M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İhvanıma Yani Kardeşlerime Kavuşmayı Canım İstedi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîn. Emmâ ba'dü fe-kâle'n-nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem:

Vedidtü ennî lakiytü ihvânî kâlû yâ rasûlallah elesnâ ihvâneke kâle entüm ashâbî ve ihvânî kavmün yecîûne min ba'dî yü'minûne bî ve lev yeravnî sümme kâle yâ Ebâ Bekir elâ tühibbü kavmen belağahüm enneke tühibbünî ve ehabbûke bi-hubbike iyyâye ve ehibbehüm ehabbehümüllahü.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri el-Berâ b. Âzib radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine ve İbn Asâkir'in kitabına kaydettiğine göre şöyle buyurdular;

Vedidtü ennî lakiytü ihvânî. "Canım istedi ki ihvanıma kavuşsam."

İhvanıma yani kardeşlerime kavuşmayı canım istedi, canım çekti, arzuladım, böyle bir şeyi çok istedim. İhvan Arapça'da "kardeşler" demek. Ah "kardeş" demek, ihvan "kardeşler" mânasına geliyor. Peygamber Efendimiz diyor ki; "Ah, kardeşlerime bir kavuşsaydım! Kardeşlerime kavuşmayı canım istedi. Onlarla karşılaşmayı, onlarla beraber olmayı canım istedi, canım çekti, arzuladım." diyor. Ashâb-ı kirâm da rıdvanullahi aleyhim ecmaîn sormuşlar demişler ki;

Kâlû yâ Resûlallah elesnâ ihvâneke. "Biz senin kardeşlerin değil miyiz yâ Resûlallah! İhvanın değil miyiz biz senin?"

Yani, "İhvanıma kavuşmak istiyorum!" dedin, biz karşındayız, biz senin kardeşlerin değil miyiz?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; Entüm ashâbî. "Hayır, siz benim 'ihvan' diye adlandırdığım kimseler siz değilsiniz. İhvanım siz değilsiniz siz benim ashabımsınız."

Ashab "sahib" demek yani sohbetinde bulunmuş, arkadaşlık etmiş kimseye sahib derler. Peygamber Efendimiz'in sohbetinde bulunduğu için o devrin müslümanlarına sâhib, sahabî diyorlar. Çoğulu da ashâb geliyor veya sahb veya sahâbe geliyor. Onlar beraber oturmuşlar, kalkmışlar, sohbet etmişler filan onun için o ismi almışlar, o kelime sohbetten geliyor, sâhib kelimesi "sohbet eden, sohbetinde bulunan" demek. Aynı devirde yaşamışlar, yüz yüze karşılaşmışlar, görüşmüşler filan.

"Siz benim ashabımsınız." diyor. Sizin adınız ashab. Siz benim ashabımsınız."

Ve ihvânî kavmün yecîûne min ba'dî. "İhvanım, benden sonra, benim hayatımdan sonra, benim devrimden sonra, ben bu dünyadan ayrıldıktan sonra ilerde gelecek olan kimselerdir ihvanım." Yü'minûne bî ve lev yeravnî. "Bana inanmışlardır ama beni görmemişlerdir."

Siz gördünüz, görme saadetine, devletine, mutluluğuna, bahtiyarlığına erdiniz ama onlar görmeden bana inandılar. Benden sonra yaşadıkları için, benden sonraki asırlarda geldikleri için beni görmediler ama görmedikleri halde bana inandılar, benim peygamberliğimi tasdik ettiler, kabul ettiler, bana bağlandılar. Yani onların bu hali Peygamber Efendimiz'in hoşuna gitmiş.

Görüp de inanmak güzel bir şey tabii. İsterse inanmasın! Mucizelerle, şeylerle, kendisi güzel, huyu güzel, hali güzel, mucizeleri ortada. Ondan sonraki devirlerdeki insanlar Peygamber Efendimiz'i görmemiş oldukları halde inanmaları güzel bir şey. Efendimiz'in hoşuna giden bir şey ve hakikaten takdire şâyan bir şey.

Bu tebliğ ve takdir dikkat ederseniz Bakara sûresinin başında da var.

Ne deniliyor?

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elif lam mim. Zâlike'l-kitâbü lâ reybe fîhi hüden li'l-muttakîn. Ellezîne yü'minûne bi'l-ğaybi ve yükîmûne's-salâte ve mimmâ razaknâhüm yünfikûne. Allah'ın bu Kur'ân-ı Kerîm'i müttakî kullar için bir hidayet rehberidir."

O müttakî kullar ki Allah'ın sevgili kulları, takvâ ehli kullar, vasıfları ne?

Ellezîne yu'minûne bi'l-ğaybi. "Gaybe inanmışlar." Gaybe inanmışlar ve yükîmûne's-salâte. "Namazlarını kılıyorlar." Ve mimmâ razaknâhüm yünfikûne. "Kendileri Allah'ın nasip ettiği rızıklarından, kazançlarından, kesblerinden, ticaretlerinden de Allah yoluna sarf ediyorlar."

Yani gayba [inanmışlar]; Allahu Teâlâ hazretlerini görmediler, göremezler, gözler tahammül etmez. Cenneti görmediler, görseler akılları başlarından giderdi. Cehennemi görmediler, görseler günahın yanına yaklaşamazlardı. O kadar korkarlardı günahın yanına yaklaşamazlardı. Demek ki cenneti görmediler, cehennemi görmediler, melekleri görmediler. Bir sürü şeyler arasında. Ama akılla, mantıkla, ilimle, irfanla anlıyorlar, kavrıyorlar, kendilerini küfürden kurtarmışlar, kâfir olmaktan paçayı kurtarmışlar aklın, mantığın, ilmin, irfanın gösterdiği noktaya gelmişler, Allah'ın varlığını birliğini kabul etmişler. Ellezîne yü'minûne bi'l-ğaybi. Ve onun için Allah celle celâlühû bunlar ne iyi kullarım ki [diye] methediyor.

Görülen bir şeye inanmak kolaydır, işte benim önümde içi su dolu bir bardak var.

İnandınız mı?

İnanmamak mümkün mü, görüyoruz. İşte karşımızda görüyoruz ama görmeden inanmak daha büyük bir kuvvet, daha büyük bir çalışma istiyor. Basit insanlar göze hitap eden şeyleri anlarlar, yüksek insanlar akıl gücüyle sezilebilecek şeyleri kavrarlar.

Mesela elektriği, elektrik gücünü görebiliyor muyuz?

Yani bir telde elektrik var mı yok mu göremiyoruz. Ancak elimizle tutarsak, çarpılırsak o zaman anlayacağız veyahut elektrik lambası gelirse, bilmem bağlanırsa lamba yanarsa öyle anlayacağız veya kontrol kalemiyle anlayacağız. Yani bazı şeyler doğrudan doğruya görülmüyor ama ilmen, irfanen, insan araştırdığı zaman anlıyor, buluyor, görüyor ve inanıyor. Bu yüksek, kaliteli insanların işi yani bilgili insanların, beyin sahibi insanların işi. Hatta insanlığın meziyeti bu. Mesela hayvanlarda böyle şey yoktur. Kokusunu duyacak veya kendisini görecek. Kediye ciğeri göstereceksin o zaman miyav miyav etrafına dolaşacak. Gösterdiğin zaman şey yapacak, görmediği bir şeyi, ileriye dönük bir şeyi onlar bilemez, kabul edemez. Bu insanlığın bir meziyetidir o bakımdan methediliyor.

Tabii müslümanların da Peygamber Efendimiz'in zamanından sonra gelip de İslâm'ı anlayıp kabul etmeleri güzel bir şey, yüksek bir duygu. Bir araştırma sonucu, bir bilgi sonucu, ilim sonucu, mukayese sonucu... Çeşitli fikirleri herkes duyuyor. Bu devirde hangi fikir hemen böyle hap yutar gibi ağzına at yarım bardak suyla iç midene gitsin. Hangi fikri böyle kabul ediyor. Kimse kabul etmiyor, her şey ispatlı oluyor.

Bir ilaç buldum.

"İlaç bulduysan labaratuarda tahlillerini yap, tesirlerini incele, raporlarını çıkart, Sağlık Bakanlığına müracaat et. Tasdikini, ruhsatını al o zaman ticaretini yapabilirsin." diyor yani hemen ilaç buldum şu işe iyidir, yarar, şifalıdır dediğin zaman kabul etmiyor. Bir zakkum çiçeğinin kansere faydalı olduğunu söylediler, bazı ölme derecesinde, başka doktorların, "Artık çare yok!" dediği zaman ölümü bekleyen hastalarda uygulandığını ve iyi netice alındığını söylediler ama yine de kıyamet koptu. Türkiye'de aylarca sürdü hatta doktoru doktorluktan menettiler yurt dışına filan gitmek zorunda kaldı. Yani kolay olmuyor, böyle bir ispatlı, şeyli olması gerekiyor.

Bir müslümanın bir mü'minin bu hali güzel bir hal.

Cenneti gördüler mi?

Görmediler.

Cehennemi gördüler mi?

Görmediler. Dünyada görmeyecekler öldükten sonra görecekler ama inanıyorlar.

Hesabı gördüler mi?

Görmediler. Mahkeme-i Kübrâ ilerde olacak, sevapların günahların tartılması ilerde olacak, mahşer günü ilerde olacak.

İnandık mı?

İnandık, âmennâ ve saddaknâ.

Ve'l-yevmi'l-âhiri. "Âhiret gününü de inandık. İlerde olacağına rağmen inandık."

Niye inandık?

E Peygamberin daha önceki birçok hak sözlerini gördükten sonra, hakkı hakikati anlattığını gördükten sonra, mucizelerini gördükten sonra ister istemez her şeyine, "Tamam, sen ne söylersen öyledir yâ Resûlallah!" deme noktasına geldi.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e söylüyorlar ki; "Miraca çıktığını söylüyor senin arkadaşın! Bak neler söylüyor! Göklere çıkmış, 7 kat gökleri seyran eylemiş."

O mu söyledi?

O söyledi.

"O söylediyse doğrudur!" diyor. Çünkü yalan söylemez. Yani siz uydurmuyorsanız, hakikaten ondan duyduysanız, bu iş sizin laf karıştırmanız değilse, doğrudur. O söyledi mi yalan söylemez.

Neden?

Muhammed el-Emîn. Güvenilen Muhammed. Zaten peygamber olmadan evvel de Allah ona yanlış iş yaptırtmamış herkes sevmiş, herkes itimat etmiş, herkes emanetini getirmiş kendisine teslim etmiş.

Niye gecikti Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye göçmekte?

Çünkü emanetleri dağıtmak istedi. Kendisine bir sürü emanet verilmişti. Sen Muhammed-i Emin'sin, al sana bizim yüzüklerimizi, al sana paralarımızı, al sana kıymetli şeylerimizi emanet ediyoruz demişler. Onların hepsi devretti, teslim etti. Kalanlarını Hz. Ali Efendimiz'e tavsiye etti; "Bak şu şuna verilecek, şu şuna verilecek. Bu emanetleri yerine ulaştır."

Muhammed el-Emîn. Yalan söylemez.

Kur'anı Kerîm Peygamber Efendimiz'e; "İlk çağırdığın zaman akrabanı çağır." dedi.

Ve enzir aşîrateke'l-akrabîne. "Sana en yakın olan, akraba olan kavimleri, aşiretleri çağır İslâm'a. Çünkü onlar seni bilirler, dürüst olduğunu bilirler."

Topladı Safa tepesinde, ismen çağırdı. Evi de yakın oraya. Peygamber Efendimiz'in mahallesi Safa tepesine yakın, o civarda, doğduğu ev filan o tarafta. Bağırdı, herkese seslendi, herkes evinden çıktı geldi. Safa tepesi o zaman anlaşılan böyle bir açıklık ,meydanlık bir yer. Hepsine dedi ki;

Beni tanıyor musunuz?

Tanıyoruz.

"Şu tepenin arkasında düşman ordusu var, tozu toprağa katarak bu tarafa doğru geliyor. 'Ben tepenin üstündeydim gördüm.' desem bana inanır mısınız?"

"İnanırız!" dediler. "Sen hiç yalan söylemedin, dürüstsün, hırsızlık yapmadın, kötü bir şeyini görmedik. Sana saygı duyuyoruz, asilsin, ahlaklısın."

"O zaman." dedi, "Bakın, âhiret olacak, mahkeme-i kübrâ olacak. Cennet var, cehennem var. Allah'a iman ederseniz cennete gideceksiniz, kâfir olursanız müşrik olursanız cehenneme düşersiniz. Büyük tehlikelere, cezalara uğrarsınız. Bak bu sözlerim de, böyle bir şey söylesem haklı olduğu gibi haktır. Ben size daha uzak istikbalden haber veriyorum." dedi. Sustular;

"Bizi bunun için mi çağırdın?" dediler.

Ya niçin çağırsın?

Önemsiz bir şey mi bu?

Âhiretinizi kurtarmaya yarayan bir şey. Her birisi gitti. Akrabalarını bir kere de başka bir evde topladı; Kim bana bu hususta yardımcı olur? Siz benim akrabamsınız, en yakınımsınız, en iyi insanlar, beni en çok seven insanlarsınız." dedi. Hz. Ali Efendimiz kalkmış, küçük çocuk daha 10 yaşında;

"Ben yâ Resûlallah!" diye ayağa o kalkmış.

"Sen otur." demiş. Sen otur mübarek, daha çocuksun. Ötekilerden ses yok. Amcalar, akrabalar, yakınlar tıss, ses çıkarmıyorlar. Bir kere daha sormuş, yine Hz. Ali Efendimiz;

"Ben yâ Resûlallah sana destek olurum, yardımcı olurum."

"Ama sen sus bakalım, şu büyükler konuşsun." filan, yine ses çıkartmamışlar. Üç defa böyle söylüyor ses çıkartmıyorlar. Ondan sonra Hz. Ali Efendimiz'in bey'atını alıyor.

Sonra bu hac mevsiminde Mina'ya, Müzdelife'ye, Arafat'a gelen Arap kabilelerinin ileri gelenlerinin hepsine anlatıyor; "Bak, ben Allah'ın Peygamberiyim, görevliyim. Puta tapmayın, şirk koşmayın, evlatlarınızı öldürmeyin, Allah'a inanın, Kur'an'a bağlanın." diye söylüyor. Diyorlar ki;

"Çok güzel söylüyorsun, haklısın, her sözün mâkul, hepsi doğru, hepsi güzel ama sen büyük bir söz söylüyorsun." diyorlar, yani, "Biz sana şimdi destek olursak Kureyş ile aramız bozulacak. Bu da Arapların en kuvvetli kabilesi, bütün dengeler bozulur." Kureyş'in ilgilileri geliyorlar diyorlar ki;

"Sen bu davadan vazgeç, bizim işimizi bozma. Bak burada kurulmuş bir düzen var. Tıkır tıkır çalışıyor. Bütün kabileler buraya geliyorlar gidiyorlar. Sene de bir haram aylarda hac yapıyorlar, umre yapıyorlar, kabileler arasında itibarımız var. Sen bu davadan vazgeç, bizim putlarımıza sövüp sayma yani onların aleyhinde konuşma onları kötüleme, serbest bırak. Para istiyorsan para verelim, hükümdar olmak istiyorsan seni hükümdar yapalım, başımıza kral yapalım, hükümdar ol. Evlendirelim seni, en güzel kızlarımızı sana eş olarak verelim evlendirelim." Diyor;

"Bir elime güneşi verseniz bir elime kameri verseniz bu davadan vazgeçmem."

Vazgeçemez çünkü vazifeli, çünkü kendi arzusuyla yaptığı bir şey yok ortada. Allah celle celâlühû emretmiş.

Kum. "Kalk ey Rasûlüm! Fe-enzir. "Korkut insanları, ilerde gelecek azabı haber ver, ihtar et, ihbar eyle, haberdar eyle, tenzih eyle onları!" diye emir var.

Yâ eyyühe'l-müddessiru kum fe-enzir. "Ey örtünen, bürünen, titreyen, korkan, vahiy geldi diye şaşıran, böyle bir olay ilk defa karşılaştığı için afallayan peygamber! Örtünüyorsun ama kalk, örtünmenin zamanı değil vazifelisin. Yürü, tebliğ et!" diye Allah'ın emri olduğundan yapıyor.

Değiştirebilir mi?

Değiştiremez. Allah'ın hiçbir sevgili kulu, hiçbir yakın kulu değiştiremez. Onun için herkes gördüler inandılar, sınadılar denediler, imtihan ettiler inandılar. Alâmetlerini sorguladılar, aradılar, incelediler inandılar, hepsi inandı. İsterse inanmasın!

Bir tanesi geldi, Peygamber Efendimiz'i imtihan etmek kastıyla aklında yolda gelirken niyetler tuttular, şunları soralım bunları soralım, şunları soralım bunları soralım diye kafalarında planlar kurdular. Efendimiz'e geldiler sorular sormaya başlayınca Efendimiz onların böyle tavırlarına sinirlendi. Dedi, "Siz soruları sormayın, soracağınız soruları da ben söyleyeyim cevaplarını da ben söyleyeyim! Başladı, şu soruyu soracaktınız şunun cevabı budur, bu soruyu soracaktınız bunun cevabı budur. Şu soruyu soracaktınız bunun cevabı budur, bunun cevabı budur. Böyle hızlı hızlı söyleyince;

"Sinirlenme yâ Resûlallah! Sen onların kusuruna bakma." filan dediler, o zaman sakinleşti.

Yani Allah bildirince sorulmayan soruları dahi, düşüncelerini dahi söyledi. Nasıl inanmaz! "Şahit isteriz!" diyene şahit, "Mucize isteriz!" diyene mucize; kameri şakketmek, parmağından su akıtmak, nice nice mucizeleri herkes gördü, herkes mecburen inandı. İnanmamak mümkün mü! İnandılar bağlandılar, her dediği çıktığı için bağlandılar.

İranlılar Bizanslılara hücum etmişler yenmişler; "İşte bak! İranlılar da ateşperest onlar Ehl-i Kitâb. Ehl-i Kitab'ı ateşperestler, müşrikler yendiler işte bizim gibi." [dediler.] Yani İranlıların kendilerine yakın sayıyorlar, Ehl-i Kitab'a düşmanlar. Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

"Yendiler ama yenilecekler. Yenilecekler, Bizanslılar onları yenecek!" dedi. Ebû Bekr-i Sıddîk da Efendimiz'den onu duyunca müşriklerle iddiaya girdi. "Bizanslılar yenecek! İsterseniz iddiaya girelim." dedi. On devesine iddiaya girdiler, yenecek [dedi].

Peygamber Efendimiz'e geldi dedi ki; "Yâ Resûlallah! Ben müşriklerle iddiaya girdim yenecek dedim."

Ne kadar zamanda yenecek dedin?

İşte bir senede.

Yok dedi, seneyi arttır develerin miktarını da arttır.

Yüz deveye çıkarttı şu kadar sene içinde, fî bid'ı sinîne. "Birkaç sene içinde yenecek." diye, çıktı. İstanbul feth olunacak dedi, çıktı. Ne dediyse çıktı. Her sözü haktır, her sözü gerçektir, isterse inanmasın. Biz de görmüş gibi inanıyoruz, yanında yaşamış gibi, asrında şey yapmış gibi inanıyoruz. Böyle kendisinden sonra gelipte kendisine inananları da Efendimiz seviyor. Gözünden perdeler kaldırılmış gösterilmiş kendisine, salât ü selâm getirenleri biliyor Peygamber Efendimiz. Salât ü selâmını alıyor. Sen, essalatü vesselamü aleyke yâ Resûlallah deyince ondan cevap veriyor. Sen, Allahümme salli alâ seyyidine Muhammedin ve alâ seyyidinâ Muhammed dediğin zaman melekler ona getiriyorlar;

"Yâ Resûlallah! Melbourne şehrinden Ahmed'in oğlu Hasan sana bu akşam salât ü selâm gönderdi. Aleyküm selam deftere yazıyor. "Yanındaki nurdan deftere salât ü selâm getirenin ismini kaydeder." diyor hadis kitapları. Yazıyor cevabını veriyor. Onun için öyle bir Peygamber tabii; "Ah!" demiş, "Benden sonraki o ihvanıma kavuşsam."

E biz senin ihvanım değil miyiz?

"Siz benim ashabımsınız. İhvanım benden sonra gelecek, asırlar sonra gelecek ama beni bilecek, beni tanıyacak, beni sevecek hatta beni görmek için anasını babasını, evladını, malını mülkünü feda etmeye razı olacak kadar sevecek."

Öyle âşık olacaklar. Ne güzel sözler söylemişler o bizim eski büyüklerimiz maşaallah. Ne aşk ne şevk!

Canım kurban olsun senin yoluna.

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Şefaat eyle bu kemter kuluna.

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Ne güzel sözler söylemişler!

Gül yüzünü rüyamızda görelim yâ Resûlallah.

Gül bahçene dünyamızda girelim yâ Resûlallah.

Ne güzel söylemişler.

Birisi varmış âşık-ı sâdık, bizim arkadaşlardan, talebelerimden birisinin kafilesinde hacca gitmiş gelmiş. Âşık diyor, ciddi bir de diyor, kafilemizin içinde çok ciddi bir insandı diyor. Medîne-i Münevvere'ye indi otobüsten, yerlere böyle yüzünü gözünü sürüyor, öpüyor kumları; "Resûlullah acaba buralara ayağını basmış mıdır?" diye hüngür hüngür ağlıyor diyor. Hem kendisi ağladı hem bizi ağlattı diyor. Âşık diyor. Sevgi nasıl bakın, içinde nasıl çoştu!

Hac yaptık ama mükafatını da gördü diyor. Hac yaptık dönerken rüya görmüş. Rüyada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i görmüş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Haydi evladım kağıt kalem getir de senin haccını yazayım. Makbul bir hac yaptığının ispatlı belgesi olsun, yazayım." diye rüyada böyle söylemiş. O da öbür odaya gideyim kağıtları alayım getireyim de Resûlullah benim haccettiğimi yazsın filan diye rüyada öbür odaya gitmiş. Dönmüş gelmiş bakmış ki, Resûlullah Efendimiz oturuyor diye bıraktığı yerde o zaman şeyhi oturuyor. Şeyhi de demek ki Resûlullah'ın halifesi ki onun yerine o görünmüş. Onun da o mânası var tabii.

Eh, bu devirde de var âşık-ı sâdıklar, eski devirlerde de var, Peygamber Efendimiz'in zamanında da var. Canlarını vermeye razı, mallarını vermeye razı, her şeylerini feda etmeye razı insanlar var. Efendimiz onları seviyor onlar da Efendimiz'i seviyor. Onlar Efendimiz'i seviyor Efendimiz de onlara karşı, "Ah onları görseydim!" diye böyle arzulu iştiyakta bulunuyor.

Muhterem kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki;

Lâ yü'minü ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve'n-nâsi ecmaîne.

"Bir müslümana, sizden birinize ben, Resûlullah olarak ben sizden bir müslümana babasından da, evladından da, sevebileceği bütün sevgili insanların hepsinden de daha çok sevgili olmadıkça o kimse gerçek mü'min olmuş olamaz." diyor Peygamber Efendimiz.

Nasıl olacakmış yani bir müslüman?

Bir müslümanın içi Resûlullah'ın sevgisiyle, aşkıyla, muhabbetiyle sımsıkı, dopdolu, pürnûr olması lazım. İçi gitmesi lazım, yüreği ağzına gelmesi lazım, hoplaması lazım, gözünden yaşlar akması lazım.

Birisi gitmiş bir Hoca Efendiye, Şeyh Efendiye demiş ki; "Resûlullah'ı görmek istiyorum rüyamda. Çok istiyorum, çok dua ediyorum göremedim, bir türlü göremiyorum. Ne yapayım?" demiş.

"Bu akşam tuzlu balık ye tuzlarını da ayıklama. Tuzlu balık ye, su da içme öyle yat." demiş.

O da Resûlullah'ı bu gece göreceğim diye tuzlu balıktan bol bol yemiş, su da içmemiş. Sabah olmuş. Sabah olmuş ama Resûlullah'ı yine görmemiş rüyada. Gelmiş o hocaya, demiş ki; "Tam dediğin gibi yaptım hocam. Tuzlu balığı yedim su da içmedim ama Resûlullah'ı da görmedim rüyamda." demiş.

Ne gördün?

Çağlayanlar gördüm, böyle bardak bardak güzel buzlu sular gördüm, meşrubatlar gördüm. Böyle denizler gördüm, pınarlar gördüm, deryalar gördüm. Böyle hep su içmekle şeyle rüyada hep böyle şeylerle uğraştım.

"Nasıl bak, tuzlu balığı yeyince suyu nasıl canın çekiyor. Resûlullah'ı görmek içinde işte için öyle yanacak." demiş. Öyle yanmadan yarım yamalak sevgiyle, yarım yamalak bilgiyle, yarım yamalak bağlılıkla, tatsız tussuz taklit yollu bir şeyle olmuyor. Candan sevecek, Resûlullah'ı çok sevecek, candan sevecek ki o zaman gerçek Müslümanlığın ne olduğu anlaşılacak. Rüyada görecek, neler görecek...

Evet Resûlullah sevgisinin içimizde çok kuvvetli olarak mevcut olması lazım.

Bu nasıl olur?

Manevî bakımdan Resûlullah'a itaat etmekle olur. Mesela şu okuduğumuz kitap bir hadis kitabıdır. Her gün geliyoruz buradan bir sayfa açıyoruz bir iki hadis okuyoruz.

Neden?

Resûlullah'ın sözleri, hadisleri bilinsin diye, Resûlullah Efendimiz'e uyalım diye, ne emrediyorsa tutalım diye ondan yapıyoruz bu işi.

Resûlullah'ın yolunda yürümeye çalışıyoruz. Resûlullah'ın yolunda yürümeye çalışanlara şehit sevabı verilecek diye mükafâtı verilecek biliyoruz. Onun için bid'atlardan uzak sünnet-i seniyye yolunda yürümeye gayret ediyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi bid'atlardan kurtarsın. Haramlardan kurtarsın. Günahlardan kurtarsın.

Şimdi mesela niye böyle başımız dertten kurtulmuyor? Bir misalle anlatayım. Ezanda okundu ama o misali de anlatıp öyle ineyim.

Bizim arkadaşlardan birisi vardı, kendisi anlattı bana. Sakallıydı, kimsenin sakal bırakmadığı zamanlarda, sakal bırakmanın zor olduğu zamanlarda sakalı ilk defa o bırakmış Türkiye'de. Hem de gençken filan.

"Nasıl bıraktın?" filan [diye sordum].

Diyor, "Ben biraz Bağdat'ta bulunmuştum, yani yüksek tahsilden sonra bir iki sene bazıları Bağdat'a gitti geldi. Bağdat'ta bulunmuştum. Hükümet o zamanlar hacca da müsaade etmiyor. Oradan, Bağdat'tan Medine'ye, Medine'den hac vazifemi yapıp dönmek için Medine'ye gitmiştim diyor. Medine'de tabii tıraş oluyorum her gün diyor. Medine'de yine tıraş olmak için jilet, sabun, sıcak su vesaire filan hazırlıklar tıraş olacağım diyor. Uyumuş, ne zaman uyuduysa nasıl uyuduysa onun şeyini de ben bilmiyorum. Rüyada Resûlullah Efendimiz'i görmüş. Efendimiz kaşlarını çatmış, demiş; "Sen benim şehrimde benim sünnetime muhalefet edipte sakal kazıtmaya utanmıyor musun?" diye onu fena halde azarlamış. Eli ayağı titremiş ondan sonra sakal bırakmış.

Bir daha tıraş olabilir mi?

Olamaz.

Ondan sonra sakal bırakmış.

E bizim de şimdi bir misalden başlayacak olursak, ne yüzümüz Resûlullah'ın sünnetine uygun, ne kıyafetimiz uygun, ne davranışlarımız uygun, ne sözlerimiz uygun, ne ailevî yaşantımız uygun, ne ticaretimiz uygun. Her şeyimiz faullü, her şeyimiz hatalı onun için sıkıntılardan kurtulmuyoruz.

Nasıl olacak?

Her şeyimizle Resûlullah'a uymaya gayret edeceğiz; "Yâ Resûlullah nasıl istersen öyle yapmaya razıyım. Sana teslimim, senin izindeyim, senin emrindeyim." arzusunda, duygusunda olacak müslüman. Çok salât ü selâm getirecek. Hadislerini okuyacak, hayatını okuyacak o zaman inşaallah Resûlullah'ın sevdiği bir ümmet olması mümkün olur.

Rabbimiz cümlemizi Peygamber Efendimiz'in sevdiği has ümmetleri arasına dahil eylesin.

Sayfa Başı