M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (134)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Her zaman okuduğumuz Fâtiha-ı şerîfedeki sırât-ı müstakimdeki gruplar… Bir de ifrat ve tefrit hakkında bilgi verir misiniz?

Çok kısa söylemek gerekirse sırât-ı müstakim, Resûlullah'ın yoludur, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi yoludur. Çünkü diyor ki; "Ey kullarım; 'Kendilerine nimet verdiğin kullarının yoluna bizi ilet.' diye dua edin. 'Dalalete düşmüş olanların ve Allah'ın gazabına uğramışların yoluna değil.'" diyor.

Dalalete düşmüş olanlar hıristiyanlar çünkü Hz. İsa'ya "Allah'ın oğlu" deyiverdiler, peygamberi bu sefer ilâh edindiler, kâfir oldular.

Lekad kefere'llezîne kâlû inna'llâhe hüve'l-mesîhü'bnü Meryem.

Alenen kâfirlik...

Sonra yahudiler de sapıttılar, kendilerine hak peygamber, hak kitap indiği halde Allah'ın gazap ettiği kavim durumuna düştüler. Onun için onların durumunda olmamak nasıl olacak?

Peygamber Efendimiz'in yolunda yürümektir. Sünnet-i seniyyeye sarılmaktır. Takvâ yoludur. Yani tasavvuf ve takvâ, Peygamber Efendimiz'in yoludur. Ona dikkat ederek yürürseniz, Kur'ân-ı Kerîm'i çok okursanız, hadîs-i şerîfleri çok okursanız, büyük alimlerimizin hayatlarını okursanız, eserlerini okursanız o kendiliğinden belli olur. Böyle bir zümre içinde olursanız o yaşama kendiliğinden olur.

Zümreden koptuğunuz zaman, yollarından çıktığınız zaman kendiniz yeni bir yol keşfedemezsiniz. Çünkü yol keşfedilmiş. Sırât-ı müstakîm ayan beyan meydandadır. Sizin saptığınız, kestirme sandığınız yol çıkmazdır; batar gidersiniz. Onun için sırât-ı müstakim takvâ ehli müslümanların yürüdüğü yoldur. Ehl-i Sünnet, sünnet-i seniyyeye sarılan insanların yoludur. Cemaat-i kübrâ-i Muhammediye'den, cadde-i kübrâ-i Muhammediye'den yürüyen insanların yoludur.

Kur'an'a ve hadise sarılırsanız kurtulursunuz. Ona dayalı yola girerseniz kurtulursunuz. Ondan ayrıldınız mı derece derece kandırılırsınız.

Kandırılmak vardır. Göz boyama şeklinde olur. Hokkabaz bile kandırır sizi... Şapkasının içinden tavşan çıkartır, tavuk çıkartır, yumurta çıkartır. Yumurtayı kırar, içinden Hamidiye altını, Reşat altını çıkartır. Hokkabazdır ama kandırır. Hokkabaz bile sizi kandırabiliyorsa başkası haydi haydi kandırabilir. Kanmamak için Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak lazım; Kur'ân-ı Kerîm'e, hadîs-i şerîfe sımsıkı sarılmak lazım.

Ayne'l-yakîn, ilme'l-yakîn, hakke'l-yakîn mefhumlarını izah eder misiniz?

"Yakîn, şeksiz şüphesiz imandır." dedik. İçinde şek olmayan imandır.

İlme'l-yakîn, bu imanın bilgi olarak insanda hâsıl olmasıdır.

Ayne'l-yakîn, bizzat görme suretiyle tereddütünün kalmayıp kesin olarak bilmesidir.

Hakke'l-yakîn, mahiyetini tam kavrayarak, derinlemesine o imanın insanda hâsıl olmasıdır.

Bir misalle anlatmak gerekirse:

Bugün içimizde hiç gitmemiş olduğu halde Yeni Zelanda diye bir yerin olduğunu hiç kimse inkâr etmiyor. Ben de gitmedim, sizler de gitmediniz belki, içinizde Yeni Zelanda'yı görmüş olan kimse olduğunu tahmin etmiyorum. Ama dünya üzerinde Yeni Zelanda diye bir yerin olduğunu artık biliyoruz. Bu ilim, ilme'l-yakîn. İçimizde şeksiz şüphesiz, tereddütsüz bilgi var. Ama kendimiz ilim yollarından bir yolla buna kesin olarak inanıyoruz, tereddütümüz yok, "Acaba var mı, yok mu?" demiyoruz. Var ama bu kadar. Bu tevatürle hâsıl olabilir, daha başka delillerle, belgelerle hâsıl olabilir. Tabii bu kadar Yeni Zelanda'nın varlığı gibi bazen kesin olmaz. Ama şeylerde küçük delillerle de hâsıl olur. İlme'l-yakîn derler.

Bir de bizzat görerek; "Evet, o öyledir. Tamam, ben biliyorum, itimat et, öyle, gördüm." diyecek tarzda [olursa] buna da ayne'l-yakîn derler.

Bir de mahiyetini tam kavra[mak şeklinde olursa], bu da hakke'l-yakîndir.

Bu Allah'ı bilmek, Allah'a iman konusuna tatbik edilirse ilme'l-yakîn mârifetullahta, Allah'a inanmakta Allah'ın vahdaniyetini bilmektir. İlmihal kitaplarında okuyup da Allah'ın şerîki, nazîri olmadığını bilmesidir. Ayne'l-yakîn; ilminin ilerlemesiyle, çeşitli müşahedeleriyle, gördükleriyle bunu anlamasıdır. Hakke'l-yakînde mahiyetine tam erişip böyle âlim-i hakikî olmasıdır.

Zikrimde bir türlü sebatlı kalamadım. Virdimi yapamadığım günler oluyor. Yaptığım zaman da virdimin yarısında üzerime bir ağırlık çöküyor. Ben de dayanamıyorum, olduğum yere uzanıyorum, uyuya kalıyorum. Ne yapmalıyım?

Bunlar umumiyetle hayatımızı güzel intizama sokamamış olmamızdan, tanzim edemememizden kaynaklanıyor. Uykumuz tam olmayınca tabii uyunmayacak yerde uyku bastırıyor. İster istemez insanın gözü kapanıyor. Uykunun o halde belirli bir şekilde yapılması lazım.

İkinci bir nokta da, bir insan uyunmayacak olduğunu kesin olarak kararlaştırdığı zaman insana uyku gelmez. Yemek yememesi gerektiğine kesin olarak kâni olduğu zaman acıkmadığı gibi... Mesela Ramazan'ın ikinci, üçüncü gününde insan acıkmaz artık, neden? Biliyor ki akşama, iftar vaktine kadar yemek gelmeyecek; tamam, artık mideden "Ben açım ya, yemek istiyorum." diye ses gelmez.

Neden?

Kesin biliyor ki bu adam mide ne yaparsa yapsın yemeyecek. O zaman açlık duygusu [olmuyor.] Demek ki kesin kanaati olduğu zaman uyku gelmez.

"Tamam ben 2'de, 2,5'ta yatmış olabilirim. 4,5'da, 5'te kalkmış olabilirim. 2,5 saatlik uyku asıl yorgunluğumu izale etti. Şu vakitten şu vakte kadar uyumamam lazım." deyip insan sıkı durursa uyumaz. Hakikaten de 2,5 saatlik uyku insana yeter.

Bir de gündüzün bir vakitte, öğlenden biraz evvel Peygamber Efendimiz uyurdu veyahut öğleden sonra uykusu olabilir; bu ikisi olduğu zaman insan dinçleşir. Mesela gece uyku bastırmasın diye Peygamber Efendimiz kaylûle denilen öğle uykusunu tavsiye ediyor. Ve o olduğu zaman insan çok dinç oluyor. Mesleğiniz, memuriyetiniz, işiniz, günlük programınız uygunsa günün öğle vaktinde biraz uyuyun. Öğle tatilinde işyerinizde uzanın, uyuyun. O zaman bu yorgunluklar olmaz. Yani hayatınızı iyi tanzim ettiğiniz zaman, programlı olduğunuz zaman uyku olmaz.

Hatta bu insan vücudunun bir garip tarafı vardır. O garip tarafı şudur ki; bir insan adetâ belli gün belli saatlerde kalkmaya alışmışsa, programlanmış bir saat gibi, bilgisayar gibi, herhangi bir alet, cihaz kurmasa bile o saatte kalkmaya başlar. İnsan [yapısı] böyledir. Yani diyelim ki bir insan bugün 3'te kalktı, yarın 3'te kalktı, öbür gün saati hiç kurmasa 3'te bir uyanır. Yani insanın zihnine zamanlama nakşoluyor, programlanıyor adetâ... İnsan bu programlamayı muntazam yaptığı zaman bu çeşit uyuma vesaire olmaz, uyanması gereken zamanda uyanabilir.

O halde muntazam olmak zorundayız. Yani intizamlı...

Başarının Prensipleri diye kitaplarımız var, orada ne diyoruz?

Haftanızın bir programını yapın. Gününüzün programını yapın. Kaçta kalkacaksınız, kaçta yatacaksınız? O programa uyun. O programa uyduğunuz zaman uyumamanız gerektiği saatte uyumazsınız, uykunuzun olması gerektiği saatte de uyursunuz.

Programlı olmak lazım geliyor.

Bâhi –Bahâi demek daha doğrusu- Bâhîlik Küçükçekmece'de faaliyet gösteriyor. Bu din hakkında bilgi ve kaynak?

Bu ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıkmış olan Bahaullah adlı bir şahsın ortaya attığı bir şeydir. Bu şahıs Kur'an'dan sonra kendine vahiy geldiğini söylemiştir. Ve Osmanlı makamları kendisini muhakeme etmiştir. "Hayır, ben öyle şey demedim." demiştir. Ama taraftarları hâlen öyle söylüyorlar. Yani o zaman baskı üzerine "Öyle demedim." diyor.

Kur'ân-ı Kerîm'in sûrelerine benzer laflar söyleyerek, "İşte bana da vahiy geliyor." demiştir. Kıbrıs'a sürülmüştür. İran'a gitmiştir. İslâm'ı, müslümanları bozmak ve şaşırtmak için ortaya çıkmıştır.

Şimdi her çeşit sapık inancı Türkiye'ye yaymak suretiyle müslümanları parçalamak ve müslümanlardan bazı kimseleri kendi taraflarına çekmek isteyen İslâm düşmanı gruplar böyle buna benzer şeyleri teşvik ediyorlar.

Bu kesinlikle şeriatin ahkâmına, fıkhın ahkâmına aykırı halleriyle İslâm dışıdır. İslâm'dan başka bir din Allah indinde makbul olmadığından, bu da ayrı bir din iddiası olduğundan, Bahaullah adlı şahıs da "peygamberim" dediğinden, inananlar da ona "peygamber" dediğinden, sözlerine de "Kur'an gibi vahiy" dediklerinden kâfir durumdadırlar, İslâm'a göre. Bunların dinle imanla ilgisi yoktur.

Kendileri "Bâhî, Bahâî dini" diyorlar, O kendilerinin yalanları ve iftiraları ve iddialarıdır. Aslı esası yoktur.

Ansiklopedilerde bilgi vardır. Ankara İlahiyat Fakültesi'nde, Dinler Tarihi kürsüsünde onlar hakkında yayınlanmış bir kitap da vardır.

Cinleri esir etmek mümkün müdür? Cinler aracılığıyla olaylara, maddî dünyaya etki edilebilir mi? Birisi elindeki kitabı bir yerinden iple bağlamış, insanlardan haber veriyor. Büyücülük ne ölçüde yapılır?

Büyücülük diye bir şey yoktur. Yapılmaz. İslâm'a göre böyle bir şey yoktur. Cinler de Allah'ın görünmeyen mahluklarıdır. Bazı kimselerin gözüne görülebiliyor. Onların insanlarla, insanların onlarla bazı münasebetleri vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de de bunlardan bahis geçiyor.

Bazı şeylerden haberler vermek, sağlam bilgi değildir. Ve onları esir etmek, onları kullanmak, "istihdam" deniliyor, kullanmak deniliyor, tehlikelidir. Sonunda bu gibi şeylerle uğraşan kimseler uğraştıklarıyla baş edemeyip feci durumlara düşmüşlerdir. Mesela ben hatırlarım, böyle cin toplayıp cinlerle uğraşan bir kimse sonra yüznumarada öldü... O da Allah'ın ibretli bir şeyidir... Pek oyuna gelmeyen bir konudur. Uğraşan felakete uğrar. Cincilere de gidip sormak, doğru değildir, o da İslâm'a aykırıdır.

Kadın sesinin haram olup olmadığı hakkında bilgi verir misiniz?

Kadının sesi normal konuşmalar için haram değildir. Mesela kadın çarşıya çıktı, alış veriş yapmaya mecbur; çıkabilir. Başka gidecek kimsesi yoksa çıkıp alış veriş yapabilir. Ciddi olmak şartıyla konuşur. Kapı çalındı, kadın arkadan;

"Kim o?" diye sordu.

"Ahmet evde var mı?"

"Evde yok. Şu zaman gelecek."

Bunlar olabilir. Çünkü bunlar normal şeylerdir. Ama arzuları tahrik edici sesler haramdır. Mesela kadının şarkı söylemesi, ilâhi okuması, öbür tarafın dinlemesi gibi şeyler... Bunlar o zaman doğru olmaz, uygun olmaz.

Kelam ilminin ihtisası nedir? Kelâmî tasavvuf nedir? Ayrıca kelam ilminin Kur'an'daki ve sünnetteki yeri nedir?

Kelam ilmi demek, "İslâm inancının savunulması ilmi" demektir. Yani Allah'ın birliği, Peygamber Efendimiz'in peygamberliği gibi itikadî konuların incelenmesi ve savunulması ilmidir. İslâm yayıldıktan sonra çeşitli kültürlerle karşı karşıya gelince "Allah Kur'ân-ı Kerîm'de böyle buyuruyor. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor." dediğin zaman karşındaki adam hıristiyan veya yahudi veya ateşperest veya Hintli veya Çinli veya Avrupalı; ona bir de mantıklı olarak bunu anlatmak gerekmiştir. "Bak iki tane ilâh olsa olmaz." vesaire diye muhakeme yoluyla da, mantıkla, akılla onları kazanmak gerekmiştir. İlm-i kelâm budur. Yani akaidin böyle mantık ve akıl yoluyla incelenmesi ve savunulması bilgisidir.

Kelâmî tasavvuf, tasavvufun bu mânada akılla, mantıkla hem kelâm konularının tasavvuf yönünden izahı hem tasavvuf konularının kelâm metoduyla açıklanması şeklidir.

Kelâm ilmi Kur'ân-ı Kerîm'de vardır. Mesela Yâsîn sûresinde kemiği eline almış da ufalamış, Peygamber Efendimiz'e gelmiş. "Söyle bakalım bu kemik ufalandıktan sonra bunu kim diriltebilir?" Buna benzer böyle kâfirlerin iddiaları... "Allah insanları öldükten sonra diriltmeyecek." demeleri, inkârları, şirkleri Kur'ân-ı Kerîm'de bahsedilmiştir. Onlara cevapları verilmiştir. Bu kelâm ilmidir. Mesela;

Lev kâne fîhimâ âlihetün illallah. "Eğer bu yerde gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı..." Le-fesedetâ. "Yer gök hercümerc olurdu. Perişan olurdu."

Herkes bir başka türlü laf söylerdi. "Ben tanrıyım, şu şöyle olsun!" derdi. Ötekisi de "Ben de tanrıyım, öyle olmasın, böyle olsun!" derdi. Karmakarış olurdu. "Demek ki birden fazla olması mümkün değil. Bu düzen ancak Allah'ın birliğiyle mümkün olur." diye bir muhakemeyle iddia ediliyor. Yani kâfirin küfrü reddediliyor, cevabı veriliyor. Demek ki kelâm ilmi Kur'ân-ı Kerîm'de vardır, hadîs-i şerîflerde vardır. Zaten kelâm ilmi akaidi âyet, hadis, mantığı, muhakemeyi de ortaya koyarak savunan bir yoldur.

Falanca yerdeki filanca dergâhta tasavvuf mûsikisi eşliğinde sesli zikir yapılıyor. Mevlânâ hazretlerinin de bu şekilde sema yaptığı ne derecede doğrudur? Dinimizde yeri nedir? Bu dergâhta yabancı turistlerin de gelip sohbete katıldığı ve müslüman olduklarını işittim. Bu cihette faydalı olabilirler mi?

Tasavvufta ilâhiler kullanılmış. Dergâhlarda, tekkelerde zikirlerden sonra veya zikrin esnasında zikrin mânasına uygun ilâhiler söylenmiş. Yalnız mûsiki, mesela Mevlevî mûsikisi, bir takım aletler kullanılarak yapılmış. Bazı tekkelerde de sadece sesin, makamın eşliğinde yapılmış. Bunları uygun gören alimler de var. Mümkün olduğu kadar bunlardan kaçınarak, tamamen... Peygamber Efendimiz'in zamanında böyle yok tabii. Böyle olmadığı için bunu zikir esnasında kullanmayıp zikirden sonra ayrıca ilâhi okumak tarzında olabilir. Zikri böyle mûsiki makamıyla yapınca sanki dinde yeni bir ibadetin yeni bir tarzda yapılması gibi bir durum oluyor, diye uygun görmeyenler vardır. Herhalde doğrusu odur. İbadetlerde biraz daha dikkatli olmak lazım.

Soru: İbadetimde Allahu Teâlâ hazretlerine bağlandığım, huşû içerisine gireceğim zaman esnemeye ve uykuya mâruz kalıyorum. Sebebi nedir?

Cevap: Bu, abdestin tam iyi alınmaması gibi sebeplerle olabilir. Yani abdestin güzel ve dikkatli alınmaması gibi sebeplerle ibadette bu gibi şeyler olabilir. Bir de adam çok yorgunsa elbet uyuyacak; namazda da uyur, zikirde de uyur. Hayatı düzenlemeli. Mümkünse yorgunluğu giderdikten sonra ibadetini yapmalı. Mesela zikir yapacaksa, çok da uykusu varsa ısrar etmeyip dinlendikten sonra kalkıp rahat zamanında zikri yapması uygun olur.

Ama dinlenmiş olduğu zaman da esniyorsa o da şundan olabiliyor: Bazen insan çok uyuduğu zaman daha çok esnemeye başlar. Pazar günü saat 11-12'ye kadar yatmıştır, kalkar, öğle yemeğini yerken bile hâlâ esner, ikindide hâlâ esner... Bu da vücudun tembelleşmesi ile ilgilidir. Yani aşırı uykuya, keyfe alışması demektir. Öyle de olmaması lazım.

Soru: 63 yaşında vefat edenlerden bahsediyor. Onlar dua mı etmişlerdir?

Cevap: Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var;

"Ölümü temenni etmeyiniz. Mü'minin yaşaması daha hayırlıdır çünkü amel-i salih işleyecektir." buyurmuştur.

Ölüm temenni edilmez. İlla bir şey dua edilecekse;

"Yâ Rabbi, hayat benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, ölmem hayırlı olduğu zaman mü'min olarak canımı al." diye dua edilir.

Yine Allah'a bırakılır, illa "Ben ölmek istiyorum." denmez.

Soru: Çok kusurluyum. Âhirette sevdiklerimden, büyüklerimden, din büyüklerimizden ayrı kalırsam ne yaparım diye üzülüyorum.

Cevap: Bu konuda bir hadîs-i şerîfte müjde vardır:

"Kişi sevdiği ile beraber olacak velev kusurlu bile olsa."

Kendisinin ameli, onun ameli seviyesinden düşük bile olsa kişi sevdiği ile beraber olacak. Peygamber Efendimiz'i seven, Peygamber Efendimiz ile beraber olacak. Mürşid-i kâmilleri seven, onlarla beraber olacak.

Soru: Günümüzde kadınların eldiven, peçe, gözlük, ağzına burnuna eşarpla kapatma yapmaları gerekli midir? Bu kısımlar açık olabilir mi?

Cevap: El, yüz ve ayaklar hariç vücudun örtülmesi lazım. Ama eldiven kullanması, eğer sıcaktan rahatsız olmuyorsa iyi olur çünkü biraz daha güzel örtmüş oluyor. Gözlük takmak iyi olur. Peçe kullanabilirse uygun olur. Ağzı ve burnu kapatırsa tabii yüzü biraz daha örtülmüş oluyor, uygun olur. Ama mecburiyet; yüz, el ve ayaklar hariç örtmesidir. Bunun ötesi fazilettir, tasvip ederim, olabilir.

Sayfa Başı