M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (161)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

ve's-salâtu ve's-selâmü âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû b-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Soru: Sayın hocam! Biz hacca gelmiş bir aileyiz -karı koca demek istiyor- birimizin kurbanını Türkiye'de kestirebilir miyiz?

Cevap: Kestiremezsiniz. Çünkü kurbanların kesilme mahalli, Harem-i şerîf'in hudutlarıdır. Burada kestirecek. Olmaz. Ceza kurbanlarının ve hac kurbanının kesilme yeri buralardır. Mekke-i Mükerreme'nin etrafında Tenim Mescidi'ne, Cidde yolunda Hudeybiye'ye kadar, hudutları belli olan kısma Harem mıntıkası denilir. Harem, Mekke'nin haremi, el-Mescidü'l-Haram değil; Harem mıntıkası. Hududu neresidir? Umre mescidi dediğimiz Tenim. Bir hududu da Cidde yolu üzerinde Hudeybiye denilen yerdir. Mekke-i Mükerreme'nin etrafında bir mıntıka var, buraya Harem-i şerîf mıntıkası deniliyor, Mekke'nin Harem-i şerîfi. Kurbanlar bu mıntıka içinde kesilecek. Gerek temettu haccı, kıran haccı kurbanları, gerek ceza yediği için keseceği kurbanların hepsi burada kesilecek; Türkiye'de kesilmesi olmaz.

Soru: İhramlı olan insan banyo yapabilir mi? İhramını değiştirebilir mi? Yıkayabilir mi? Bu konuda hanımlar ve erkekler arasında fark var mıdır?

Cevap: İhramlı olmak demek, "Mekke-i Mükerreme'yi hac ve umre maksadıyla ziyaret edeceğim." diye niyet edip bu ziyaretin şanına uygun tavrı takınmak, onun ahkâmına girmek demektir. Yoksa sadece üstündeki elbise demek değildir. Üstündeki örtünülen peştamal gibi aşağı sarılan beyaz örtüye ihram bezi diyorlar. O da ihramın bir parçası. İhrama niyet etmiş bir insanın yapması gereken işlerden birisi de dikişsiz elbise giymek olduğundan elbiselerini çıkarıyor o dikişsiz iki parçaya bürünüyor. Yoksa ihram o demek değildir. İhram kelime olarak; Harem mıntıkasına yollanmak, Harem mıntıkasına teveccüh etmek, kastetmek demektir. Aslında; "Ben Allah rızası için Harem mıntıkasına gitmek üzere niyet ettim." demektir. Bir mânası da; "Allah'ın haram kıldığı o şeyleri kendime haram belledim, haram olduğunu kabul ettim; o yasaklara uyarak ziyaretimi yapacağım." demektir. Yoksa ihram iki parça bez demek değildir.

Bu sebepten, üzerindeki o bez parçaları olmasa da insan ihramlı olabilir. Nitekim kadınların böyle; iki parça elbiseye bürünme mecburiyeti yoktur, dikişli elbise giyebilirler, öylece ihramlanırlar. Demek ki bu bez değilmiş. Kadınlar manto, şalvar giydiği halde, iç çamaşırı giydiği halde, dikişli giydiği halde onlar da ihramlanabiliyorlar. Buradan anlayın. İhramlanmak demek, bu bez parçalarını giymek demek değildir.

Onun için kadın veya erkek icap ettiğinde, temizlenmesi gerektiğinde, banyo yapacağı zaman bunlar ıslanmasın diye çıkarır, asar, banyosunu yapar. Şimdi benim ihramı kapıda asılı mı kaldı? Hayır, ihram askıya, çiviye asılmaz; ihram bir niyettir. Mikat'ta ihramlanmaya niyetleniyorsun. Neye benzetebiliriz? Olağanüstü hal. Devletin idaresi tabii olarak devam edip dururken sıkıyönetim ilan ediliyor, "Olağanüstü Hal" diyoruz. O zaman işler değişiyor; onun gibi. İnsan sade bir müslümanken, Mekke-i Mükerreme'nin şânından, mübarekliğinden dolayı Mekke'ye yakışır, olağanüstü bir havaya giriyor. İşte ona "ihramlanmak" deniliyor. Onun için onu çiviye astığın zaman da yine ihramlı durur. Yani banyoda çıplakken bile insan ihramlıdır.

Anlaşılsın diye böyle şeyleri söylüyorum. Banyo ahvalini söylemek bize düşmez ama anlatmak vazifemiz. Bunlar çiviye asılıyken bile insan yine ihramdadır, ihramlıdır. Çünkü niyet etmiş; o niyet, o hal, o olağanüstü hal, o mübarek hal devam ediyor. Henüz o halden çıkmadı. O halden çıkmak nasıl oluyor? Umre yapan insan tavaf ve sa'yi yaptıktan sonra tıraş olmasıyla beraber o halden çıkıyor. İsterse üstünde o elbise olsun. Tıraş oldu, berberden çıktı, üstünde o elbise var. Tıraş olmakla o olağanüstü hal bitti.

Onun için banyo yapmak gerekiyorsa banyo yapar. Sabah kalktım, "Hadi camiye gidelim." "Kusura bakma, banyo yapmam lazım." "Tamam, banyo yap." Veya "Kalk hadi, geç kaldık, ezan okunacak, namaza gidelim." Hayır, benim yıkanmam lazım." Demek ki yıkanabilir; mâni değil.

İhramını değiştirip yıkayabilir mi? Gerekiyorsa değiştirir. Tuvalette düşer; ihramı kirlenir, pislenir -açık söyleyelim de millet anlasın, mecazî konuşmadan anlayamaz- idrar olur, kaçırır kendisini tutamaz veyahut midesi bozulur; o zaman değiştirebilir, ihrama zarar gelmez. Onu değiştirir, ötekisini giyer. Eğer mecburiyet varsa yıkanabilir, ihram bezini değiştirebilir.

Bu konuda kadınla erkek arasında fark var mıdır?

Yoktur. Kadın da değiştirebilir, erkek de değiştirebilir. Kadın da yıkanabilir, erkek de yıkanabilir.

Neden bu hususta bir tereddüt var, niye bu soru soruluyor?

Bizim hacılar Avrupa'da alışmışlardır, büyük şehirlerde yaşayanlar alışmışlardır; beyler her sabah banyo yapar. Su bol, Anadolu'daki gibi kıt değil. Sabahleyin yataktan kalkar, banyo yapar; akşam işten çıkar, iş tulumunu çıkarır, banyo yapar. Bu alışmıştır, vücut da alışmıştır. Banyo ister, yıkanmak ister; şampuan, sabun ister. Beyzadem burada Hac ahvali ve ihram dolayısıyla iki üç gün yıkanmayınca, saçı yağlanınca, vücudu yağlanınca rahatsız olmaya başlar; yıkansam der. Bu böyle olmaz; doğru değil. İhram, tevazu kıyafetidir. Burası tevazu yeridir; süslenme, taranma, donanma yeri değildir. Lafı evirip çevirip söylemek gerekirse hacının tozlu topraklısı; hor zelil olanı makbuldür. "Yâ Rabbi! Şu halime bak; bana acı, bana rahmeyle, beni afv u mağfiret eyle!" diyebilsin; Allah acısın. Biz buraya yalvarmaya geldik. Burası yalvarma yeridir; süslenme yeri değildir. Keyif için süslenmek, az biraz kirlendi, ütüsü bozuldu diye değiştirmek, keyif için yıkanmak doğru değildir.

Yıkanırken kendisinin zorlamasıyla kopan her kıl için sadaka vermek gerekir. Vücuttan epey de kıl dökülür. Ben abdest alırken bakıyorum elime üç dört tane kıl gelmiş. Bilmiyorum yalnızca bende mi böyle oluyor ama herkeste böyle olduğunu düşünüyorum. Tabii olarak değil de böyle kendisinin zorlamasıyla, taramakla kopan kılların her birisi ceza gerektirir, sadaka gerektirir. Cezalı duruma düşmemek için mümkün olduğu kadar kaçınmak lazım.

İhramda durduğunuz gün topu topu kaç gündür ki? Eski zamanlarda adamın yaya geldiğini düşünün. Mekke ile Medine arasının on beş gün olduğu zamanı düşünün. Ayaklarının patlaya patlaya yürüdüğünü, kumlara battığını düşün. Alimallah onun ihramı toprak rengi olur. İşte öyle olacak. Terler; rüzgâr terlerin üstüne tozları yapıştırır, vıcık vıcık olur, rahatsız olur. Ne yapalım? Burası yalvarıp yakarma, boyun bükme yeridir. Öyle keyif için yıkanmak doğru değildir, tehlikelidir. "Dökülen kıllardan dolayı sadaka gerekir." demişlerdir. Onun için kirlendi diye eski ihramını değiştirmeyi uygun görmemişlerdir. Hocalarımız; "Öyle yapmayın." demişlerdir.

Soru: Ben mikattan çok önce ihramlandım. Ondan sonra da, "Nasıl olsa mikat yerine gelmedim." diye yıkanmış, taranmış.

Tabii taranınca kıllar dökülür.

Kadınlar böyle tararlar tararlar sonra taraktan böyle böyle yaptığın zaman bir yumak saç çıkar. Erkekler de tarandığı zaman böyle yaptığı zaman bir sürü saç çıkar. Nasıl olsa Mikat yerine gelmedim diye yıkanmış taranmış, yıkanmış taranmış. Bu da yanlış.

İhramlanmanın son hududu mîkat yeridir; oradan öteye ihrama niyet etmeden geçemez. Ondan evvel ihrama niyet etmişse, İstanbul'dan niyetlenmişse, oradan itibaren ihramlıdır. Frankfurt'tan niyetlenmişse Frankfurt'tan itibaren ihramlıdır. Stockholm'den niyetlenmişse o zamandan itibaren ihramlıdır. İhram yasağını yaparsa, ihram cezasını yer. "Ben ihramlanmaya niyet ettim." demiş mi? Demiş. Bitti. O zamandan itibaren ihramlıdır. "Mîkat yerine gelmedik." diye yıkanmış, taranmış, rahat davranmış. O kılların sayısınca sadaka verecek. Epeyce bir şey yüklenmiş.

Soru: Süleyman Şeker Hoca'nın ‘Hac Rehberi' isimli kitabında; "Meş'ari'l-Haram'da, hacının kul hakkı da bağışlanır." diyor. Siz ne buyurursunuz?

Cevap: Ben ne buyuracağım? "Allah Allah!" derim, "Çok şükür yâ Rabbi!" derim, "Allahu Ekber!" derim. Bunu Süleyman Şeker Hoca söylemiyor ki kitaplar yazıyor. Meş'ari'l-Haram yani Müzdelife'de, Allah kul haklarını bile affediyor. Ondan sonra Mina. Mina'da da affolunuyor. Arafat'ta affolunmayıp sonraya kalanlar Müzdelife'de affolunuyor. Müzdelife'de affolunmayıp daha sonraya kalanlar Mina'da affolunuyor; Allah affediyor. Kul hakkını nasıl affeder? Peygamber Efendimiz ne buyurmuş? "Yâ Rabbi! Senin her şeye gücün yeter, her şeye kâdirsin; hak sahibini razı edersin, mükâfat verirsin, razı olunca vazgeçer; ötekisini de kul hakkından kurtarırsın." Allah her şeye kâdir.

Tavaf ederken bazen dua edenleri duyuyorsunuzdur veyahut tavaf dualarının mânalarını okurken gözünüze ilişmiştir. Tavaf ederken nasıl dua ediliyor? "Yâ Rabbi! Benim üzerimde sana karşı borçlar var, sana karşı kulluğumda, ibadetimde eksikliklerim var; bunları affet. Bir de kullara karşı borçlarım var, kullara karşı olan borçlarımı da benim üzerimden al, sen onlara o hakları ver, beni o haklardan kurtar!" diye dua ediliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri dilerse böyle yapar ama dilemezse yapmaz; o kulu yakasına yapıştırabilir. Bilemeyiz. Kitaplarda müjde vardır. Hacı Meş'ari'l-Haram'da, Mina'da Allah'ın lütfuyla kul haklarından da kurtulacak.

Burada açıklamam gereken bir şey var: Adam birisinin tarlasını gasp etmiş veya arsasına gecekonduyu yapmış. Adam kan kusuyor, üzülüyor. Yeri gasp etmiş, sahibini de biliyor. O burada duayla affolunmaz. Öyle şey yok! Sahibi belli olan hakları sahibine ödeyecek. Sahibini bulamadığı haklar affolunur. Ya kendisi farkına varmadan üzerine haklar binmiştir; kimin hakkı olduğunun farkına varmaz ya da sahibinin kim olduğunu biliyordur da adamı bulamıyordur; adam ölmüştür, izini kaybetmiştir, çok pişmandır. "Yâ Rabbi! Ben bundan nasıl kurtulacağım?" diye üzülüyordur. Öyleyse affolunur. Yoksa yeri yurdu belli olan borç ödenmeden kul hakkından kurtulamaz. "Tamam ben hacca gittim artık ödemeyeyim." Öyle şey yok! Kimsenin hakkını almaması lazım, almışsa ödemesi lazım. Ödeyemediği haklar affolunur. Yoksa kulun hakkı boynunda dururken olmaz. Ya gelmeden evvel helalleşecek, ödeyecekti ya da "Artık gittiğim zaman ödeyeceğim." diye şimdiden iyice kastedecek, niyetlenecek, "Yâ Rabbi! Ben geciktim ama sen beni affet, gidince ödeyeceğim." diyecek. Kul hakkı ancak sahibi bilinmediği zaman affolunur.

Soru: Sizi videodan dinleyip ders yapan talebeler, dervişler varmış. Bu şekilde ders olur mu?

Cevap: Olur. Dersler sevaplı şeylerdir. Peygamber Efendimiz tavsiye etmiştir. Yapılırsa olur. Gümüşhaneli Hocamız'ın Câmiû'l-usûl "Tarikatlerde Usûl" diye bir eseri var, orada buyuruyor ki; "Bir adamı seviyor, onun nasihatlerini tutuyorsa o bile intisaptır." Tarihte yaşamış bir adamı seviyor Mesela İmâm-ı Gazâlî'yi seviyor, kitaplarındaki tavsiyeleri tutuyor, o bile intisaptır İntisap demek sevgi bağı demektir. "Râbıta, râbıta-i muhabbettir." diye hocamız da kitabında yazıyor Sevmiş, istiyor, o vazifeleri yapıyor; olur. Ama tabi bizimle irtibatlı olması lazım. Zikrinin değişmesi, ilerlemesi, kendisinin meselelerinin çözümlenmesi ve daha başka şeylerin öğrenilmesi bakımından bizimle irtibata geçmesi lazım. O da ayrı. İntisap olmuştur; öteki işlerin devamı için ilgi, irtibat kursun.

Soru: Mekke'den Türkiye'ye otobüsle giderken Ravza-ı Mutahhara'yı ziyaret gerekir mi?

Cevap: Hacılar her bakımdan hür değillerdir; kafileye bağlıdır, buranın kurallarına bağlıdır, yasaklara mâruzdur, askerin "dur" dediği yerde durur, "geçme" dediği yerden geçemez. Hacca gelen bir insan Peygamber Efendimiz'in türbesini ziyaret eder. Haccın içinden bir şey değil ama gelmişken Peygamber Efendimiz'i de ziyaret eder. Ya hacdan evvel ziyaret eder, ondan sonra buradan kalkar memleketine gider. Ya evvela gelir haccını yapar, dönüşte Peygamber Efendimiz'i ziyaret eder. Ziyaret etmesi lazım. Önceden ziyaret etmişse, ikinci kere ziyaret imkânı olmayacaksa telaş etmesin; doğrudan gidebilir. Etmemişse, sonradan ziyaret eder. İstediği halde herhangi bir şekilde kafile vesaire dolayısıyla yapamadan gitmişse Allah ileriki bir zamanda ziyareti nasip etsin. Haccı hacdır. Medine-i Münevvere'yi ziyaret haccın işi değil. Haccı tamamdır ama ziyaret ederse daha iyi olur.

Soru: Sohbet programınız nasıl olacak? Perşembe Arafat'a çıkacakmışız, Arafat'ta sohbet var mı? Bayramın üçüncü, dördüncü gününde sohbetler nasıl olacak?

Cevap: Yolların akşamki kalabalığından anladım ki yarın akşam daha da kalabalık olabilecek. Perşembe günü artık hac için harekete geçiliyor. Perşembe günü Zilhicce'nin sekizidir. Zilhicce'nin sekizine yevm-i terviye derler. Yapabilenler sekizinde Mina'ya çıkacaklar. Mina'ya çıkma işini yapamayanlar Arafat'a gidecekler. Hac vazifeleri başlıyor. Arafat'taki durumu da Allah bilir. Arafat'ta insanın böyle kendi istediğini yapabilmesi mümkün olmuyor. Bir yerden çıkıyor, öbür tarafa varamıyor. Yolda kalıyor, kalabalık, izdiham vesaire. Artık orada Allah yardımcımız olsun, ibadetlerimizi kabul etsin, bir şey diyemeyeceğiz ama inşaallah sağ olursak yarın bir konuşma daha yaparız.

Soru: Burada kurban kesiyoruz, Türkiye'de ayrı bir kurban kesmemiz gerekir mi?

Cevap: Burada kurban kesenin Türkiye'de ayrıca bir kurban kesmesi gerekmez.

Soru: Ziyaret tavafından sonra sa'yin dördüncü şavtında abdest bozulursa ne yapmak gerekir?

Cevap: Daha ziyaret tavaf olmadı; biliyorsunuz. Ziyaret tavafı sözü sizin aklınızı karıştırmasın. Ziyaret tavafı farz tavafa denir. Ziyaret tavafı ne zaman olur? Arafat'taki vakfeden sonra olacak. Yaptıklarınız ziyaret tavafı değildir. Ama soruyu böyle sormuş. Hani haccı bilen bir insan; ziyaret tavafından sonra sa'y yapacak, haccın sa'yini yapacak. Haccın farz tavafını yaptı, sa'yini yapacak. Dördüncü şavtta abdesti bozulmuş. Toplam yedi şavt var, yarıdan çoğunu yapmış, üç tanesi kalmış; onlar için sadaka-i fıtır verecek. Tamamını tamamlamıştır, eksikler için sadaka-i fıtır verecek.

Soru: Arafat'ta vakfe duasında beraber olabilir miyiz?

Cevap: Allahualem, hayırlısı.

Soru: Hanımın özel hali, yani âdet görme durumu var. Arafat'tan sonra ziyaret tavafını, yani farz tavafını yapamadı. Kafilesiyle geri dönmek zorunda.

Cevap: Al başına sıkıntıyı. Kafilesinden geri kalamaz, zaten geri bıraktırmazlar. Zaten Suudlular çıkarttırmaz; "O adamı bulun." veya "O kadını bulun." derler. Ne olacak? Tabi böyle hayızlı, âdetli olan bir insanın tavaf yapması olmuyor. Temizlenecek, öyle yapacak. Temizlenerek yapma imkânına sahipse ne zaman temizlenirse o zaman yaptığı tavaf farz tavafı olur, iş tamam olur. Ama yapamadı kafile zorluyor memleketine gidecek; çaresizlik içinde. O zaman ne yapar? Bu haldeyken farz tavafı yapmak çok büyük bir ceza, sığır ve deve kurbanı gerektirir. Tavafını yapar, yedi kurbanlık cezayı öder. Ya da bekler. Temizlendiği zaman veya bir umreye geldiği zaman, ömrünün sonuna kadar ne zaman yapabilirse o zaman farz tavafını yapar.

Soru: Hak sahibi ölmüşse, veresesine verilebilir mi?

Cevap: Hakkı, hakkın sahibi alacaktı; ona hakkı ödenmedi, adam öldü. Hakkını alsaydı belki rahat edecekti, rahat yaşayacaktı. Veresesine verilen, kendisine verilen gibi olmaz. Ama verilmemiş de işte ne yapalım bu duruma düşülmüş. Veresenin malı kendisinin değil artık veresenin keyfine, işine yarıyor. Veresesine de verse o hak sahibi için bir hayır da yapsa olur; ödenirse ödenir, Allah razı olursa olur; olmazsa Allah yardımcısı olsun.

Soru: Bir hanım, kocasının hidayete ermesi, kalp gözünün açılması için dua rica ediyor.

Cevap: Bunlar iyi insanlar. Dua istedikleri kimseler tam bu yolda değiller. "Allah onları hidayete erdirsin." diye dua isteniyor. Hem bu isimleri buraya yazılmış olan kimseler için, hem de bizim, sizin tanıdığınız, yakınlarımız için cân u gönülden dua ederiz ki Allah lütfeylesin, içlerine pişmanlık versin, kalplerine yumuşaklık, rikkat versin, yanlışlarını göstersin; yanlışın yanlış olduğunu anlayıp tevbekâr olmalarını, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girmelerini nasip eylesin, Allah tevfîkini refîk eylesin, hidayet eylesin.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Bizim Allah'tan bu yakınlarımız için istediğimiz hidayet denilen şey çok kıymetlidir. Çünkü insan hidayete erdi mi cennete gider. Cennete gitmenin anahtarıdır, yoludur, başlangıcıdır. Allah herkese bu güzel işi nasip etmez. Sevmediği insanlara bunu nasip etmez. Âyetlerden biliyoruz.

Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'l-fâsıkîn. "Allah fâsıklara hidayet vermez." Fâsık günaha devam eden demek. Günaha devam eden adama Allah hidayet vermez.

Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'z-zâlimîn. "Zulmüne devam eden, zulmü üzere olan insana Allah hidayet vermez." Neden? Çünkü hidayeti verince kerata cennete gidecek. Suç işliyor, suça devam ediyor, suçu bırakmamış, halen suçun üzerinde. O zaman hidayet vermez.

Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'l-kâfirîn. "Allah kâfirlere hidayet vermez."

Bu işin ilk çaresi ne? Suçu işleyen kişi pişmanlık duyacak; yaptığı işin suç olduğunu bilecek, hatasını anlayacak, pişmanlık duyacak. Allah o zaman nasip eder. Tabi insan; oğlu, anası, babası, yakını doğru yola girsin istiyor ama onlar severek, isteyerek eğri yolda yürümeye devam ediyorlar. O zaman Allah o âsilere bu ikramı yapmaz. Allah gönüllerine, yaptığı işin yanlışlığını belirten işaretler göndersin. Allah, herkese kendisine mahsus işaret gönderir. Herkese işaret gönderir. Rüyada görür, birisinden duyar, birisi bir nasihat eder, gözünün önünde ibretli bir olay geçince aklına düşer. Aklına düşüren Allah'tır, onu gösteren Allah'tır, o adamı ona gönderen Allah'tır. Onun için büyüklerimiz; "Söyleyene bakma söyletene bak." demişler. Böyle bir vesile olur. Rüya görür, kan ter içinde kalkar, kıyamet kopmuş Mahkeme-i kübrâ'da hesap verememiş. Allah; "Cehenneme atın bunu." demiş. Kan ter içinde uyanır. "Benim halim ne olacak?" diye bir pişmanlık gelir, tevbe eder.

Ya da bir güzel iş yapar. Bir güzel işten dolayı Allah onu sever, o zaman yeşil ışık yanar, yolu açılır. Mesela evliyâullahtan birisi, önceki halinde dağda yol kesen, adam öldüren, kervan soyan bir şakî imiş, dağda eşkıyâ imiş. " Bir gün yolda çamurun içinde "Bismillah" yazılı bir kâğıt görmüş. "Bu bismillah" demiş. "Burada Allah'ın adı yazılı." diye çamurun içinden çıkarmış, yıkamış, izzet etmiş güzel bir yere koymuş. Gece rüya görmüş. "Ey kulum, sen benim adıma hürmet ettin, izzet, itibar eyledin, ben de senin günahını bağışladım." diye rüyada kendisine müjdelenmiş. Sabahleyin gözyaşları içinde kalkmış, eşkiyâlık yolunu bırakmış, tevbekâr olmuş, hak yola girmiş, ilerlemiş, yükselmiş.

Hacca gelirken Alman patronu ona; "Muhammed'e benden selam söyle." demiş. O da; "Olur." demiş. Medine'ye gittiği zaman ziyarette Peygamber Efendimiz'in türbesinin önünde dururken; "Yâ Resûlallah! Benim patron Hans sana selam söyledi. Müslüman değil ama ne yapayım selamı tebliğ etmek lazım, kusuruma bakma, Hans'ın sana selamı var. " Diye içinden geçirmiş. "Vallahi, daha Almanya'ya gitmeden Hans'ın müslüman olduğu haberi geldi." diye bana söyledi. Peygamber Efendimiz'e selam göndermesini Allah sevmiş. İnsan böyle bir şeyden dolayı kurtulabilir. Onun için nasihat etmek lazım.

Bana birisi bir şey anlattı. Hem söylemeye çekiniyorum hem de ibretli bir olay. Bana anlatanın yakını bir yerde imam. Hayal değil. Hem imam hem de haftanın belli günü kafa dengi arkadaşlarla buluşurlar, içerlermiş. Yanlış duymadınız; içki içerlermiş. Ama nerede içerlermiş, meyhanede mi? Hayır, her hafta birisinin evinde içerlermiş. Bana anlatan diyor ki; "Hocam! Hayret edilecek bir şey. İçmek için geldikleri evde de abdest alıp yatsı namazını kılarlarmış." Mantığa bak! Akıl mantık alır iş değil. Madem namaza hürmet ediyorsun, madem hocasın, madem sen ve senin kafa dengi o arkadaşların namazı da kaçırmıyor; yatsı namazını da kılıyorsunuz; bu mereti niye içiyorsunuz? Bu zıkkımı niye zıkkımlanıyorsunuz? Niye Allah'a asi oluyorsunuz? Bu kadar güzel, bu kadar tatlı meşrubat var. Onları bırakıp da bu zıkkımı niye zıkkımlanıyorsunuz? Akıl almaz.

Hoca yatsı için abdest almış. Evin hanımı, hoca efendiye havlu tutmuş. Demiş ki; "Bu ne biçim hocalık! Hem abdest alıyorsun namaz kılıyorsun hem de biraz sonra içki içeceksiniz. " Kadının burasına gelmiş, kocası da o takımdan. "Ne biçim Müslümanlık" diye söylenmiş. Yüreği yanıyor ya candan söylemiş demek ki. Yüreği yanan insan candan konuşur. Hocaya karşı zehir gibi konuşmuş. Emr-i mâruf, nehy-i münker. Bu laf Hoca'ya bir tesir etmiş. Demek ki zamanı gelmiş. Hoca tevbekâr olmuş. O gün içkileri bırakmışlar. Ondan sonra bir daha içmemişler. Bazen böyle oluyor. Bir sebep oluyor. O sebep oluncaya kadar o kusurlu işi yapıyorlar. Sonra Allah doğru yola sevk ediyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz zamanından misal verelim. Demişler ki; "Yâ Resûlallah! Şu delikanlı hem namaz kılıyor hem de kabahatli işler yapıyor." Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de demiş ki; "Kıldığı namaz onu o kötülüklerden kurtaracak." Hakikaten de bir zaman geçmiş, çocuk tevbekâr olmuş. Yapılan ibadetler insanı kurtarır. Âyet-i kerîmede var.

İnne's-salâte tenhâ âni'l-fahşâi ve'l-münkeri ve le-zikru'l-lâhi ekber vallâhu ya'lemü mâ tesnaûn. Eğer doğru düzgün kılıyorsa hatalarını yavaş yavaş düzeltir. Doğru düzgün kılmıyor, gösteriş için kılıyorsa kıldığı namaz onu Allah'a yaklaştırmaya değil. Nice namaz kılan insan vardır ki, kıldığı namaz onu Allah'tan uzaklaştırmaya yarar. Nice namaz kılan insan vardır ki, kıldığı namaz onu Allah'a yaklaştırmaya yaramaz; Allah'tan uzaklaştırmaya yarar. Nice oruç tutan insan vardır ki,akşama aç ve susuz kalmaktan başka eline bir şey geçmez, boşa gitmiştir. Nice gece kalkıp namaz kılan insan vardır ki, uykusuzluktan başka bir kârı olmamıştır, uykusunu bırakmıştır ama namazı makbul değildir- Böyle durumlar oluyor.

Muhterem kardeşlerim, bunlar çok mühim konular. Bir insan namaz kılıyor da niye kabul olmuyor? Bir insan namaz kılıyorda niye Allah'tan gittikçe daha çok uzaklaşıyor. Bu ibadetlerin âfetleri nelerdir? Namazı nasıl kılmamız lazım, orucu nasıl tutmamız lazım, haccı nasıl yapmamız lazım? Bu çok önemli. Çok önemli! Haccın ilk şartı neydi? Okuduğumuz kitaplardan, hadislerden, şimdiye kadarki sohbetlerden anladığımıza göre haccın ilk şartı, helal paradır. İlk şartı o. Helal parayla, helal kazançla olmayınca havaya gidiyor. Haram lokma yediği zaman kırk sabah namazı, duası kabul olmuyor. Oruçluyken gözüyle harama baktığı, diliyle yalan söylediği, kulağıyla günahı dinlediği zaman kabul olmuyor. Lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh diye zikrederken, isyana, günaha devam ediyorsa; Allah ona; "Sen yalan söylüyorsun. Lâ ilâhe illallâh diyorsun da isyana niye devam ediyorsun?" diyor. Eğer bir insan isyana devam ediyorsa, zikir yapsa bile yapmamış sayılıyor. Allah'ı asıl zikreden insan; O'na itaat eden muti olan, söz dinleyen, O'nun yolunda yürümeye çalışandır. Çünkü Allah'ı hatırında tutuyor da günahtan kaçınıyor, isyandan kaçınıyor, Allah'a isyan etmiyor.

Onun için helal lokma yenilecek; temiz bir kalple, iyi bir niyetle Allah'a güzel kulluk yapılmak istenecek. Öyle olunca yavaş yavaş düzelir. Ama haramla beslenilirse; ibadetlerin afetleri dediğimiz, ibadetleri iptal eden, bâtıl eden, boşa çıkaran kusurlar işlenirse; insanın içinde kibir varsa, burnu büyükse bir takım böyle şeylerden dolayı hasedi varsa..

İnne'l-hasede ye'külü'l-hasenâti kemâ te'külü'n-nârü'l-hatabe. "Haset, insanın yaptığı iyiliklerin sevabını ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi yiyip bitirir." Hasetçi olmayacak. Haset ehli, haset eden bir kimse olmayacak. Kötü bir huy ibadetlerini yok ediyor.

Lâ tübtilû sadakâtiküm bi'l-menni ve'l-ezâ. "Sadakanızı, zekâtınızı başa kakıp, fakiri üzüp de iptal etmeyin; batıl, boş hale getirmeyin." Demek ki o zaman Allah kabul etmiyor. "Sen fukarayı üzdün." diye kabul etmiyor. Onun için temiz kalple ibadet edeceğiz, halis düşüneceğiz, helal yiyeceğiz, boynu bükük olacağız; mütevazı, güzel huylu olacağız.

Haccın mebrur olması için cömertlik lazımdı. İt'âmu't-taâm "yemek yedirmek" lazımdı. Bir de tatlı dil lazımdı; tîbu'l-kelam. Tatlı konuşacaktı, gönül alıcı konuşacaktı; gönül yapacaktı. Başka hadislerde bir şartı daha vardır: Ve ifşâu's-selâm herkese selam verecek. "Selamün Aleyküm, nasılsın kardeşim, neredensin, memleketinizde ne var ne yok?" Selam verecek; dostluk, ahbaplık, sevgi içinde olacak. Öyle olursa olur.

Yakınlarının hidayeti için bizden dua isteyen kardeşlerimiz için dua ettik. Yine dua etmeye devam edelim, onlar da etsin. Ama onların da kendilerinin pişmanlık duyması lazım. Günahı sevmeyip vazgeçmesi lazım. Günahta ısrar ederken tevbe etmek, Allah'la alay etmek gibidir. Allâhu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'e dedi ki;

İn testağfir lehüm seb'îne merreten fe len yağfira'l-lâhu lehüm "-O münafıklara- sen yetmiş defa istiğfar eylesen Allah onları kabul etmeyecek." Münafık çünkü. Münafık olduğundan kabul etmeyecek. İbrahim aleyhisselâm babasına;

Sevfe estağfiru leke rabbî. "Senin için Rabbime istiğfar edeceğim." dedi; söz verdiği için böyle söyledi ama İbrahim aleyhisselâm demesine rağmen, babası veya babalığı ateşe tapan, puta tapan Âzer kurtulamadı.

Demek ki ibadetlerin âfetlerini öğrenmek lazım. İbadeti öğrendiğimiz gibi ibadetleri boşa çıkaran şeyleri de öğrenmemiz lazım. Bu çok önemli. Biz bazı kitaplarımızda dilimizin döndüğünce bunları yazdık. Şimdi de kısaca bazılarını söyledik. Bunları öğrenmek lazım. Bir de helal lokmaya çok dikkat etmek lazım. Bir de huyların güzel olması çok önemli. Güzel huylu, güzel ahlâklı olacak; kötü huylu olmayacak.

Soru: Ben daha önce haccımı yapmıştım. Bu yıl da inşaallah başkası niyetine yapacağım. Başkasına hac yapmam sebebiyle benim de günahlarım affolur mu? Sevabından nasibim olur mu?

Cevap: Evet, olur. Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki; "Ne olurdu bir evlat, vefat etmiş anası babası için niyet edip hac etseydi. Hem kendisi sevap kazanırdı hem anası, babası sevap kazanırdı." diyor. Demek ki öyle niyet edenin de sevabı var.

Soru: Âdetli kadınlara, Harem'i ziyaret ve ibadet için avlusunun sınırları nelerdir?

Cevap: Kapılarıdır. Öbür taraflardaki kapılarıdır. Kapılarda nöbetçi duruyor ya, hudut orasıdır. Hani çantalı geldiğin zaman içeri sokmuyorlar. İşte Harem'in hudutları oralardır. Safâ ile Merve arasındaki sa'y yeri Harem'in dışıdır ve orada abdestsiz, hayız görmüş bir kadın sa'ye devam etse bir şey gerekmez. Harem'in hududu onun öbür tarafından başlayacak. Oradan öteye âdetli olanlar giremez

Soru: Bir kişi nafile tavafını yaparken, abdestinin bozulup bozulmadığı konusunda şüpheye düşer ve tavafını da tamamlarsa durumu ne olur?

Cevap: Hiçbir şey olmaz. Neden bir şey olmaz? Çünkü şüphe ile abdest bozulmuş sayılmaz, tavafı abdestsiz yapmış sayılmaz. Abdestini bozduğu şüpheli; şüphe ediyor kendisi, "Acaba bozuldu mu?" diyor. Mecelle'nin çok umumi bir kaidesi vardır; "Yakîn şek ile zâil olmaz." İyi bilinen bir bilginin üstü şüphe üzerine çizilmez. Abdest aldığını biliyor mu? Biliyor. Abdestli girdi mi tavafa? Abdestli girdi. "Ama hocam, içime bir şüphe düştü; bozuldu mu bozulmadı mı?" Şüpheye itibar edilmez. Şüpheye itibar yoktur.

Peygamber Efendimiz'den misaller bulalım. Bu kural Mecelle'ye nasıl girdi? Az bir kural değil bu; mühim bir kural: Yakîn şek ile zâil olmaz. Birisi abdest alıyordu. Peygamber Efendimiz ona bakıyor. Tam bitireceği sırada yine abdest alıyor, yine abdest alıyor… Peygamber Efendimiz; "Sen niye böyle tekrar tekrar abdest alıyorsun?" dedi. "Yâ Resûlallah! Abdestim kaçıyor gibi geliyor." dedi. İyi bilinsin diye açıkça söylememi mâzur görün. Ben bu lafları sevmiyorum, utanıyorum. Aldığım terbiyeye de aykırı geliyor ama "yellenmek" deniliyor ya, "gaz çıkarmak" insanın arkasından gaz çıkarması. Öyle gibi geliyormuş; kıpırdanıyor gibi. Peygamber Efendimiz diyor ki; "O zaman abdest bozulmaz; abdestini al, devam et." Abdestin bozulması için belirgin bir belirti olması lazım. Ya sesi duyulacak; hani bazen insan sesli yelleniyor ya, bir ses çıkıyor; tamam abdesti kaçtı, sesli. Ya da kokusu duyulacak. Öyle bir şey yok. Ama öyle gibi geliyor. Öyle gibi getiren şeytan; vesvese veriyor. Tavafın tadını kaçırtmak için ele aldığı adama vesvese veriyor. Kaçtı gibi, orası kıpırdadı gibi. Öyle kıpırdadı gibi ile iş yok. Abdesti vardır, tamamdır. İster nafile tavaf olsun, ister farz tavaf olsun zararı yoktur. Allah kabul etsin.

Muhterem kardeşlerim! Bir de şeytanın bu konudaki melanetini söyleyeyim size. O adam şimdi, "Galiba abdestim bozuldu." dese, dışarıya çıksa; gitse abdest alsa, yine gelse, yine tavafın bir noktasında kaçırdı gibi getirtir. Yine gider, yine abdest alır, tamamlayacağı sırada yine kaçırdı gibi getirtir. Yani o tavafı bitirtirmez. Bu şeytan deli eder insanı. Namazda da öyle, abdest alırken de öyle. Kaçtı gibi gelir. Namaz bozuldu gibi gelir. Eğer şeytana itibar eder de; "Kalkayım ihtiyaten şunu düzelteyim, sağlam olsun." derse yine yapar, yine yapar, yine yapar… Çıldırtır insanı. Şeytanın huyu böyledir. Sırf bu işi yapmak için özel şeytan vardır. Peygamber Efendimiz; "İnsanın arka tarafını kıpırdatan, kıl çeken şeytan vardır." diyor.

Bunun çaresi şeytanın vesvesesine itibar etmemektir. Kesin olmadıktan sonra devam edecek. "Ben şimdi burada namaz kılıyorum ama ya buraya bir çocuk çiş yaptıysa?" Olmaz! Böyle şüpheyle iş olmaz. "Şimdi ben kahvaltıda zeytin yiyorum ama bu salamura zeytinin içine ya fare düştüyse?" Olmaz! "Ya düştüyse!" Gördün mü? "Hayır, aklıma geliverdi." Şeytan getiriyor. Ne zeytin yiyebilirsin, ne ekmek yiyebilirsin, ne zeytinyağı içebilirsin, ne et yiyebilirsin. Deli eder insanı! Şeytanın vesvesesi böyle korkunçtur. Kancayı bir taktı mı; öğle namazı için abdest almaya başlar da ikindiye kadar abdestini tamamlayamaz. Yıkaya yıkaya elleri yara olur. "Ne yapıyorsun?" "Elimi yıkıyorum" "Yeter artık." "Dur daha olmadı, biraz daha temiz olsun." "Yeter, bırak!" "Yok, biraz daha yapayım." İkindiye kadar abdest aldırtır. Kırk defa abdest aldırtır! Kırk defa aynı farza, "Allahu Ekber" dedirtir. durdurtur; sonunda bir yerinde; "Yine olmadı, hadi yenile." diye aklına getirtir. Şeytan çok tehlikelidir. Şeytanın vesvesesine yüz vermemek lazım. Bu da güzel bir soruydu, biz de iyice işledik, cevap verdik.

Soru: Mısırlı bir hoca bir sohbette şöyle dedi: "Neresinde olursa olsun Mekke-i Mükerreme içinde kılınan namaz aynı Harem-i Şerîf'te kılınmış gibidir. Ancak Beyt-i Şerîf'i görerek namaz kılmak daha iyidir. " İnne evvele beytin vüdıa li'n-nâsi âyetini okudu, delil getirdi. Bu konuya bir açıklık getirir misiniz?

Cevap: Evet, [Mehmed Zahid ]Hocamız da böyle buyururdu. Harem'in içindeki her yer sevaplıdır. Çünkü Harem bir mıntıkadır. Aşağı yukarı yirmi beş-elli kilometre çaplı bir mıntıkadır. Sadece Mekke'nin şu mescidi değil umumi olarak bir mıntıkadır. Burada hepsi sevaptır. Ama orada namaz kılmak daha sevaptır. Kâbe'yi görerek kılınanı daha sevaptır. Böyle; doğrudur.

Soru: Şimdi gelelim, dünden hanımların gönderdiği bazı tafsilatlı durumlarını anlatan kâğıtlara.

Biliyorsunuz, insan tabiatinin gereği hanımlar ayın belli günlerinde namaz kılamayacak bir duruma düşerler. Buna âdet hali deniliyor, Arapçası hayız hali, hayız görmek deniliyor. Türkçe'de aybaşı deniliyor. Bu üç kelime kullanılıyor; âdet hali, aybaşı hali, hayız hali.

Kadınlar buraya gelirken hesaplıyorlar. Çünkü bu belli zamanlarda olur. Onlar kendi hallerini, ne zaman olacaklarını aşağı yukarı bilirler. Hap alıyorlar. Bazı doktorlar tavsiye ediyor. Öne gelsin, sonraya gitsin, dursun veya çabuk olsun diye. Ne oluyor? Teşkilat bozuluyor. Tabii olan hal, tabiat çizgisinden çıkıyor. Gayri tabii oluyor. Onun misalleri var burada. Kendilerinin hallerini anlatmışlar. Duruma müdahale edildiği için… Hassas çalışan bir saate müdahale edersen ne olur? Ayarı bozulur. Ayarı bozuluyor. Hapı aldığı için abuk sabuk bir şeyler olmaya başlıyor. Bir gün aybaşılı gibi oluyor, bir gün temiz gibi oluyor, ertesi gün yine aybaşılı gibi oluyor, yine temiz gibi oluyor. Üç gün, beş gün böyle devam ediyor. Ondan sonra bayağı bir aybaşı oluyor. O devam ediyor, bitiyor, ondan sonra bir başka şey oluyor. Onun için şimdi şu ana kadar ne olmuşsa olmuş, bundan sonra duyanlar duymayanlara duyursun ki; hap almasınlar çünkü hap teşkilatı daha beter bozuyor, işi daha beter karıştırıyor.

Hacı hanım, bu tarafa gelirken mîkata gelince ihramlanacak. İhramlanmak ne demek? "Olağanüstü ahkâma girmek" demek. İsterse hayızlı olsun, âdetli olsun yine de niyetlenecek.

Kul hüve ezen fa'tezilu'n-nisâe fi'l-mahîd. O durum Allah'ın hilkatinin bir hikmeti. Çocuk böyle oluyor, evlatlar öyle kazanılıyor. Bu işin, teşkilatın durumu o. Yani hanım evlat yapacak hale hazır oluyor, evlat olmadığı için o hazırlıklar dışarıya gidiyor. Bir dahaki ay yine hazır oluyor, olmadığı zaman yine gidiyor. Aslında evlat olma hazırlığının bir işareti oluyor. Mîkata geldiği zaman niyet eder. Eğer buraya geldiği zaman kendisini tavaf yapacak durumda görmezse, âdet görürse o zaman tavafı yapamaz. Otelde, evde, odada, nerede kalıyorsa orada bekler. Harem-i Şerîf'e giremez. Çünkü hayızlı kadının Harem-i Şerîf'e girmesi, camiye girmesi, tavaf yapması yoktur. O hal bitinceye kadar bekleyecek. Bitince vazifesini yapacak.

Verdiği sözlerden hangisini yapabiliyorsa o kadarını yapar. Bazıları vakti geçmişse kendiliğinden düşer. Kendisine bir vebal, sorumluluk olmaz. Arafat'a çıkabilir mi? Hanım tam buraya geldiği sırada âdet gördü; Kâbe'ye gidemedi, umre yapamadı veyahut haccı ifrada niyetlenmişse kudüm tavafı yapamadı; hiçbir şey yapamadı. Beklerken, beklerken Arafat'a çıkma zamanı da geldi. Arafat'a çıktı mı? Çıktı, tamam. Bir şey var mı? Yok. Allah böyle nasip etmiş, ne yapalım. Tamam. Arafat'a çıkar. Hayızlıyken Arafat'a çıkılır mı? Çıkılır. Dualar edilir mi? Edilir. Sadece namaz kılınmaz. Müzdelife'ye gelip vakfe yapabilir mi? Yapar. Şeytan taşlayabilir mi? Taşlar. Her şeyi yapar. Hacı olacak böyle mazeretli hanımın yapamadığı bir tek şey var; Mescid-i Haram'a gelmek, tavaf yapmak. Bunu yapamaz.

Geçen gün birisi sormuş, diyor ki: "Ben temiz olarak işe başladım, tavafı yaptım, sa'yi yaptıktan sonra baktm ki alametler gördüm. Galiba âdet görmeye başlamışım." Tamam, hiçbir şey gerekmez, tamamdır. Çünkü başladığı zaman temizdi, görüldüğü zamandan sayılır. Onun için tavafı tamamdır. Kadınlar için sa'yin de öyle mazeretli halde yapılmasında bir sakıncası yoktur. Erkekler için ve tabii durumda olanlar için abdestli yapılması sünnettir. Âdeti devam etti, tavaf yapamadı; sa'y yapabilir mi? Yapamaz. Neden yapamaz? Çünkü sa'y kendi başına bir müstakil ibadet değildir; tavaftan sonra yapılan, tavafa bağlı bir ikinci ibadettir. Bir maddenin a, b şıkkı gibidir. Tavaf olmadan başlı başına sa'y olmaz. Sa'y tek başına bir ibadet değildir, tavafa bağlı bir ibadettir. "Binanın birinci katı yok, ben ikinci katında oturuyorum." Sen benimle gelsene, seni bir hastaneye götüreyim, aklını bir muayene ettireyim." Birinci kat olmadan ikinci kat olur mu? Sen birinci katı olmayan binanın ikinci katına nasıl çıkıyorsun, nasıl oturuyorsun? Tek başına sa'y olmaz. Tavaftan sonra olur. Tavafa bina edilir sa'y.

Ama hanım tavafa temiz başladı, Allah'ın bir mazereti. Tavafı bitirdi, Sa'yi de yapıyordu, Sa'yin sonunda, dördüncü şavttan sonra -Her bir gidişe bir şavt deniliyor.- fark etti, anladı, şüphelendi; eve gelince fark etti, anladı ki âdet görmüş; tamamdır. Buna kitaplarımız tamamdır diyor. Hacc-ı kırana niyetlenmişti, hacc-ı temettuye niyetlenmişti ama Arafat'a kadar hiçbir şey yapamadı. Mazereti var; hacc-ı ifrada döndü. Haccı ifrada döndüğü için temizlendikten sonraki vazifelerini hacc-ı ifrad olarak yapar, gider.

Gelirken temiz geldi de Arafat'ta âdet görmeye başladı, ondan sonraki vazifeleri, farz vazifeyi, farz tavafı yapamadı. Bekleyecek. "Benim böyle bir durumum var." diye kocasına söyleyecek, kafileye bildirecek; bekleyebilirse bekleyecek. Bekleyemedi, hiçbir çare bulamadı. Mecburen gitti, bir şey de yapamadı. Bir umreye geldiği zaman ilk yaptığı tavaf farz tavafı olur, ödenmiş olur. Hanefî mezhebine göre farz tavafının müddeti ömrünün sonuna kadardır. Ya da, "Bir daha gelemem." derse; o haliyle tavafı yapar, o halde tavaf yapmanın cezasını öder. Cezası deve kesmektir, sığır kesmektir; keser, gider. Ama bekleyip yapsa daha iyi. Tabi biz yapamama durumlarına göre en son ihtimalleri söylüyoruz.

Hap almayı tavsiye etmiyoruz. Böyle durumları da dilimizin döndüğünce anlattık. Ha, bir de diyor ki; "Hocam! Ben hap almaya başladım, iş karıştı" diyor. Bu haplar karıştırıyor, teşkilatı bozuyor. O zaman ne olacak? Bizim mezhebimize göre üç günden az olursa, on günden fazla olursa bu durum artık âdet aybaşı durumu değildir, mazerettir; o zaman özürlü insan durumuna gelir. Kanama devam ediyorsa bile özürlü durumuna geçer, özürlü insanların hükmüne girer. Özürlü insanların hükmü nedir? Her vakit abdest alır; vaktin girmesiyle abdest olur, vaktin çıkmasıyla abdesti bozulur. On günden fazla devam etmişse bu hususta özürlüye tabi olur.

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız rahmetullahi aleyh -birilerinden duydum, tahkik ettim- şöyle dermiş: "En iyisi hap almasınlar, tabii haliyle olsun. Ne zaman olacaksa olsun, ona göre çaresi düşünülsün." dermiş. Tabi hanımların bu halleri küçüklükten bilmeleri lazım. Büluğa erdikleri zamandan bilmeleri lazım, annelerinin öğretmesi lazım.

Allah rahmet eylesin, çok sevdiğim bir hocaefendi vardı. Cemal Efendi derlerdi. Cemal Öğüt Hoca. Çok şakacı, çok latifeci, çok alim, fâzıl bir hocaefendiydi. Benim küçüklüğümde İstanbul'da vaizdi. İki tane Cemal Efendi vardı; buna "Alasonyalı Cemal Efendi" derlerdi. Bu iş çok önemli olduğu için hanımların hallerine dair özel kitap yazdı. Cemal Öğüt Hocaefendi'nin bu kitabını hanımlar almalı, okumalı. Kendileri de okumalı, çoluk çocuğuna da öğretmeli. Beyler de okusun, onlar da hanımına öğretsin.

er-Ricâlü kavvâmûne ale'-nisâ değil mi? Hanımların sorumluluğu, bekçiliği, hizmetçiliği bizim üzerimizde değil mi? Görevli, hizmetli biz değil miyiz? Onlar bize Allah'ın emaneti değil mi? Biz bileceğiz; yanlış bir şey yapmamalarını biz öğreteceğiz. Ya da akıllılıklarından, ferasetlerinden onlar kendileri bilecek, öğrenecek; kızlarına da öğretecekler, başkaları sorarsa onlara da öğretecekler. Ben başkasının kitabını bilmiyorum; kadınlara ait. İslâm tarihinde eskilerden vardır da, önemli diye rahmetli Cemal Efendi bu hususta bir eser yazmıştı; benim de kütüphanemde vardı.

Ben o Hocaefendi'yi latifeciliğiyle tanıyorum. Bir keresinde vaazına gittim. Bak Allah bu güzel yerde yâd ettiriyor. Allah rahmet eylesin, makamı âlâ olsun; iyi hocaydı, samimi insandı. Ahaliyi şakacılıkla İslâm'a çekmeye, iyi müslüman olarak yetiştirmeye çalışırdı. Ben şehadet ediyorum ki iyi hocaydı. Nur içinde yatsın, Allah makamını daha âlâ etsin. Allah cümle geçmişlerimize rahmet etsin, kabirleri nur dolsun, ruhları şâd olsun, dereceleri yüksek olsun, eğer hatalarından dolayı kabirde azap çekenleri varsa azapları def u ref olsun. Seyyiâtları varsa hasenâta dönsün çünkü Allah döndürüyor. Azapları varsa azaplarını kaldırsın, kabirleri cennet bahçesi olsun.

Bu Cemal Hoca'nın bir fıkrasını anlatayım da, siz de sevin, şakacı bir insan olduğunu anlayın. Ramazan'da vaazına gittik, -ben küçüğüm- Beyazıt Camii'nde vaaz verirdi. Beyaz sakallı, zayıf bir kimseydi. Herhalde ibadetten zayıf bir kimseydi.

"Ramazan'ın ilk günleri; baktım sabahleyin bizim hatun evde bağırıyor." "Ah! Hocaefendi! Kedi çanaktan su içiyor." "E ne olacak hanım!" "Hocaefendi! Ramazan değil mi?" "Evet Ramazan." "O zaman niye su içiyor?" "Hanım, hanım! Hayvanlar oruç tutmaz, hayvanlar oruç tutmaz!" Tabi millet de anlıyor şakayı, gülüyorlar. Böyle şakacı bir insandı ama bak hatırda kalıyor, kaç sene geçti. Nur içinde yatsın, iyi insandı. Çok iyi hocalar vardı, Allah razı olsun hepsinden; halkı güzel güzel yetiştirdiler.

Allah sizden de razı olsun. Sizi de iyi müslüman etsin, sevdiği müslüman etsin, ailelerinizi de, evlatlarınızı da… Haccınız da makbul, mebrur bir hac olsun, dualarınız müstecâb olsun. Hac mebrur olunca, duaların müstecâb olması da garantileniyor. Bütün mesele haccın iyi bir hac olması. Duadan unutmayın; başta beni. Neden? Ben sizin hocanızım ya. Evvela bana dua edeceksiniz.

Burada bir hacı kardeşimiz var; hac da yaptı. Buradan birilerine davetiye çıkarttı, birkaç kişiyi getirtiyor. Hani Türkiye'den çıkış zor ya, uçaktan filan indiriyorlar. Şimdi bir kardeşimiz burada birilerine aracı oldu, ricacı oldu, birkaç kişiye buradan davet çıkarttırdı; onlar şimdi uçağa binip bugün geliyorlar. Bu gelen beyefendiler burada hac yapacaklar ya, üç kişi beş kişi, bunlar bir sevap alacaklar ya inşaallah, bunların aldığı sevapların bir kopyası bu sebep olan kardeşimize verilecek. Onun söylediği, elinden kâğıt aldığı Suudlu'ya verilecek, o kağıtları alıp dairelerden imzalatıp oraya gönderenlere verilecek. Allah bütün aracılara bir kopya sevap veriyor. Neye aracı olmuşsa, aracı olduğu sevaplı işi yapana, aracıların hepsine o sevabın bir mislini veriyor. Mesela, ben zekât vereceğim, sadaka vereceğim zaman kendim vermiyorum. Hocayım ya, işin kurnazlığını öğrendim ya; yanımdaki gence veriyorum, o da öğrendi, yanımda geze geze o da yanındaki arkadaşına veriyor, o da dilenciye, kapıda bekleyene veriyor. Şimdi veren sevap kazanıyor; bir. Aracılar da sevap kazanıyor; iki-üç… kaç tane aracı varsa. Onun için hayırlı işlere aracı olmak, hayırlı işler yapmak lazım.

Soru: Bir hanım umre tavafını tamamlamadan saçını keserse cezası nedir?

Cevap: Saç kesmenin cezası kurban kesmektir ama tavafın ne kadarını yaptı, sa'yin ne kadarını yaptı? Umre tavafını tamamlamadan saçını keserse cezası kurbandır. Daha tavafı bile tamamlamadı, sa'yini yapmadı, saç kesiyor. Kurban kesmesi gerekir.

Soru: Mîkat'a gidip ihrama girse umreyi yeniden yapsa cezası düşer mi?

Cevap: Düşer. Evet, tazeleyince düşer.

Sayfa Başı