M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (168)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Bir güzel kâğıt geldi, onu okuyacağım. Altında imzası var, mertçe kardeşimiz imzasını da atmış, Allah razı olsun. "Selamünaleyküm, değerli hocam." diyor. Bakın ne diyor arkasından. Oyun değil, şimdi ben ismini okusam, kalk ayağa desem, kalkacak bir arkadaş. Mecmuada da neşredeceğim bunu.

"Ben de Aleviyim. Caferî mezhebindenim. Tunceli doğumluyum. Burada hem okuyorum, hem de başsız bırakılan, Marksistlerce kullanılan ve aldatılan Alevî kardeşlerimi özüne döndürmek, ehl-i beytin yoluna döndürmeye çalışıyorum. İyi ağabeylerle görüşüyorum. Bizim adımıza konuşanlar Alevî değil, dinsiz kişiler. Bizlere de yardımcı olur musunuz?"

Cevap: Başüstüne, yani severek, elimizden geldiği kadar kardeşlerimizin hizmetindeyiz.

Muhterem kardeşlerim!

Benim İstanbul'da da tanıdığım Alevî ihvanım, kardeşlerim var. İhvanımız yani eli tespihli kardeşlerimiz var. İnsaflı, tahsilli insanlar, doktor oldular. Böyle dindar kızlarla evlendiler, güzel aileler kurdular.

Şunu bir kere söyleyeyim; Alevî deyince herkesi defterden silmeyin. Bu düşmanlığı kaldıralım. Bak, görüyorsunuz namazlı, niyazlı, tespihli kardeşlerimiz var içlerinde. Yani, kim ne söylüyor, söylediği söze bakın. Hz. Ali Efendimiz'in güzel bir sözü var, çok güzel bir sözü var. Diyor ki;

"Hakkı insanlara bakarak tespit etmeye çalışma, hakkın ne olduğunu bil, kimin hakkı söyleyen insan olduğunu anlarsın, insanları o zaman iyi değerlendirirsin." Hakkı bilmek, doğruyu bilmek, çok önemli.

Doğru nedir?

Doğru Allah'ın yoludur, Kur'ân-ı Kerîm'in yoludur, Peygamber Efendimiz'in yoludur. Tamam, bunu bildik mi, her şey düzelir. Bak, ne kadar güzel kardeşlerimiz var. Allah razı olsun, ismi bende, şimdi ben bunu böyle katlayacağım, koyacağım, dergimde de inşaallah bunun yazısını yazacağım. Allah razı olsun, Allah hayırlı hizmetlere muvaffak etsin.

Ben Avustralya'da da [görüşmeler

konuşmalar] yaptım. Avustralya'ya gittiğim zaman orada duydum ki bu Sivas hadiseleri olunca [bizim aleyhimize konuşmalar olmuş.]

Muhterem kardeşlerim!

Sivas hadiselerini biz yapmadık. Yani biz dediğim ehl-i sünnet yapmadı, Sivas hadiselerinde oteli yakan insanın sarhoş olduğu ortaya çıktı ve böyle başka gayeli insanlar olduğu ortaya çıktı, bu işin tertip olduğu ortaya çıktı. Neyse, o ayrı bir fasıl, mahkemede filan… Ama Sivas olaylarının arkasından Avustralya'da çok aleyhte sözler söylenmiş; Türk radyosunda dine, imana, Kur'an'a, şeriata çok sövülmüş. Sövmüşler açıkça… Böyle çok dinsizlik yapmışlar yani.

Ben dedim ki kimler yapmış bunu?

Aleviler!

Kimse cevap da verememiş. Dedim ki, tamam… Alevîlerin merkezine gidelim, hangi şehirdedir bunlar?

Falanca şehirde… Oraya gittik, onların derneklerine gittik. Dedik ki; "Biz sizi ziyarete geliyoruz." Geçtik karşılarına oturduk, böyle kalabalık, onlar da karşımıza oturdu. İçlerinde tahsillileri, şairleri, ozanları, yazarları var, hepsi var. Dedim ki;

"Ben Câfer-i Sâdık Efendimiz'in yolundanım." Hani, bizim Nakşî tarikatında pirimiz Hz. Ali Efendimiz bir pirimiz, bir pirimiz de Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz. Ama iki kanaldan da silsile devam ediyor, Câfer-i Sâdık Efendimiz'de birleşiyor, oradan da devam ediyor. Yani ben onların talebesiyim, bizim silsilemizde o var. Eh, bizim ailemiz de bildirildiğine göre, Osmanlılar zamanında biz Buhara'dan gelmişiz Çanakkale'ye, dedelerimiz yanlarında Arap hizmetçiler, halayıklarla Buhara'dan göç edip gelmişler. Peygamber Efendimiz'in, Hz. Ali Efendimiz'in soyundanmışız. Onu da söyledim orada. Dedim ki;

"Hz. Ali Efendimiz'in de evladındanız. Yani, Hz. Ali Efendimiz'i sevmek hem tarikat bakımından, hem sülale bakımından bizim şeyimiz [akrabamız]. Onun yolundanız biz. Ama ben duydum ki, sizin yaptıklarınız, burada radyoda vesairede söyledikleriniz Hz. Ali Efendimiz'in hoşuna gidecek şey değil. Hz. Ali Efendimiz'in yolu değil. İslâm değil sizin yaptığınız, sizin yaptıklarınızla siz İslâm'dan çıkıyorsunuz, dinden, imandan çıkıyorsunuz. Ben buna üzüldüğüm için, Hz. Ali Efendimiz'in evladından olduğum için, Câfer-i Sâdık Efendimiz'in yolundan olduğum için size kardeşlik vazifemi yapmak üzere, nasihat etmek üzere geldim. İlahiyat fakültesinde profesör idim. Yirmi yedi sene hizmet gördüm, emekli oldum, Arapça bilirim, Kur'ân-ı Kerîm'i bilirim, ne soracaksınız sorun, cevabını vereyim; bu yanlışlık kalksın." dedim.

Saatlerce konuştuk. Her sorularına cevap verdim. Tatmin oldular. Memnun oldular ziyaretimden. Güzelce ayrıldık. Ondan sonra da namaz kıldık, tekrar gittik yanlarına. Yemeğe davet ettik, çaya davet ettiler filan… Oradan da ihvânımız var. Tanıdığımız ihvânımız var.

Şimdi şu anlaşılıyor ki Alevî diye hemen defterden silmek, düşmanlık yapmak yok. Tanıyacağız, doğruyu bileceğiz, doğruyu söyleyeceğiz, doğruyu öğreteceğiz, doğruda birleşeceğiz. Bu kâğıt çok hoşuma gitti. Allah razı olsun o kardeşimizden, sizlerden de...

Şimdi sorular var. Sorular çok tabii… O soruları da cevaplandırayım da, yalnız ders almak istiyoruz diyenler var. Dersi tarif edeyim. Bir de gelememiş olup da ders almak isteyenler var diye kâğıt yazmışlar. Onlara da benim selamımı götürün, kâğıtlarını ayıracağım, dualarını yapacağım, onlara da bu söylediğim şekilde tesbih çekmelerini nakletsin buradaki tanıdıkları.

Soru: Kadınlar kendi aralarında hatme-i hâcegan yapabilirler mi?

Cevap: Müsaade ediyorum, yapabilirler.

Soru: Başka tarikatlardan, hatta dersi olmayan bayanlar orada olursa ne olacak?

Orada olmaları bizi sevdiğini gösteriyor. Bu kitabı yazan Gümüşhaneli hocamız, büyük mürşidimiz buyurmuş ki;

"Bizi seven bizdendir."

Kişi sevdiği ile beraber haşrolacak ya, madem sevmiş, toplantımıza gelmiş, bizdendir; o halde hatme hâcegana alınır, kapı dışarı edilmez. Şimdi bazı tarikatlarda duyuyorum ben, dışarı çıkartıyorlarmış;

"Çık dışarı!"

"Niye?"

"Sen bizim tarikatımızdan değilsin." "Ben kâfir miyim, müşrik miyim?" Kadın veya erkek ağlıyormuş, çok kalbi kırılıyormuş. Kalp kırmak daha fenadır. Ne olacak yani, o da senin gibi gelecek, Allah diyecek, senin halkanda, daha ne istiyorsun yani? Sevaplı bir iş yapmasına vesile olacaksın. Girebilir.

Soru: Sizden ders alana kadar kadınlara, hanımlar tarafından ders tarifi yapılabilir mi?

Cevap: Anlattım, müsaade ediyorum; anlatın, onlar bu zikirleri yapsınlar, sonra getirin tanıştırın bizimle. Biz de duasını yapalım.

Soru: Ailemin izni olmadığı halde çalışıyorum doğru mu yapıyorum, bilmiyorum?

Cevap: İyi yapıyor. Çünkü çalışmak güzel bir şeydir. Meşru bir yolda, helal bir iş, kazanç için çalışılabilir. Peygamber Efendimiz; el-kâsibu habibullâh diyor, yani çalışıp kazanç sağlayan kimse Allah'ın sevgili kuludur.

Neden?

Bir şey üretiyor; ya hizmet ya bir imalat üretiyor, ya bir ziraat yapıyor, insanlığa faydalı bir şey üretiyor. Beleşten yaşamıyor ya, başkasının sırtından geçinmiyor ya, yük olmuyor ya, o bakımdan sevaptır.

Soru: Katı yağlarda domuz yağı olduğu söyleniyor, acaba hepsinde var mı?

Cevap: Hayır. Hepsinde olmayabiliyor. Ayçiçeğini hidrojenize ediyorlar, margarin oluyor; pamuk yağını hidrojenize ediyorlar, margarin olabiliyor. Bazılarında da domuz yağı da olabiliyor. Avrupa'da bunların formüllerini kâğıtlarına yazmak mecburiyeti var. Hayvanî yağ vardır içinde dediler mi, domuz yağı oluyor. Hayvanî yağ yoktur, sadece nebati yağ vardır dedi mi, olmuyor. Türkiye'de bunlar garantili değil. Ben bu bakımdan değil de, sıhhatiniz bakımından katı yağ kullanmamanızı tavsiye ederim. Ben ne zaman dışarıda yemek yesem hasta oluyorum. Bir yerde yemek yesem...

Neden?

Yağlar bozuk oldu mu insanın sıhhatine tesir ediyor. Belki ben fazla hassasım, siz daha kuvvetlisiniz ama bunlar sıhhate zararlı ve insanın damarlarında kolesterolü artırıp damar sertliği yapıyor diye bildiriyor doktorlar. Onun için şöyle şırr diye akan yağları kullanın. Yağların en güzeli zeytinyağıdır, akıcı yağ, likit diyorlar. Likit, akıcı demek. En güzeli zeytinyağıdır. Zeytinyağının en güzeli de natürel olanıdır, tabii zeytinyağıdır. Onu bulup, onu kullanmaya çalışın. Öteki yağlara pek itibar etmeyin.

Soru: Ayrıca çikolata, bisküvi benzeri maddelere domuz yağı katılıyormuş.

Cevap: Evet, olabiliyor, dikkat etmek lazım. Şekerlerde bile olabiliyor. Jöle filan dediğimiz şeylerde bazı şeyler olabiliyor. Yediğiniz şeyin ne olduğuna dikkat etmek gerekiyor.

Bayramda bir eve gitmiştik, bize kâğıtlı bir şey ikram ettiler. Ben daha açmadım, arkadaş şöyle evirdi çevirdi; "Aman hocam, bunu yeme!" dedi. Bir de baktık ki likörlü çikolataymış. Likörlü, yani çikolata şöyle bir şey, bir parça, içine nereden nasıl sokuyorlarsa mendeburlar, likör varmış içinde. Yani ısırdığım zaman ağzına böyle şey dağılıyormuş, içinde sıvı halde likör varmış. Mendeburun işine bak, yani çikolatanın içine içki koyuyor. Onun için her şeye dikkat edeceksiniz. Yani, yediğiniz malzemenin ne olduğuna dikkat edeceksiniz.

Soru: Bu zamanda yaşayan biri bu şartlarda evliyâ olabilir mi?

Cevap: Eh, bu zamanda da evliyâ var. Demek ki olunabiliyor, dikkat edilirse olunabiliyor.

Soru: Bir kişinin imanına vesile olmak binler feyiz ve zevke göre daha üstün müdür?

Tabii, bir insanın imana gelmesine sebep oldu mu bir kimse, onun yaptığı sevapların misli kendi defterine yazılıyor, o bakımdan iyidir. Şahsen, ferdî olarak çalışmaktan başka insanların doğru yola gelmesine çalışmak büyüklerimizin bize emridir. "Hizmet" diyoruz biz buna. Yani müslümanlara her yönden hizmet etmek, onların imana gelmesine, İslâm'ı öğrenmesine, maddî, mânevî sıkıntılarının çözümlenmesine koşmak, yani hizmet diyoruz biz buna. Bu çok sevaptır. Bunu mutasavvuf olarak biz söylüyoruz. Ama bunu tasavvufa karşı bir tez olarak ortaya koymak çok yanlıştır, şeytanî bir şeydir. Yani;

Sen mutasavvıf olma!

E ne olacak?

Başkasının imana gelmesine çalış, mutasavvıf olma.

Bak şimdi yaptığın işe, oldu mu şimdi?

İnsan neden mutasavvuf oluyor?

İyi müslüman olmak için.

Neden tasavvuf yoluna giriyor?

Takvâ sahibi olup, kalbini nurlandırıp iyi müslüman olmak için. İyi müslüman müslümanlara daha faydalı işler yapıyor. Tarih boyunca böyle olmuş. Kendisi iyi olmadığı zaman başkasına da faydalı olamıyor, zararlı oluyor.

Ben bu soruyu soran kardeşimizin kastettiği yoldan bazı insanlar biliyorum. Bilirkişi olarak, ilahiyattayken bana geldi; sapıtmış, namazı, niyazı vesaireyi bırakmış. Yani, açıkça sapıtmış.

Neden?

Tasavvufî bir eğitim görmedi mi, insanın cihadı da cihad olmuyor, irşadı da irşad olmuyor. Kendisi sağlam olmuyor çünkü.

Briketten gökdelen yapıldığını duydunuz mu? Var mı bir bilen?

Yok!

Var mı bir gören?

Yok!

Neden?

"Briket yük taşımaz hocam, ondan."

Peki, gökdeleni ne ile yapıyorlar?

Çelik konstrüksiyonla yapıyorlar, çelikleri birbirlerine bağlıyorlar, putrelleri, yukarıya doğru ölçüyle, hesaplı, sağlam çelik putrellerle gökdeleni yapıyorlar, 115-120 katlı… Beton bile yetmiyor. Onun için sağlam müslüman olmadan faydalı iş yapmak olmuyor.

Mevdudi vardı, Pakistan'ın âlimlerinden, o bir kitabında yazmış. Diyor ki "Biz bu ülkede, iyi olmayan müslümanlardan çok zarar gördük, iyi yetişmemiş müslümanlardan. Çünkü yarım yamalak yetiştiği için abuk sabuk konuşuyor." Bizim Türkiye'de de böyle; dergilerde, gazetelerde, lise tahsilli, Arapça bilmez, İslâmî bilgisi derin değil, herkes çıkmış İslâm hakkında bir şey yazıyor… Yalan yanlış şeyler yazıyor, kendisi de sapıtıyor, halkı da saptırıyor. Onun için sağlam müslüman olmak lazım. Ben halkı irşad edeceğim diye tasavvuftan kaçmak olmaz; kendisi adam olmayınca başkasını adam etmek olmadığından. Tabii, böylece asıl kendisini kurtaracak ilaçlardan kaçmış oluyor.

Soru: Vesvese hayatımın her safhasına girdi, ne yapabilirim?

Cevap: Abdestli gezecek, zikre devam edecek, yaptığı işleri istişare ile yapacak; vesveseye hiç itibar etmeyecek.

Nasıl itibar etmeyecek?

Vesveseli insan ne yapar mesela; abdest alırken, abdestim kaçtı sanır. Fırt, eyvah, kaçtı galiba, bilmem ne filan... Peygamber Efendimiz diyor ki; "Olmaz öyle şey!" Birisine bakmış ki birkaç defa abdest alıyor böyle; "ne oluyor?" "Yâ Resûlallah, kaçtı gibi geliyor." "Olmaz, kaçtı gibi gelmek olmaz. Yellendiğinin sesini duyuyorsan, ya da yellenme kokusunu duyuyorsan, o zaman kaçmıştır. Yoksa kıpırdar gibi oldu da, kaçtı gibi oldu. Öyle gibi olmak yok!" diyor. Böyle yaptığın zaman insana vesvese gider. Ama "gibi oldum, gibi oldu" diye ona itibar ettiği zaman şeytan oradan bir yakaladığı zaman götürür, açar yarayı. Diyor ki; "Böylece insanın abdestinin bozuldu zannını veren özel bir şeytan vardır, özel bir ismi vardır onun." Şeytan insanların her çeşidini bir başka türlü aldatıyor.

Ben bu hali yaşadım, bilirim. Üniversite talebesiyken babamlar namaza hazırlanırlardı, ben de hazırlığa girişirdim; babamlar sünneti kılarlardı, ben daha hazırlıktayım, babamlar farza dururlardı, ben hala hazırlıktayım.

Neden?

Abdestim kaçtı gibi gelirdi. Olur mu öyle şey?

İdrar kesilmedi gibi gelirdi. Canım bunun bir sonu vardır, yani bu şey değil ki böyle, bitmez tükenmez bir şey değil ki. Bunun elbette bir sonu var. İnsan vesveseye daldı mı, çok fena oluyor. Vesveseye itibar etmeyeceksin. Onun için din adamı değil ama rahmetli, Necip Fazıl demiş ki; "Ya, iki defa da abdestsiz namaz kıl şu vesveseden kurtulmak için." demiş. Abdestsiz namaz kılınmaz ama yani vesveseye itibar etme demek istiyor.

Namazların sonundaki tespihler sünnettir, burada bir bid'at yoktur. Yani, müezzin söylüyor, Sübhanallah diyor, Sübhanallah çekiyoruz, elhamdülillah diyor, elhamdülillah çekiyoruz, Allahu ekber diyor, Allahu ekber çekiyoruz. Bir şey yoktur.

Altın kaplama yüzük ve saatlerde bir şey yoktur. Altın kaplamada, bir şey yoktur, mahsuru yoktur. Ama altın yüzük mahsurludur. Efendimiz "kullanmayın" buyurmuş.

Soru: Halk dilindeki şu söz doğru mu?: "Şeriatta mübah olanlar, tarikattakine haramdır."

Cevap: Bu yerine göredir. Tasavvuf erbabı da tamamen şeriatın ahkâmına tabii olacak ama hocası ona bir eğitim vermiş, nefsini tepelemek için bir eğitimden geçecek; o esnada; "şunu yapma, bunu yapma, şöyle yap, böyle yap" diye doktor olarak bir tavsiyede bulunmuş. O da o tavsiyeye uyması lazım. Yani, ötekine mecbur değildir, mecburiyet değildir, ama bu burada bu tedavinin gereği olarak onu yapmak durumunda olabilir. Yoksa şeriatın ahkâmı başka, tarikatın ahkâmı başka mânasına değildir, eğitim için gereklidir.

Soru: Hatunların pazar yerine giderek alışveriş yapmaları doğru mudur?

Cevap: Mecbur değilse, kadının gitmemesi evlâdır. Mecburiyet varsa gidebilir. Gittiği zaman başı örtülü olacak, tesettürlü olacak; alışverişini yapacak, yapabilir. Yani, yasak değildir. Ama ben kadınların çarşıya, pazara gitmemesini daha evlâ görüyorum. Erkekler bu işi yapsınlar, kadınları çarşıya pazara dökmesinler diye tavsiye ederim.

Soru: Gayri İslâmî basın yayın şeylerini [mecmualarını] nasıl olsa alan alıyor diyerek satmak câiz midir?

Cevap: Değildir! İçinde günah olan şeyleri satmak da câiz değildir. İçkiyi içmek de satmak da haramdır. Günah olan bir şeyi yapmak da yaptırmak da satmak da haramdır. Onu satamaz!

Soru: Bölgemizde yayın yapan bir radyo programında tasavvuf şirkle bağdaştırmaya çalışılıyor.

Cevap: Hâşâ sümme hâşâ; tasavvuf insanın içinden gizli şirk bile atmaya çalışır, böyle şirkle hiç ilgisi yok. Yalan, yanlış şeyler. Yani yarım bilgili insanlar çok zararlı oluyorlar.

Soru: Evlenmek isteyen iki gençten kızın yaşının büyük olmasının bir mahsuru olur mu?

Cevap: Hayır. Olmaz. Neden olmaz?

Hz. Hatice validemiz, Peygamber Efendimiz'den on beş yaş daha büyüktü, ondan. O konuda Efendimiz'in sünnetine uymuş olur. Mahsuru yoktur. Allah mesut etsin. Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı