M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (174)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Namaz vaktine kadar soruların ne kadarına cevap verebilirsem o kadarına cevap vereyim, ondan sonra izninizi isteyeyim.Çünkü her soru başlı başına bir vaaz konusu oluyor.

Soru: Resûlullahın tebliği metodunu açıklar mısınız?

Memnuniyetle açıklarım ama bir vaaz [konusu]!

Tebliğ yöntemi Mekke ve Medine dönemi diye ikiye ayrılabilir mi?

Ayrılabilir. Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'deyken şartlar başkaydı Medine-i Münevvere'deyken şartlar başkaydı. Şartlar başka olunca çalışmanın şekli şemâili de değişiklik gösterebilir. Resûlullah'ın tebliğ metodunu anlamak için Resûlullah Efendimiz'in sîretini, hayatını okumanız lazım.

Güzel bir sîret kitabı alın, okuyun! Diyanet'in neşrettiği güzel kitaplar var. Peygamber Efendimiz'in hayatına dair yazılmış güzel Asım Köksal Hocamız'ın eseri vs. var. O bu konuda güzel çok eserler verdi. Oralardan öğrenebilirsiniz. Hatta bu konuda Efendimiz'in terbiye metodu, tebliğ metoduna dair kitaplar da var.

Kısaca söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz halkın içine girerek bizzat anlatarak bizzat kendisi numune olarak müslümanları yetiştirmeye çalıştı. O devrin imkânlarıyla her türlü çareyi kullandı. Yabancı ülkelere, hükümdarlarına mektup bile yazdı, elçi bile gönderdi. Ama İslâm'ı kendisi yaşadı. Etrafına sahâbe-i kirâmını topladı. Gece gündüz beraber İslâm'ı yaşadılar, uyguladılar. Uygulamalı; göze hitap eden, kulağa hitap eden, mücessem bir tebliğ ve eğitim öğretim metodunu kullandı. Geceleri sabahlara kadar ashâb-ı suffeyle oturup sohbet ettikleri oldu. Kur'ân-ı Kerîm çalışması yaptılar, hadîs-i şerîf çalışması yaptılar. İnsanların bir kısmını bilgilendirdikten sonra kabilelere gönderdi: "Sen git, filanca kabilede çalış…"

Mesela biz size desek ki; "Git köyüne, çalış."

Onun gibi gönderdi. Onlar orada Resûlullah'tan duyduklarını anlattılar. Böylece hem adam göndererek eleman göndererek tebliğci göndererek hem fiilen kendisi sözle söyleyerek hem yaşayışıyla örnek olarak hem uzaklara mektuplar yazarak İslâm'ı her imkân ile anlatmaya çalıştı, anlattı. Vazifesini yaptı.

Yaptı mı?

Şehadet ederiz ki vazifesini en güzel tarzda yaptı. Biz İslâm'ı öğrendik. O anlattı; anlayanların, dinleyenlerin tutmaması, veballeri kendisine aittir.

Soru: İmam hatip lisesinde okuyan bir talebeyim. Kelâm hocamız bize dedi ki; "Peygamberimiz zamanında 'kaddessallahu sırrahu' diye dua etmek yoktur. Bu dua İslâma sonradan girmiştir."

Evet, o zaman rivayetlerde rahimehullah, "Allah rahmet eylesin." deniliyor. Daha sonra da İslâmî eserlerde böyle vefat etmiş büyükler için mü'minler için rahimehullah sözü kullanılmıştır. Rahmetullahi aleyh sözü kullanılmıştır. Takammeduhullâhu bi-rahmetihî sözü kullanılmıştır. Tayyeballâhu ferâhu sözü kullanılmıştır. Ve kaddesallâhu sırrahu veya kuddise sırruhû sözü kullanılmıştır. Olabilir. Duanın hududu yoktur, tahdidi yoktur. "Bu kadar edebilirsin, bundan sonrasını edemezsin!" diye bir şey yok. Allahu Teâlâ hazretleri;

"Dua edin, ben duanızı kabul ederim!" diyor.

Duanın ille belli bir kalıpta olma mecburiyeti de yoktur!

Böyle dualar bid'at mıdır?

Buna bidat da denmez, çünkü dua ediyoruz. Vefat etmiş bir büyüğümüze dua ediyoruz.

Kelâm hocası "Bid'attır." demiş. Yanlış. Dua etmek serbest olduğuna göre, ettiğimiz dua da beddua değil de hayır dua olduğuna göre bunun bid'atla filan ilgisi yoktur. Adamlar bid'atı filan karıştırıyorlar. Kafaları iyice karıştı. Neyin bidat neyin sünnet olduğunu bilemez oldular. Ölüleri rahmetle anmak sünnettir. Biz de rahmetle anıyoruz. "Allah şöyle etsin, böyle etsin…" demiş oluyoruz. Mânasını bilmediği şeylerde ahkâm kesiyorlar.

Allah bir insanı yarım hocanın eline düşürmesin, yarım doktorun da eline düşürmesin. Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.

Ne var bunda yahu?

"Kaddessallâhu sırrahû, rahimehullâhu." veya "Rahmetullahi aleyh." veya "Nur içinde yatsın!.."

"Nur içinde yatsın…" demek bid'attir, mı diyeceğiz?

Değil yahu! Nur içinde yatsın, kabri nur dolsun. Çünkü kabrin nurlanması var. Hiç mi bid'at görmedik. Daha fazla demeyeyim, hadi sabredeyim. Ben de yuttum.

Soru: Benim bir miktar, dolar olarak param vardı. Ben bu parayı falanca yere yatırdım. Yatırdığım paraya dolar olarak kâr payı veriyorlar. Parayı vadeli olarak yatırmıştım.Bu kâr payı faiz olur mu?

Vadeli yatırmak faiz yapmaz. Kâr payı olması faiz olmadığını gösteriyor. Parayı işe koşuyorlar, bir kazanç oluyor. Kazancın bir kısmını kurum alıyor, bir kısmını yatırana veriyor. Bu, kanunla tanzim edilmiş. "Kazancın şu kadarı [şahsa] verilecek, şu kadarı kuruma kalacak!" diye kanunî bir şey var. Eğer hile yapmadan hesabı doğru yapıyorlarsa; kanunî miktarda kârı veriyor, ona "Kâr ve zarar katılım payı." deniliyor. Zarar etse zarar da intikal edecek. Onun için o faiz değildir. Adı üstünde normal kâr [ortaklığıdır].

Soru: Sakal bırakmak istiyorum, annem razı gelmiyor. Ne yapmam lazım?

Yanağından öpersin, elinden öpersin; razı edersin. Basiretini gösterirsin.

Anasını kandıramayan [ikna edemeyen] evlat olur mu?

"Sünnetmiş, sevap kazanacağım, cennete gideceğim…" vs. diye gönlünü hoş etmeye çalışırsın. Anlatmaya çalışsın, biraz vaizlik etsin. Hep biz edecek değiliz ya, o da; "Bak bunun sevabı varmış, kesmek harammış. Hilkatı tağyir yasak!.." desin.

Soru: Ben bir vakıftan burs alıyorum. Bu vakıf, devlet kredisi alanların bursunu araştırıp kesiyor. Bütün kredi alanların bursları kesildiyse de benim bursum kesilmedi. Hem kredi hem burs alıyorum. Kredi aldığımı burs aldığım vakfa söylemiyorum. İhtiyacım olduğu için her sene başında gittiğimde bana "Kredi alıyor musun?" deyince ben de "Almıyorum." diyorum. Böylece benden de öğrenemeyince bursu almaya devam ediyorum. Fakat ben bundan sıkılmaya başladım. Gidip vakıftan bursumu kestireyim mi? Bu paranın helal olmayacağından korkuyorum.

Tabii yalan söylüyor, "Almıyorum." diyor. Müslüman yalan söylemez, doğru söyleyecek. "Arkadaş, alıyorum ama ihtiyacım var…" diyecek.

Vakıf niye soruyor?

Bu adamın ihtiyacı yoksa ihtiyacı olan başkasına vereyim, diye soruyor. Senin ihtiyacın yokken alıyorsan o zaman onun hakkını engellemiş oluyorsun. O da bir kusur oluyor. İyi olmuyor. Dobra dobra söylesin. Desin ki; "Alıyorum, hem devletten burs alıyorum hem senden alıyorum ama yine yetmiyor. İhtiyacım var. Çünkü hasta bir anam var, ona bakıyorum…" Kabul ederse açıkça böyle hallolsun işi

Soru: İki yıl önce ders almıştım. Dersimi pek çekemiyorum. Bazen vakit namazlarını da kaçırdığım oluyor. Herhalde bunun neticesi olarak içimden bir şey boğazımı öyle sıkıyor ki anlatamam. Bir türlü doğru dürüst uyuyamıyorum.

Tabii insan vazifesini yapmayınca Allah -doğru yola gelsin diye- rahmetinden onu üzer, sıkar. En iyisi vazifeyi yapmaktır, severek yapmaktır. Akşam yapamıyorsa gündüz yapsın. Vasıtada yapsın; çalıştığı yerden, işyerinden evine gidinceye kadar umumiyetle herkesin yarım saat bir saat vakti oluyor. O arada yapabilir. Yolda yürürken yapabilir. Bunlar sevaplı şeyler olduğu için kaçırmamalı, arada derede yapmalı.

Soru: Abim evli, ben de evleneceğim. Durum müsait olmadığından ikimizin bir evde kalmasında günah olur mu?

İkisinin bir evde kalmasından günah olmaz. Çünkü evler çok odalıdır. Birisinin bir mahrem odası olur ötekisinin bir mahrem odası olursa [günah olmaz]. Bizim köyde odalara "ev" tabir ederler. Yaz odası, kış odası demezler; "ev" derler. Ne yapalım, evler bir odalı da olabilir. İlle üç katlı, tripleks köşk olma şartı yoktur, sekiz odalı olma şartı yoktur veya Mısır hidivinin köşkü gibi 300 odalı olma şartı yoktur! Bir odada bir insan yaşayabilir. Olabiliyor. Ne yapalım, mutfak müşterek olur. Odalar [küçük] olabilir. Günah diye bir şey olmaz. Aile mahremiyetleri mahfuz kaldığı zaman olmaz.

Yalnız birisinin karısını ötekisi, ötekisinin karısını berikisi görmesinde ve birbirlerinin karılarıyla aynı mekânda halvet, yalnız kalmaları gibi durumların olması gibi tehlikeler çıkabilir. Bunlar hadîs-i şerîfte yasaklanmıştır. Onun için mümkünse kapısı bacası ayrı bir oda tarzında ayırmaya çalışmalı. Mümkünse böyle olması iyidir. Çünkü adam evde yokken abisi gelir. Kendisinin karısı da bilmem nereye gitmiştir. Bu sefer kardeşinin karısıyla aynı yerde halvet olmak hadîs-i şerîfte yasak! Kardeş bile olsa kendisine ait olmayan bir kadınla namahrem olmayan biriyle yanyana olmak gibi mahsurlar olmasın. Onlara dikkat etsin.

Soru: Hanımlar özürlü hâldeyken, âdet görürken âyet-i kerîmelerin mealini yazan bir kitap veya âyet-i kerîme olmadan sadece meali okuyabilir mi?

Ömer Nasuhi [Bilmen] Hocaefendi, İlmihâl'inde "Olmaz!" diye yazıyor. Başka şeyle meşgul olsun. Dinî başka eserleri okusun ama onları okumasın.

Soru: İstanbul'da oturuyorum. Sakarya'ya okumak için gittim, hâlen okumaktayım. Acaba Sakarya'ya on gün için gitsem seferî durumda olur muyum?

Sakarya'da yeri varsa orada da mukîmdir burada da mukîmdir. Tabii vardır, orada talebelik yaptığına göre kaldığı yurtta vs. bir yeri vardır. İki yerde de mukîm.

Soru: Beş aydır hastalandığım [için] sohbetlere gelemiyorum. Dersimi oturduğum yerden yapıyorum. Namazımı da oturarak kılıyorum. Mahsuru var mı?

Özürdür, kalkarak kılamıyorsa oturarak kılar. Oturarak kılamıyorsa yattığı yerden başıyla ima ederek kılar. Abdest alamıyorsa teyemmüm yapar. Ama gene ibadetlerini yapacak. Dersini zaten oturduğu yerden de yapar yattığı yerden de yapar. Namazı da oturduğu yerden kılmaya müsaade var. Kalkmaya kâdir, ayakta kılmaya muktedirse ayakta kılacak. Ona muktedir değilse veya tıbbî bakımdan mahsurluysa oturduğu yerden kılacak. Oturduğu yerden de eğilemeyip secde yapamıyorsa başıyla o zaman ima ile kılacak. Başla ima, gözle ima demek değildir. Başını [hareket ettirecek]. Bu rükû, bu secde demek. Öyle kılacak.

Soru: Filanca gazetenin filanca isimli kitabı ve dokuz kitabı aldım. Kaynaklarıyla birlikte hangi meselenin hangi kitaptan aldığı yazılı. Güzel. Bir çok insan; "Bunların kitapları okunmaz, biz okumuyoruz. Hanefî alimleri, İslâm alimlerimiz tavsiye etmiyorlar. Hanefilere göre değil! Kitap yazarları iyi değil, bunlar kitaplarını satmak için ucuza satıyorlar!.." diyorlar ve daha birçok meseleler söylüyorlar. İnsanların çeşitli şeyler söylemesi beni de tedirgin etti. Bu kitaplar okunmaz ve istifade edilmez mi? Bu kitapları atayım mı?

Malzemesi güzel, bir tencere yemek olsa içine bir damla pislik damlasa yenir mi?

Yenmez. Tamamının güzel olması lazım. Kitapların güzel olması lazım. İçindekilerin alimler, mütehassıslar tarafından beğenilen güzel şeyler olması lazım. O kitaplar hakkında haklı olarak bu tenkitler yapılıyor. O tenkitleri Diyanet yapıyor, müftüler yapıyor. Bu kusurları var, diye söylüyorlar. Var. Hanefîlere Şafiî mezhebine göre şeyler söylüyor. Hanefî mezhebinden olan bir insanın o konuda şöyle davranması lazım; o, Şafiî mezhebine göre söylüyor. Bu gibi şeyler de var. Bunları bilerek istifade edilebilir. İstifade edilecek yeri 99 tanedir, aykırı yeri bir tanedir. Onları işaretleyip kırmızı çizerse; "Şurası Diyanet'in tenkit ettiği taraftır, müftü efendinin uygun görmediği taraftır!.." diye olabilir. Onları da yapması lazım ki kitap çocuğuna filan kaldığında o da müteyakkız olsun. Ya eve zararlı kısımları olan kitabı almamak lazım ya da alırsa kenarına notlar düşmek lazım!

Soru: Ben her ne kadar beş vakit namaz kılıyorsam da işyerinde patron, benim namaz kılıp işlerin geç kalacağını, namazı kılıp işlerin aksayacağını vurguluyor. Ben muhasebe bürosunda çalışıyorum ve odalardan birisinde namazımı kılıyorum. Şayet böyle namazımı kılmaya devam edersem patronum, benimle çalışmayacağını ve işten atacağını vurguluyor. Ben de tuvalete gidiyorum diye vakit kaybolmasın diye sadece farzları kılıyorum. Bu anlaşılırsa şayet işimden olmamak için namazımı kılamayacağım. Bunun vebali kime ait olur?

Namaz kılmazsan vebali tabii zorlayana ait olur. Namaz kılmamak diye bir şey yok! O işyerinde çalışmak farz mı? İlmihal kitabında mı yazıyor?!.. Başka işyerine gidersin. Öyle bir herif-i nâşerife iş yapacağına güzel bir iş ararsın, olur biter. Ama o adam razı olmasa bile; "Ben sana hakkımı helal etmiyorum. Maaş veriyorum, sen namaz kılamazsın!.." dese bile bu namaz kılar. Çünkü namaz Allah'ın emridir. Ötekisinin bunu yasaklamaya hakkı yoktur. Gücü yeterse başka yerde iş bulsun. Gücü yetmezse şu anda başka yerde iş bulamıyorsa orada çalışsın, namazını kılmaya devam etsin. Sünnetleri de kılmaya çalışsın. Öğle tatilinde kimse bir şey diyemez. Sabah namazını camide kılacak. Akşamla yatsıyı evde kılacak. Bir ikindi kalıyor. Bu kadar basit, çok büyük bir dert değil. İkindinin sadece farzını kılabilir. Çünkü sünneti, gayr-i müekkede sünnettir.

Soru: Bulunduğumuz civarda bazı insanlar tasavvuf dersi veriyorlar. Diyorlar ki; "Tasavvufta mürşid-i kâmile gerek yoktur. Mürşitsiz yapabiliyoruz." Öyle bir çalışma yapıyorlar. Mürşitsiz olabilir mi ve bunların yaptığı doğru mudur?

Hayır, doğru değildir. Veballidir, yanlıştır. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde buyuruyor ki;

Ve in min ümmetin illâ halâ fî hâ nezîrâ. "Hiçbir ümmet, topluluk yoktur ki Allah oraya bir haberci, bir nezir, tehlikelerden haber veren bir vazifeli şahıs göndermiş olmasın!"

Vazifeli şahıs demek, "mürşit" demek. Mürşitsiz olsaydı o zaman Allah; Ve in min ümmetin illâ halâ fî hâ nezîrâ, "Hiçbir yer yoktur ki oraya Allah bir vazifeli göndermiş olmasın!" demezdi. "Bazı yerler olmayabilir." derdi. Demek ki bir mürşide, bir yol göstericiye, bir vazifeli kimseye ihtiyaç var ki onun için gönderiyor. O hâlde mürşitsiz olmaz. Mürşitsiz, üstadsız, hocasız, tıp da olmaz mühendislik de olmaz marangozluk da olmaz terzilik de olmaz berberlik de olmaz… Allah bu zavallılara insaf versin.

Bu dünyevî basit meslekler hocasız olmuyor da âhiretin yolunu gösteren binbir türlü tehlikesi olan binbir türlü aldatmacası olan bir yolun mürşidi olması lazım değil mi?

Tehlikesi var, yalanı yanlışı var, sahtesi var, istismarcısı var, sömürücüsü var vs.

Mürşitsiz olur mu?

Olmaz. Hiçbir iş olmaz. Hocasız, mürşitsiz hiçbir iş olmaz, hiçbir meslek olmaz. Tasavvuf da mürşid-i kâmilsiz olmaz. Mürşid-i kâmiller ayrıca mânevî bakımdan vazifeli insanlardır. "Olur." demekle "Olmaz." demekle de onların keyfine kalmış bir şey de değildir.

Yaptıkları veballi iştir. Sorumsuz, şuursuz insanlar!

Peki, yalan yanlış bir şey yaparlarsa ne olacak? Bir insanı saptırırlarsa, hastalanırsa ne olacak? Problemlerini nasıl çözecekler?!..

Saçma şeylerle, heveslerle, düşmanlıklarla, cahilliklerle milleti şaşırtıyorlar.

Alıp veremedikleri nedir?

Hürriyet var, millet her şeyi yapıyor. Hürriyetten dolayı bir sürü yanlış yapıyor. Plaja gidiyor, açık geziyor, içki içiyor, kumar oynuyor, meyhane açıyor vs. Onları tenkit yok! Cemiyetteki rüşvet, iltimas, kusur vs [tenkit yok]; tam insanların doğru yola gelmesini sağlayacak mekanizmaya hücum ediyor! O zaman kötü niyet var. Durup durup gidip de insan tam anasını babasını mı öldürür, ters iş mi yapar?!..

Soru: Kasetten Kur'an dinlemek caiz midir?

Caizdir, olur. Dinliyorsun, nasıl telaffuz ettiğini öğreniyorsun vs. Ben öyle hafızlar biliyorum ki hafızlığa çalışıyor. Kendisi sayfayı okuyor, bir taraftan teypten dinliyor. Yine okuyor yine teypten dinliyor… Böylece fem-i muhsîn derler, iyi telaffuz eden bir ağızdan Kur'ân-ı Kerîm telaffuzunu öğrenmiş oluyor. Büyük üstad, Mısır'ın büyük alimi hafızı. Cihanda tanınmış, nâm vermiş insan oluyor. Mahsuru yoktur.

Niye bu soruyu soruyorlar?

Sanıyorum ki kasetle caiz olmayan bazı şeyler var, bu kardeşin kulağına onlar kaçmış, ondan söylüyor. Mesela;

"Kasetten minarenin hoparlörüne ezanı koysam ezan olur mu?"

Olmaz, işte o olmaz.

Neden?

Canlı bir insanın Allah'ın daveti işini, müezzinliğini yapması lazım. Orada kaset olmaz. Ama kasetten Kur'ân-ı Kerîm dinlersin. Faydası da vardır. Tavsiye de ederiz. İyi bir hafızın, çok üstad olduğu mâlum ve müsellem olan bir kimsenin kasetlerini alın, dinleyin. Güzel öğrenin, güzel okuyun. İmamete geçiyorlar, okuyorlar. Meddi kasrediyor, uzun okunacak yeri kısa okuyor. Üstünü esreyi karıştırıyor. Aynı hemzeyi beceremiyor vs. Bunların düzelmesi lazım.

Soru: Seccadelerin üstünde Kâbe resmi var. Bu seccadelerin üstünde namaz kılınır mı?

Kılınır. Kâbe resmi mahsurlu bir resim değil. İnsan resmi olsa olmaz, hayvan resmi olsa olmaz. Ama Kâbe resmidir. Tabii sade olsa daha iyi olur. Çünkü insanın zihni herhangi bir şeye takılmaz. Düz olsa dümdüz olsa daha güzel. Ama hiç olmazsa Kâbe'yi hatırlatıyor. İnsan da Kâbe'ye yöneliyor. İstikbâl-i kıble namazın şartlarındandır.

Sayfa Başı