M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (175)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bir kardeşimiz ders almak istiyor. "Bu aldığım dersi bir gün geciktirsem ne olur?" diyor.

Geciktirdiği zaman, mesela her akşam zikri yapıyordu, akşam yapamadı; hemen sabahleyin yapıversin. Yani en yakın saatlerde, o geciktirmesinden sonraki ilk fırsatta yapıversin. Ondan sonra o gününkünü yine yapsın. Her akşam diyelim ki yatarken zikrini yapıyordu... Her [gün] aynı zamanda yapmak mecburiyeti yok. Ama o gün çok yorgun düştü, uyudu kaldı, uyanamadı, zikrini yapamadı. Hemen sabah kalkınca yapsın. Ertesi gün, "Sabahleyin ben zikir yapmıştım." diye bırakmasın, akşam öteki zikri yine yapar. Böylece olmuş olur. Yakın zamanda biraz zaman kaymış olarak yapmış olur.

100 estağfirullah, 100 lâ ilâhe illallah, 1000 defa Allah, 100 defa salavât-ı şerîfe, 100 defa kulhüvallah okumak bu kardeşlerimizin vazifesi olsun. Ayrıca zikre oturdukları zaman nasıl hareket edeceklerini, biz Tasavvufa Giriş diye bir kitap [neşretmiştik,] o kitaptan baksınlar, çıkartsınlar, öyle hareket etsinler.

El öpme hakkında bilgi verir misiniz? İnsan kardeşine, ihvânına sevgisinden dolayı onun elini yüzünü öpebilir mi?

El öpmek vardır. Sahâbe-i kirâm Peygamber Efendimiz'in elini değil ayağını bile öpmüşlerdir. Mesela Peygamber Efendimiz'in amcasının, sahabeden bazı kimselerin [Peygamber Efendimiz'in] elini öptüğüne dair rivayetler var. Aynı zamanda el öpme bizim beldemizde kuvvetli bir örftür, saygı ifadesidir. Mahzuru yoktur. Peygamber Efendimiz'in zamanında da olmuştur. Peygamber Efendimiz kızı Fâtımatü'z-Zehra validemiz evine geldiği zaman ayağa kalkarak karşılardı. Evine gittiği zaman izzet itibar ediyor, kızı olduğu halde, Fâtımatü'z-Zehra'yı alnından öperdi. Demek ki örfe göre sevgiyi gösterme yolu olarak olabilir. El öpme olabilir. Büyüklerin, alimlerin elleri öpülür.

Kardeşine, ihvânına olan sevgisinden dolayı onun elini yüzünü öpebilir mi?

Yüz öpme yok. Yüz öpme tabii bazı tehlikeler de getirebilir. O yok. Ama büyüğün, yaşlının elini öpmek olabilir.

Uzunca bir soru... "Cevaplandırırsanız beni ihyâ edersiniz." diyor.

İhyâ edelim bakalım...

Zikirden zevk alamadığını anlatıyor. Rabıtayı yapamadığını [söylüyor.]

Rabıtayı buraya gelip gitmekle inşaallah zamanla yapacak.

Zikrullahtan feyiz alamamasının sebebi kendi satırlarının arasında saklı. Diyor ki;

"Aklım hep başka yerlerde oluyor. Görevim olduğu için tesbihâtımı zor çekiyorum."

Tabii huzurlu olması lazım. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bir insan, uykusu varsa uyusun, gece ibadetine kalksın, ondan sonra yapsın."

Uykulu uykulu yapmaya çalıştı mı tadı olmaz. Dinlenmiş vaktinde, neşeli zamanında, dinç olduğu zamanda yapmaya gayret etmek lazım. Yorgunken tabii aklı dağılır. Huzurlu olduğu zamanda yapmaya dikkat etmesi lazım.

Birisi görürse, takdir ederse hoşuma gidiyor. Bu riyâ mıdır?

Görsünler diye yapılırsa riyâya kaçar. Onun için yapmasın. Mümkün olduğu kadar nafile ibadetler gizli yapılır.

İçimdeki ucub duygusunu atamıyorum.

İhyâ-u Ulûm'un okunması bu kardeşimize lazım. Okudukça orada görecek. İhyâ-u Ulûm'un dört ciltlik tercümesinde bilhassa son iki cildi çok önemlidir, onu okusun. Orada şikâyet ettiği hususların cevapları da var.

İlim öğreniyorum ama riyâset sevgisinden, makam hırsından kurtulamıyorum.

Şeytan insanı doğru yolda iken içine daima böyle huzursuz edecek vehimler, vesveseler verir. Yavaş yavaş onlardan kurtulacak. İhyâ-u Ulûm'u okusun. Sabırlı olmaya gayret etsin. Yavaş yavaş düzelecek, şikâyetler gidecek.

Soru: Birisi "Selefîlik nedir?" diye soruyor. Bazı kimselerin selefî olduğunu söylediklerini naklediyor.

Cevap: Selef, -çoğulu eslaf- "insanın geçmişleri" demek. Selefîlik de, "geçmiş müslümanların yoluna tâbi olmak" demek.

En eski müslümanların yolu nedir?

Sahâbe-i kirâmın yolu.

İşte o yola [uymak.]

Bu tabii [şundan] kaynaklanıyor: Asırlar geçtikçe insanlar dine yeni bazı töreler, âdetler katmışlarsa, din bid'atlerle dolmuşsa bozulmuş oluyor. Bid'atle olan ibadeti de Allah kabul etmiyor, sevmiyor. Her şeyin aslına uygun olması lazım diye bunlar da "Biz selefîyiz." diyorlar, "Asla gidiyoruz." diyorlar.

Fikir bakımından güzel gibi görünse de aslında bu selefîlerin durumu o kadar güzel değil. Çünkü "selefîyiz" derken mezhepleri vesaireleri tanımamak gibi bir duruma kadar gidiyorlar. Halbuki İmâm-ı Âzam, İmam Şâfi, İmam Mâlik; onlar çok büyük alimler, çok mübarek insanlar. Onlar hadîs-i şerîfleri, âyet-i kerîmeleri çok güzel inceleyip dinimizin esaslarını kitaplara inceden inceye, bizim bugün okuyup anlamakta alimlerimizin bile zorluk çekeceği teferruatla ömürlerini küçük yaştan beri bu işe vererek çok güzel koymuşlar. Onun için, onları da inkâr etmek o zaman o problemleri çözmeyi kendilerinin yüklenmesi demek olur. Onu yüklenecek ilimleri de olmadığı için bocalarlar. Bir de büyük alimleri inkâr etmenin edepsizliği onları çarpar. Nitekim de çarpıyor.

Evet, insanın bid'atlerden dinini sıyırması lazım, yaptığı her şeyi dinin aslına, Kur'ân-ı Kerîm'e, hadîs-i şerîfin özüne uygun yapması lazım. Zaten İmâm-ı Âzam Efendimiz de öyle yapmış. Sanki İmâm-ı Âzam'dan daha mı takvâlı bu?

İmam Şâfi Efendimiz de öyle yapmış. İmam Mâlik Efendimiz de öyle yapmış.

İnsan "Ben onların içtihadını beğenmiyorum." gibi bir havaya girerse, "Onlara itimat etmiyorum." [derse] o zaman suizan olur, kibir olur, yalan olur, yanlış olur. İlimleri onlar kadar büyük olmadığı için doğruyu da bulamazlar.

Onun için, bunların ortaya attıkları fikir doğru gibi görünüyor. Biz aslında onlardan daha selefîyiz. Biz İmâm-ı Âzam'a tâbi olarak daha selefîyiz. Onlar işi karıştırdığı için selefîlik derken biraz daha yanlış işler yapıyorlar. Fiilî durumları iyi değil.

Bakın bizim tekke burası... Hocamız Mehmed Zahid Efendi'den sonra biz görevlenmişiz, biz bu vazifeyi yapıyoruz.

Ne yapıyoruz? Size ne yapıyoruz? Ne söyledik deminden beri?

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini okuyoruz.

Bundan daha güzel selefîlik mi olur?

Dinin aslına bundan daha güzel nasıl bağlanacaksınız? Kur'ân-ı Kerîm'e, hadîs-i şerîfe bağlanıyoruz işte, daha ne?

Mezhep imamları ne yapmışlar?

Dinin ahkâmını hadîs-i şerîflerden çıkartmışlar. O hadîs-i şerîfler olmasa, onların kitapları olmasa sen abdesti nasıl alacaksın? Orucu nasıl tutacaksın? Zekâtı nasıl vereceksin?

O çalışmalara muhtaçsın!

Asırlardır yapılan güzel çalışmaların hepsini bir kalemde doğramak, "Ben fidan yetiştireceğim." diye yetişmiş bir ağacı kökünden kesmek gibi olur.

Be adam! Ne istiyorsun; yetişmiş ağaç, güzel işte, meyvesi var, herkese faydalı olup duruyor, sahibine para kazandırıp duruyor, güzel güzel meyveler veriyor. Daha ne istiyorsun?

"Fidan dikeceğim."

Ya git be adam! Öbür tarafa dik! Bunu ne kesiyorsun? Kesmeye lüzum yok ki!

Dâru'l-harp kısaca mezhep imamlarımızda nasıl tarif edilmiştir? Memleketimiz için bu hususta neler söylenebilir?

Cevap: Bu hususta Fikri Yavuz merhumun Muâmelatlı İslâm Fıkhı ve Hukuku kitabında, Ömer Nasuhi Bilmen'in kitabında, bizim Halil Gönenç Hoca'nın Günümüzün Meselelerine Fetvalar kitabında "Dâru'l-harp nedir?" diye bilgiler vardır. Oralardan okunabilir.

İmâm-ı Âzam hazretlerine göre bizim ülkemiz dâru'l-harp şartlarını taşımıyor. İmam Şâfi'ye göre hiç taşımıyor. Çünkü İmam Şâfi'ye göre Bulgaristan bile dâru'l-İslâm. Bir ara müslümanların hâkim olduğu yer, Endülüs bile onlara göre dâru'l-İslâm.

Teferruâtını o kitaplardan okusunlar. Ömer Nasuhi Hocamız'ın Hukuk-i İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmus'unda bilgiler var. Hatta bu hususta Dâru'l-İslâm, Dâru'l-Harp diye kitaplar da var.

Bazıları da diyorlar ki;

"İslâm ahkâmı uygulanmayan her yer dâru'l-harptir."

Bu mezhep imamlarımızın görüşüne uygun değildir. Biz bu meseleyi Suriye'deki, Hicaz'daki mübarek ehli sünnet alimleriyle de müzakere ettik. Onların dedikleri biraz aşırı bir kanaat oluyor.

Müttakî olmaya gayret göstermeye çalışan bayanlar, âdet kabul edildiğinden evlerinde amcaoğlu dayıoğlu gibi kimselerle haremlik selamlık uyguladıklarında tepkiyle karşılandığında nasıl hareket etmeleri lazım? Televizyona bakmanın hükmü nedir?

Bir insan kendisine nikâhı düşen kimselerin karşısına açık çıkamaz, örtülü çıkacak.

Örtü de nasıl olacak?

Vücudun örtülmesi gereken yerlerini örtecek, hatlarını da belli etmeyecek. Göğsü, beli, vesairesi belli olmayacak şekilde bol bir kıyafetle çıkacak. Çarşıya pazara çıktığı gibi örtülü olarak çıkabilir. "Hoşgeldiniz." der. Madem akrabadır, belli bir ölçü içinde [görüşebilir.]

Televizyona bakmak, olabilir. Televizyonda güzel şeyler olduğu zaman... Ama televizyon çok şeytânî bir âlet. Tık tık tık... 99 tane güzel şey gösterirken araya bir tane şeytânî şey sokuyor. Tam haberleri seyrederken kesiyor, reklam diye bir kötü şey sokuyor. Yani şeytanlığını yapıyor. Allem ediyor, kallem ediyor... Yusuf İslâm'ı seyredeceksiniz, bakıyorsunuz seks sahnesi koyuyor. O kadar mel'unca planlıyorlar... Avlamak ister gibi...

Onun için, televizyonu ben güzel bir âlet olarak görmüyorum. Âlet olarak güzel de uygulaması olarak güzel görmüyorum. Korunması da çok zor. Eve girdi mi kanallara da hâkim olmak mümkün değil. Eve soktun mu, sen gittin mi çocukların hangi kanalı, nereyi açacağı belli olmaz. Sen bile kendine hâkim olamazsın. Tık tık tık... 30 tane kanal var. "Biraz şuraya bakayım, biraz şuraya bakayım." derken ne feyiz kalır, ne sevap kalır, ne ecir kalır, gider. Onun için, şimdiki işleyiş tarzıyla bu âleti ben sevmiyorum. Mümkünse eve sokulmamalı.

Bir de ilmî çalışmayı engelliyor. İnsanı çok meşgul ediyor. Camiden engelliyor. Tam güzel bir filmin ortasında, tam polis hafiyesi hırsızı yakalayacakken ezan okunuyor. Hadi, buyur bakalım... "Namazı sonra kılarım." diyor, cemaati kaçırıyor. Veyahut bu kanaldaki bu film bitti, öbür kanalda çok heyecanlı başka bir şey var; trak ona... Bazıları bir televizyonla da yetinmiyor. Hatta galiba bazı televizyonlar var, aynı zamanda üç dört kanalı birden üzerinde göstermek mümkün. Pahalı galiba... Veyahut çocuk başka kanalı görmek istiyor, hadi öbür odaya... Hanım başka kanalı görmek istiyor, hadi mutfağa... Erkek başka kanalı görmek istiyor, hadi salona... Evin içi televizyonistan oluyor. İlim yok. Kur'an yok. Çalışma yok. Konuşma yok. Muhabbet yok. Berbat oluyor. O bakımdan da zararlı. Halbuki televizyon olmasaydı bol vakit olacaktı.

Eski devirde büyük alimler nasıl yetişmiş?

Erzurum'un kışı 10-11 ay sürer. Adam oturuyordu, uzun gecelerde, uzun kışlarda o kitabı okuyordu, bu kitabı okuyordu, ötekisini okuyordu, ezberliyordu... Bakıyordun, derya gibi bir alim. Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri. Bilgisine, ilmine, irfânına şaşıyorsun.

Neden?

Zaman bol, bereketli; kullanmış, ilim öğrenmiş.

Şimdiki adamın zırnık zamanı yok.

Neden?

Televizyonda yerlisi yabancısı 30 tane kanal var. Bir de çanak antenler var, cadı kazanı gibi... Evlerin üstünde, bir kulak bu tarafa, bir kulak bu tarafa... Galiba bir tanesi de yetmiyor... Dünyanın her yerinden melânet toplamak için... Artık bu adam ne yapacak?

Hiçbir şey öğrenemez. Talebeyse sınıf geçemez.

Zaten talebelere yasaklıyorlar. "Saat 9, sen hâlâ televizyon başında mısın?" Hadi onu kovalıyor. Kendisini kovalayacak kimse olmadığı için o oturuyor. Böyle şey olur mu?

Çocuğu kovaladın, sen de git.

Bir mürid şeyhinin kendisini sevip sevmediğini, seviyorsa ne kadar sevdiğini nasıl anlayabilir?

Bunun ölçüsü şudur: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor: "Bir kimse kendisinin Allah yanında mertebesinin ne olduğunu merak ediyorsa kendisinin Allah'ı ne kadar sevdiğine baksın." O kadar. Sen Allah'a nasıl kulluk ediyorsun? Allah için ne kadar fedakârlık yapıyorsun? Ne durumdaysan Allah da seni o kadar seviyor.

Müridin durumu da bu sorulan soruda odur.

Bir müridin yaptığı işlerin çoğunda, "Beni Allah görüyor, ona göre dikkatli olayım." değil de, "Beni şeyhim görüyor, ona göre dikkatli olayım." derse, böyle bir düşünmesi hakkında ne buyurursunuz?

Âyet-i kerîme:

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Nerede olsanız Allah sizinle beraberdir."

Nerede olursanız olun; mağaranın içinde, dağın tepesinde, odada, kalede, açıkta, sahrada; Allah her zaman, her yerde hâzır ve nâzır.

Allah'ı görüyormuş gibi, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek ibadet etmek en mühim noktadır. Tabii öyle düşünecek. Çünkü insana mükâfatı veren, hesaba çekecek olan, cennete cehenneme hükmedecek olan Allahu Teâlâ hazretleridir. Elbette Allah'a güzel kulluk etmeye dikkat etmesi lazım.

Ama evliyâullahın büyükleri, yani yüksek makamlara çıkmış evliyâullah müritlerini görürler, ne yaptığını bilirler, üstelik söylerler de... "Sen dün akşam şöyle yaptın. Niye öyle yaptın? Bir daha öyle yapma, böyle yap." diye söylerler. O zaman böylelerinden insan bir de o bakımdan korkuyor. "Yarın zılgıtı yiyeceğim." diye ona göre de dikkat etmesi gerekiyor.

Şeyma isminin mânasını söyler misiniz?

Cevap: Bu Şima değildir, Şeyma'dır. Peygamber Efendimiz'in süt kardeşinin adıdır. Hz. Halime validemizin kızının adıdır. Peygamber Efendimiz'in süt kardeşi olmuş oluyor. Şu anda Arapça'da ne mânaya geldiğini lügate bakmadan tam söyleyemeyeceğim. "Güzel vasıflı" demek olabilir. Araplar'ın renkler ve birtakım vücut özellikleriyle ilgili sıfatlarda kullandıkları bir siygadır. Bakıp [öğrenmek] lazım. Mesela burnu düz ve biçimli olunca ona Araplar bir şey derler, yüzü çok pırıl pırıl olunca bir şey derler. Yani Şeyma böyle sıfatlardandır. Lügate bakıp da tam mânasını anlamak lazım.

Soru: Ehven-i şer var mıdır, câiz midir? Açıklar mısınız?

Cevap: Ehven-i şer değildir. Doğrusu ehvenü'ş-şerreyndir; iki şerrin daha hafif olanı.

Mecelle'de bir kâide vardır ki;

Ehvenü'ş-şerreyn ihtiyar olunur.

Karşına iki tane bela geldi çattı... Hani masallarda "Kırk katır mı istersin, kırk satır mı istersin?" diyor ya... İki bela geldi çattı. Hangisini tercih edeceksin?

İki şerden hafif olanı tercih edilir.

Buna benzer bir başka bir kâide: Zararı ehaf ihtiyar olunur.

İki iş var; şunu yaparsan şu kadar zarar, bunu yaparsan bu kadar zarar, daha büyük. Hangisini yapacaksın?

Zararı az olanı yapacaksın. Mesela adam düğün yapıyor. Şöyle yaparsa 80 milyon lira harcayacak, böyle yaparsa 24 milyon. Hangisini yapar?

24 milyonluğu yapması lazım.

Arabayı sürüyorsun, karşına çocuk çıktı. Çarparsan çocuk ölebilir. Duvara kırarsın, araba duvara çarpar. Ne olur?

Araba hasar görmüş olur; ama can kurtulmuş olur. Duvara çarpmak da kötü bir şey?

İyi ama çocuğun ölmesi daha kötü.

O halde ehven olanı tercih etmek lazım gelir. Vardır. Bunu her yerde, her zaman düşünmek lazım.

Mü'min daima önüne çıkan yolların hayırlısını tercih edecek. Önüne çatallaştı mı yol; "Şuradan mı gitsem, buradan mı gitsem? Şöyle mi yapsam, yapmasam mı?" diye düşündüğü zaman Allah rızasına uygun olanı tercih edecek. Ya da bir belaya çatmışsa, iki taraf da bela, şöyle de yapsa zarar böyle de yapsa [zarar;] hafif olanını tercih edecek. Zararın azını [tercih edecek.]

Şu anda ülkemizde hemen hemen bütün cemaatler birbirini kötülüyor. Bu şekilde Allah'ın rızasını kazanmak imkânsız. Müslümanlığın idâmesi için çalışan bu cemaatlerin birleşmesi olur mu? Nasıl yapmalı?

Evet, doğru. Ama tam doğru değil. Allah'tan korkan insan bilmediği bir kimseyi kötülemez. Hiç olmazsa "bilmiyorum" der. Ancak gördüğü bir şeyi söyler. Hatta gördüğü bir şeyi bile söylemez. Çoğunu affeder, örter. Çünkü İslâm'da ayıp örtmek de bir vazife. Onun için, aklı başında olan insanlar başkasını kötülemez. Ama rekabetten dolayı kötüleyenler vesaireler oluyor. Normal olarak kötülememeye çalışmak lazım. Hatta arayı bulmak için, düzeltmek için gayret göstermek lazım. Ve müslümanların birleşmesi için çalışmak lazım. Kötülükleri affetmeli, dile getirmemeli, ortaya açmamalı, insanları birbirleriyle kızıştırmamalı; affetmeye, toparlamaya gayret etmeli. Kurtuluş burada; Allah'ın emrettiği birlik ve beraberlikte.

Birisi de Arapça bir soru sormuş. Baş tarafta hadîs-i şerîfi okuduk mu; "Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kal." diyoruz. [Ne demek?]

Sadaka Resûlullah. "Resûlullah doğru söylemiştir." diyoruz. Fimâ kâl ev kemâ kâl diyoruz. "Söylediği sözde doğru söylemiştir." Bu hadîs-i şerîfi Peygamber Efendimiz nasıl söylemişse [doğru söylemiştir.]

Kur'an okuduğumuz zaman ne diyoruz?

Sadaka'llâhü'l-azîm. "Allah doğru söylemiştir." diyoruz Kur'anı bitirirken.

Resûlullah'ın hadisi okunduğu zaman; sadaka Resûlullah. "Resûlullah doğru söylemiştir." diyoruz.

Ama ya râvi Peygamber Efendimiz'in sözünü tam söyleyememişse?

Hani râviler, rivayet edenler bazen tereddüt ediyorlar ya.... "Resûlullah'tan şöyle duymuştum ama şöyle miydi, böyle miydi, tereddüt ettim." diyebiliyorlar. Onun için deniliyor ki;

Fimâ kâl ev kemâ kâl. "Resûlullah böyle söylemişse tamam. Ya da söylediğine yakın şekilde." Kemâ kâl. "Söylediği gibi, ya tam aynısı, ya da onun gibi." denmiş oluyor.

Yani râvinin hatasını düşünerek ev kemâ kâl diyor. Resûlullah'ın söylediği kesin olsa ev kemâ kâl demeye lüzum yok. Sadaka Resûlullah fîmâ kâl. "Resûlullah bu hadisinde doğru söylemiştir." Tamam. Ama rivayette belki bir eksiklik kusurluk vardır diye; ev kemâ kâl. Belki de râvinin bir iki hatası karışmıştır, rivayette eksiklik olabilir. Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl diyor. Okuduğu rivayetin râvi tarafından ufacık bir değiştirme payına karşılık bu ihtiyat cümlesini kullanıyor.

Ezberimdeki sûre ve âyetleri okurken harekeleri, harfleri karıştırıyorum. Bunu karıştırmamak için ne buyurursunuz? Namazım olur mu? İmam olabilir miyim?

Karıştırmamak için çok okumak lazımdır. Ezber kolay bir şey değildir, çok zordur. Onun için çok okumak lazım, azmetmek lazım. Olmayacak gibi olur. İnsan ezberleyemeyecek gibi sanır. Yavaş yavaş ezberler. Ama ezberi başkasına dinlettirmeli. "Ben bir şey okuyacağım, dinle bakalım." O dinlesin, sana; "Şurada hata ediyorsun." desin. Mesela;

Ve ulâtü'l-ahmâli ecelehünne en yeda'ne hamledünne.

Burada ulât, "sahip" mânasına gelen kelime. Ûlâ olursa evlânın müennesi olur, kısa olacak mesela... Buna benzer şeyleri tekrar tekrar ısrarla söyleyince o zaman hata yapıla yapıla yapılmama durumuna gelir.

Hani Deli Pedro bile ne demiş?

Osmanlılar'a hücum ediyor yeniliyor. Osmanlılar'a hücum ediyor, yeniliyor, yeniliyor... Demiş ki;

"Yenile yenile yenmeyi öğreneceğim!"

Deli Pedro kadar da aklımız yok mu bizim?

"Hata yapa yapa yapmamayı öğreneceğim!" diyeceğiz.

Hareke hatası mânayı bozuyor ise namaz da bozulur. Mânayı bozmuyorsa veya öyle bir kıraat de varsa o zaman namaz bozulmaz. Dikkat etmek lazım. Öğrenmek lazım. Doğru öğrenmeye gayret etmek lazım.

Birbirini seven iki müslümanın birbirlerine "Ben sensiz cennete gitmeyeceğim." diye söz söylemeleri, söz vermeleri doğru olur mu?

Böyle büyük sözler söylememek lazım. "Ben cennetlik olursam sana şefaat edeceğim, seni de cennete almaya çalışacağım." diyebilir de, böyle abuk sabuk sözler söylememeli. Çünkü bilmiyorsun ki... Senin o sevdiğin kimseyi belki Allah sokmayacak. Bir şey diyemezsin. Girmeyecek misin o zaman?

"Sensiz bana cennet haram olur."

Ne demek? Tevbe estağfirullah! Öyle şey mi olur?

Böyle abuk sabuk laflar söylememek lazım. Usturuplu konuşmak lazım.

Huzurlu olmam için nasıl hareket etmeliyim? Benim bir arkadaşım var, onu çok seviyorum. Fakat o benimle konuşmak istemiyor. Bana kızıyor. Ben de onunla konuşmadıkça rahat edemiyorum. Başka bir şeyle meşgul olamıyorum.

Cevap: Huzurlu olmak için insanın takvâ ehli olması, günahlardan kaçınması lazım. İnsan günahlardan haramlardan gözünü, dilini, elini, âzâsını koruduğu zaman içine huzur, zevk, şevk gelir. Haramdan kaçınınca gelir. İbadet yapınca gelir. Onun için, takvâ ehli olun. Haramlardan kaçının. İbadet yapın. Kur'an okuyun. O zaman neşelenir ferahlarsınız.

Zorla güzellik olmaz. Bir insan çok kaçıyorsa üstüne durdukça, yürüdükçe daha çok kaçar. Onun için, sakin olmaya gayret etmek lazım.

Hocası "Benden sonra yerime sen geç." diye birisini şeyh tayin etmiş. Vefat etmiş. Vefat ettikten sonra cemaat gelmişler, demişler ki;

"Hadi, geç makama, otur, vazifeyi yap."

"Bana bir sene müsaade edin." demiş.

Bir sene sonra gelmişler;

"Hadi gel, otur makama, irşad vazifelerini yap."

"Bir sene daha müsaade edin." demiş.

İkinci sene gelmişler;

"Ya hadi gel..."

Bir sene daha izin istemiş. Ondan sonra gelmiş.

Çok güzel de görev yapmış, fevkalâde güzel görev yapmış. Demişler ki;

"Ya mübarek, bizi niye senelerce mahrum bıraktın?"

Demiş ki;

"Ben kendime bakıyordum, kendimi kontrol ediyordum; hayvanlar benden kaçıyor. Hayvanlar hayvanlığıyla benden kaçarsa insanlar haydi haydi kaçar diye hayvanların bile kaçmayacağı bir tavrı elde etmeye çalıştım."

Hakikaten, mesela adamın yürüyüşünden kedi kaçar, köpek kaçar, kuş kaçar. Yumuşak yürüyünce kaçmaz. Yani insanın tavrı itimat telkin etmesi lazım. Kendisinden kaçırtmayacak şekilde olması lazım. Bunlar ibretli şeyler. Bunlardan ibret alalım.

13-14 yaşında bir çocuğum. Aldığım dersi muntazam yerine getiremiyorum.

Tesbihlerinizi gündüz yolda yürürken bile yapın. Mesela buradan çıkıyorsunuz, Taşlıtarla'ya gideceksiniz. En aşağı yarım saat. Yarım saatte dünyanın zikri yapılır. Al eline tesbihi, şık şık şık, biter. Yapamamak şeytandandır. Allah sevaplı bir şeyi emrediyor. Şeytan da sevaplı şeyi yaptırmamak için çeşitli bahaneler buluyor. İnsan kendini hayırlı işi yapmaya zorlayacak.

Soru: Kur'an kurslarında hatim okuduklarında para alıyorlar. Doğru bir şey mi?

Cevap: Para almak için Kur'an okunmaz, Allah rızası için okunur. Kur'an okuyup da para almak doğru değildir. Ama böyle bir şart olmadan okunur da ondan sonra ötekisi de hediye verirse o zaman olabilir.

Tasavvufta müzik câiz midir? Silsile-i aliyye büyüklerimiz zamanında müzik var mıydı? Tasavvuf müziği benim hoşuma gidiyor, acaba nefsim mi beğeniyor? Tegannî nedir? Câiz midir?

Müzik, Batı dillerindeki telaffuzu. Bu kelimenin Türkçesi, eski dilcesi musikî. Onlar müzik diyorlar. Mesela İngilizler music diyor.

Müziğin, musikînin İslâm'da hükmü nedir?

Musikînin çeşitleri var. Musikî âletleriyle icrâ edilen musikî var. [Âletsiz] olan musikî var. Mesela camilerde müezzinlerin yaptığı da bir makamla, musikîyle ilgilidir. Ezanların okunması, müezzinliklerin yapılması... Düz okunmuyor.

Sesle olanı, ağır başlı, ölçülü olmak üzere tavsiye edilmiştir. Peygamber Efendimiz;

Zeyyinü'l-Kur'âne bi-asvâtiküm buyurmuş.

Kur'ân-ı Kerîm'in bir makamla, hoşa gidecek bir tarzda, musikîyle okunması emrolunmuş oluyor.

Ama bunun gayriciddi duygular uyandıracak, hafifmeşrep şarkı, kıvrak oyun havası hâline getirilmesi doğru değildir. O tegannî oluyor. O câiz olmuyor.

Ciddi mânasıyla musikîyi bazı alimler câiz görmüşler. Âletli musikîyi, yani çeşitli enstrümanlar; ud, kemençe vs. vs. çalarak [yapılan musikîyi] ekseriyet caiz görmemiş. Çünkü; "Hoşa gider, kalpte nifak uyandırır." demiş.

Âletsiz olarak ilâhi tarzında tekkelerde kullanılmıştır, câiz görülmüştür. Fikirler farklıdır. İmam Gazzâlî; "Kullanış amacına göre insanda takvâ duyguları, zühd duyguları, aşk şevk uyandırdığı zaman olabilir." diye müsaade etmiş. Tekkelerde de bu müsaade üzerine câiz görmüş, böylece gitmiştir.

Bazıları da Kur'ân-ı Kerîm'in kıraatinden öteye öteki âletli musikîyi uygun görmemişlerdir.

Bugün durum nedir?

Bugün musikî bizim içimizde dışımızda, Türkiye'nin içinde dışında, toplumda da yaygınlaşmıştır. Radyoda vardır, walkman vardır, yolda yürürken, hatta ders çalışırken millet [dinliyor.] Tabii bunların karşılığında İslâmî duygular uyandıran bir ağırbaşlı musikî olmazsa çok büyük bir boşluk olabilir. O halde ruhu tatmin edecek İslâmî ölçüler içinde ciddi bir ağırbaşlı musikî, ilâhiler vesaireler olabilir. Yani bugünün şartlarıyla "uygundur" denilebilir. Nifak uyandırıyorsa, içinde günah duygusu uyandırıyorsa o zaman uygun olmaz.

Bazı kimselerin durumunu anlatıyorlar. Hafız olarak işe başlamış. Sesi güzel. Hafızlıktan mevlithanlığa kaymış, çekilmiş. Mevlithanlıktan gazelhanlığa geçmiş. Gazelhanlıktan sahne şarkıcılığına kadar düşmüş. Halbuki hafızdı. Besteler yapmış, şarkılar bestelemiş. Var böyle; hafız bilmem kim, hafız bilmem kim, hafız bilmem kim... Duyuyoruz, çok meşhur kimseler.

Demek ki esas itibariyle insanın yakasından, paçasından yakalayıp böyle bir lâdinî keyif ve zevk tarafına çekme tehlikesi var. Onun için, mümkün olduğu kadar ihtiyatlı olmak lazım.

Yıllardan beri gelirim, dersinizi dinlerim. Lâkin bir türlü nefsimi yenip de sizden ders almadım. Bundan daha evvel ehli sünnet dışı kitapları okumamın etkisi de var. Bunu biliyorum. Dua buyurun.

"Hayrı acele yapmak lazım gelir." diye bildiriliyor. Allah yardımcı olsun.

100 estağfirullah, 100 lâ ilâhe illallah, 1000 defa Allah, 100 salavât-ı şerîfe, 100 kulhüvallah çekmeye başlasın. Madem dua istiyor, buna da başlasın. Nefsini yensin. Nefsinden olduğunu bildiğine göre...

İkincisi, "Buradan bütün kardeşlerime sesleniyorum; ehli sünnet hârici, tasavvufa, İslâm alimlerine hakarette bulunan kitapları okumayın." diyor. Kendisi söylüyor. Yakındakilere gösterebilirim. Ben söylemiyorum. "Ve gerçekten bu mübarek yere..." Artık okuyamayacağım kadar iltifatlar ediyor.

Sünnîler "Hanbeliyiz" diyorlar, fakat Hanbelî gibi davranmıyorlar. İmam ve cemaat namaza durduğunda Mescid-i Haram dışında insanlar dükkânların önünde imama uyuyorlar. Arada cadde var, yürüyen insanlar var. Cemaat en az 300 metre ötede. Tuvaletlerin önünde bile imama uyuyorlar. Câiz mi?

Olmaz. Tabii onlar da cahil. Dükkânını bırakamıyor, gelemiyor, yürümek zor geliyor. Olduğu yerden, mikrofonla ses geliyor diye Allahu ekber namaza duruyor. Biz mescide varacağız diye beş dakika yürüyoruz, adam veya kadın buradan sesini duyuyorum diye kenarda namazını kılıyor. Allah kabul etsin ama olmaz. Cemaatin mekân birliği lazım.

Boynuz yöntemiyle hacamat yapılır mı? AİDS mikrobu kaparım diye çekiniyorum. Hacamat olabilir miyim?

Mikrobun bulaşması çizilen şeydendir. Çizilen jilet mikroplu olunca, mikroplu bir hastada kullanılmışsa, sende de kullanılınca geçer. "Âletler iyi temizlenmemişse dişçinin âletlerinden bile geçer." diye söylüyorlar. "Berberin usturasından geçer." diye söylüyorlar. Dikkat etmek lazım. "Steril" diyorlar, sterilize etmek, yani mikrop olmayacak hâle getirmek lazım. Hacamat hakkında hadîs-i şerîfler var. İnsan sıhhat kazanıyor, kanın fazlası gitmiş oluyor, tansiyon düşmüş oluyor. Olabilir ama dikkat etmek lazım.

Yaklaşık bir buçuk sene önce 19 milyona aldığım arsayı 35 milyona sattım. Zekâtını nasıl vermem gerekir?

Zekâtın verilmesi böyle hesaplanmaz. Zekâtın verilmesi için havl-i havelân, havelân-ı havl, yani bir sene geçmesi lazımdır. Bir sene içindeki ticarî faaliyetlerin [kazançları] hesaplanır, oradan verilir. Yoksa "Şunu şu kadara aldım, bu kadara sattım." tarzında olmaz. Yıldan yıla hesaplanır. Ticarî maksatla aldığı, sattığı arsalar hesaplanır, bir sene içinde kârı varsa kârından olur. Zekât öyle olur.

İsmim Yavuz, değiştirmek istiyorum. İslâmî bir isim verir misiniz?

Doğru. Yasin olsun. Yasin, Peygamber Efendimiz'in isimlerindendir. Yavuz da "kötü" demek. Dilde biraz acayip şeyler oluyor. Mesela "müthiş bir adam" diyoruz. Aslında müthiş, "dehşet verici" demek, yani "korkunç" demek. Onu medih yerine kullanıyoruz. "Müthiş bir futbolcu." Yani zebellah gibi mi, öcü gibi mi? Değil ama öyle kullanılıyor. Yavuz kelimesi de öyle kullanılan bir kelime.

Ayten ismi dinimize göre uygun mu?

Ay-ten, "ay gibi tenli, parlak" mânasına geliyor. Onun yerine Zehra olsun. O daha [güzel] olur. Ay Türkçe, ten Farsça. Birbirlerine tam yakışmayan, yapışmayan kelimelerden iki ayrı dilden alınmış oluyor. Zehra veya Zeliha aynı mânaya gelir.

Telli Baba dedikleri bir evliyâ mıdır?

İnşaallah... Hüsnü zan etmişler, türbe yapmışlar. Allahu âlem öyledir. Allah herkesin hükmünü veriyor. Ama insanların da elbet bir bildiği vardır. Nasıl bir mübarek zatsa nâmı şimdiye kadar [ulaşmış.]

Tarikatte kerâmet ve keşif için zikir yapmak yanlış mı? Çünkü keşif ve kerâmet tasavvufun bir sınıfı olduğu için...

Cevap: Keşif ve kerâmet tasavvufun bir sınıfı değildir, tasavvufî çalışmanın sonunda bazen meydana gelen bir haldir. Şart da değildir, her zaman gelme şartı da yoktur. Onun için, keşif ve kerâmette biraz keyif vardır. Kerâmet ehli oluyor, olmadık şeyleri yapabiliyor. Keşif sahibi oluyor, görülmedik şeyleri görüyor, başkasının görmediği şeyleri görüyor. Bunda biraz nefse pay çıkar. Onun için, bunlar için çalışmak doğru olmaz. Allah rızası için çalışmak lazım gelir. Bunlara iltifat etmemek lazım.

Bayanların üniversiteye gitmesini tavsiye eder misiniz? Veya en önemli olarak neler yapabiliriz?

Tabii tahsil tavsiye edilir; ama İslâmî şartlara uygun yapılırsa. si ondan biraz daha aşağı derecededir.

Tesettür izâle olmadan, dinî bilgileri almak için, daha başka müslümanlara faydalı çalışmalar yapmak için alınabilir.

İslâm'a göre eş seçimi ne şekilde yapılacak? Tanıma veya araştırma şeklinde mi?

Eş seçiminde dindarlık esas alınacak. Bu soruşturularak olur, araştırarak olur. Kendisi de bir yerden tanımış, görmüş olur, oradan da isteyebilir. Ama eş seçmede kriter güzellik, zenginlik, soy sop değil, dindarlık olması lazım geldiğini Peygamber Efendimiz bildiriyor.

Mekruhla haram arasındaki farkta, daha ziyade bu sigorta mevzuunda bildiğim halde, ayrı hocalar ayrı ayrı cevaplar çıkartıyorlar.

Haram, yasak olduğunu şer'î, kat'î bir delil ile bildiğimiz, yapılmaması gereken şeydir. Haram kesindir. Mekruh, kerahât-i tenzihiyye ve kerahât-i tahrimiyye olmak üzere iki çeşittir. Dînen sünnet-i seniyyeye uygun olmayan durum demektir. Birisi kuvvetli harama yakın. Birisi ondan biraz daha aşağı derecededir.

Bir kâfire, gayrimüslime ticarî bir sebepten dolayı sövülse dînen vebal var mıdır? Yapılan davranış İslâm ahlâkına yakışır mı?

Sövmek İslâm ahlâkında yoktur. Sövmek doğru bir şey değildir. Dili pis, çirkin bir kelimeyle meşgul etmek doğru değildir. Ama ticarî bir sebepten dolayı ihtilaf olursa hak ettiği şey söylenebilir de İslâm'da sövmek yok. Sövmek yani küfretmek, böyle bir şey yok. İslam ahlâkına yakışmaz.

El öpüp alna koymanın mahzuru var mı?

"El öpmek olabilir." diye söyledik.

Bazıları diyorlar ki;

"Sadece el öpülür. Bir de bunu alıp alna koymak ne oluyor?"

Bu bizim töremizde galiba... Padişahın fermanı da öpülüyor, başa konuluyor. Güneydoğu Anadolu'da bir tabir vardır: "Başım gözüm üstüne" derler. Yani "Ben buna çok itibar ediyorum, baş üstünde yeri var." gibi bir mâna taşıyor. Hürmeti ifade eden bir [âdet] oluyor. Herhalde mahzuru yoktur.

Bazıları bunların hakkında ileri geri sözler söylüyorlar. Sanki alnına koyduğu zaman ele secde ediyormuş gibi mânalar çıkartıyorlar. Öyle bir şey yok. Başım üstünde...

"Şunu şöyle yap."

"Baş üstüne." diyorsun. Ne demek?

"Tamam, yapacağım. Emir başımın üstünde." demiş oluyor.

Onun gibi bir mâna...

Hocam, bir bayan tesettürlü olmak kaydıyla bir iki bayan arkadaşıyla pastaneye gidip çay içebilir mi?

Cevap: Pastanede garson var, başkaları var, oturmuş [konuşmuş] oluyorlar. Size eskiden beri söylüyorum, tesettürün iki çeşidi vardır: Bir, giyimle tesettür. Bir de erkeklerin bulunduğu yerde bulunmamak tarzında tesettür.

Bizim memleketimizde eskiden kadınlar çarşı pazara çıkmazlardı. Çarşının olduğu sokaktan gitmezlerdi, arka sokaktan gidilirdi. Çarşıdan kadın geçmezdi.

Mesela Hz. Âişe validemiz diyor ki;

"Tesettürle emrolunmamıştık. Ben bahçeye çıktım da filanca filancayı gördüm."

Tabii bahçeye elbette yine örtülü çıktı. Ama bahçeye bile çıkmamak, perdenin arkasında olmak. Kendisine birisi sorduğu veya evden birisi bir şey istediği zaman perde arkasından vermek Kur'ân-ı Kerîm'de emrolunduğu için erkeklerin yanında hiç olmamak da bir çeşit tesettürdür. Ve daha güzeli budur.

Erkeklerin arasına gir, etraf kaynıyor, garson erkek, çay iç, sokakta dolaş... Bunlar biraz uygun olmuyor.

Zaruret varsa olur. Çok yoruldun, bir yerden bir yere gidiyorsun, otobüs durdu, mola verdi, mecbursun; mecburiyetlerde olur. Ama ihtiyarî olarak yapmamaya çalışmak lazım.

Namazı huşû ile kılmak için neler yapmak gerekir?

Namazı huşû ile kılmak için abdesti dikkatli, dualarıyla, özene bezene almak lazım. İnsan abdesti güzel alırsa namazın tadı oradan başlar. Yediği lokmanın helal olmasına dikkat etmesi lazım. Söylediklerinin mânası üzerinde durması lazım. Mânasını düşüne düşüne, tefekkür ede ede yaparsa zevki çok olur.

İslâm'la yönetilmeyen bir memleketin herhangi bir yöneticisinin cenaze namazı kılınabilir mi?

Kılınır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem münafıkların namazlarını bile kıldırtmıştır. Bazılarının kendisi kılmamıştır ama halka kılmasını söylemiştir. İslâm'la yönetilmeyen ülke olabilir, müslümanlar mazlum olabilir, esir olabilir, şöyle olur, böyle olur... Müslüman olunca kılınır. Cenaze namazı müslümanın müslüman üzerindeki vazifelerinden birisidir, farz-ı kifâyedir, yapılmazsa vebal de olur.

Henüz intisap almamış kimseler 100 lâ ilâhe illallah, şöyle şöyle diye devam ederlerse, zikir yapsalar olur mu?

O zikirleri yaptığı zaman sevap alır. Ama intisap önemli bir olay. "Zamanının bağlanılacak yerini bilmeyen insan öyle ölürse cahiliye ölümüyle ölür." deniliyor. Bir bağlılığı olması lazım. Onun için, onda ihmal doğru olmaz, o hata olur.

Allahu Teâlâ hazretleri imanın lezzetini, İslâm'ın güzelliklerini anlayıp öyle yaşamayı bizlere sizlere nasip eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı