M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Aşkın ve Sevginin de En Güzel İfadesi Şiir ve Musiki

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allahu Teâlâ hazretlerine sonsuz hamd ü senâlar olsun.

Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.

Vech-i celâline layık ve saltanatının hürmetine münasip şekilde!

Büyüklerimiz tasavvufî makamların en sonuncusunu, en yükseğini makam-ı aşk olarak söylemişler. Aşkın ve sevginin de en güzel ifadesi şiir ve musiki!

Onun için bu güzel programın bu noktasında bana söz verilmesini; göklerde çok süzülüp âlemi, melekleri seyredip yere dönmek gibi görüyorum.

Topluluk İslâm'ın emri!

Bu toplantıyı düzenleyenlerden, toplantıya şeref verenlerden, katılanlardan, emeği geçenlerden; bize en güzel şiirleri dinleten, en sevdiğimiz ilahileri söyleyen,en güzel bestelerle bizi mest eden kardeşlerimizin bu güzel zarafet ve nezaketine teşekkür ederim.

Toplantı bir gençler toplantısı olduğu için içinde bizim yerimiz, bu kadar gence bir de yaşlı olsun, diye mazur görülebilir. Eskiden beri temenni ettiğim şeylerden birisi de aksakallı, mübarek, pir, pirifâni, güngörmüş,

mücerret,

mübarek insanlarla cıvıl cıvıl gençlerin arasında bir irtibat, bir köprü olmasıdır. Bu toplantıda bu bağlantı ve o köprüyü kurulmuş görüyorum. Allah razı olsun.

Mehmed Zahid Kotku Hocamız cennetmekân hazretleri kaddessallâhu sırrahü'l-azîz;

"Evladım, gönül yaşlanmaz. İnsanın bedeni ne kadar ihtiyarlasa kocalsa da gönül yiğit olarak genç olarak kalır." derdi.

Hepiniz gönül ehli olduğunuz için yaşınıza bakmadan da hepinizi genç olarak görüyorum.

Gencin Farsça'sı civan, daha doğrusu onların telaffuzuyla cevan.

Yaşlının Farsça'sı da pîr.

Arapça'da gence şâb diyorlar. Biraz daha delikanlı olmuşsa fetâ diyorlar.

Türkçe'de "yiğit" diyoruz. Bugünkü Türkçe'de de "genç" adını vermişiz. Çok güzel. Her şeyi isimlendirmede bir zarafet şahikası gördüğümüz büyüklerimiz sizin yaşınızı, sizin yaşınızdaki insanları genç olarak isimlendirmişler. Bunda da çok büyük bir zarafet var.

Genç; Farsça "hazine" mânasına geliyor. Siz bizim için bizler için bir hazinesiniz. Allah hazinemizi namertlere yağmalattırmasın.

Sonra kendiniz için bu çağınız bir hazine, altın çağı!

Delikanlılık çağımızdaki cevher

Yalvarmak yakarmak nafile bugün

Gözünün yaşına bakmadan gider

Şair, bir cevher olarak isimlendirmiş.

Arapça'da dilbilgisi öğretilirken inne-enne, leyte-lealte, kâne-leyse kelimeleri öğretilirken bir misal olarak bir cümle bana çok dokunmuştur. Kalbimin, aklımın bir köşesinde kazılı kalmıştır:

Leyte şebâben yeûdü yevmen. "Ne olaydı bir gün gençlik geri gelseydi!.." diye bir söz!

Yaşlılar hep gençliğin geri gelmesini temenni ederler. Ama gençler de ellerindeki hazinenin kıymetini bilmezler. Onlar da ihtiyarlayınca "Keşke gençlik geri gelseydi…" derler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"Gençlerin en hayırlısı yaşlılara hürmet eden ve onların yanında bulunmayı sevendir." buyurmuş.

Allah sizlerden razı olsun. Bu mânada sizleri Resûlullah Efendimiz'in methettiği gençlik olarak görüyorum.

Geçen gün Sarıyer'den Üsküdar'a geçerken Mecidiyeköy'ün en lüks yerinde durakladım. Arabadan indim, alışveriş yapacağım. Karşıdan da modern gençler, Mecidiyeköy'ün modern gençleri geliyorlar. Benim gözümde ilk bakışta öyle görünüyor. Ama onlar yanıma yanaştılar, beni şaşırttılar:

es-Selâmu aleyküm, dediler.

İki kelime ama bana çok anlamlı geldi. Özellikle Mecidiyeköy'ün en [beklenmedik] yerinde anlamlı geldi. Anladım ki Allahu Teâlâ hazretleri Kur'an'da buyuruyor:

Yurîdûne li-yutfiû nûrallâhi bi-efvâhihim vallâhu mutimmü nûrihî velev kerihe'l-kâfirûne. "Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacak, Allah'ın nurunu söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecek!"

Onu görüyorum.

Benim gibi bir sakallı ve fikirleriyle skalanın ta üst tarafına oturmuş bir insanı gençler Bilkent Üniversitesi'ne konferansa çağırıyorlar, düşünebiliyor musunuz?!.. Gençler Boğaziçi Üniversitesi'ne konferansa çağırıyorlar, Marmara Üniversitesi Dış İlişkiler Bölümü'nün gençleri konferansa çağırıyor!..

Bunlar güzel işaretler! Şükrü eda edilen nimeti Allahu Teâlâ hazretleri artırır. Allah'a sonsuz şükürler olsun.

Asım'ın nesli devam ediyor ve Asım'ın nesli mukaddesâtını, hissiyâtını çiğnetmeyecek olduğunu her yerde gösteriyor! Estetikte, sanatta bediiyâtta, her şeyine sahip, pırıl pırıl, dipdiri, canlı bir nesil! Devrimci babanın karşısına çıkabilen bir nesil! Sosyetik annesinin karşısına çıkabilen bir nesil! Hakkı hiç de müsait olmayan bir ailenin içinde yakalayabilmiş ve onu bundan böyle temsil edebilen bir nesil geliyor!

Elhamdülillah, Allah adetlerini arttırsın, emsalini çoğaltsın!

Genç arkadaşlarımızın büyük bir kısmı bir tahsil için ilim ve irfan öğrenmek için Anadolu'dan geliyorlar. Allah razı olsun, cennetin yoludur.

İlim öğrenme yolunda ayağını basan cennete giden yola ayağını basmış, demektir. Bir meslek sahibi olacaklar ve meslekleri ne olursa olsun imanlarını muhafaza ettikleri zaman orada en güzel hizmeti vereceklerdir.

Bizim İlahiyat Fakültesi'ndeki öğrencilerimiz yılın sonunda Ankara'da mezuniyet törenlerinde beni çağırdığı zaman söylemiştim. Karşıda çok çeşitli dost simalar görmüştüm. Doktor, mühendis, ziraatçı, veteriner, politikacı, hukukçu, iktisatçı… çok çeşitli insanlar görmüştüm. Orada söyledim, tekrarını faydalı görüyorum:

Evet, bir meslek için çalışıyorsunuz ama hepinizin hepimizin asıl mesleği Müslümanlıktır! Asıl mesleği ilahiyatçıdır! Asıl mesleği İslâm'a hizmet etmektir!

Hoşuma gidiyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Kış mevsimi ne kadar güzel bir mevsimdir. Gündüzleri kısadır; oruç tutar, sevap kazanırsın. Geceleri uzundur; namaz kılar, sevap kazanırsın." buyurmuş.

İlkbahar da güzel bir mevsimdir. Şairlere ilham veren, bülbülü coşturan, gülleri açtıran, insanı kırlara çeken bir mevsim. Öğrenciler için yaz mevsimi güzel bir mevsimdir, çünkü tatildir.

Dil kayd-ı aklı selb ideli şâd olup gider

San tıfldur ki hâceden âzad olup gider

diye şairin anlattığı gibi çocuğun okuldan tatil neşesiyle çantasını savurarak koşarak uçarak çıkması gibi tatile giden gençler için belki iyidir. Ama bizim İstanbul'umuz için biraz hüzünlü bir mevsimdir: Kardeşlerimiz Anadolu'ya giderler. Biraz değirmenin suyu azalır.

Sonbahar güzel bir mevsimdir. Çünkü sonbahar yeniden yarışma startının bir mevsimidir. Okulların, fakültelerin açıldığı bir mevsimdir. Kolların yeniden sıvandığı bir mevsimdir. Kültürel ve sosyal faaliyetlerin yeniden neşelendiği, İstanbul'un coşmaya başladığı bir mevsimdir.

Bu toplantıyı böyle bir mevsimin açılış toplantısı gibi görüyorum. Bu mevsim ve önünüzdeki yılınız hepinize hayırlı olsun. Allah ilim erbabı olmakla beraber sizleri irfan sahibi kişiler etsin.

Abdülhâlık-ı Gücdüvânî Efendimiz;

"Evladım, ilim öğren ama ilmin yanında irfanı da takvayı da öğren!" buyurmuş.

Siz de bu güzel altın çağınızda, hazine gibi kıymetli yıllarınızda en dikkat etmek zorunda olduğunuz husus, en çok üzerinde durmak zorunda olduğunuz nokta; Allah'ın sizden istediği şâbbün neşee fî ibâdetillâhi Teâlâ, sıfatına sahip olmanız.

Peygamber-i Zîşânımız sallallahu aleyhi ve sellem yedi sınıf insanın arşın gölgesinde gölgeleneceğini; öteki insanlar gibi telaşına düşmeyeceğini, ter dökmeyeceğini, mahzun olmayacağını, korkmayacağını, arşın gölgesinde peygamberlerin, şehitlerin gıpta ettiği şekilde nurdan minderlere kurulup safa süreceğini, cennete gireceğini bildiriyor. Bunlardan birisi de;

Şâbbün neşee fî ibâdetillâhi Teâlâ. "Allah'a itaat ederek gençliğini geçiren kimse!" diye bildiriliyor. Siz bu fırsatı yakalamışsınız. İnşaallah gençlik çağlarınızı Allah'a ibadet ve itaatle geçirirsiniz Sonunda Arapça gramerlerinde, dilbilgisi hocalarının talebelerine öğrettiği gibi; "Keşke gençlik geri döneydi, ele geçeydi…" diye bir temenni sarf etmenize lüzum kalmasın.

Allah'ın sizden tek istediği, Allah'ın yolunda O'na ibadet ve taat ederek yaşamaktır!

Hevâ-yı nefsi engelleyerek nefsin coşkun arzularını frenleyerek Allah'ın yolunda yaşadığınız takdirde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz [şöyle] buyuruyor:

"Nefsinin hevasını, isteklerini, şehvetlerini reddeden genç; sen benim yanımda benim bazı meleklerimden daha azizsin, daha kıymetlisin!" diye Allahu Teâlâ hazretlerinin methettiği gençlerden olmanızı temenni ediyorum.

"Eski devrin gençleri, gençliklerini nasıl geçirirlerdi?" diye merak ederim. Birisinin kaynaklardan onları araştırmasını daima temenni ederim.

Arapça'da delikanlılık çağındaki kimseye fetâ diyorlar. Hanım, kız olursa fetât diyorlar. Bunun da masdarı fütüvvet; "yiğit, genç oluş" mânasına. Hemen o fütüvvet teşkilatları hatırıma gelir, hafızama gelir.

Bizim kültürümüzde, ananemizde fütüvvet teşkilatları, gençlik teşkilatları, yiğitlik teşkilatları vardı. Fütüvvet teşkilatı adından da anlaşıldığı üzere gençlerden müteşekkildi. Fakat bunların da başında yiğitbaşı denilen, bu fetâların başkanı durumunda olan bir kimse bulunurdu, bir şeyh, bir büyük zât bulunurdu. Bunların işleri, prensipleri helalinden kazanıp sevap kazanmak için helal yere harcamaktı. Gündüz çalışırlar, kazançlarını akşam herkese ikram ederlerdi. Sosyal hizmetler görürlerdi. Beldenin zabtu rabtını sağlarlardı, emniyetini sağlarlardı.

Hatta bazı tarih kitapları yazarlar ki Ankara'yı bir ara fütüvvet teşkilatları idare etmiş. Ahî denilen fütüvvet teşkilatlarının başındaki büyüklerin her birinin bir camisi var: Ahî Evran, Ahî Mesûd, Ahî Yeşil, Ahî Şerafettin vs.

Demek ki bir kere helal lokma yiyorlar. İkincisi; kimseye yük olmuyorlar, kendileri kazanıyorlar. Üçüncüsü kazançlarıyla hayır hasenât yapıyorlar.

İbni Battûta Arap seyyahı, 7-8 hayvan kervanıyla Denizli'ye geldiği zaman fütüvvet teşkilatından birisi bunun atının dizginini yakalamış. Bir şeyler söylüyor ama İbni Battûta Arap olduğu için anlamıyor, dizgini tutan şahıs da Arapça bilmediği için anlamıyor. Ama İbni Battûta diyor ki;

"Ödüm patladı! Arkamda 7-8 hayvan var. Gezdiğim yerlerde hükümdarların yanına gittiğim zaman bana verilen hediyeler var. Şimdi onlar elden gidecek diye korkuyorum. Bu palabıyıklı, beli kılıçlı, silahlı asker midir nedir, niye benim atımın başını tutuyor, diye [korkuyorum]. Bu yetmiyormuş gibi ikinci bir tanesi daha çıktı, o da dizginin öbür tarafından tuttu. O da bir şeyler söylüyor, onu da anlamıyorum. Birbirleriyle de münakaşaya başladılar…"

İşin aslı şuymuş:

Birinci şahıs İbni Battûta'ya diyormuş ki; "Buyurun, tanrı misafirisiniz, bu akşam sizi bizim tekkemizde misafir edelim."

İkinci gelen şahıs da birinciye diyormuş ki; "İyi güzel ama mıntıka bizim mıntıkamız. Bu mıntıkada bizim ağırlamamız gereken misafiri alıp da sizin tarafa götürmeniz bize hakaret sayılır! Olur mu, vermeyiz!.."

İkram etmek için böyle bir münakaşa, tatlı münakaşa cereyan ediyormuş. O zamanın gençleri böyle imişler. Bir kere isim güzel: Yiğit! Yiğit kişiler, demişler. Ondan sonra da prensipleri yiğitçe imiş. Cömertçe ve İslâm'ın övdüğü güzel ahlâklara sahibi insanlar imişler.

Anadolu'dan buraya gelen kardeşlerime büyük şehrin büyük bir tuzak ve tehlike olduğunu söylemek isterim. Küçük yerde herkes birbirini tanır ve herkes diğerinin kontrolcüsüdür. Anadolu'nun sosyal yapısı sağlam olduğu için küçük yerlerde durum biz müslümanların istediği şekildedir. Ama Anadolu'dan gelen insanlar, büyük şehirlerde uçsuz bucaksız bir mekândan sınırsız imkânlara sahip oluyor. Şeytan da ezelî, Hz. Âdem atamızdan beri bizimle uğraşan bir mahlûk olarak var gücüyle çalışıyor.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri net ve açık bir şekilde bizlere hatırlatıyor ki;

İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fettehizûhü adüvvâ. "Şeytan sizin için çok aşikâr, besbelli bir düşmandır; siz de onu düşman belleyin!"

Demek ki benim yiğit kardeşlerimin karşısında azılı bir düşman vardır.

Allah o düşmana mağlup olmamayı, o düşmanı yenmeyi, hizb-i şeytandan değil hizb-i Rahmân'dan olmayı cümlenize, cümlemize nasip eylesin.

Meşhur hadîs-i şerîf, Peygamber Efendimiz;

"Bir mü'min beş tane bela ile muhasara altına alınmıştır, beş belaya müpteladır: Birisi kendisine haset eden mü'minlerdir!" diyor.

Mü'min ama haset duygusu içinde olan! Bu bir düşmandır ve haset çok kötü bir huydur.

İnne'l-hasede ye'külü'l-hasenâti kemâ te'külü'n-nârü'l-hatabe.

Haset etmesi, hasetçi insanın yaptığı sevaplı işlerin sevabını da alır götürür. Hasetçinin kendisine muazzam zararı olduğu muhakkak ama o onun farkında değildir.

"İkincisi münafıklardır!"

Münafık, içi başka dışı başka insandır. Dışından sizinle imiş gibi göründüğü hâlde içinden sizi sevmeyen kimsedir. Siz güçlü ve kuvvetli olduğunuz zaman sizin karşınızda daima nifak eken düşmanlar da olacaktır. Onlara karşı da hazırlıklı olmanız lazım.

Kur'ân-ı Kerîm'in üslubuna bakıyoruz. Kur'ân-ı Kerîm mü'minleri aşılıyor. Kötülüklerin, kötülerin karşısında aşılayarak kuvvetlendiriyor. Kötülüğü söylüyor, kötüyü anlatıyor, kötünün sözünü de ortaya koyuyor, onun yanlışlığını da ifade ediyor.

"Kâfir şöyle dedi, münkir böyle dedi, müşrik böyle dedi…" diye onu anlatıyor. Onun cevabını da veriyor. Demek ki mü'minler [olarak] kötülüğün ne olduğunu bilmeniz lazım. Ama ona kapılmamanız da lazım. Kötülüğü bileceksiniz. Kulağınıza radyodan, televizyondan, gazeteden, mecmuadan, makaleden, dosttan düşmandan, mü'minden münafıktan…her çeşit kötülük gelecek. Ama imanınızın süzgecinden bunları geçirip bunların cevabını içinizden verip bunların karşısında sıhhatli durmaya alışacaksınız.

Büyük şehrin havası kirlidir. Bir santimetreküpünün içinde beş milyon mikrop vardır. Fikir havası da kirlidir. Fikir havasının içinde de çok mikroplar vardır. Basın da kirlidir, basında da çok mikroplar vardır. İşte siz bu mikroplara karşı kendinizi koruyacaksınız.

Korumanın bir şekli; topluluktan ayrılmamaktır, gruptan ayrılmamaktır.

Yedullâhi ale'l-cemâah.

Sizi toplu gördükçe mutlu oluyorum. Yalnız kalırsanız şeytan sizi alt eder. "[Şeytan]; bir kişiye tesir edebilir, iki kişiye tesir edebilir ama üç kişi bir gruptur, topluluk hâlindeyken ona tesir edemez!" diyor Peygamber Efendimiz.

Garantisi var. Ayrılığa düşmeyin. İyi insanlarla birlik ve beraberlikten ayrılmayın.

Sûfîlikle ilgili olduğunuz için de söylemeden geçemeyeceğim:

En mazlum, en mağdur, en musahhar, kendisine en çok hücum edilen yollardan birisi de tasavvuftur. [Necip Fazıl Kısakürek] Üstadın;

Düşmanların hücumuna bir şey demiyorum:

Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın

dediği gibi düşmanın düşmanlığı bize kuvvet verir, ona bir şey demiyorum. Ama "Mü'minim." diyen insanların tasavvufu anlamamalarını anlamıyorum, tasavvufu tenkit etmesini, tasavvufu dışlamasını, tasavvufa söz çatıştırmasını anlamıyorum. Sûfîye yan bakmasını anlamıyorum.

Elbette her mesleğin, her asil mesleğin taklidi vardır!

Peygamberliğin bile sahtesi yok mu? Peygamber Efendimiz'in zamanından Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'in zamanına Müseylemetü'l-Kezzaplar vs. çıkmamış mı?!..

Peygamberliğin bile sahtesi çıkmış. Öğretmenlik, muallimlik, mürebbilik güzel bir meslektir. Bunların içinde de bazı [kötü] insanlar çıkmış olabilir.

Tasavvuf İslâm'ın; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in çağında, onun yaşayışından başlayan bir durumdur. Zamanımıza kadar gelmiş. Bütün kıtalara yayılmış. Mahallî kültürlerle kaynaşmış, karışmış. Muhakkak iyi ve kötü misalleri olabilir. Ama tasavvuf Kur'anî bir meslektir. Çünkü nefsin terbiyesi ve tezkiyesi Kur'ân-ı Kerîm'in emridir. Çünkü zikir Kur'ân-ı Kerîm'in emridir. Çünkü ahlâkı güzelleştirmek Kur'ân-ı Kerîm'in emridir.

Onun için tasavvufa yan bakan veya tasavvufu anlayamayan müslümanları hiç affedemiyorum! Hele onlar bir de mütefekkir geçiniyorlarsa, bir de konferans salonlarında [aleyhte toplantılar yapıyorlarsa]!..

Gazetelerde falanca yerde filanca toplantı yapılmış filan, duyuyorum

İmâm-ı Gazâlî o muhteşem kültürüyle diyor ki;

"Zamanımdaki bütün fırkaları inceledim…"

Fırak-ı dalle aleyhine eserler yazmış. Felasife aleyhine eserler yazmış. İslâmî meseleleri bilen bir insan, ilm-i kelâmı bilen bir insan!

"İslâm'ı en iyi anlamış, Resûlullah'ın yoluna en iyi uymuş olan insanlar erbâb-ı tasavvuftadır!" diyor.

Bu zavallılar kendilerini İmâm-ı Gazâlî'den daha mı üstün görüyorlar?!..

Arapçalar'ı bile yok! Kur'ân-ı Kerîm'i yüzünden bile doğru düzgün okuyamazlar! Fıkhın en basit kaidelerini bile bilmezler!

Ne oluyor da tasavvufa saldırdın!..

İsim vermiyorum ama bu hususta sizi ikaz etmek istiyorum:

Feyzinizi Kur'ân-ı Kerîm'den alıp Kur'ân-ı Kerîm'de olan müesseselere saygılı olun! Kur'ân-ı Kerîm'in emirlerine sımsıkı sarılın!

Geçtiğimiz birkaç gündür ben İstanbul dışında olmama rağmen takip ettim: Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı çok büyük ülkelerden, o ülkelerin başkanları yurdumuza toplandılar. Cesur kararlar aldılar. Düşmanları endişelendiren kararlar aldılar.

Muhterem kardeşlerim!

Bunlar bizim için çok önemli. Allahu Teâlâ hazretleri sizin önünüze ufuklar açıyor. Onun için bu toplantıya bu ismi veren kardeşlerime, bu ismi koyanlara teşekkür ediyorum. Bu toplantıya "Yeni Ufuklara Doğru" ismini vermişler.

Allahu Teâlâ hazretleri size ufuklar açıyor!

Gençler! Her yaştan olan gençler! Gönülleri eskimeyen gençler! Erbâb-ı din kardeşlerimiz!

Avustralya'ya gittim, dünyanın bir köşesi. Amerika'ya gittim. Güney Afrika'dan bana dinî konularda çalışma ve konuşma yapmak üzere davet geldi, gidemedim. Afrika'dan, Amerika'dan teklif geldi. Avustralya'dan teklif geldi. Asya, Mançurya'ya kadar önünüz açık!

Avrupa zaten sizin!

Avrupa zaten dayınızın, amcanızın, ağabeyinizin oturduğu bir vilayetiniz gibi oldu. Önümüzde çok büyük ufuklar var, çok geniş ufuklar var. Omuzlarımızda çok büyük sorumluluklar var. Yapabileceğimiz çok sevaplı işler var. Vazifelerinizi yaparsanız;

İn tensurûllâhe yensurküm ve yusebbit akdâmekum. "Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder, iki cihanda aziz olursunuz, kıymetli olursunuz, yücelirsiniz; kimse sizi alt edemez!"

Allahu Teâlâ hazretleri;

Vellezîne câhedû fînâ le nehdiyennehüm subulenâ. "Bizim uğrumuzda, bizim dinimiz için cehd edenlere, cihat edenlere biz rızamızın yollarını açarız!" buyuruyor.

Allah'ın rızasına ermenin yolu Allah'ın dinine hizmet etmek ve o cihat yolunda yürümektir. Cihat yolunda yürümenin de muhtaç olduğu şeyler vardır, alet edevat vardır, vasıtalar vardır.

O âlet ve vasıtaları şu hazine gibi olan gençlik zamanında elde edeceksiniz.

Yabancı dil!

Yabancı dil yerine dost dil; Arapça, Farsça, Özbekçe, Kazakça, Türkmence, Tatarca, İngilizce, Fransızca, Almanca, Arnavutça, Boşnakça… Lisan öğreneceksiniz.

Kendi sahanızda herkesin elinize su dökeceği birinci sınıf mütehassıs olacaksınız!

İkinci olmaya razı olmayacaksınız. Birinci olmak için çalışacaksınız. Dünyevî ilimler bakımından kendinizi iyi yetiştireceksiniz.

İlmin yanında irfanı ve takvâyı öğreneceksiniz!

Bir arkadaşınızın jesti beni çok heyecanlandırmıştır: Türk illerinden birisine gitmiş, orada pasaportunu yırtmış parçalamış atmış. Târık b. Ziyâd'ın İspanya'ya çıktığı zaman gemileri yaktırması gibi… "

Artık Türkiye'ye dönmeyeceğim. Cihat ederken canımı vereceğim!.." diye düşünmüş oluyor.

Sizlerden çok şeyler bekliyoruz. Sizleri eşsiz ve emsalsiz bir hazine olarak görüyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri sizlerden Ümmet-i Muhammed'i faydalandırsın.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı