapmamış Peygamber Efendimiz. Yok öyle şey, bid'at; sonradan çıkmış, olmaması lazım. Olmaması lazım, olursa insan o zaman bir fayda görmez.

Diyecek ki o zaman;

"Hocam, Monash Üniversitesi'nin anfisinde bize söylemiştin; Allah'a inanmak lazım, İslâm'a bağlanmak lazım, Resûle ittibâ lazım, nesli ıslah lazım, tasavvuf yoluna girmek lazım. Girdik de işte bir şey olmadı?"

Gel bakalım buraya. Girdin ama yanlış yere girdin. Girdiğin yer yanlış, bid'at yolu. Bid'at yoluna girdin onun için bir şey elde edemezsin.

Onun için büyüklerimiz tasavvufta sünnet yolunda yürümeye çok önem vermişlerdir.

Açın bizim bağlı olduğumuz yolun büyüklerinin kitaplarını, ne diyecek?

Esas, Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılmaktır.

Diyorlar ki;

"Efendim değiştirme yapmak lazım, reform yapmak lazım, düzenleme yapmak lazım." Reform, yeniden şekillendirme, düzenleme yapmak lazım.

Bende onlara diyorum ki;

"Zaten bizim hamlemiz dinde reform. Bizim tarikatımız, bizim tasavvuf yolumuz bid'atlara karşı, sapmalara karşı, işi doğru yola getirmek çalışması. İşin aslı budur."

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, birisi bir laf söylemiş kızmış ona mübarek, diyor ki; "Şimdi yine şeraitçiliğim tuttu, şeraitçilik damarım kabardı." diyor.

Hz. Ömer'in soyundan, büyük dedesinin huyu, yani sünnet-i seniyyeye karşı birisinin ters bir şey yapması durumunda celalleniveriyor.

Ne yapmışlar?

Çıkmış hükümdarın karşısına; "Yapamazsın böyle, yok bu Kur'an-ı Kerîm'de, sünnette!" demiş hükümdar hapsetmiş.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hapiste yattığını biliyorsunuz. İmâm-ı Âzam Efendimizin de hapiste yattığını biliyorsunuz.

Niye yattılar hapiste?

Eyvallah etmediği için, çıkıp da dobra dobra hakkı söylediği için.

O bakımdan gerçek tasavvuf bu. Gerçek tasavvuf işte Kur'an yolunda, Peygamber Efendimiz'in sünneti yolunda, bid'atlardan uzak. Bizim, açın en basit tasavvuf kitaplarını, Nakşî tarikatının itikadı, tamam, itikad kitaplarında yazılan Ehli Sünnet itikadı, ibadetleri şöyledir ve bid'atlardan kaçınmak şiarıdır.

Biz hadis dersimize her Pazar günü oturup başladığımız zaman hocalarımızdan aldığımız bir dua ile başlıyoruz, öyle okuyoruz.

Ne demek?

Diyoruz ki;

Va'lemû enne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri.

Bu bid'at fenadır diyoruz ve tekkemizde ne okuyoruz?

Şu kitapları okuyoruz. Tekkemizde hadis kitabı okuyoruz.

Bizim Gümüşhaneli hocamızın tekkede okunsun diye koyduğu kitap nedir?

[Râmûzü'l-ehâdîs adlı] hadis koleksiyonudur. İçinde şu kadar hadîs-i şerîf olan bir kitap yazmış; "Bunu okusun benim müritlerim, bunu okudukları zaman kısa zamanda hakîkati muhakkik bir alim olurlar." buyurmuş.

Demek ki bid'atlardan [sakınmamız gerekiyor.] Bid'atlar hakkında âyetler, hadisler çoktur. Mesela.

Ve rahbâniyyeteni'b-tede'ûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim. Yani bu bizden önceki ümmetlerde dinlerinde bid'atlar çıkarmışlar yollarından sapmışlar onları anlatıyor.

Hadîs-i şerîfler çoktur. Onları böylece anlatmış oluyoruz size.

Tabii bunun dışında daha başka neler gerektiğini de bundan sonraki derse bırakıyoruz.

Sayfa Başı