M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (170)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Türkiye'de bir haber programında bir tarikate mensup bir topluluk şişlerle bıçak ve diğer âletleri kendilerine, derilerine geçiriyorlardı. Fakat hiç acı çekmediklerini iddia ediyorlardı. Bu nasıl gerçekleşiyor? Böyle bir şey olabilir mi? Bu tür şeylere inanmıyorum, acaba inanmamakla imanımdan bir şey kaybeder miyim?

Cevap: Bu şiş batırma işi bazı tarikatlerde vardır. Rıfaî tarikatinde vardır. Onlar buna "burhan göstermek" diyorlar. "Bak biz böyle bir şey yapıyoruz da kan akmıyor." diyerek "burhan göstermek" diyorlar. Fakat bu bir burhan değildir. Herhangi bir kimseyi üzmek istemiyoruz ama bu bir burhan değildir. Çünkü insanın bıçakla kestiği yerinin kanaması bir kusur değildir. Tabi bıçak kesecek, kessin. Ne var? Bir şey değil. Sahâbe-i kirâm harpte yaralanmış, kanları akmış; kimisi şehit olmuş. Bundan bir şey olmaz. Eğer kan akmaması usulden olsaydı, sahâbe-i kirâm evliyânın hepsinden daha yüksek olduğu için onların kanı akmazdı.

Belli yerlere batırıyorlar. Ben de küçükken derime, kan yerine kadar gitmeyen yere iğneyi takardım. Belli yerlere yapıyorlar. Çok mühim bir şey değil. Ayrıca müslüman olmayan bazı göstericiler de bunu bazı ülkelerde yapıyorlar. Müslüman bile olmayan bazı göstericiler yapıyor. Ben bir Batı mecmuasında Yunanlılar'ın ateş yakıp da üstüne çıktıklarını gördüm. Ama belki ayaklarının altına bir şey sürüyorlar da ateşe mukavemetli oluyorlar. Belki ayaklarını daha önceden suya batırıyorlar, bilmiyorum. Ama bunlar mühim değildir.

Mühim olan Allah'ın sevdiği kul olmaktır; âyetleri, hadisleri tutup Allah'ın şeriatinin yolunda yürümektir.

Yoksa böyle şeyler herhangi bir hâli ispat etmez. Bu gibi hünerlerle bir insan beğenilip peşinden gidilecekse, o zaman herkes Zatı Sungur'un peşinden gider, hokkabazların peşinden gider veya Hindistan'daki, Japonya'daki birtakım göstericilerin peşinden gider. El çabukluğu veya daha başka ruhî kuvvetlerle olabiliyor.

Parapsikoloji dediğimiz dalda misaller var. Masanın üstüne bilye koyuyor, uzaktan telekinezi ile bilyeleri hareket ettiriyor. Duygularının gücüyle… Bir şey değil, bunu başkası da yapıyor. Buradaki duygularını telapati yoluyla başka bir şehirdeki insana aktarıyor, telsiz cihazı gibi kullanıyor. Bunların dinle, imanla direk ilgisi yok. Bunlarla ölçülmez

Tabi şunu da açıkça söylememiz lazım. Kâfirler, Nemrut İbrahim aleyhisselâm'ı ateşe attı da yanmadı.

Neden?

Allah ateşe; "İbrahim'i yakma!" dedi.

Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ İbrâhîm. "Ey ateş, benim İbrahim kulum için serinlik ve selametlik ol!" dedi, Allah'ın kudretiyle, emriyle İbrahim aleyhisselâm'ı ateş yakmadı. Bunu Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor, biz de inanıyoruz.

Allah'ın evliyâsı da peygamberlere nasip olan mucizâtın benzeri şeylere, Allah'ın o ikramlarına mazhardırlar. Keramet olarak böyle şeylerin olması mümkündür.

Ama o zaman nasıl olması lazım?

Kılıcı çekeceksin, karnına hart diye sokacaksın, ensesine hurp diye sokacaksın, istediğin yerine sokacaksın; yani belirli, özenle seçilmiş yerine değil.

Veriyor musun bana bıçağı? İstediğim her yerine hart diye sokabilir miyim, sokamaz mıyım? Müsaade var mı, yok mu?

Böyle belirli, işaretli yerlere yapıyor; yanağını tutuyor, sokuyor. Bu çok önemli değil. Sen bana bırak da ben istediğim yere sokayım. O önemli!

Allah'ın bazı sevgili kullarına keramet vermesi olduğu için Seyyid Ahmed-i Rifâî hazretlerinin ateşe karşı böyle olması, onun tarikatinde birtakım evliyâullahın böyle şeyler yapması mümkündür. Fakat bunun bir gösteri haline getirilmesi, Mevlevî semâının bir dans gösterisi haline getirilmesi, turistlerin çağırılması, salonların tutulması; bu işi biraz ibadet ve keramet olmaktan çıkaran şeyler gibi oluyor.

Bizim büyüklerimiz bunlara itibar etmemişler. Keramete de itibar etmemişlerdir. "En büyük keramet istikamettir." demişlerdir. İnsan sırât-ı müstakîmde, Kur'an yolunda yürüyorsa, en önemlisi odur. Çünkü biliyorlar; bu çeşit bazı olağanüstü olayları bazı kimseler ya ruhunu kuvvetlendirerek yapabiliyor ya da hokkabazlık yoluyla yapabiliyor. Mühim olan Allah'ın yolunda yürümektir.

Bir haramdan kaçınmak çok kıymetlidir. Bir mekruhu işlememek çok kıymetlidir. Allah'ın bir emrini tutmak çok önemlidir. Gerisi gösteri! Onlar önemli değil. İşin aslı, mantığı budur.

Kimseyi üzmek istemiyoruz, kimseyi tenkit etmek de istemiyoruz ama bizim yolumuz budur.

Soru: Buradaki ailelerin �'inde şiddetli problem var. Kadınlar dayak yiyorsa birincisi pisliklerinden; ikincisi, çocuk ve evi idare edemediklerinden; üç, çalışıp kazandıkları için beylerine kafa tuttuklarından; dört, beylerin yemek, çamaşır vesaire işlerini hiç yapmadıklarından. Lütfen hanımlara tavsiyenizi söyler misiniz? Her geçen gün ayrılanların sayısı artmaktadır.

Cevap: Dünkü yazının devamı bu. Hanımlar! Siz öyle yazı gönderirseniz beyler de böyle yazı gönderiyorlar. Görüyorsunuz, onların da şikayetleri var.

"Bir; evi temiz tutmuyorlar, pisliklerinden." İkincisi; "Çocuğu, evi idare etmiyorlar." diyorlar. İthamlar size karşı. Kendi para kazanıp beye eyvallah etmiyor, kafa tutuyorlarmış. Ondan sonra beylerin çamaşırını yıkamak gibi işlerini hiç yapmadıklarından, beylerden de şikayet var.

Bu işin aslı nedir, doğrusu nedir?

Tabi evde de iş bölümü olacak. Bu iş bölümü içinde kadına yakışan görevler var, erkeğin yapacağı görevler var. Erkek o görevleri yapacak, kadın bu görevleri yapacak. Bu, örfle aşağı yukarı belli olmuştur. "Kadın temizliğe bakacak da erkek hiç bakmayacak." diye bir şey yok. Erkek de çorabını yıkayabilir, mendilini yıkayabilir bazen. Veya çamaşır makinesini çalıştırabilir. Bir şey değil. Ama örfle tespit edilen, ev işlerini hanımlar yapıyor, dış işlerini erkekler yapıyor; bir iş bölümü vardır.

Bu dengeye riayet eden aileler mutlu yaşıyorlar. Bazen kadınlar bazen erkekler bu dengenin dışına çıkıyorsa o zaman denge bozuluyor. Kadın raydan, çizgiden, daireden dışarıya çıktığı zaman erkek şikayetçi oluyor. "Çocuğa bakmıyor, bana bakmıyor, kafa tutuyor, evi temizlemiyor." diyor. Onun için onları suçluyor. Tabi bu bütün kadınlar için geçerli değildir. Çünkü böyle yapmayan bir çok kadın vardır. Onun söylediği, düşündüğü bir iki kadındır.

Dünkü derste de kadınların haklı olduğu taraf vardı. Mesela diyordu ki;

"Ben çalışıyorum, kocam paramı zorla elimden alıyor."

Bu haksızlık!

"Beni dövüyor."

Bu haksızlık! İslâm da -lüzumsuz yere- dövmek yok.

Demek ki suç varsa olayı tek olarak getirirsiniz; kadı olarak, hakim olarak tarafları dinleriz, şahitleri dinleriz, delilleri toplarız, bir karar veririz, bir ceza yazarız. Coburg camiinden makbuz keserler, ödersiniz, meseleyi öyle hallederiz. İki tarafta da suç olabilir, iki taraf da haklı olabilir. Ama tek olaylarla değerlendirme yapmamak lazım. Hakikaten bu tipte kadınlar vardır.

Hanımlar ve beyler arasında biraz gerilim oldu. "Gerginlik yumuşasın." diye söyleyeyim,

Erenköy'de dayımın oturduğu evin önünde bir villa var, görüyorum. Bizim yengeler, dayımlar da görüyorlar. Adam erkenden kalkıyor, beyaz önlüğünü takıyor, arkasını fiyonkluyor, mutfağa giriyor. Perdeleri filan kapatmadığı için her şey âşikâr görünüyor. Bulaşıkları yıkıyor. Hanım daha yatakta. Bulaşıkları yıkıyor, kahvaltıyı hazırlıyor, çayı pişiriyor; elinde tepsi, hanıma götürüyor. Hanım yataktan kalkmadan yastığın birine koyarak yatakta kahvaltı ediyor. Bey kahvaltıdan sonra tabakları topluyor. Şaka değil, gerçek! Şahitlerim var. Ondan sonra adam apar topar işine gidiyor; memur. Kadın da keyfi ne kadar isterse yattıktan sonra kalkıyor, süsleniyor, taranıyor, donanıyor, boyanıyor, giyiniyor, çıkıyor. Nereye gittiğini Allah bilir. Ondan sonra belli bir zaman sonra geliyor. Adam eve geldiği zaman yine önlüğü giyiyor, yine mutfağa gidiyor, yine yemek yapıyor. Tabi bu dengesiz bir durum.

Erenköy'de bizim oturduğumuz sokakta bir binbaşı vardı, beş vakit camiye gelirdi. Çok iyi bir amcaydı, komşuydu. Hanımı poker masasından kalkmazdı, çocuklara bakmazdı. Konakta otururlardı ama çocukları sefil, perişandı. Bu durum, kadının kadınlık vazifesini yapmadığı, dejenere olmuş bir şekli sembolize ediyor.

Bunun karşısında öyle erkekler de oluyor ki evine bağlılığı yok, hanımdan başka kadınlarla ilişkisi var, eve bir şey getirmez. Hanım saçını süpürge eder, para kazanır evin geçimini sağlar. Adam gelir döver, elinden parayı alır, kumara götürür. Kadın, çoluk çocuğunun hatırına -işte ne sebeple ise ne düşünüyorsa- sabreder, bekler. Bey; "Ben seni istemiyorum. Nereye gidersen git, ananın evine git, babanın evine git." diye efelik yapar. Bu tipler de var. Tabi bu da doğru değil. O kadının yaptığı da doğru değil, bu erkeğin yaptığı da doğru değil.

İslâm'da aile tipi nasıl olur?

İslâm'da; evin kazancını sağlamak, kadının giyimini, yemesini ve barınmasını sağlamak erkeğin vazifesidir. Kadının da erkeğe itaat etmesini bizim dinimiz söylüyor.

er-Ricâlü kavvâmûne ale'n-nisâ.

İslâm'a göre evin reisi erkektir, eşitlik yoktur. Evin reisi erkektir, söz onundur, yönetim esas itibariyle ondadır, eve bakmak yükümlülüğü ondadır. Hanımın ana vazifesi, hanımlık yapmaktır, beyinin hanımı olmasıdır; çocuklarının annesi olması, annelik vazifesini yapmasıdır.

Bir kadının nâmahrem erkeklerle, yabancı erkeklerle çalıştırılması doğru değildir. Onun için kadını çalıştırmaz, çünkü geçimi kendisinin boynunun borcudur. Kadın da evde durduğu için evin işlerini yapar, böylece bir iş bölümü sağlanmış olur. Evde işleri hanım yapıyor, dışarıda işleri erkek yapıyor; böylece harama, günaha bulaşmadan aile yaşar.

Ama İslâm'da; "Kadın hiç çalışmayacak." diye bir kaide yok. Kadın çalışabilir. Evinde çalışabilir, terzilik yapabilir. Kadınların gitmesinin yasak olmadığı yerlere gidebilir. Tarlaya gidebilir, pamuk toplayabilir vesaire. Örtülü olarak, tesettüre riayetle, Allah'ın emrine uyarak çalışması da mümkündür.

Soru: Vatanımızda bir kadının başbakan seçilmesiyle yepyeni anlayışlar ve yorumlar yaratılmıştır. Dinimiz bir kadının liderliği üzerine ne açıklama yapmaktadır?

Cevap: Kur'ân-ı Kerîm'de Yemen'deki Saba ülkesinin hükümdarı, melikesi olan Belkıs'ın mâcerâsı ve bir hadisesi bahis konusu ediliyor. Süleyman aleyhisselam zamanında yaşamış. O kavim güneşe taparlarmış. Süleyman aleyhisselam ona bu batıl dini bırakmalarını, hak dine gelmelerini ihtar eden bir mektup göndermiş. Ondan sonra Belkıs, Süleyman aleyhisselam'ın ülkesini ziyarete geliyor ve orada Süleyman aleyhisselam'ın hak peygamber olduğunu, doğru yolda olduğunu görüyor ve müslüman oluyor, tekrar ülkesine dönüyor. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'den kadın bir hükümdarın olabileceğinin misalidir. Bizim İlâhiyat Fakültesi'nde İslâm'da Kadın Hükümdarlar diye çalışma yapmış kimseler de vardı.

İslâm âleminde kadınların hükümdarlık yapması başka, İslâm dininin kadınlara yöneticilik verip vermediği hususu başka. Fiilen "ben yaptım, oldu" tarzında değil de bu iş "Dinen doğru mudur, değil midir?" denilirse dinen pek doğru değil. Çünkü kadın, esas itibariyle kocasının emrinde olduğu için eğer melikenin, kraliçenin kocası varsa sözün onda olması lazım. Binâenaleyh hükümdarlık, kadında olmuyor, erkekte oluyor. Çünkü

er-Ricâlü kavvâmûne ale'n-nisâ denmiştir.

İkincisi; kadının çeşitli sebeplerden, birtakım zamanlarda bazı şeyleri yapamama durumu vardır. Mesela hamile olduğu zaman, çocuğa baktığı zaman, lohusalık zamanında... Binâenaleyh devlet işleri kesinti, inkıta kabul etmez ama kadının fizikî hayatında, inkıtalı durumlar vardır, çalışamadığı, mecburî izinli olduğu durumlar vardır. O bakımdan doğru değildir.

Sonra, "İşlerini bir kadının yönetimine teslim eden kavim iflah olmaz." diye hadîs-i şerîf vardır.

Esas itibariyle buradaki soruda "yorumlar yaratılmıştır" deniliyor. "Yaratma sözünü" Allah için kullanıyoruz; bu uygun değil. Türkiye'de Tansu Çiller'in başbakan olması, devlet başkanı olması demek değildir. Çünkü hükümet başkanı başkadır, devlet başkanı başkadır. Aslında Türkiye'de şu anda Süleyman Demirel teorik olarak ondan daha üst mevkidedir. Devletin başkanı Süleyman Demirel'dir. Ama bir kadın başbakan olmuş oldu. Fakat İngiltere'de Queen, kraliçedir. İngiltere başka türlü. Benazir Butto, o da Pakistan'da, onun da başında reis-i cumhur vardır. Binâenaleyh başbakandır, hükümet başkanıdır, devlet başkanı değildir. Aslında devlet başkanının emrindedir.

Soru: Dinimizde adak adamak ne tür şartlarda gerçekleşiyor? Adak adadığımız zaman onu kesmek mecburiyetimiz ne kadardır?

Cevap: Adak bir mecburiyettir. İnsan kendi kendisini o işi yapmaya mecbur ediyor, söz veriyor. Allah bu sözün yerine getirilmesini ister. Onun için bir insan bir şey adadığı zaman mümkünse o kurbanı adak kurbanını kesmesi lazımdır.

Adak, Türkçe bir kelimedir. Bir şeyi adamak, "vaad etmek" mânasına geliyor. Bunun Arapça'sı nezirdir, nezretmek deniliyor. Nezir yerine getirilir.

Bu konuda söylenecek bir husus şudur: Peygamber Efendimiz; "Eğer adam bir günah şeyi nezretmişse, yemin etmişse, o zaman ‘o günah şeyi nezretti, yemin etti' diye tutmaz." Onun cezasını verir, yeminin kefaretini verir ama günah olan şeyi yapmaz. Ama sevaplı şeyde sözünde durması lazım. Günahlı şeyde sözünden vazgeçip onun cezasını ödeyip yapmamak daha iyidir.

Soru: Sayın Hocam! Benim param var, faizin haram olduğunu biliyorum fakat çok fakir bir aile için "geçinsin" diye faize versem olur mu? Bununla o kirasını verebilir mi?

Cevap: Allahu Teâlâ hazretleri faizi haram kılmıştır. Verilen bir paranın fazlasıyla alınması olmaz, fazlalığı faizdir. Verilen bir buğdayın fazlasıyla alınması olmaz, fazla kilosu faizdir. Yalnız hadîs-i şerîfte bunun istisnası vardır: Gayrimüslim ülkelerde faiz İslâmî kanuna göre olmadığından, faiz mevcut olduğundan, gayrimüslim ülkelerde faiz işlemi müslümanla müslüman arasında vardır ama müslümanla o ülkedeki insanlar arasında yoktur. Çünkü onlar faizi haram bilmiyorlar, kendi şeriatlerine göre uyguluyorlar; veriyorlar, alıyorlar. Binâenaleyh; "Orada alınabilir." diye fıkıh kitaplarında yazılır.

Bu soruyu soran şimdi Avustralya'da oturduğuna göre, Avustralya'daki bir bankaya para yatırıp o hadîs-i şerîfe göre, yani -Fikri Yavuz'un burada satılan fıkıh kitabında da vardır- onun faizini kendisi de alabilir, bir başkasına da verebilir. Ama İslâm ülkesinde olmaz. Çünkü o zaman orada İslâm kanunlarına göre haram olan bir şey yapılmış oluyor. Burada bunların kanunlarına göre meşru olan bir şeyi bunlardan almak caizdir. Çünkü kendi kanunları meşru sayıyor. Usûl böyledir.

Fakat bu cevaptan sonra benim söylemek istediğim bir husus var: Para çok büyük bir kuvvettir. Sermaye çok büyük bir kuvvettir. Bunu kullanmasını bilen insan bundan çok büyük istifadeler sağlar. Sağladıkları için bunu kullanmasını bilen bankalar, müesseseler faiz vererek para topluyor ve kullanıyor; kuvvetten istifade ediyor, büyük kârlar elde ediyor. Binâenaleyh, bu kârların faize verilmeden mümkünse insanın bizzat kendisi tarafından kullanılmasını sağlamak lazımdır. Bu daha iyidir. Bir başkasını kuvvetlendirmek yerine, insan bu işi kendisi yaparak kuvvetlendirme yoluna gitmelidir.

Hatta onun için ben diyorum ki -dergide de yazdım- birisinin malını aldığınız zaman ona yardım etmiş oluyorsunuz, bir markayı aldığınız zaman o fabrikaya yardım etmiş oluyorsunuz. O halde bir malı almakla veya almamakla, birisiyle mücadele edebilirsiniz. "Protesto olsun." diye almamakla, boykot etmekle yapabilirsiniz. Mesela Sırplar müslümanları eziyor; "Sırpların mallarını almıyorum." derseniz, "Şu ülke Sırplara yardım ediyor, onun mallarını almıyorum" derseniz adamların yelkenleri suya iner, gelip yalvarmaya başlarlar. "Aman, tamam, dediğiniz olsun." derler. İslâm ülkeleri bir boykot yapsın, yapabilsin. Harp etmesine lüzum yok! "Siz Sırplar'ı destekliyorsunuz, biz de sizin mallarınızı boykot ediyoruz!" desinler, bu destekleyen herifler Sırplar'ın saldırganlığını bitirir. Onun için alışveriş bile önemlidir. Bunu herkes bilmiyor. Ekonomiyi iyi bilmiyor, ekonomik hayatın inceliklerini bilmiyor; onun için oyuna geliyor. İslâm ülkeleri paralarını yabancı ülkelerdeki bankalardan çekseler o ülkeler çöker. Paraları oraya götürüyorlar, onları kuvvetlendiriyorlar.

Bunlara dikkat etmek lazım. Allah bunlara razı olmaz. Bunları bilen insanların bu gibi incelikleri düşünmesi, parayı kendi imkânları içinde kullanması, alışverişi kendi desteklemek istediği kimselerle yapması çok modern, çok akıllı, çok güzel bir davranış olur.

Soru: Hocam İslâm'da evlenme konusunda yaş küfüvveti, denkliği var mıdır? Varsa kaç yaş olmalıdır?

Cevap: Hayır, yaş küfüvveti yok. "İslâm'da yaşları denk olacak." diye bir şey yoktur. Bunun misali başta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Hz. Hatice annemizle, validemizle 15 yaş farkına rağmen evlenmiştir. Kendisi 25 yaşında iken Hz. Hatice validemiz 40 yaşındaydı. Peygamber Efendimiz 40 yaşındaki bir hanımla evlenmiştir. Böyle bir şey bahis konusu değildir. Küfüv olması, denk olması sosyal yöndendir. Dinî ve sosyal yönden denkliktir. İtibar ve şeref yönündendir; yaşları farklı olabilir.

Hatta ben biraz hayretle müşahede ettim. Peygamber Efendimiz'in kızı Fâtımatü'z-Zehrâ annemize Ebû Bekir es-Sıddîk bile talip olmuş. Babası yaşında. O zamanın örfünde anlaşılıyor ki yaş farkı önemli değil. Küçük bir kimseyi de alabiliyorlar, büyük bir kimseyle de evlenebiliyorlar. Tabi Peygamber Efendimiz, Fâtımatü'z-Zehrâ validemizi Hz. Ali Efendimiz'le evlendirmiş, onu uygun görmüş. Ama ötekiler Peygamber Efendimiz'e damat olmayı istedikleri için "o şerefi kaçırmayalım" diye böyle teklifte bulunabilmişlerdir.

Bazı sahabe, mübarek insanlar kendi kızlarını; sevdikleri, dinî bakımdan makamı yüksek bazı kimselere kendileri teklif ettikleri de olmuştur. "Uygun görüyorsanız kızımı size verebilirim, nikâhlayabilirim." diye, yaş farkı yüksek olduğu halde böyle şeyler de olabilmiştir.

Buradan anlaşılıyor ki İslâm'da evlilik konusunda çok büyük bir müsamaha ve genişlik vardır. Böyle bir serbestlik vardır. Evlilik kolaydır. Yaş çok bahis konusu değildir. En büyük faktör dinî durumudur. Her iki taraf da dindar, salih, âbid, mânevî bakımdan makamı yüksek bir insan olması aranmıştır; başka şeye bakılmamıştır.

Tâbiînden bir alimin dünya güzeli bir kızı varmış, saraydan halife oğluna istiyor. Bunu sezer sezmez; "halife gelecek, kızı isteyecek" diye temiz, takvâ ehli bir talebesine;

"Ben kızımı sana vermek istiyorum." demiş.

"Hocam! Benim param yok, pulum yok; yoksulum." dese de ona vermiş, kızını saraya göndermemiştir, halifenin çocuğuyla evlendirmemiştir.

"Saraya giderse dindarlığı bozulur, takvâdan uzak bir ömür sürer." diye sakınmıştır.

Bu hususlarda İslâm'ın anlayışı biraz farklıdır. Kızlar da annelerine, babalarına; "eyvallah" demişlerdir, "ben ona varmam, onu istemem" diye tepki göstermemişlerdir. Bu iş böyle yürümüştür.

Soru: Futbol topunun dinimizdeki yeri nedir? Yasakları var mıdır? Varsa nelerdir?

Cevap: Futbol vakit öldürmek, boşa vakit geçirmek bâbında belki uygun olmayabilir. Ama İslâm'da spor vardır. Bedeni yetiştirmek, geliştirmek ve bedenî kabiliyetleri ilerletmek bakımından yapılan sporlar teşvik edilmiştir. Cihada askerî amaçlı faydası olacak şeyleri yapmak uygun olabilir.

Soru: Avustralya'da bankadan borç para çekilerek hacca gidilebilir mi?

Cevap: Hayır! Borç parayla hacca gidilmez. Bir insanın hacca gitmesi için kendisinin zengin olması, hacca gidecek kadar bir paraya sahip olması gerekir; öyle gidilir.

Soru: Geçen sohbetlerinizde kul hakkından bahsettiniz. İşçi bulmanın insanlara verdiği para kul hakkı oluyor mu? Bu konularda açıklama yaparsanız seviniriz.

Cevap: İşçi bulmanın insanlara verdiği para. "Burada devlet, işsiz olanlara para veriyor." demek istiyor, değil mi?

Bu bir sosyal sistemdir. Devlet düzeni, herhangi bir şekilde çalışamayan bir insanın aç açık kalmasını istemediği için "dilenmesin, kendi onuruyla yaşasın" diye bir sosyal sistem kurmuştur. Bunu böyle çalıştırdığı için almakta bir mahzur yoktur. Devletin zaten böyle şeyleri yapmaya hakkı vardır, biraz da görevidir. Bu gibi şeyleri toparlaması gerekiyor, dilendirmemesi gerekiyor.

Soru: Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh'ın ordusuyla Hz. Âişe anamızın ordusu arasındaki savaşta bir çok sahabe şehit edilmiştir. Bunların birbirlerine silah çektiğini biliyoruz. Sizin bahsettiğiniz hadîs-i şerîfe göre bunlar cehennemde mi olacaklardır?

Cevap: Tabi o acı bir olaydır. Ve hakikaten iki tarafta da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sahabesi olan mübarek insanlar, isimler vardır. Bunlar hakkında ulemâmız; "Onlar içtihat farkından dolayı bunu yaptılar; o öyle içtihat eyledi, bu böyle içtihat eyledi, ondan oldu." demişlerdir. Dilerim ki Allah onlara rahmetiyle muamele etsin. Müçtehit içtihadından dolayı hatalı bile olsa sevap kazanır. İnşaallah cehenneme gitmezler. Temennimiz odur. Tabi bilmiyoruz, Allah'ın ne muamele edeceğini bilemeyiz. Ama iki tarafta da çok güzel isimler var.

Bu gibi olaylar her millette olabilir. Siz duruyorsunuz, birisi geliyor size bir tane yumruk patlatıyor veya omuz atıyor, bir çelme takıyor, kavgayı başlatıyor. Mecbur kalıyorsunuz, savunma durumunda kalıyorsunuz. "İşi başlatan zalimdir. Asıl zulüm ondadır." denilir.

Fakat burada, onların olaylarında öyle fitneler olmuştur ki iyi ki biz o fitnelerin içinde değildik, o fitnelere karışmadık. Şimdi dilimizle karışıp da günaha girmek akıllıca bir şey değildir. Çünkü ona baksan bir türlü, buna baksan bir türlü. Birisi Peygamber Efendimiz'in hanımı, ötekisi Peygamber Efendimiz'in damadı, amcazâdesi. İkisi de sahabe. Peygamber Efendimiz; "Benim ashabım aleyhinde konuşmayın." diyor Onun için büyüklerimiz sahabeye karşı edeplerini takınmışlar; "Onlar kanaat olarak öyle içtihat etmişlerdir. Doğru gördüğü yolda mücadele etmişlerdir. Nefsânî bir sebepten olmamıştır. İnşaallah içtihadından dolayı iki taraf da sevap almıştır." diye bir yorum getirmişler. Biz de öyle olmasını temenni ediyoruz.

Soru: Ben çocuklarımın akika kurbanını kesmedim. Akika kesmek gerektiğini yeni öğrendim. Şimdi ne yapmam lazım?

Cevap: Akika her zaman kesilebilir. İlk zamanı çocuk doğduğu haftadadır, ilk yedi gün içindedir. Ama ta ileri yaşlara kadar kesilebilir. Hatta bir insan kendisinin akikasının kesilip kesilmediğini bilmiyorsa anası, babasına sorma durumu da kalmamışsa, kendisi kendisine akika kesebilir. Akika tavsiye edilmiş bir kurbandır. Eti etine, kemiği kemiğine, her azası her azasına cehennemden âzat olmasına vesile olacağından, Avustralya'da da koyun sudan ucuz olduğundan erkeklere iki tane, kızlara bir tane akika kesmek çok uygun olur. Bizim Türkiye gibi değil, burada gayet kolay.

Soru: Selam verirken öncelik önce gelene mi, orada bulunana mı aittir?

Cevap: Selam vermek topluluğa girene aittir. Dışarıdan gelen es-selamü aleyküm diyecek. Dışarıdan gelene aittir. Geçen, duranlara selam verir. Gelen önce verecek. "Önce gelene mi ya da orada bulunana mı aittir?" sorusunu ben böyle anladım, böyle cevaplandırdım. Başka bir mânası var mı?

"Önce gelene ya da orada bulunana mı aittir?"

Herhalde önceden gelmiş oturmuş insanlar var, sonra bir başkası geliyor; bu mu selam verir, ötekisi mi? Herhalde onu kastediyor. Yoksa "Bir kalabalık var, onların önündeki mi selam verecek?" mânasında mı? Eğer öyleyse bir yere bir grup halinde gelinince hepsi ayrı ayrı selam vererek selam yağmuruna tutmaz; bir tanesi selam verirse grubun da yerine geçer. Böyle bir şey kastedilmişse onun da cevabı odur. Buraya on kişi gelse bir tanesi selam verince olur.

Soru: Her şeyh kendisinden sonra gelene yazılı, imzalı icazet vermek zorunda mıdır?

Cevap: Hayır, örfte böyle değildir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Ebû Bekir es-Sıddîk'a vermesinde, işareten kendisinin yerine onu imam seçmesiyle olmuştur. Bazen şûra ile olmuştur, bazen kavlî olmuştur, bazen fiilî davranışla olmuştur, bazen de yazılmıştır. Ama yazı mecburiyeti yoktur, mühim olan rıza ile sözle "Ben, benim yerime bunun geçmesini istiyorum." demesidir.

Soru: Bize Hakyol Vakfı, İlim Sanat Vakfı, dergiler, televizyon ve radyo çalışmaları ve Hakyol Vakfı'na bağlı diğer kuruluşlar hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap: Teşekkür ederim. Bunlardan uzun boylu bahsetmeyi ben de isterim ama öğle namazı kaçar, öğle yemeği yiyemezsiniz, ikindi namazı gelir, akşam olur diye de korkarım. İsterseniz eûzu besmeleyi çekip başlayayım isterseniz bunu yavaş yavaş anlatabileceğimiz başka bir zamana bırakalım.

Bizim üç tane vakfımız var.

Bir İlim, Kültür, Sanat Vakfı; bu kelimelerin gösterdiği çalışmaları yapıyor. Bilimsel çalışmalar yapıyor, kültürel çalışmalar yapıyor, sanat çalışmaları yapıyor. Toplantılar, sempozyumlar, kitap neşri, eğitim vesaireler.

Hakyol Vakfı'mız var, eğitim dostluk ve yardımlaşma vakfıdır; eğitim işlerinin her çeşidiyle meşgul oluyor. Yardımlaşma, zekât toplama, sadaka verme, fakirlere yurt içinde yurt dışında hayır gönderme; dostluk, müslümanlar arasındaki muhabbetin gelişmesi, grupların birbirleriyle tanışması gibi çalışmaları yapıyor. Dergiler çıkarıyorlar, radyo yayınları yapıyorlar, her dalda eğitim çalışmaları var.

Bir de Sağlık Vakfı'mız vardır. Sağlık Vakfımız da sağlık problemleriyle ilgili çalışmalar yapıyor. Klinikler açıyor, hastaneler açıyor, sağlık faaliyetleri var, sağlık taramaları yapıyor, dergiler çıkarıyor; böylece hizmetleri götürmeye çalışıyor.

Yüzlerce derneğimiz var. Derneklerimizin bir kısmı Çevre-Kültür dernekleridir. Çevreyi güzelleştirmek, orman tesis etmek, kültürel çalışmalar yapmak gibi çalışmalarımız var. Kadınlarla ilgili derneklerimiz var. Kadın derneklerimiz kadınların meseleleriyle ilgileniyor, çocukların eğitimiyle ilgileniyor, kreşler anaokulları açıyor. Kadınlarla ilgili kültürel çalışmalar ve yayın çalışmaları yapıyor.

Soru: Hocam iki müslümanın birbirine vurması yasak. Bir müslüman kardeş; "Sen bu gruptan ya da bu cemaatten çıkacaksın, ben o hocayı sevmiyorum; çıkmazsan seni döverim, dövdürtürüm" derse, tehdit edilen ne yapsın? Cemaati, hocayı mı terk etsin, yoksa tehdit edenle mücadele mi etsin? Açıklar mısınız?

Cevap: Bu tehdit haksız ve mantıksız bir tehdittir, zulümdür. Birisine böyle baskı yapmak efeliktir, kabadayılıktır, zorbalıktır. Bu doğru değil! Zorbalığa taviz vermek de doğru değil.

Bizim bir arkadaşımızı anlatıyorlardı. Hudutta, hacca gidecek, rüşvet istemişler. Bavulunu yere koymuş, rahat bir yere oturmuş;

"Ben rüşvet vermem. Rüşvet vermeyince siz de beni epeyce uğraştıracağa benziyorsunuz, şöyle bir rahat oturayım." demiş, bakmışlar ki hacı efendi hiç öyle bir insan değil, "aman, geç" demişler. Karayoluyla hacca giden kardeşlerimizden bir grup, Hicaz'da anlattılar, yine böyle rüşvet almak için zorluk çıkarmak istemişler. Onlar da müsaade etmemişler. Yani haksızlıkla mücadele etmek de önemlidir.

Bilmem duydunuz mu, o hadîs-i şerîfi ilk okuduğum zaman ben çok etkilendim:

Bir insan dağ yolunda, çöl yolunda, ıssız bir yerde giderken önüne haramîler çıksa, "çık paraları, sökül paraları, ver malını!" dese ne yapacak?

Peygamber Efendimiz diyor ki; "Malını korumak için çarpışan, ölen şehittir."

Ben sanıyordum ki "al paraları, malımı" diyecek, canını kurtarıp geçecek. "Malını korumak için çarpışan şehittir." diyor. Demek ki yüz vermemek lazım. "Müslüman böyle bir şeyde eyvallah demez." diye bilecek. Yüz verilmeyecek. Tabi bu da önemli bir şeydir.

Soru: Kadınlar altın, yani ziynet eşyası, huliyyât takabilir mi?

Cevap: Takabilir. Erkekler takamaz. Altın bu ümmetin erkeklerine yasaktır. Yüzük olsun, künye olsun, başka şekilde olsun olmaz; erkekler sade olacak. Böyle bir şey yoktur. Kadınlar takabilir.

Altını, gümüşü biriktirip de Allah yolunda sarf etmeyenlere cehennemde azap edileceğine dâir âyet-i kerîme var; Bunun üzerine sahâbe-i kirâm çok üzülmüşler, korkmuşlar, ağlaşmışlar. O zaman Peygamber Efendimiz; "Farz olan hizmetleri, mâlî hizmetleri yapar, zekâtını verirse olabilir." buyurmuştur. Dinî hizmetlerini, hayrını, hasenâtını yaptıktan sonra bir kadının huliyyâtı, küpesi, bileziği, yüzüğü olabilir; takabilir, kadınlar için müsaade var. Kadınlar için ipek giyinmeye de müsaade edilmiştir.

Bak burada kadınlar hiç ses çıkarmıyorlar, bak erkeklere yok işte. Hani "Kadın erkek eşitliği yok." derken kıyamet koparan o feministler burada gık demiyorlar. Bak onlara altın takmak var, erkeklere yok. İpek giymek var, oh serin serin ama erkeklere yok. Demek ki mâkul ölçüler neyi gerektiriyorsa İslâm onu gösteriyor.

Soru: Ölünceye kadar doğru yolda kalmak ve sapıtmamak için neye dikkat etmemiz lazım?

Cevap: Haram yememeye; Allah'ın ahkâmına, şeriatin ahkâmına uygun hareket etmeye dikkat etmek lazım. Takvâ sahibi olmak lazım. İhlâslı olmak lazım.

Soru: Takvâyı ve ihlâsı nasıl elde edebiliriz?

Cevap: Takvâlı olmayan takvâyı, ihlâslı olmayan bir insan ihlâsı nasıl elde eder? Takvâlı, ihlâslı insanlara bakar; takvânın, ihlâsın ne olduğunu kitaplardan okur, öğrenir, sevabını anlar; takvâsızlığın, ihlâssızlığın insanın başına ne belalar getireceğini öğrenir, bu bilgilenmeden sonra uyanırsa uyanır.

Onun için tavsiye ederim; İmam Gazzâlî hazretlerinin İhyâu ulûm'unu okuyun. Küçük kitaplar da vardır; Kimyâ-ı Saâdet, Âbidler Yolu gibi daha isimlerini hatırlayamadığım başka kitaplar da olabilir. O kitapları okuduğu zaman olur.

Bir de benim size tavsiye edebileceğim pratik bir yol; hakikaten dinî bakımdan çok kaliteli insanların, büyük zâtların hayatlarını okumak. Bu konuda çok tesirli oluyor. Evliyâullahın hayatını, menâkıbını okumak insana çok tesir ediyor. O halde tavsiyem; işe ilk önce peygamberlerin hayatlarını okumakla başlayın.

Âdem aleyhisselam ne yapmış? Nuh aleyhisselam'ın hayatı nedir?

Yakup, Yusuf, Eyüb aleyhimü's-salavâtü ve't-teslîmât gibi peygamberlerin hayatını okuyun çünkü en büyük insanlar onlar. Ondan sonra sahâbe-i kirâmın hayatını okuyun. Biz mecmualarımızda Sahabe Hayatından Tablolar diye iki cilt bir eser verdik. Bunları okumamışsanız okuyun. Sonra Tezkiretü'l-evliyâ'yı okuyun. Sonra Tabakâtu's-sûfiyye kitaplarını okuyun. Bunlar evliyâullahın hayatlarını güzel anlatan kitaplar. Mustafa Necati Bursalı'nın eserlerini de çok beğeniyorum, birkaç tanesine baktım, gayet güzel anlatıyor, yazıyor. Oradan insana bir aşk ve şevk geliyor; onun çok faydası var.

Soru: Hocam bazı kardeşlerimiz paralı günler yapıyor, ziyafet veriyorlar. Ne derecede uygundur? Açıklar mısınız?

Cevap: Bu paralı günlerin ne olduğunu bilmiyorum ama şöyle bir şey mi? Kadınlar bir yere davet ediliyor, herkes oraya geldiği zaman, mesela bir altın getiriyor veya 100 dolar veya 50 dolar koyuyor ortaya. Ertesi hafta öteki arkadaşın evine giderken yine herkes 10 dolar, 100 dolar, neyse bir para koyuyor; böylece devrediyor. Kendi aralarında kararlaştırmış oluyorlar. O gittikleri arkadaşın evinde, elinde gelen arkadaşların sayısı kadar, tayin edilen para kadar bir birikim oluyor; o birikimi ile topluca bir ihtiyacını karşılıyor. Bir dahaki hafta ona, bir dahaki hafta ona, bir dahaki hafta ona oluyor. "Mekanizma buysa bir eşitlik olduğundan ve yardımlaşma olduğundan bir mahzuru yoktur." diye düşünüyorum. Başka türlüyse bana öğretin, anlatın.

Soru: Camide olan bazı olaylardan dolayı aileler arasında dargınlıklar, kırgınlıklar sürüp gidiyor ve buna çok üzülüyoruz. Tabi kardeşler arasında olunca da durum daha kötü oluyor. Buna bir açıklık getirir misiniz?

Cevap: İslâm'da dargınlık yoktur. Bir müslümanın bir müslümana üç günden ziyade dargın kalması haramdır. İçki gibi haramdır, zina gibi haramdır, hırsızlık gibi haramdır, kumar gibi haramdır. Dargınlık yok! Barışacak! Bu barışmak istiyor da ötekisi barışmamış. Duyuyoruz; iki kişiyi barıştırmaya getirmişler, bu elini uzatmış, ötekisi yumruğunu sıkmış. İnat ediyor, elini uzatmıyor, yumruğunu sıkıyor. Bu yumruğu sıkan hapı yuttu. Çünkü bütün günah bunun üzerine yüklendi. Ötekisi elini uzattı, bu yumuşamadı. Bütün günah buna, barışmayana geldi. Buna rağmen yine de ümidi kesmemek lazım. Hadîs-i şerîfleri yazıp yazıp göndermek lazım; "Bu yaptığınız doğru değildir, ayıptır, günahtır." demek lazım.

Soru: Size karşı kalbinde fesat taşıyıp da hâlâ sizden aldığı tarikat dersine devam edenler oluyor, bu oluyor mu?

Cevap: Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde;

İnne'l-ahde kâne mes'ûlâ. "Allah bir kişinin yaptığı ahidden hesap sorar. Ahdini bozduğu zaman cezasını verir." Buyuruyor

Bir insanın onunla bununla darılması ayrı da, hocasıyla darılması kadar kötü bir şey olamaz! Düşünün, sahâbe-i kirâmdan birisi Peygamber Efendimiz'e darılsa ne olur? O kadar aynı mahiyette olan saçma bir şeydir. Üstelik ben ona bir şey yapmamışsam...

Ben İstanbul'da, Türkiye'de kendi halimde yaşayıp dururken burada bazıları bana düşman olmuşsa buna Allah razı gelmez.

"Efendim politik kanaatinizden dolayı böyle oluyor."

Ben o politik kanaatimde haklıyım. O politikacı kardeşler de benim ihvanım idi, talebem idi ve beni çok methediyorlardı, Almanya'ya davet ediyorlardı, cami cami dolaştırıyorlardı;

"Bu bizim büyük hocamızdır, bundan ders alın." diyorlardı. Sonra;

"Hocaların da bize tâbi olması lazım. Hocalar bizim emrimizdedir." dediler. Biz dedik ki;

"Hocaların politikanın âleti olması İslâm'da yoktur, laiklik sisteminde vardır. İslâm'da, hocaların hâkimiyeti vardır. Bu sizin sisteminiz dinî sistem değildir, yanlıştır, böyle şey olmaz. Siz hocanın karşısına gelip hocanın nasihatini dinlemelisiniz. Eskiden yaptığınız gibi yapmalısınız; hocanın elini öperdiniz, nasihatini dinlerdiniz, ‘Efendim! Bir emriniz varsa yapalım.' derdiniz, böyle yapmanız lazım. Sizin bir meziyetiniz yoktur. Allahu Teâlâ hazretleri buna razı gelmez. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; el-ulemâü veresetü'l-enbiyâ. ‘Alimler peygamberlerin varisleridir.' buyurmuştur. Bu şerefi alime vermiştir. el-Umerâu veresetü'l-enbiyâ dememiştir. ‘Politikacılar, siyasîler, başkanlar peygamberlerin varisleridir.' dememiştir. Çünkü politikacı dini bilmez, hocadan öğrenecek. Onun için dini bilmeyen insanın başkan olması İslâm'da yoktur, laiklikte vardır; İslâm'da bunun tam aksi bir sistem vardır. Herkes dini bilen alimin emrindedir. Padişahlar bile alime eyvallah demişlerdir, intisap etmişlerdir. Alimin sözünü dinlemek vardır. Osmanlı padişahları o kadar tantanalı, saltanatlı padişahlar kendi başına bir şey yapabilen insanlar değildir; fetvaya göre yaparlar, fetva varsa yaparlar, yoksa yapmazlar. Osmanlı hükümdarları sanıldığı kadar hür insanlar değillerdir, icracı insanlardır. Bu sistem bozulduktan sonra tabi şimdiki düzen de bozulmuştur, iş çığrından çıkmıştır."

Soru: Rüyaların bize bir anlamı var mıdır?

Cevap: Evet, rüyalar önemlidir. Rüyaların salih olanları vardır, rahmânî olanları vardır, nefsânî olanları vardır, şeytânî olanları vardır. Cinsleri vardır. İnsan akşam aç yatarsa geceleyin rüyasında tavuk, kızartma, kebap görür. Bu nefsânî bir şeydir. Çünkü karnı acıkmıştır, rüya o tarzda olur. Şeytânî rüyalar vardır. Peygamber Efendimiz'e birisi gelmiş, diyor ki;

"Yâ Resûlallah! Rüyamda kafam kesilmiş; kendimi, kafamı elime almış, koşuyorken gördüm." Peygamber Efendimiz;

"Bu şeytânî bir rüyadır, böyle şeylere itibar etmeyiniz. Kafan kesildiyse onu nasıl gördün? Saçmadır bu." diyor.

Bir de rahmânî rüyalar vardır, doğrudan doğruya bir gerçeği ifade eden rüyalar vardır. Rahmânî rüyalar; güzel haller, güzel şeyler, nasihatler ifade eden rüyalardır.

Bir de bir ilerideki geleceği anlatan rüyalar vardır. Mesela Yusuf aleyhisselam'ın rüyası tahakkuk etti. Yusuf aleyhisselam zindanda arkadaşlarının kendisine anlattığı rüyaları yorumladı, onlar bilahare tahakkuk etti. Bir gerçeği Allah'ın insanın kalbine rüyasında doğdurduğu ve rüyada gösterdiği olaylar vardır.

Ben kendim dahi gördüm. Belki sizler de görmüşsünüzdür. İnsan ileride olacak olayla ilgili bir rüya görebiliyor, o olay sonradan öyle çıkıyor. Yani gördüğü şey çıkıyor. "Tamam, ben bunu görmüştüm" diyorsunuz. Bazı rüyaların çıktığına şahit olmuşsunuzdur. Az önce Hz. Âişe validemizin üç tane kamerin odasına geldiğine dair rüyasını söylemiştim.

Rüyanın gerçek olduğuna dair Kur'ân-ı Kerîm'den, hadîs-i şerîflerden kesin deliller vardır. Rüya bir önemli olaydır. Ama rüyayı değerlendirebilmek kolay değildir. Rüyanın yorumunu yapmak kolay değildir. Bazen bir gerçeği aksettirir bazen bir insanın nefsânî, şehvânî, şeytânî tarafını aksettirir. Onları birbirinden ayırt etmesini bilen insan lazım.

Osmanlılar'ın alimlerinden birisi -ismini söylemeyelim, gıybet gibi olmasın- bir rüya görmüş; "Şu zamanda öleceğim." diye yorumlamış. Kabir taşını yaptırmış, mezarını hazırlamış, vefat tarihini de yazmış. Halbuki gaybı Allah bilir. O zamanın büyük bir şeyhi var. "Rüyayı yanlış yorumlamış, o rüyanın yorumu öyle değildir." diyor. Hakikaten de o şahıs o tarihte ölmüyor. Demek ki rüyayı doğru yorumlamak da bir ustalık işidir. Bu da bir şeyh ama anlayamamış, ötekisinin dediği çıkmış.

Soru: "Peygamber Efendimiz'in zamanında Müseylime adında bir yalancı peygamber peydah olmuş." diye duydum. Acaba bu zamanda onun gibi şeyler var mıdır? Bize açıklar mısınız?

Cevap: Vardır. Her zamanda olmuştur. Peygamber Efendimiz'in zamanında yalancı peygamber çıktığı gibi, -ben de geçen gün derste söyledim- zamanımızda da bu işin istismarcıları vardır. Bugün de söyledim; "tuzak tarikatler" dedim, "misyoner şeyhler" dedim, bunların misallerini verdim. Tabi bunları çoğaltabiliriz. Her zaman vardır. Çok dikkat etmek lazım, gözü açmak lazım.

Soru: Hocam "komşuların senden razı olmazsa" sözünü açıklar mısınız?

Cevap: İyi komşuluk münasebetleri içinde olmamız lazım. Mümkünse ona bir zararımızın, kötülüğümüzün dokunmaması lazım. Onun bir kötülüğü bir zararı varsa sabretmemiz lazım. Komşu haklarına riayet etmemiz lazım.

Bütün bunlara rağmen komşu bizden razı olmuyor çünkü binbir çeşit insan var. Komşu haksız şeyler söylüyor, haksız işler yapıyor. Olmazsa olmaz. Köpeğin duası kabul olsa gökten kemik yağarmış. Haksız olduğu zaman, razı olsa ne olacak, razı olmasa ne olacak? Bir kıymeti yok. Ama haklı olarak senden bir şikâyeti varsa, ona bir zulmün, bir haksızlığın varsa o zaman kul hakkıdır, onu alabilir.

Genel olarak biz, komşularımızla iyi geçinmeye çalışacağız, hıristiyan bile olsa... Eğer bir komşu Müslüman ise hakkı bir kat daha katmerleniyor; daha iyi davranmamız lazım. Hem komşudur hem müslüman kardeşimizdir. Bir de akraba ise üç misli katmerleniyor; "Hem komşudur, hem müslümandır hem de akrabadır." diye daha çok dikkat etmek lazım.

Ama bazen olmadık sebeplerden hır çıkaranlar olabiliyor. Komşu sinirli oluyor. Mesela ben hatırlıyorum; aşağıdaki komşu hırsla çıktı yukarıya, "Bizim mutfağı su bastı." dedi. Olabilir, ben onların mutfağına su dökmüyorum ama borular tıkanmış olabilir, geri teper, su basabilir, bu mümkün. "Gel içeriye" dedim, aldım içeriye. Onların mutfaklarının üstündeki bizim mutfağı gösterdim. "Bak" dedim; "Ben bu mutfağın musluğunu, tezgâhını yeniden yapacağım diye, kırdım. Burayı kaç haftadır kullanmıyorum. Bizden bir damla su gitmesi bahis konusu değil." dedim. Kendi kusuru! Ama çocuğunu göndermiş. Kendi suyolunu kendisi tıkamış, musluğundan döktüğü su aşağıdan dışarıya çıkmış; ben yukarıdan döktüm sanıyor. Öyle bile olsa ne olacak? Benim kabahatim yok ki genel gider borusu tıkanmış oluyor, ben onun mutfağına dökmedim ama taşmış. Tamam, açarız, düzeltiriz, bir şey değil. Ama ben mutfağı zaten hiç kullanmamışım, yukarıyı hiç kullanmamışım; hışımla bize oğlunu gönderiyor. Memnun değil, kızıyor. Ne yapayım? Ben bir şey yapmadım ki. Yapmadan kızıyor. Böyle şeyler olabilir. O zaman bir şey icap etmez. Haksız olduğu zaman bir şey gerekmez.

Soru: İran'da İslâm cumhuriyeti olduğu halde -bunların mezhebi Şia'yı biz öyle işitiyoruz- bazı sahabîler hakkında kötü laflar söylüyorlar, böyle bir şey yapıyorlar mı? Siz de söylemiştiniz ki Rafsancâni Cuma namazı kıldırıyormuş. Bize bu meseleyi biraz açıklar mısınız?

Cevap: Şiî mezhebinin kolları vardır, çeşitleri vardır. Bunların insaflıları vardır, aşırıları vardır. Aşırılarına Gulât-ı Şiâ denir, "Şia'nın taşkınlık yapanları, aşırı gidenleri" mânasına geliyor. Onların içinden bazıları Şeyhayn'a küfrediyor. Şeyhayn; Ebû Bekir ve Ömer efendilerimiz -radıyallahu anhümâ- demektir. Onları kabul etmiyorlar, onlara ağır sözler söylüyorlar.

Tabi sahabeye ağır söz söylemek yoktur. Hz.Âişe validemiz ile Hz. Ali Efendimiz arasında problem olmuş olabilir. Bizim onların ihtilaflarına girmemiz doğru olmaz. Mesela annemiz ve babamız kavga etse araya girip, birisini tutup öbürünü dövecek miyiz? Bazı şeylerde doğru olmaz. Kötü söz söylemek Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfine aykırı. "Asla kötü söz söylemeyin." buyurduğu için doğru değildir.

İran'da Humeyni'nin yönetime gelmesinden, yönetimi elde etmesinden sonra Sünnîlerle bir yakınlaşma çabası oldu. "Sünnilerle kardeşiz" diye kardeşlik haftası ilan ettiler. Ziyaretler, konuşmalar oldu. Doğrusu bizi de İran'a çağırdılar; Tahran'da, onların en lüks otelinde, 21 gün kaldık. Bizi muhafaza ettiler, muhtelif yerleri gezdirdiler. Alimlerinin oturduğu Kum şehrine gittik. Bomba tehlikesi altında C-130 uçaklarıyla cepheye gittik. Dezful şehrine kadar gittik. Muhtelif şehirleri gezdik. Baktık namazları kılıyorlar, sözleri iyi vesaire. Bir yakınlaşma oldu.

Bu yakınlaşmayı teşvik etmek lazım; ihtilaf çıkarıcı şeyleri açmamak lazım. Yaraya tekrar tırnak atmamak lazım. Yırtığı büyütmemeye çalışmak lazım. Biz bunu yapıyoruz. Benim şahsen uygulamam, metodum bu. Müspet bir şeyi geliştirmek lazım. O bir el uzatmışsa, biz de uzatmalıyız; mümkün olduğu kadar yakınlaşma sağlamalıyız. Namaz niyaz inkâr edilmiyorsa, haramlar işlenmiyorsa, güzel şeyler yapılıyorsa onları devam ettirmek lazım. Ama namaz kılınmıyorsa, haramlar işleniyorsa o zaman onu da söylememiz lazım. Çünkü biz Allah'a karşı sorumluyuz, Allah razı gelmez. "Kulu razı edeceğiz." diye Allah'ı darıltamayız. Allah'ın gazabına uğrayacak şeyi "Kul memnun olsun." diye de söyleyemeyiz. Hakkı söylemek vazifemizdir.

Peygamber Efendimiz:

Zül mea'l-hakkı haysu zâle. "Hak nereye giderse hakla beraber ol. Hakkın yanında ol. Hak nereye doğru hareket ederse, nerede pozisyon alırsa orada, onun yanında ol." buyuruyor.

Biz hakkı tutarız. Bir de basiretle hareket ederiz; düşmanlıkları alevlendirmeyiz, yangına benzin dökmeyiz, söndürmeye çalışırız. Tarihî yaraları sarmaya çalışırız. İran bizim komşumuzdur. İçinde @'dan fazla Türk vardır, Türk ırkından insan vardır. Sünnîler vardır. Aynı tarihi paylaşmışız. Büyük Selçuklu İmparatorluğu oraya da hakim olmuş, Anadolu'ya da hakim olmuş. Sonradan birtakım ihtilaflar çıkmış, bazı savaşlar olmuş, seferler olmuş; Otlukbeli harbi, Çaldıran harbi, vesaire. Tarihte onların sebepleri vardır. Tarihteki hadiseleri şu ana taşımamıza lüzum yoktur.

Avustralyalılarla da harp etmişizdir. Anzakları Gelibolu'ya göndermişlerdir. Bizim dedelerimizi, amcalarımızı öldürmüşlerdir. Şimdi devlet değişmiştir. Onlar da, biz de değişik bir pozisyon içinde bulunuyoruz. Dünya budur. Almanlar Paris'e hücum etmişlerdir, Fransa'yı yıkmışlardır, Manş denizine dayanmışlardır, ikinci cihan harbinde oraları istila etmişlerdir. Ondan sonra yenilmişlerdir. Şehirleri yakılmış yıkılmıştır, yağmur gibi bomba atılmıştır. Şimdi Avrupa Devletleri Topluluğu olarak iş birliği yapıyorlar.

Neden?

Akıl, mantık onu gerektiriyor.

Akıl, mantık, ilim, irfan, iz'an, din, iman, Allah'ın rızası, Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi neyse, biz de onu yapmaya çalışmalıyız. İran'la mutlaka dost olmalıyız. Yunanistan'la, Bulgaristan'la, Fransa'yla, Almanya'yla dostluk düşünürken İran'la dostluğu düşünmemek çok yanlış olur. Çünkü ötekilerin dini bize daha uzak. Bunun mezhep farkı bile olsa hiç olmazsa müslümandır; ezanı var, namazı var, ehvendir, mutlaka dost olmalıyız.

"Suriye'yle, Irak'la, İran'la dost olmamız lazım." diye düşünüyorum.

Ve bu konuda biz grup olarak bu istikamette çalışıyoruz.

Soru: Türkiye'de dergâhımızın televizyon kurma çalışmaları var mı?

Cevap: İlk adımımız radyo çalışmalarımızdır. Muhtelif şehirlerde radyo çalışmalarımız var, stüdyolarımız var ve şu anda yayın yapıyoruz. Fakat bir televizyon yayını yapmak çok pahalı bir şey. Televizyon yayını bir günde birkaç milyar para yiyor. Onu yapacak gücümüz yok. Ama onunla ilgili çalışmamız var.

Soru: Hocam bir müslüman Allah'ın emirlerini hiç kusursuz yerine getiriyor. Yüzü gülmeyip karşısındakini rahatsız ederse ne olur?

Cevap: Namazını kılıyor, hiç kusursuz vazifelerini yapıyor ama yüzü gülmüyormuş. Yüzü gülmezse gülmemesine biz karışamayız çünkü bazen yüzü gülmemek takvâdan olabilir. Âhireti düşünüyordur; "Allah beni affedecek mi?" diye düşünüyordur, mahzundur. Mahzun olmak bir kusur değildir. Ama Peygamber Efendimiz;

Tebessümüke fî vechi ehîke leke sadakatün. "Müslüman kardeşinin yüzüne mütebessim bakmak bile senin için bir sadakadır." Buyuruyor

Demek ki Efendimiz'in istediği bu. Sen mahzunsan mahzunluğunu geceleyin yap; seccadede ağla, tesbihini çek ama benim karşıma geldiğin zaman mütebessim ol. Beni rahatsız edecek kadar çatık kaşlı, soğuk durma. Efendimiz'in tavsiyesine uygun olmuyor. Herkesin mümkün olduğu kadar tatlı dilli, güleç yüzlü, sevimli, sempatik olmaya çalışması lazım.

Soru: Hocam abdest alırken bir işim düşer de birisiyle konuşursam, bir de namazda dört rekat bitirdim, öbür namaza başlamadan yine birisiyle konuşursam ne olur?

Cevap: Bir şey olmaz. Abdest alırken aslında abdestin duaları vardır, onları okuyacak ama birisi bir şey söyledi, onu cevapsız bırakmak olmayacak; söylersin, yine devam edersin, bunun bir mahzuru yok. Sünneti kıldın, birisi geldi bir şey söyledi, cevap verirsin. Ağzını fermuarlayıp konuşmamaya lüzum yoktur, konuşulabilir. Gerçi konuşmadan ibadete devam etmek daha iyidir ama zaruret olmuştur, zaruret olunca konuşulabilir, bir mahzuru yoktur.

Soru: Gavs nedir? Kutub nedir? İkisi arasında ne gibi fark vardır? Dünyada evliyâ derece derece mi olur? Bu dinî yönden nasıldır?

Cevap: Gavs evliyânın en yüksek rütbelisidir. Ona kutbu'l-aktâb da denilir, kutublar kutbu da denilir. Gavs dünya üzerinde bir tanedir. Onun iki yanında imameyn denilen iki kutup vardır. Onların altında nücebâ, nükebâ, ümenâ, büdelâ denilen, sırasıyla yediler, kırklar, üç yüzler vardır. Hepsinin mertebeleri vardır. En yükseği gavsu'l-a'zam hazretleridir. Büyüklerimiz böyle bildiriyor.

Soru: Dünkü konferansta evliyâullah olmayan bazı kişilerin bile gönülden geçenlerini bildiklerinden bahsetmiştiniz. -Gönülden geçeni değil, kafadan geçen. Yani kafasında bir bilgi var, onu okuyor, oradan alıyor. Yani elinde kaç tane taş olduğunu filan biliyor.- Acaba bu bir altıncı his midir? Yoksa bugün söylediğiniz gibi ruhu kuvvetlendirmek midir?

Cevap: İkisi aynı kapıya çıkıyor. Altıncı his dediğimiz, ruhu kuvvetlendirme işi olabilir. Bazı insanlar jimnastik sayesinde birtakım bedenî kabiliyetler elde ettiği gibi ruhî egzersizlerle de bir şeyler elde edebiliyorlar, bazı şeyleri yapabiliyorlar. Bu çok önemli değildir. Bir başarıdır ama bunu bir budist de yapabiliyor, bir brahman da yapabiliyor, bir başka şahıs da yapabiliyor, bir hokkabaz da yapabiliyor. Mühim olan istikamettir, Allah'ın emirlerine uygunluktur, günahlardan uzak durmaktır.

Soru: Kişinin mürşidine karşı olan davranışlarından; karşılama, el öpme, oturma, kalkma, konuşma hürmeti nasıl olmalıdır? Ashâb-ı kirâmın Resûlullah Efendimiz'e karşı, geçmişteki sâdık müritlerin mürşitlerine olan davranışlarını onlardan örnekler vererek açıklar mısınız?

Cevap: Bunu isterseniz bir ders konusu olarak önümüzdeki sohbetlerde anlatalım.

Soru: Bir kardeşimiz evveliyatta, bilmeden vücudunun `'a yakınına dövme yaptırmış. Şu anda kendisi çok pişman. Bu dövmelerin izalesi de mümkün değil. Ne önerirsiniz?

Cevap: Cahiliyet döneminde yapılmış, sonra pişmanlık duyulmuş. İzalesi mümkün olmayınca tevbe edecek, Allah'tan affını dileyecek. Biz de temenni ederiz ki Allah affeylesin. Çünkü artık kendisine işlemiş oluyor, çıkması mümkün olmuyor.

Soru: Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Ebû Bekir Efendimiz'e gizli zikir metoduyla irşat yetkisi verdiği, Hz. Ali Efendimiz'e de sesli zikir metoduyla irşat etme yetkisi verdiği söyleniyor. Gerek bizim tarikatlerimiz, gerek diğer tarikatler silsilelerini iki koldan Hz. Peygamber'e ulaştırıyorlar. Bunun böyle olduğuna dair kitâbî delillerimiz nelerdir? Eserlerin isimlerini lütfeder misiniz?

Cevap: Medine'ye hicrete başladıkları zaman, müşriklerden saklandıkları Sevr mağarasında Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Ebû Bekir es-Sıddîk'a gizli zikri telkin ettiği, "Dilini damağına yapıştır, ağzını kapa, içinden zikir yap." diye söylediği yazılıyor. Onu tarih kitaplarında arayıp sayfaları da söylememiz lazım. Hz. Ali Efendimiz'e de âşikâre zikri, sesli olarak zikretmeyi tarif ettiği tasavvuf kitaplarında bildiriliyor. O kaynakları şu anda, şuradaki imkânlarımla söyleyecek durumda değilim.

Ömer Ziyâeddîn-i Dağıstânî hazretlerinin Fetvalar kitabına bakılabilir ama "Onlar sonradan yazılmış." diyebilir. Onların asıl kaynaklarını sorarsa o zaman da araştırmak lazım.

Soru: Biraz ailenizden bahseder misiniz? Kaç tane çocuğunuz var? Kaç tane torununuz var? Merak ediyoruz. Sizi tanımak istiyoruz.

Cevap: İyi ki kısa bir soru sordular. Üç tane çocuğum var. Birisi erkek, ikisi hanım. Hepsinden de torunum var. Torunlarımın sayısı yedi tane. Oğlumdan bir tane olmak üzere, kızlarımın her ikisinden de üçer tane olmak üzere yedi tane torunum var.

Allah hepimizin evlatlarını hayırlı evlatlar eylesin. Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Sayfa Başı