M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Peygambere itaatle cennet istenmiş olur

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Cumanız mübarek olsun.

Size bugün güzel Karadeniz'in şahane şehri Trabzon'dan hitap ediyorum. Trabzon'dan selamlar... Karadeniz gezisindeyiz. İç Anadolu'da, Amasya'da, Tokat'ta bulunduktan sonra çok şahane bir kasaba olan Niksar'dan Karadeniz'e geçtik. Yoldaki kasabalarda kardeşlerimizle görüştük. Şimdi Trabzon'da bulunuyoruz cuma gününde. Allahu Teâlâ hazretleri Cumanızı mübarek etsin. Bu güzel günün her türlü maddî, mânevî hayırlarına cümlenizi sevdiklerinizle beraber nâil eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den Enes radıyallahu anh rivayet eylemiş. Peygamber Efendimiz buyurmuşlar ki;

Küllü nâimin zâilün illâ naîme ehli'l-cenneti ve küllü hemmin munkatiun illâ hemme ehli'n-nâri ve izâ amilte seyyieten fe-etbi'hâ haseneten temhuhâ.

Küçük bir hadîs-i şerîf ama içindeki mânalar önemli. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Her nimet biter, sona ericidir, zâil olucudur, zeval bulucudur, biticidir, elden gider. Ancak cennet ehlinin sefâsı, nimetleri, naîmi; o bitmeyecek, ebedî."

Hüm fîhâ hâlidûn deniliyor ya Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinde de cennet anlatılırken; o cennetin nimetleri bitmeyecek. Dünyadaki nimetler biticidir. Dünyadaki zevkler ve nimetlerin bir kısmı haramdansa, günahtansa âhirette ayrıca azap mevzuu olabilir. Onun için denilmiştir ki;

"Güle güle günahları işleyen, ağlaya ağlaya âhirette onun cezasını çeker."

Onun için dünya nimetleri iki sebepten önemsiz:

Birisi; eğer günah üzere bir zevk ve sefâ ise âhirette ağlaya ağlaya cezası olduğu için onu yapmamak lazım.

İkincisi; fânidir, boştur, gelip geçicidir. İnsan gönlünü onlara çevirir, aklını onlara takar ve hedefi bu olursa; yani "Yiyeyim, içeyim, oynayayım, eğleneyim..." diye aklını bu fâni nimetlere takarsa ebedî hayatı elden kaçırabilir. Asıl elden kaçmayan, ebedî nimet olan cennetin nimetlerini, cennetin zevk ü sefâsını hedef almalı, Allah'ın rızasını düşünerek ona göre hareket etmeli.

Efendimiz arkasından ve küllü hemmin munkatiun illâ hemme ehli'n-nâri buyuruyor; "Bütün acılar da biter..."

Sabretti mi insan, acı da devamlı değil dünyada, biter. Üzüntü, acı, sıkıntı değişir. Çünkü bu dünya hayatı işte böyle; bazen iyiliklerle bazen kötülüklerle, bazen hastalıklarla bazen sıhhatle, bazen güzel bazen nâhoş şekilde dolu. Dünya hayatının özelliği bu; karışık. Âhirette karışıklık yok. Cennette hep iyilikler, güzellikler, zevk ü sefâlar, mutluluklar var. Cehennemde de hep mutsuzluklar var.

"Bütün üzüntüler, acılar bitici ancak cehennemin ahalisinin acıları bitici değil, ebedî." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.

O da hadîs-i şerîflerde bildirilmiş, âyet-i kerîmelerden de biliyoruz. Onlar da, hüm fîhâ hâlidûn ehl-i cehennem de cehennemde ebedî kalacaklar, hâlidî olarak kalacaklar, çıkmayacaklar. Cehennemin kapıları kapanacak ve kocaman desteklerle desteklenip kocaman kütüklerle, dayaklarla dayaklanacak. Onun için cehennemin bu kapıları hakkında mu'sadeh kelimesi kullanılıyor. Ölmek de yok ki kişi kurtulsun.

Lâ yukdâ aleyhim fe-yemûtû.

Cehennem ehli ölmeyi temenni edecekler ama ölmek yok. Azabı devamlı tatmaları için ölmek orada bahis konusu değil. Ve cehennem ehline "Yüz binlerce, milyonlarca sene yanacaksınız, sonra kurtulacaksınız." dense sevineceklermiş, yani hiç olmazsa bir zaman sonra bitecek diye... Ama öyle bir şey bahis konusu değil.

Allahu Teâlâ hazretleri Erhamurrâhimîn'dir, rahmeti çoktur; kullarına lütfundan, rahmetinden azabı da sefâyı da önceden bildirmiş ve neleri yapanların cezaya çarpılacağını bildirmiş, neleri yapanların mükâfat alacağını bildirmiş. Dünyanın ve âhiretin tehlikelerini öğretmiş. Onun için İslâm ve İslâm'dan önce, Peygamber Efendimiz'den önce gönderilmiş peygamberlere uyanlar kurtulacaklar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den diğer bir hadîs-i şerîfi okuyalım. İmam Buhârî'den. Râvisi Ebû Hüreyre radıyallahu anh. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

Küllü ümmetî yedhulûne'l-cennete illâ men ebâ. Kâlû: Ve men ye'bâ? Kâle: Men etâenî dehale'l-cennete ve men asânî fe-kad ebâ.

Buyurmuş ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

Küllü ümmetî. "Ümmetimin hepsi." Yedhulûne'l-cennete. "Cennete girecekler." İllâ men ebâ. "İstemeyip diretenler, reddedenler müstesna."

Tabi şaşırmışlar, yani cenneti istemeyen olur mu? Cennet gibi güzel bir yer istenmez mi?

Ve men ye'ba? "Kim istemez, kim reddeder, kim öyle bir nimeti teper?" diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sormuşlar. Efendimiz buyurmuş ki;

Men etâenî dehale'l-cennete. "Kim bana itaat ederse, benim sünnetime uyarsa, -Ben Kur'ân-ı Kerîmi açıklayabilen, üzerine Kur'ân-ı Kerîm indirilmiş, Allah'ın kitabı gönderilmiş bir Allah elçisi olarak örnek bir kimseyim, uyulması gereken bir metbûum, bir başkanım.- benim yolumdan giderse, beni dinlerse, benim nasihatlerimi tutarsa, dehale'l-cennete, işte o cenneti istiyor demektir, -cenneti istemek budur- cennete girer." Ve men asânî fe-kad ebâ. "Kim bana âsi olursa, o da cenneti istemiyor demektir." Çünkü isyan ediyor.

Cenneti isteyen Resûlullah'a itaat eder. İtaat etmesi, cenneti istediğini gösteriyor. Yana yakıla cenneti istiyor da onun için Resûlullah'ın sözünü dinliyor, hayatını okuyor, tavsiyelerini tutuyor, Kur'ân-ı Kerîm elinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in izinde gidiyor. Tabi o zaman cenneti istediği için Allahu Teâlâ hazretleri de vaat etmiş, hatta vaatten öte davet ediyor;

Vallâhu yed'û ilâ dâri's-selâm.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi cennetine davet ediyor; ne kadar güzel, ne kadar şerefli!.. Hepimiz Allah'ın cennete davet ettiği kimseleriz, hepimize ilâhî davet, davetiye gelmiş. "Cennete gelin." diye Allahu Teâlâ hazretleri tavsiye etmiş ve bize davetiye göndermiş oluyor. Büyük bir şeref ve Allah'ın büyük bir rahmeti!

Ama insanların bir kısmı Resûlullah'ı dinlemiyor. Resûlullah'ı dinlemeyince Resûlullah Kur'an'ı yaşadığı için, Kur'an ahlâkıyla ahlâklandığı için, Kur'an'ı öğrettiği için, Kur'an'ın insanlar tarafından anlaşılmasını sağlamak için vazifesini 23 yıl içinde hayatıyla müşahhas, mücerreb İslâm'ı, yani yaşanan, elle tutulan, gözle görülen, herkesin anlayabileceği şekilde İslâm'ı anlattığı için ona itaat eden cennete girecek. Ona âsi olan da demek ki cenneti istemiyormuş, kendisi bilir. Âsi, dinlemiyor, isyan ediyor, aksini yapıyor.

Doktoru dinlemiyor, doktorun tavsiyelerinin tamamen aksini yapıyor. İlaçları reddediyor. Bu ilaçları içerse iyi olacak, inadına ilaçları içmiyor da hastalığını artıracak kötü şeyleri yapmaya devam ediyor. Tabi onun sonu şifa olmaz. Doktorunu dinlemeyen, tavsiyeleri tutmayan, tedavi olmayan, tedavinin aksini yapan, tedavi yerine hastalığını artıracak şeyleri, hastalığına sebep olmuş olan şeyleri yapıp duran bir insan elbette belasını bulur, cezasını çeker. O bakımdan herkes kendisine etmiş oluyor.

Kur'ân-ı Kerîm'deki Allahu Teâlâ hazretlerinin âyet-i kerîmesi de bunu ifade ediyor zaten:

Ve mâ ene bi-zallâmin li'l-abîd. "Ben kullarıma zulmedici değilim."

Lâ yüs'elü ammâ yef'alü ve hüm yüs'elûn buyurulduğuna göre, Allahu Teâlâ hazretleri -farz edelim ki- kullara ağır bir şey, tâkatinin üstünde, haksız, adaletsiz bir şey emretse; hani insanların "Zalimlik bu!" diyebileceği bir şey emretse kim hesap soracak?

Âlemlerin Rabbi, neylerse kimse O'na hesap soramaz. Her şeye kâdir. Kimse O'nun karşısına çıkamaz. O'nun iradesine muhalefet edip de çatışamaz.

Allahu Teâlâ hazretleri bazı insanlara müsaade etmiş de dünya imtihan olduğu için günah işleyebiliyorlar.Yoksa Allah müsaade etmese onu da yapamazlar. Kâfir felç olsa, elini kolunu kıpırdatamaz. Allah yeri göğü sallasa binasından çıkamaz, başına taşlar yağdırır. Nasıl tarih boyunca eski, Allah'ın kahrına uğramış ümmetlerin cezasını çektiği gibi, "benim" diyen, "ben kâdirim", "ben yaparım", "ben ederim" diyen insanların, Firavunlar'ın, Nemrutlar'ın nasıl cezalandığını biliyoruz. Günahı işleyen Allahu Teâlâ hazretlerine karşı geliyor ama imtihan olduğundan, O müsaade verdiğinden, imkân verdiğinden yapıyor; yoksa Allah'ın istemediği bir şeyi, yapılmasını murad etmediği bir şeyi kimse yapamaz.

Kün fe-yekûn. "Ol!" derse olur, "Olma!" derse olmaz, "Dur!" derse durur her şey... Her şey O'nun emrine mutî...

Lâ havle velâ kuvvete illâ billah. "Allah'tan gayri güç kuvvet sahibi yok."

Asıl iman bu işte... Gücün, kuvvetin Allah'ta olduğunu, dilerse her şeyi yapacağını bilen bir insan asıl gerçek mü'min olmuş oluyor.

Bir hadîs-i şerîf daha okumak istiyorum. Bu cennetle cehennem meselesi bahis konusu olunca birinci hadîs-i şerîfte cennet nimetlerinin ebedî olduğunu, cehennemin azaplarının, acılarının da ebedî olduğunu okumuştuk. Orada ben bir cümleyi unuttum, hadîs-i şerîf tamam olsun diye onu da hatırlatayım.

Efendimiz buyuruyor ki;

İzâ amilte seyyieten fe-etbi'hâ haseneten temhuhâ.

Bu da mühim bir kâidedir.

Hani kuldur; insan Allah'a iyi kulluk etmek istiyordu ama dayanamadı, hata işledi, günah işledi.. Allah'ın sevmediği bir şeyi yaptı. Bu sevilmeyen şeye ne deniliyor, iyi olmayan şeye?

Seyyie, kötü şey.

Bir insan seyyie, kötü bir iş işledi.

Ne yapacak?

Efendimiz hemen onun ilacını, reçetesini söylüyor:

Fe-etbi'hâ haseneten. "Onun arkasından hemen bir iyilik yap."

Özel olarak gayrete gel, "Aman ben bir kötülük yaptım!" diye hemen pişmanlık duyup arkasından bir iyi iş yap.

Temhuhâ. "Bu yaptığın iyi iş, öteki kötü işi siler."

Silsin diye kalk, davran, iyilik yap, niyetin belli olsun. "Ben bu işi yaptım ama hata olarak yaptım, pişmanım." diye iyi bir şey yap ki Allahu Teâlâ hazretleri eski günahını affetsin, silsin.

Bir hadis bu.

Cennet ehlinin nimetleri, sefâları daimî; cehennem ehlinin acıları, üzüntüleri daimî. Eğer cehenneme düşmek istemiyorsa bir insanın, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e itaat etmesi lazım. Eğer itaat etmiyorsa, hadis yolunda, sünnet-i nebeviyye yolunda değilse, Kur'an yolunda değilse demek ki cenneti istemiyor; Allah'ın davetini kabul etmemiş, Allah cennetine çağırdığı halde bu cennete gitmek istemiyor. O zaman İlâ cehenneme zümerâ! diyoruz ya hani kızdığımız zaman, âyetin parçasını okuyor, büyüklerimizden duymuşsunuzdur, "Ne hali varsa görsün!" diyoruz. O zaman cehenneme gidecek.

Üçüncü hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

Küllü ehli'l-cenneti yerâ mak'adehû mine'n-nâri fe-yekûlü levlâ enne'llâhe hedânî fe-yekûnü lehû şükran ve küllü ehli'n-nâri yerâ mak'adehû mine'l-cenneti fe-yekûlü lev enne'llâhe hedânî fe-yekûnü aleyhi hasreten.

Bu da cennet ve cehennemle ilgili hadîs-i şerîfleri anlatırken işin başka tarafını aydınlatıyor.

Her insanın hem cennette hem cehennemde yeri ayrılmış. Yer bulamama bahis konusu değil. Hem cennette yeri, mekânı var, "burası falancanın yeri"; hem cehennemde mekânı var, "burası aynı şahsın cehennemdeki yeri" diye. İnsan iyi işler yapar, cennetlik olursa cennetteki yerine gidiyor, cehennemdeki yerine gitmiyor. Kötü iş yaparsa, cehennemlik olursa cehennemdeki yerine gidiyor, cennetteki yeri de mü'minlere veriliyor, oraya kendisi gidememiş oluyor.

Bir de insan cennete girdiği zaman ne olacak?

Küllü ehli'l-cenneti yerâ mak'adehû mine'n-nâri. "Cennete giren herkes cehennemdeki yerini görecek, bakacak."

Allah ona gösterecek, ona o imkânı sağlayacak. Cehennemdeki kalma yerini, oturma yerini, azap yerini orada görecek.

Fe-yekûlü levlâ enne'llâhe hedânî. "Ah!" diyecek, -le-edhulennehâ kenarında bir ilave var hadîs-i şerîfin. Doğru olan da o. O olmasa da mâna öyle anlaşılıyor zaten- "Allah bana hidayet etmeseydi, nasip etmeseydi, iyi işler yapmaya imkân vermeseydi buraya ben girecektim. Eyvah! Bu cehennemdeki yerim ne kadar fenaymış! Oraya düşecektim. Allah lütfeyledi, hidayetini nasip eyledi de cennete girdim." diye. Fe-yekûnü lehû şükran. "Bu onun için şükür olacak."

Her şey zıddıyla anlaşılır, aksiyle güzelliği belirir. Yani insan sıhhatli olduğu zaman, hastayı gördüğü zaman sıhhatin kıymetini anlar veya birkaç gün, birkaç hafta hasta yaşayıp şifa bulduğu zaman sıhhatin ne kadar güzel olduğunu anlar. Gündüze gelen geceden sonra ışığın kıymetini anlar. Karnı doyan, açlıktan kurtulan nimetlerin kıymetini bilir. Bunun gibi işte, cennete girmiş insan da cehennemdeki yerini görünce;

"Oo... İyi ki buraya girmemişim, Allah beni kurtarmış. Eğer hidayet etmeseydi, cehenneme girseydim ne kadar fena olurdu. İyi ki cennetteyim, çok şükür yâ Rabbi!" diyecek.

Bu cehennemdeki yerini görmesi, cennetteki yerinin kıymetini bilmesi bakımından bir nimet olacak, şükür olacak ona.

Bunun karşılığında da, yine işin öbür tarafında "Cehennem ehli de cennete girseydi nereleri onun olacaktı, oradaki yerleri, oturacağı yerler gösterilecek." diyor Peygamber Efendimiz. Onlar da; lev enne'llâhe hedânî "Keşke Allah bana hidayet etseydi, ben cennete gitseydim, orada olacaktım. Vay! Ne kadar büyük imkânlar, fırsatlar elimden gitmiş! Ne kadar büyük nimetlerden mahrum olmuşum!" diyecek. Bu da onun için bir nedamet, pişmanlık, iç yanıklığı, bir hasret, bir dağ-ı derun olacak.

İnsanlar Allah'ın yolunda gitmedikleri zaman böyle feci işler yapmış oluyorlar. Ateşle oynuyorlar. İstikballerini mahvediyorlar.

Ben bu hadîs-i şerîfleri okuduktan sonra -hadîs-i şerîfler işin hem orasını hem bu tarafını gösteriyor- İslâm'ın ne kadar büyük bir nimet olduğunu -tahmin ediyorum ki- bütün kardeşlerim, gayet güzel görüyorlar. İnsana hem dünyanın hem âhiretin saadetini sağladığı için İslâm'dan büyük nimet olmaz. Evet, üzerimizde sayılamayacak kadar çok nimet var; sıhhat var, âfiyet var, akıl var, fikir var, etrafımızdaki konforlar, meyveler, hele hele güzel memleketimizin çeşitli nimetleri, yiyecekler, içecekler, tatlılar, bizlere mahsus neler neler var...

Bu Karadeniz'in güzelliğine de hayran oldum. Allah kardeşlerimize bağışlasın, müslümanlara bağışlasın. Yemyeşil, şahane diyarlar... Çeşit çeşit meyveler, insanların kendi akıllarıyla buldukları, el emeğiyle yaptıkları güzel tatlılar vesaireler...

Evet, bunların hepsi çeşit çeşit Allah'ın nimetleri ama nimetlerin en büyüğü bizim müslüman olmamız. Bundan büyük nimet yok.

Çünkü elhamdülillah cenneti, cehennemi biliyoruz. Allah'ın varlığını, birliğini biliyoruz. Dünyadan sonra âhiret hayatı olacağını biliyoruz. Gafil değiliz, cahil değiliz. Ne olduğundan habersiz yaşayıp da âhirete pattadak ölüp gidip de "A! Bir de âhiret varmış! Eyvah, bir de burada azap varmış!" diye azaba uğrayanlar gibi değiliz.

Gerçi Allahu Teâlâ hazretleri bütün insanlara bu bilgileri göndermiş, hem de her zaman göndermiş, hem de hadîs-i şerîflerden, âyet-i kerîmelerden biliyoruz ki her yere göndermiş. Demek ki rahmetinden, lütfundan, kereminden bütün insanlar aslında bunları bilmiş oluyorlar. Allah bildirmiş, onlara haberci göndermiş oluyor.

Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr. "Hiç kendisine bu işleri ihtar eden bir Allah ehlinin, Allah'ın elçisinin gitmediği hiçbir kavim yok." diye bildiriliyor.

Ama çoğu sapıtmışlar, şaşırmışlar, yalan yanlış yollarda şu fâni hayatın fâni lezzetleriyle vakitlerini geçiriyorlar. İslâm nimeti bizim için en büyük nimet. Allah'a hamd ü senâlar olsun ki bizi bu güzel İslâm nimetiyle müşerref eyledi, müslüman eyledi. Bu şahane iman nimetini içimize ihsan eyledi de kendine mü'min kullarından eyledi, Allah'a hamd ü senâlar olsun. Lütf u kereminden dileriz ki âhirette de dünyada da bizlere bahtiyarlıklar ihsan eylesin. Hem bu dünyada hem âhirette aziz eylesin. İki cihanın saadetine cümlemizi, cümlenizi sevdiklerimizle beraber nâil eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh...

Sayfa Başı