M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (157)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Değerli efendim, İngiltere gibi sistemleri olan ülkelerden haksız yoldan kazanç sağlamak, çalışıyor halde işsizlik parası almak ve bu ülkede sistemin kurumları özelleşmiş olmasından dolayı sigorta firmaları gibi firmaları dolandırmak, onlardan yüklü paralar almak ve bunları hayır yolunda kullanmak mümkün mü, câiz mi?

Cevap: Mümkündür ama câiz değildir. Çünkü müslüman dürüst olmak zorundadır. Haram yolla kazanılan bir şeyle Köroğlu usûlü hayır yapılmaz. Haramdan kazanılan bir şeyden hayır yapılsa da kabul olmaz. Dinin hükmü budur.

Soru: Efendim dünyanın büyük bölümünde bankalar yahudilerin elinde, bunları da dolandırmak câiz midir?

Cevap: Bankalarla iş yapmak câiz değildir. Onlarla iş yapmamak daha doğrudur. Ama umumî bir kâide olarak müslüman dürüsttür, açıktır, her yaptığı şey tertemizdir. Her şeyde sıdk u sadakat üzere olmak gerekir.

Soru: Allah sizden razı olsun, uzun ömürler versin. Bazı namaz kılan, oruç tutan, hatta bizlerin namaz, oruç, din, iman konularında yeri olan arkadaşlarımıza örnek gösterdiğimiz kardeşlerimiz maalesef özellikle kadın, bar, disko, para pul mevzularında yanlışlıklar yapıyorlar. Namaz kıldırmak hatta gusül abdesti aldırmak için çaba sarf ettiğimiz kişiler bize; "Biz sizin namaz kılan arkadaşlarınızı da biliyoruz!" diyorlar ve bizden uzak duruyorlar, bu işe soğuk bakıyorlar. Bu tutarsız kişilerin bu yeni başlayacak olan arkadaşlarımızdan dolayı günahı nedir?

Cevap: Bir insanın kötü örnek olması dolayısıyla başka insanların iyi insan olmasına engel olması Kur'ân-ı Kerîm'de zikrediliyor.

Rabbenâ lâ tec'alnâ fitneten li'l-kavmi'z-zâlimîn diye eski devirlerde mübarek insanlar dua etmiş. "Yâ Rabbi! Bizi kâfir kavimlere hatalı işlerimizden dolayı, kötü örnek olmanızdan dolayı, onların İslâm'a gelmesini engellemek sûretiyle böyle bir imtihan, bir vesile olmaktan koru!" diye tefsir kitapları bunu yazıyor.

Bunun vebali vardır. İnsanın kötü örnek olması dolayısıyla başkasını caydırıyorsa o caymada cayanın günahı vardır. O caymaya sebep olan filanca kimsenin de vebali vardır. Bu Kur'ân-ı Kerîm'de böyle, maalesef o da vebal altında kalıyor.

Onun için, kötü örnek olmamaya çalışmak lazım. Her şeyi iyi yapmaya çalışmak lazım. Başkasına kötü örnek olmamak lazım. Bizim yüzümüzden İslâm'a gölge düşürmemeye çalışmak lazım. İslâm'a kazanmak için güzel örnek olmaya çalışmamız lazım.

Ama iyi yola gelmeyen insanın da kötü insanları örnek göstermesi meşru bir mazeret değildir. Allah tarafından kabul edilen bir şey değildir. O da gelmemesinden dolayı yine cezasını çeker. "Yâ Rabbi! Ben filancayı gördüm. Onun iyi müslüman olmadığını anladım. Onun için İslâm'ı sevmedim, İslâm'a yanaşmadım." Bu bir mazeret değil. Allah onun da cezasını verecektir. O Müslümanlığı iyi yapamadıysa yapamadı, Allah onu kusurundan dolayı cezalandıracak; ama senin Allah'ın davetine icabet ederek iyi kul olmak borcun. Sen falancanın yüzünden, filancanın sözünden hareket etmiyorsun, Allah seni davet ediyor:

Vallahu yed'û ilâ dâri's-selâm. Allah seni cennetine çağırıyor, davet ediyor; sen Allah'ı dinlemiyorsun. Peygamber seni cennete davet ediyor, hak yola davet ediyor; sen peygamberi dinlemiyorsun. Kötü misallere bakmayacaksın.

Bizim İstanbul'da ihvânımızdan bir Ermeni vardı. Ermeni ustasıydı, müslüman olmuştu, Hocamız'a gelmişti, ders almıştı. Hocamız'ın adı Zahid, Zahid adını almıştı. Ermeni'ydi. Kapalıçarşı'da dükkânı vardı. Ona her gün Ermeni papazları gelip gidiyorlarmış;

"Yahu ne diye Ermeni kilisesini bıraktın? Ne diye müslüman oldun?"

"Hak din diye müslüman oldum."

"Bak işte bu kapı komşun hacı, hacca da gitmiş; ama ticarette şöyle hile yapıyor, böyle yapıyor, yalan söylüyor…" diyorlarmış.

Papazlar kötü örnekleri gösterip bu arkadaşa; "Sen niye müslüman oldun?" diyorlarmış.

Bu arkadaş -müslüman olan Ermeni kardeş- bana kendisi anlattı. O diyormuş ki;

"Siz şehirdeki kanalizasyondaki pis suları gösteriyorsunuz. 'Bak, bu sular pis!' diyorsunuz. Halbuki suların dağdan çıktığı ilk kaynağa gidin, kaynağın ilk yerine çıkın. İlk yerinde suyun ne kadar temiz olduğunu, içilebilir evsafta olduğunu, ne kadar serin olduğunu, ne kadar güzel olduğunu göreceksiniz. Şehirdeki kullanılmış suyun kanalizasyondaki hâline bakıp suyu kötülemeyin. Asıl kaynağa bakın." diye cevap veriyorum, dedi. Bana anlattığı, papazlarla konuşurken böyle anlatmış…

Bu güzel bir benzetmedir.

Biz birbirimizden sorumlu değiliz. Biz birbirimizi örnek almak durumunda değiliz. Bizim örneğimiz Peygamber Efendimiz'dir. Biz Kur'an'a uymak zorundayız. Biz Asr-ı Saadet müslümanlarına bakmak zorundayız. Biz dinin ana kaynağına bakmak zorundayız. Ana kaynağından pırı pırıl, şırıl şırıl akan güzel İslâm'a bakmak zorundayız. Yoksa misallere bakarak hareket ederse, Peygamber Efendimiz zamanında da kötü misaller olmuş. Peygamber Efendimiz zamanında yaşayıp da kâfir ölen insanlar var. O zamanda da var.

Birisi harpte kahramanca, iyice, güzel çarpışıyormuş. Demişler ki;

"Yâ Resûlallah, falanca adam çok fedakârca cihat ediyor, çarpışıyor."

Efendimiz demiş ki;

"O cehennemliktir!"

Herkes şaşırmış, hayret etmiş, donmuş kalmış.

"Yâ Resûlallah, bizim safımızda kâfirlerle cihat ediyor, kahramanca çarpışıyor."

"O cehennemliktir!" demiş.

Donmuş kalmışlar; ne desinler, Peygamber Efendimiz öyle söylüyor. Ama adam da cihat ediyor, kâfirle çarpışıyor. Kâfirle çarpışan kalırsa gazidir, ölürse şehittir, biliyoruz. Allah yolunda çarpışanların şehit olduğunu biliyoruz. "O cehennemliktir!" demiş.

Biraz sonra savaş meydanından, cepheden, asıl çarpışma yerinden haber gelmiş;

"Yâ Resûlallah, demin kahramanca çarpışan şahıs yaralanınca yarasının acısına dayanamadığından, "ah vah!" edip, feryat figan edip, çok acıdığından dayanamayıp, kılıcının kabzasını toprağa dayayıp, sivri tarafını karnına dayayıp üzerine abanmak sûretiyle intihar etti." demişler.

O zaman demin donmuş olan şahısların hepsi hayretlerini ifade ederek; Allahu ekber! Allahu ekber! diye bağırmışlar. Tabii intihar eden cehenneme gidiyor. Resûlullah Efendimiz onun âkıbetini bildiğinden ilk baştaki "çarpışıyor" demelerine aldırmadı. O Peygamber, Allah'ın bildirmesiyle biliyor. Onun için o sonucu söyledi. Bu savaşta intihar ettiği için bunun cehennemlik olduğunu anlıyoruz.

Bir başkası öldü. Peygamber Efendimiz'e hizmette bulunan birisiydi. Onun zamanındaki birisiydi, öldü. Peygamber Efendimiz dedi ki;

"O cehennemliktir!"

Şaşırdılar.

"Çünkü ganimet malından çalmıştı." dedi.

Ganimet malı taksim edilmeden önce alınmaz, ortaya konulur, taksimâtı ona göre yapılır. Öyle yapmamış, çalmış, onun için cezasını çekecek.

"Bir ayakkabı sırımı

bağcığı bile alsa ateşten bir sırım almıştır." diyor, Peygamber Efendimiz.

Çalmış, çaldıysa cehenneme gidecek.

Biz kişilere bakmamalıyız. Biz özüne bakmalıyız. Kur'an'ın kendisine bakmalıyız. Bakacaksak Peygamber Efendimiz'e bakmalıyız. Bakacaksak aşere-i mübeşşereye bakmalıyız. Bakacaksak Allah'ın evliyâullahına bakmalıyız. Kötü örnekler her zaman bulunabilir. Öğretmenlerin 99 tanesi iyidir de bir tanesi talebesinden rüşvet alır. Tamam, kötüdür; ama öğretmenlik kötü değil. Hocaların hepsi iyidir de bir tanesi iki tanesi kaytarıyordur. Olabilir. Allah ıslah etsin. Başka güzel hangi meslek varsa onları düşünün; iyisi vardır, kötüsü vardır. Kötüyü örnek almak doğru değildir.

Soru: Hocam, bir müslüman cihat yapmadan cennete girebilir mi?

Cevap: Cennete girmenin çok yolu vardır. Cennete girmenin yolu sadece cihat değildir. Bir insan bir hasenesi kabul olsa, yaptığı bir güzel iş kabul olsa bir güzel işten dolayı cennete girebilir.

Ama müslümanlar, cihat oluyor, cihat başlamış, cihat yaparken cihada gitmezse cihattan kaçmak da büyük günahtır. "Ordudan savaş anında firar etmek büyük günahtır." En büyük günahlardandır. O zaman doğru olmaz.

Ama cihat yokken, camide ibadet ederken, tesbih çekerken, hacca gitmişken, şuradayken buradayken ölür, cennetlik olabilir. Gider başka güzel bir şey yapar, cennetlik olabilir. Cennete girmenin yegâne yolu cihat edip de şehit olmak değildir. Cennete giden nice insan vardır. Hatta hadîs-i şerîfle söyleyeyim. Ben bunları böyle sizi sakin sakin gördüm de, soyadım Coşan olduğundan coşarak söylüyorum değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Nice sıcak yatağında, yastığında, yorganında yatarken ölen insan vardır ki yatağında öldüğü halde Allah ona şehit sevabı verir."

Yatağında öldüğü halde şehit sevabını kazanarak ölür.

Neden?

Niyetinde cihat etmek, şehit olmak aşkı vardı da ondan.

Niyeti dolayısıyla yatağında ölse bile bazı insanlar şehitlik mertebesine ulaşır, yani cennetlik olabilir. Demek ki asıl olan niyettir, murattır, istektir. İyi şeyleri temenni ediyor. Savaş olur da savaşırsa ölür. Ölmez, döner, gazi olursa gazi olur. Bakarsın yatağında ölür. Bakarsın hiç cihada katılmadan ölür, cennetlik olur.

Biz şimdi [öyle bir] nesiliz [ki] hiç savaş görmedik, savaşa girmedik. Kıbrıs harbi olduğu zaman bazıları gitti. İstesem, "Ben de katılacağım." desem bile almazlar. Şimdi usuller değişti. Gönüllü olarak savaşa katılamıyorum. "Git. Savaşacak ordumuz, adamımız var." derler. Yani bu devirde bu iş istediğin zaman da olmaz.

Pek çok insan vardır ki pek çok yollardan cennete girmiştir. Girebilir. İlle cihatla değil.

Ama cihat çok sevaplı bir iştir. En sevaplı işlerin sıralamasında baştaki işlerden birisi de Allah yolunda cihat etmektir, malını canını vermektir.

Soru: Müslüman olmayan diğer insanlar cennete girmeyecekler mi?

Cevap: Evet, girmeyecekler. Ama ne zaman?

Peygamber Efendimiz'in devri başladıktan sonra müslüman olmayanlar cennete girmeyecek. Peygamber Efendimiz'den sonraki insanlar Peygamber Efendimiz'e inanmamışlarsa, Kur'an'a inanmamışlarsa, müslüman olmamışlarsa cennete giremeyecekler.

Peygamber Efendimiz'den önceki insanlar, Hz. İsa'ya kadar hıristiyanların iyi olanları cennete girecek. Hz. İsa'dan Musa aleyhisselâm'a kadar, Hz. İsa gelmeden önce Musa aleyhisselam'dan sonra o arada yaşayan insanlar, Musa aleyhisselâm'a uyanlar cennete girecek. Yani her peygamberin devri var, devresi var; o devre geldi mi artık ona bağlanmak mecburiyeti oluyor.

Peygamber Efendimiz geldikten sonra bir insan müslüman olmazsa Peygamber Efendimiz'i reddetmiş olduğu için, kabul etmediği için cennete girmez. Mü'min olması lazım. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû demesi lazım. Biz burada müslüman olacaklara onun için onu telkin ediyoruz.

Soru: İslâm'ı hiç duymamış kişilerin durumu ne olacak?

Cevap: Evet, nazarî olarak da, belki hakiki olarak da dünyada İslâm'ı duymamış insanlar olabilir. Bakarsın Himalayalar'ın tepesinde 8 bin metre yükseklikte bir köyde İslâm'ı hiç duymamış köylü insanlar vardır. Medeniyet de görmemiştir, oraya otomobil de hiç çıkmamıştır, radyo da yoktur; İslâm'ı hiç duymamıştır. Veya Amazon'un [keşfedilmemiş] ormanlarında bir yerde bir kabile vardır da İslâm'ı hiç görmemiştir. Kutuplarda vardır, bilmediğimiz bir yerde vardır… Olabilir. Avustralya'nın bile bilinmeyen bazı kısımları vardır.

İslâm'ı hiç duymamış bir insanın görevi, Allah'ı bilmektir. Allah'ı bilecek. Allah'ın varlığını bilecek, bulacak, birliğini de bulacak. Allah'a inanır da birkaç tanrıya inanırsa olmaz. Allah'ın bir olduğunu anlayacak, tevhid inancına sahip olacak. O zaman cennete girer. Ama Allah'ın varlığını birliğini bilememişse, o zaman müşrik olarak, imansız olarak kaldığından cennete girmez. İmanla mükelleftir, şeriatle mükellef değildir. Şeriat ahkâmı yok ki, bilmiyor ki uygulasın. Namazı, orucu, zekâtı bilmiyor; ama imanla mükelleftir.

Soru: es-Selâmu aleyküm. Çok kıymetli hocam, Allahu Teâlâ hazretleri sizden razı olsun. Sizin vesilenizle Allah'ın sayesinde burada böyle bir topluluk olduk, Allah sizden razı olsun. Hocam, mâlumunuz İngiltere'de yaşıyoruz. Burada en büyük eğlence ve şeytanın tuzağı, vakit geçirme yeri bir tür ırmak üzerine kurulan ve adına boat -yani gemi- denilen bir disko bar türüdür. Bazı dervişler maalesef buralarda sık sık görülüyor. Bu kişiler, dervişler kendilerini avutmak için "Biz içki içmiyoruz." gibi sözler söylüyorlar. Bunun yanında kadınların kendileriyle olan yakınlıkları ise bazen sabaha kadar sürüyor, umursanmıyor. Bu konuda görüşlerinizi bildirirseniz memnun oluruz.

Cevap: Günahların çeşitleri çoktur. Mü'min bir insan günahlı yerlere yanaşmaz. Hatta günahkâr insanların yanına bile pek yanaşmak doğru değildir. Onlardan uzak durmayı dinimiz, Kur'ân-ı Kerîm emrediyor. Hatta bir yerde otururken orada bir günah işlenmeye başlanırsa, Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;

Fe-lâ tek'ud ba'de'z-zikra mea'l-kavmi'z-zâlimîn. "Zalimlerin, günah işleyenlerin yanında artık oturma." diye...

Hatta daha olağan bir misal söyleyeyim: Şöyle bir toplantıda insanlar oturuyor. Tamam, güzel oturuyorlar. Birisini gıybet etmeye başladılar. Orada olmayan birisi... "Ali efendi, Veli efendi, falanca işte şöyle yaptı, böyle yaptı…" kötülüyorlar. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bir toplantıda, olmayan bir kimse kötülenirse o kimseye yardımcı olun, onu savunun. Gıybeti yapan kimseye de engel olun."

Yani "'Konuşmayın, etmeyin, gıybeti bırakın.' deyin." diyor, iki vazife yüklüyor. Olmayanı savunmak, olanların da bu günahı yapmasını, söylemesini durdurmak.

Ve kum anhu diyor. "Ondan sonra orada durma, kalk artık." diyor. Yani orada durmayı da [hoş görmüyor.]

Demek ki gıybet edilen bir yerde bile durmayıp kalkmak gerekiyor, muhterem kardeşlerim. Günahlı yerlere de gitmemek iyidir.

Âyet-i kerîmede nasıl buyuruluyor;

Ve lâ terkenû ile'llezîne zalemû fe-temessekümü'n-nâr. "Zulmeden yani günah işleyen insanlara meyletmeyin, onların yanında bulunmayın, onların safında bulunmayın, sonra size de cehennem ateşi dokunur."

Onun için günahlı yerlere gitmemek lazım, yanaşmamak lazım. Günahlı insanlardan uzaklaşıp sevaplı insanlara yanaşmak lazım. Kendisini öyle insanların yanına atmak lazım. Okyanusta çırpınan bir insanın kayık bulmuş gibi, bir ada bulmuş gibi kendisini oraya atması lazım, günahlı yerlerden uzak durması lazım.

"Ben katılmıyorum. Ben içmiyorum…"

Bugün içmezsin de yarın şeytan seni kandırır, içersin. En iyisi bulunmamak. Bugün paçayı kurtarırsın, yarın dayanamazsın. Onun için, en iyisi öyle yerlere gitmemek.

Bir de Peygamber Efendimiz Semud kavminin -Salih aleyhisselâm'ın kavminin- helâk olduğu yere gelince askerlerine, ordusuna, müslümanlara; "Buradan hızlı geçin! Buraya Allah'ın gazabı yağmıştır, burada fazla durmayın!" dedi. Eskiden Allah'ın gazabının yağmış olduğu bir yerde bile yavaş yavaş gitmeyi uygun görmedi, "Buradan hızlı geçin!" dedi.

Onun için, Allah'ın gazabının yağacağı, sevmediği yerlere gitmemeye çalışmak lazım. En akıllıca iş iyi arkadaş seçmektir, iyi yerlere gitmektir.

Ben şahsen kendim, üniversiteyi bitirince evlendim ve diyâr-ı gurbete gurbetli olarak çıktım. Yani anamdan, babamdan, kaynanamdan, hocamdan uzak bir yere yabancı bir diyara geldim.

Soru: Başı açık bir kadına bakıyorsan bu nasıl olur?

Cevap: Muhterem kardeşlerim, -güzel bir soru- herkes sanıyor ki oruç tutmak sadece aç ve susuz kalmaktan ibarettir. Hayır, oruç tutmak nefse hâkim olmaktır, nefsin arzularına karşı durmaktır. Onun için Peygamber Efendimiz bir hadisinde buyuruyor ki;

"Bir adam yalan sözü bırakmıyorsa, dedikoduyu bırakmıyorsa Allah'ın onun oruç tutmasına ihtiyacı yoktur. Oruç tutmasın."

Demek ki yalan da söylemeyecek, diline de sahip olacak. Dilini de tutacak, midesini de tutacak, gözüne de sahip olacak, her şeyine sahip olacak. Orucun asıl [özelliği] bu. Orucu bütün âzâlarına tutturacak; gözü de oruç tutacak, dili de oruç tutacak, kulağı da oruç tutacak. "Oruç tutacak" ne demek?

Kulağı haramı dinlemeyecek. Mesela gıybet haram, dinlemeyecek. Gözü harama bakmayacak. Dili haram söylemeyecek. Yemek de yemeyecek, tamam o da var. Sinirli hareket etmeyecek. Sabırlı olacak. Birisi kendisiyle kavga etmeye kalksa uymayacak. Hatta diyor ki; "'Ben oruçluyum!' de, çekil kenara, kavga etme." Demek ki o da olmayacak. Birisi geldi, damarına bastı, üstüne geldi, yine kavga etmeyecek.

Şimdi tabii iş icabı, iş icabı olmasa bile yoldan giderken bile karşınızdan açık saçık birisi geliyor veya siz açık saçık bir insanın yanından geçiyorsunuz veya trene binerken veya vasıtada böyle şeyler oluyor. Tabii burada insan mümkün olduğu kadar gözüne sahip olacak, mümkün olduğu kadar gözüne hâkim olması lazım. "Kim böyle bir bakılacak, bakıldığı zaman keyifli zevkli olacak şeye Allah rızası için bakmaz, gözünü yumarsa Allah imanın lezzetini kalbine ihsan eder." diye müjdeler var.

Soru: Hocam mesela bizim iş genellikle gece işi olduğu için açık saçık insanlar da geliyor. İstesen de istemesen de konuşmak zorundasın.

Cevap: Konuşulur. Burada mühim olan duygulardır. Duygular [bozuk] olmamalı.

Soru: Neden hıristiyan beldede dinî hürriyet var[ken] müslüman beldede baskı ve zulüm [var]? Bu çelişki nereden kaynaklanmakta?

Cevap: Bizim Müslümanlığımız gevşek olduğundan, içtimâî terbiyemiz zayıf olduğundan, haklarımızı koruyamadığımızdan kaynaklanmakta.

İngiltere'de de, Amerika'da da, Fransa'da da adam zamanında krallık yapmış, despotluk yapmış, zulüm yapmış, derebeylik yapmış. Ama halklar haklarını korumak için mücadele etmişler, etmişler, etmişler, bir seviyeye gelmişler. Hakları mücadeleyle almışlar. Bizde böyle bir mücadele yapılmamış.

Bedavadan beleşten hak ve hürriyet olmuyor arkadaşlar! Benim vardığım sonuç bu.

Mafyalar çatır çatır insanın parasını pulunu alıyor. Bedava olmuyor. Ter dökmek lazım, uğraşmak lazım. Hürriyetin bedeli var. Hakların bedeli var. Hakları almak için çalışmazsan olmaz.

Hıristiyan beldede hadi bakalım bir şey yap. Arkadaşlar anlatıyor: "Ben ilk geldiğim zaman sıraya uymamıştım, otobüse en önden binmek istemiştim. Kuyruk vardı. Hepsi bağırdı, indirdi." diyor. Türkiye'de bağırmıyor da ondan karışıklık oluyor. Burada bağırıyorlar. Adam bağırıyor, hakkını arıyor. Hak aramaktan kaynaklanıyor. Biz hakkımızı aramadığımız için zalim fırsat buluyor. Bir de zalime destek oluyorlar. Burada zalimi alaşağı ederler. Bir bakan bir zulüm yapsın, bir şey yapsın, hemen gider istifaya zorlarlar. İstifa etmezse taşlarlar, canına okurlar. Türkiye'de öyle olmuyor. Ondan oluyor.

Sonuç itibariyle kabahat bizim. Sosyal yani içtimâî terbiyemiz zayıf, vatandaşlık çalışmamız az, vatandaşlık duygusu eksik. Kuzu gibi oluğumuzdan kurtlar geliyor, bizi parçalıyor. Kuzu gibi olmayacağız, ne gibi olacağız?

Arslan gibi olacağız.

Arslan gibi olursan kurt gelir, parçalayamaz. Kuzu gibi olursan kurt da parçalar, çakal da parçalar, tilki de parçalar, herkes parçalar.

Hatta kurt kuzunun yanına gelmiş;

"Seni yiyeceğim." demiş.

"Niye?" demiş.

"Suyumu bulandırıyorsun." demiş.

"Kurt amca, ben senin suyunu nasıl bulandırabilirim? Su senin tarafından bu tarafa doğru akıyor, bu tarafa doğru gidiyor. Ben bulandırsam bile benim bulandırdığım su sana gelmiyor…"

Ama yine yemiş. Çünkü kuzudur. Kurt kuzuyu yer.

Arslan olmak lazım, rolleri değişmek lazım. Roller değişmeyince kuzuları yiyecek insan her zaman bulunur.

Soru: Türkiye'de müslüman cemaatler neden Güneydoğu'da zulüm gören müslüman Kürtleri görmezlikten gelmekte? Bosna, Keşmir, Filistin'de zulüm var. Sanki Güneydoğu'da zulüm yok mu? Neden? Ayrıca cemaatinizin bu bölge ile ilgili çalışması var mıdır? Var ise bunlar ne kadardır?

Cevap: Bizim o bölge ile ilgili çalışmamız vardır. Belki yarın öbür gün o bölgeden bazı insanlar burada beni bulacaklar, ziyaretime gelecekler. Çok çalışmalarımız vardır. Çok dostlarımız, kardeşlerimiz vardır.

Soru: Müslüman olarak ölmeyenler hakkında "Keşke müslüman olarak ölselerdi." demek doğru mudur?

Cevap: Doğrudur. Ne olacak, ona acıyoruz. "Keşke müslüman olsaydı, aklını başına toplasaydı…" Belki bu söz başkalarını duygulandırır. Olabilir, bir [mahzuru] yok. Ama İslâm'da kâfir olan bir kimseye dua etmek yoktur. Âyet-i kerîmeyle yasaktır, dua etmek yok. Ama "Keşke başta aklını başına toplasaydı da, bak yazık etti kendisine, böyle yapmasaydı…" Bu denilir, bunda bir şey yok. Kâfire dua yasak, tevbe istiğfar yasak; çünkü Allah'ı inkâr etmiş, karşı gelmiş. Olmuyor.

Soru: Peygamberimiz Rabbimiz'i dünya gözüyle görmüş müdür?

Cevap: Evet.

Soru: Eğer görmüşse bu Allah'a mekân vermek mânasına gelmez mi?

Cevap: Gelmez, çünkü Miraç olağanüstü bir olaydır.

Soru: Görmemişse kâbe kavseyn mekânında nasıl görüşmüştür?

Cevap: Kâbe kayseyn görüştüğünün alâmeti. Görmüştür. Gördüğünü de beyan ediyor. Kendisine de soruyorlar, kendi hadîs-i şerîflerinde "Rabbini gördün mü?" diye sorularına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in cevabı vardır. O bakımdan gördüğü kesindir.

Ama bunu Süleyman Çelebi harika bir şekilde anlatıyor. Diyor ki;

Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl

Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemal

Ne demek bu?

Şeş ne demek?

Altı.

Şeş; ön, arka, sağ, sol, yukarı, aşağı…

Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl. "Mekândan münezzeh, 'altı yönden birisindedir' demekten münezzeh olan Allah."

Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemal.

Bî-kem ü keyf ne demek? Türkçesi ne?

"Niceliksiz, niteliksiz."

Niceliksiz, çok güzel bir terim bu. Bu söz çok mühim bir söz.

"Niceliksiz ve niteliksiz bir şekilde ona cemâlini gösterdi."

Sonra devam ediyor:

Bî-huruf u lafz u savt ol padişah

Mustafa'ya söyledi bî-iştibah

Allahu Teâlâ hazretleri bî-hurûf, "harfler olmadan", lafz, "sözler" olmadan, savt, "sesler" olmadan… Bî-huruf u lafz u savt… "Sesler, harfler, kelimeler olmadan Mustafa ile görüştü."

Ama nasıl görüştü?

O görüşme tarife sığmaz. Tatmayan bilmez. Misâli, emsâli yok ki anlatılabilsin. Allah'ı gördü ama nasıl gördüğünü görmeyen anlayamaz, anlatamaz.

Şeş cihetten münezzeh olan Allah ona cemâlini gösterdi.

Âşikâre gördü Rabbü'l-izzeti. "Âşikâre bu dünya gözüyle Rabbini gördü."

Âhirette öyle görür ümmeti. "Âhirette ümmeti de öylece görecek."

İnşaallah, Allah'ın izniyle, ihsanıyla, ikrâmıyla biz de öyle göreceğiz.

Diyorlar ki;

"Yâ Resûlallah, nasıl göreceğiz?"

"Dolunay olduğu zaman dünyadaki her insan dolunayı görüyor mu? Birisi ötekisini engelliyor mu? Dolunayı gördüğünüz gibi göreceksiniz." diyor.

Soru: Öldükten sonra kıyamete kadar ruhlar ne olacak?

Cevap: Ruhlar çeşit çeşittir. Bir kısmı belirli yerlerde bir çeşit hapsedilme gibi muhafaza edilecek. Hadîs-i şerîflerde böyle bildiriliyor. Ama evliyâullahın, Allah'ın sevgili kullarının ruhuna Allah serbestlik ihsan edecek, onların gezinmesi ve tasarruf imkânı olacak. Onlar, Allah'ın sevgili kulları gezebiliyorlar. Ötekiler belirli yerlerde muhafaza ediliyor. Cennetlikler bir yerde, cehennemlikler bir yerde.

Allah hepinizden razı olsun.

Sayfa Başı