M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (131)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Hanımlar beyleri şikâyet ediyorlar. Beyler hizmetlere koşarken evlerini ihmal ediyorlar. Bu konuda ifrat ve tefrit nedir, sınır nedir?

Cevap: Bizim kardeşlerimizin bir kısmı çok koşturur hakikaten... Anadolu'ya gider, kasabaları gezer... Veyahut toplantı olur; pazartesi gün toplantı, cuma günü toplantı, cumartesi gün toplantı, pazar toplantı... Evde hanım bekler; bey gelecek... Saat bir olur, iki olur; yok... "Hay Allah, yine gelmedi..." Tabii bu bir kere olursa, iki kere olursa, haftada bir gün olursa, iki gün olursa tamam... Ama hanım beyi tanıyamayacak, bey çocuklarını tanıyamayacak, "Bunlar benim çocuklarım mıydı?" diyecek kadar çok olursa, tabii o zaman hanım haklıdır. Çünkü hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki;

"Senin üzerinde senin vücudunun hakkı var, senin eşinin hakkı var, senin Rabbinin hakkı var..."

Rabbimiz'in hakkı sonsuz da Efendimiz böyle söylüyor. Rabbimiz hakların taksîmine müsaade etmiş... Bedenine karşı vazifeleri olduğunu ve onunla ilgilenmesine müsaade etmiş... Hanımına karşı vazifeleri olduğunu ve onunla ilgilenmesi gerektiğine müsaade etmiş.

Her hak sahibine hakkını ölçülü olarak vermeyi Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'a Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor, Selmânü'l-Fârisî ile bu konuda aralarında olan tatlı ihtilaftan dolayı... İkisi kardeş. Selmânü'l-Fârisî onun evine gittiği zaman gördü ki Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh dünyayı terketmiş, pejmürde... Hanım pejmürde, ev perişan... İbadetten başka bir şey yapmıyor. Uyku yok, durak yok, yemek yok, içmek yok; oruç var... Onun üzerine Selmânü'l-Fârisî ölçülü olmayı tavsiye etti... Ötekisi de şikâyet etti;

"Yâ Resûlallah! Selman benim eve misafir geldi ve beni alışmış olduğum mûtad ibadetlerimden alıkoydu. Nafile orucumu bozdurttu, bana gece uyku uyutturdu..." [dedi.]

O zaman Peygamber Efendimiz Selman'ı haklı buldu;

"Selman haklıdır. Senin üzerinde ailenin hakkı var, çoluk çocuğunun hakkı var... Bedeninin de bir hakkı var; uyku uyuyacak, dinlenecek... Rabbine karşı ibadet borçların da var." [dedi.]

Her hakkı sahibine ölçülü olarak vermesini tavsiye etti.

Biz de bu ölçülerle bağlıyız. Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh gibi, biz de görevlerimizi taksim etmeliyiz.

Çoluk çocuğumuza karşı görevimiz var. Şu kitapları biz okumazsak kim okuyacak evde?

Çocuğu yetiştirmemiz lazım. Hanımı yetiştirmemiz lazım. Hanımlar umumiyetle beyler kadar İslâmî bilgileri alabilmiş değillerdir. Camiye gidebilmiş, hutbeyi vaazı dinleyebilmiş değillerdir. Hanımlarımızı yetiştireceğiz. Çocuklarımızı yetiştireceğiz.

Tabii eş ve zevce olmak dolayısıyla o bize vefakâr, bağlı ve fedakâr, evimizin işlerini gören bir kimse olduğu için, onun da problemleri olabileceğini, rûhen sıkılacağını düşünerek çareler arayacağız.

Mesela biz burada çoluk çocuğuyla, aileleriyle bir toplantı tertip ettik. Diyebilirdik ki; "İskenderpaşa'da bir haftalık bir eğitim programı uygulayacağız. Günde üç tane konferans olacak." Ama burada yaptık.

Neden?

Çocuklar biraz rahatlasın diye.

Hakikaten burada çocukların yanaklarının rengi değişti, kızarmaya başladı. Çünkü İstanbul'un havası kirli. İstanbul'da 100 binde 75 kanser olayı oluyormuş; Karadeniz'de 100 binde çok daha az, 13...

O bakımdan, onların da gönlünü hoş etmeye dikkat edeceğiz. Çünkü ailenin reisiyiz.

Sonra bir şey var: Toplantı yapıyoruz; Hakyol vakfının toplantısı, filancanın toplantısı, filancanın toplantısı... Toplantının başlangıcı başlıyor da freni yok, sonu yok... Saat 12, yarım, bir, bir buçuk, iki... Bıraksan sabaha kadar devam edecek... Metotlu konuşmaya ve iş bitirmeye alışmalıyız.

Rahmetli -Numan Kurtulmuş'un babası- İsmail Bey vardı. Hocamız'ın sohbetlerine gelirdi. Saatine bakar, 9 oldu mu, "Bana müsaade..." kalkar giderdi, babasının kitabının tashihini yapardı. Çok metotluydu rahmetli... Tabii Hocamız'ın meclisinden kalkılmaz da, o öyle bir şey yapmıştı.

Biz de metotlu olmaya çalışalım. Haftanın günlerini taksim edelim, ayıralım. Hanımlar da beylerin Allah rızası için hizmet yaptığını, Müslümanlığa faydalı çalışma yaptığını bilerek müsterih olsunlar ve onlara destek olsunlar. "Ben sabredeyim, sen de o hizmeti yap. Ben de sana kolaylık gösterdiğim için sevabın bir kısmı da bana gelir." diye düşünmeleri uygun olur. Ölçüsü bu...

Soru: "Müslümanım" deyip de bizi çok aşırı bulan [kişilerin] evine gidince evin büyüğü bize elini uzatıyor. Akraba ve komşulara gitmeye bu yüzden çekiniyoruz. Nasıl yapmalıyız? Gitmeli miyiz, gitmemeli miyiz?

Cevap: Biz biraz böyle İslâm'a uygun, Allah'ın rızasına uygun yaşamak istiyoruz diye hakikaten akrabadan, eşten dosttan bazı kimseler bizi aşırı buluyor. Hanımla el sıkılmaz. Peygamber Efendimiz sıkmamış. Elini uzatıyor; sıkmayınca da kızıyor. "Bu kadar da gerici olma!" diyor. Sen niye bu kadar ileri gidiyorsun?

İslâm'da el sıkmak yok ki! Peygamber Efendimiz ashabın hanım olanlarıyla bey'at alırken bile el sıkmamış. El sıkmak yok işte, bizim töremiz böyle... Bunu tatlı tatlı anlatmak durumundayız.

Biz şimdi hakikaten İslâm'ı unutmuş bir toplum içinde bulunuyoruz. Bizim problemimiz var... Tabii her devrin müslümanının problemi vardır. Biz problemlerimizi güleç yüzle, tatlı tatlı, yumuşak yumuşak anlatmak durumundayız. Anlattığın zaman anlıyor. Hiç olmazsa gülerek söylediğin zaman kızmıyor. Birisine bir tokat vursan, gülsen; güldüğünü görünce o sana kızmaz, "Şaka yapmış demek ki..." der. Tabii böyle bir şakayı tasvip etmiyoruz da... Tebessüm karşı reaksiyonu engelliyor. Mütebessim olarak tatlı tatlı, yumuşak yumuşak söylersek, biraz da şakaya buluşturursak iyi olur. "Amcacığım, kusura bakma. Ellerinden öperim, hatta ayaklarından öperim; ama Allah'ın emri böyle olduğundan beni hoş gör. İşte ben de böyleyim, ne yapacaksın..." diyerek, nâme yapıp birtakım tatlı sözlerle gönlünü alıp yine de yolunda yürümeli insan...

Benim hayatımda [gördüğüm] bu hususta sonuç almış güzel misaller var... En azılı muhalifi için, "Yumuşak davran; hem fikrini söyle, hem de ona sevdiğini söyle!" diye tavsiye etmişimdir bir kardeşimize... Sonunda onu yumuşatmıştır, hacca gitmeye razı etmiştir.

Onun için, hem Allah'ın emirlerinden fedakârlık yapmayacağız hem de yumuşak bir tarzda karşı tarafa anlatacağız. Adam blucin pantolon giyiyor, adam kot giyiyor, adam saçlarını [omuzuna] kadar uzatıyor, bıyıklarını aşağı kadar sarkıtıyor... O öyle yapıyorsa benim de kendime göre törem bu... Japon şöyle yapıyor, İngiliz böyle yapıyor... Ruslar, erkekler karşı karşıya geldiği zaman dudaktan öpüşüyorlar. Sıhhate uygun değil bu...Gayri sıhhî, gayri ahlâkî bir şey... Bizim töremiz de, biz müslümanız, bizim her şeyimiz böyledir; hanımız örtülüdür, hanımlar erkeklerle el sıkmaz, erkekler kadınlar ayrı oturur. Peygamber Efendimiz böyle emretmiş, böyle tavsiye etmiş. "Yâ Fâtıma! Perdenin arkasına çekil kızım, yanımda başkaları, misafirler var." demiş. Peygamber Efendimiz ashâbıyla kızının evine gittiği zaman haremlikli selâmlıklı oturuyorlarsa biz de otururuz, ne var yani?.. "Bu bizim töremizdir, biz böyleyiz." deriz, olur biter. Başından söyleriz. Dananın kuyruğu başından kopar, ne olacaksa olur. Ondan sonra, beğenen beğenir.

Zaten herkese ziyarete gitmek de doğru değildir. Bir mahalleye gittin; bütün komşuları ziyarete gitmek, bütün komşuların evine gelmesi doğru değildir. Seçeceksin, tane tane etrafındaki arkadaş grubunu oluşturacaksın. "Filanca insan iyi insan, hanımı iyi insan; ben şunlarla ailevî ziyaretleşmeyi tesis edeyim. Aman filancadan sakınayım." diye bir çalışma içinde olacaksın.

Fedakârlık yapmak yok, tatlılıkla ikna etme metodu var...

Soru: Abdestli yatıyorum, uyku âdâbına da uymaktayım; fakat yine de korkulu rüyalar görüyorum. Ara sıra da kurt, köpek gibi hayvanlar -ısırmıyor ama- beni çok korkutuyor. Ne yapmam gerekir?

Cevap: Bu korkulu rüyalar görmesinin kendi hayatındaki bir sebebi vardır, davranışlarında bir kusuru vardır. Ondan dolayı rüyalar bir ihtardır. Kendisinin genel yaşantısına dikkat etsin, günahlardan sakınmaya gayret etsin.

Bir de müjdeli haberleri çokça okusun. Havf ve recâ arasında dengeli bir tarzda durmak gerektiği için, açsın İhyâu Ulûm'un cennet bahsini, hurîleri, köşkleri, altın gümüş sarayları, şırıl şırıl, Allah deyu deyu akan ırmakları okusun. Zihnini biraz öyle şeylerle meşgul etsin. Çünkü aç tavuk rüyasında yem görür. Akşam konuşulanlar geceye tesir eder. O bakımdan biraz sözüne, sohbetine, kafa yapısına, kafasının meşgul olduğu şeylere dikkat etsin. Onları biraz tatlı, güzel konulara kaydırsın.

Bu şeyler Cemaat-i Tebliğ'in, hani diyar diyar gezip de tebliğ yapan Pakistanlı grubun metodudur. Hiç tehditlerden bahsetmezler, hep mükâfatları anlatırlar: "Şöyle yaparsan şu kadar 100 bin sevap var, böyle yaparsan şu kadar mükâfata erersin, havalarda uçarsın..." İnsan hayran olur, gevşer. Biraz zihnini öyle şeylerle meşgul etsin.

Soru: Kur'ân-ı Kerîm'de;"Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar." buyuruluyor... [Namazın daha başka ne gibi faydaları vardır?]

Cevap:

İnne's-salâte tenhâ ani'l-fahşâi ve'l-münker ve le-zikrullâhi ekber vallâhu ya'lemu mâ tesnaûn.

Namaz Allah tarafından emredilmiş bir ibadettir. Her ibadetin sebebi, hikmeti, faydası vardır. Namaz insanı günün beş vaktinde çekip çekip Allah'ın çizgisine getirme ibadetidir. Günün beş vaktinde ayarlama ibadetidir. Dünyanın yaşamına, meşgalesine, hay huyuna dalan insanın günde beş defa akordunu düzeltme ibadetidir.

İnsan bu ibadeti yaptıkça; abdest almasıyla stresi gider, sinirleri gevşer, vücudu rahatlar, kan dolaşımı hızlanır, şöyle olur, böyle olur, bir rahatlık olur. Yatıp kalkmasıyla, secdesiyle rükûsuyla, kıyâmıyla kuûduyla, beyninin kanla yıkanıp yeni kanın gelip yorgunluk malzemelerinin gitmesi sûretiyle kafası dinlenir. Kalbi de mânevî bakımdan temizlenir, kötü duygular silinir. Bir önceki namazla bu namaz arasındaki yaptığı kusurlar bağışlanır ve temizlenir. Namazların böyle günahları da affettirme faydası vardır.

Sıhhî faydası vardır. Eklemler hareket eder, adaleler çalışır, bir bakıma jimnastik olur, egzersiz olur. Vücuda faydası vardır. Kafaya faydası vardır. Yorgunluğu izâle edicidir. Ruha faydası vardır. Dünyaya faydası vardır. Âhirete faydası vardır.

İnsan bir namaza gelince insafa da gelir. Bir kötülüğe niyet etmişse bile o kötülükten vaz geçer. Kötülüğü yapmayı bırakır. Böylece namazın bir de kötülükten uzaklaştırma özelliği vardır. Âyet-i kerîme böyle...

Soru: Döviz alım satımı câiz midir? Enflasyondan korunmak için ne yapılmalı?

Cevap: Döviz alım satımı câizdir. Buna sarf derler; yani paranın bir başka para ile tebdili, değiştirilmesi, exchange câizdir.

Enflasyondan korunmak için elde para biriktirmemeli, bulundurmamalı, parayı daima kullanmalı. Tek kelime ile söylemek gerekirse; duran para durduğu yerde ağzı açık benzin tenekesi gibidir, uçar gider. Onun için ya parayı çalıştıracaksınız, ya bir hayra sarf edeceksiniz, mânevî kazanç kazanacaksınız, ya bir mala bağlayacaksınız ki para para olmaktan çıksın, başka bir şeye dönüşsün. Siz de enflasyonun şerrinden kurtulun.

Soru: Allah kâinatı ve insanı niçin yaratmıştır?

Cevap: İmtihan etmek için yaratmıştır. Âyet-i kerîmede –Tebâreke sûresinin başındaki âyet-i kerîmede- böyle buyuruluyor:

Li-yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ. "Hanginiz daha güzel ameller işleyecek?" diye imtihan etmek için yaratılmıştır.

Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'budûn. "Cinleri ve insanları da kendi varlığını bilsinler, bulsunlar, anlasınlar, tanısınlar ve kendisine ibadet etsinler." diye yaratmıştır. Âyet-i kerîme ile cevap bu...

Soru: Levh-i Mahfuz görülebilir mi, değişebilir mi?

Cevap: Allah'ın gösterdiği kullar görebilir ve değiştiğine dair rivayetler vardır.

Yemhu'llâhu mâ yeşâu ve yüsbitü ve indehû ümmü'l-kitâb âyet-i kerîmesinin izahında ve daha başka âyetlerde bu husus [bildiriliyor.]

Meselâ menâkıbda [geçer ki;] bir şahsın dervişi kendisinin Levh-i Mahfuz'da cehennemliklerin arasında isminin yazıldığını görmüş. Demiş ki;

"Üstâdım, ben zât-ı âlînizin ismini Levh-i Mahfuz'da cehennemliklerin arasında yazılmış görüyorum. Siz ibadet ediyorsunuz, namaz kılıyorsunuz; ama cehennemliklerin arasındasınız."

"Ben ibadeti Allah emrettiği için yapıyorum. Cennetlik de olsam cehennemlik de olsam, vazifem; onu yapmaya devam edeceğim. Ben onu senden önce kaç senedir görüyorum." demiş.

Yani vazifesine, kulluğuna hiç aksatma vermeden devam ediyor. Ertesi gün derviş yine gelmiş:

"Efendim, baktım levha değişmiş. İsminizi bu sefer cennetlikler arasında gördüm..." demiş.

Allahu Teâlâ hazretlerinin nazarında, ind-i ilâhîsinde zaman yoktur, evvel yoktur, âhir yoktur. Zamandan ve mekândan münezzehtir.

Yef'alu'llâhu mâ yeşâu. Rabbü'l-âlemîn ne dilerse onu yapar.

İnna'llâhe yahkumu mâ yurîd. "Neye hükmederse öyle hükmeder."

ed-Duâu yerüddü'l-kadâu ba'de en yübreme. Dua işlerin değişmesine sebep olur. Dua edersin, Allah duayı kabul eder ve işi değiştirebilir. Demek ki Mevlâ bazı değişmeleri lütfediyor. "O da Allah'ın bir takdiridir." diye izah ediliyor.

[Levh-i Mahfuz'da değişiklik] olur, oluyor; olduğunun misalleri çok...

Soru: İnsanlar ile hayvanlar ve diğer mahlukât arasında maddî benzerlikler nasıl açıklanabilir? Maymun, insan, arslan, kaplan, kedi vesaire çeşitli bakımlardan birbirleriyle bazı benzerlikler gösteriyor. Bunu nasıl açıklarsınız?

Cevap: Tabii bunun arkasından "Evrim teorisine ne dersiniz?" gibi bir [soru] seziyorum.

Bu konu, Darwin meselesi ve diğer şahısların [düşünceleri...] çok geniş olarak kitaplarla yazılmış.

Tabii benim de o konuda şahsen kendimin vardığı bazı kanaatlerim var. Allahu Teâlâ hazretleri kâinâtı yaratmış. Nasıl yarattığını bilmiyoruz. Âyet-i kerîmeler var.

İnne rabbekümü'llâhu'llezî halaka's-semâvâti ve'l-arda fî sitteti eyyâmin sümme'stevâ ale'l-arş. "Altı günde, altı evrede, altı devrede semavâtı, arzı yarattı. Sonra arşa istivâ eyledi."

Altı devre nedir? Arşta istivâsı nedir?

İnsanlar misali olmayan şeyleri, bilmedikleri şeyleri kavrayamazlar. Anadan doğma kör bir insan, diyorsunuz ki; "Aman ne kadar güzel kıpkırmızı bir gül var karşında! Aman aman, şu sarı da ondan daha güzelmiş!" Şimdi bu kör sarıyla kırmızının arasındaki farkı, sarı gülle kırmızı gül arasındaki farkı nereden bilecek, gözü hiç ışık görmedi ki. Sarı gül, kırmızı gül; ikisinin de yaprağını eliyle inceleyecek. Elinin ucuyla anlaması mümkün olmayan iki ayrı özellik. İnsan bilemez. Onun için, "Allah'ın yaratması, yaratışının evreleri, devreleri… Mahlukât bir hücreliden mi başladı? Nasıl bir devre geçirdi? Nasıl bir evrim geçirdi?.." Tabii bu detayını bilmek mümkün değil. Yalnız Kur'ân-ı Kerîm'den ve ilâhî kitapların ifadelerinden büyük ölçüde hilkat hakkında, hatta tabiat bilginlerinin mâlumat sahibi oldukları, bilgi aldıkları, hatta teorilerini oradaki bazı görüşlere dayandırdıkları da biliniyor. Mesela Avrupalı bir alim Türkiye'ye gelmiş. Çeşmenin üstünde bir âyet-i kerîme yazılı:

Ve cealnâ mine'l-mâi külle şey'in hayyin e felâ yü'minûn.

Ve cealnâ mine'l-mâi. "Sudan yarattık." Külle şey'in hayyin. "Canlı olan her şeyi."

"Canlı olan her şeyi sudan yarattık."

E felâ yü'minûn. "İnanmıyorlar mı? Duyanlar buna inanmıyorlar mı?"

İnanıyoruz; âmennâ ve saddaknâ. Sudan yaratılmış.

İşte Avrupalı o âyeti okuyunca mest olmuş.

"Ne bu?" demiş.

"Kur'ân-ı Kerîm'in âyeti."

"Allah Allah..."

Zaten Maurice Bucaille de aynı şeyi söylüyor. Müsbet İlmin Karşısında Tevrat, İncil ve Kur'an kitabında incelemiş. Kur'ân-ı Kerîm 1400 yıl önceden ilmin bilmediği, söylemediği şeyi yazmış, satırlara geçirmiş; dünya kültür tarihinde enteresan bir [olay] olarak [bu] dikkatini çekmiş. Ve adam müslüman oluyor; "İlmin yeni bulduğu şeyleri, son asırlarda bulduğu şeyleri çok önceden söylüyor." diye.

Tabii biz hilkatin evreleri, devreleri hakkında ilmî araştırmaları, alimlerin çalışmalarını küçümsemiyoruz. Uzun münakaşalar var. Evrim teorisi var. Mutasyon var. Şunlar var, bunlar var... Çeşitli izah yolları, şekilleri var. Allahu âlem, tabiat bilgini değiliz, o tarafın da bu tarafın da haklı olduğu tarafları görüyoruz.

Soru: Hangi tefsir kitaplarını okumalıyız?

Cevap: Elmalılı'nın tefsirini okuyun. [Kendisi] büyük bir alimdir. Tefsiri selâhiyetle yazılmış güzel bir tefsir kitabıdır.

Eğer Arapçası'ndan okuyabiliyorsanız Kurtûbî Tefsiri'ni tavsiye ederim. Çok geniş, çok metotlu, çok sağlam malzeme ihtivâ eden bir tefsirdir.

İbn Kesîr'in tefsirini tercüme ettiler ama çok ilaveler koymuşlar. Bazı yerleri sıkıcı... Almış jeoloji kitabından; âyet-i kerîmede arzdan bahsediyor diye jeoloji kitabının sekiz sayfa, on sayfa mâlumâtını yazmış. İbn Kesîr yazmadı ki bunu; sen İbn Kesîr Tefsiri'ni tercüme ediyorsun, ne diye bunu koyuyorsun? "Bak filanca yerde..." desin. Oraya bakması zahmet olmasın diye jeoloji kitabının, biyoloji kitabının malzemesini araya eklemiş. Tabii o zaman İbn Kesîr Tefsiri olmuyor, "İbn Kesîr Tefsiri'nden mülhem olarak yazdığımız bizim tefsirimiz" demek oluyor.

İbn Kesîr'in tefsiri hadislerle âyetleri izah eden, metot olarak hadisleri tefsirde kullanan güzel bir tefsirdir. Onun da açık seçik bir Türkçe ile yazılmış tercümesi var. O da bulunabilir, okunabilir.

Soru: İnsanın hayal edebilme kapasitesi ne kadardır?

Cevap: Bu şahıstan şahısa değişen bir şeydir. Hayal kapasitesi hakkında bir birim de -şimdiye kadar- ben bilmiyorum. Metreküple mi ölçülecek? Metreyle mi ölçülecek? Ağırlıkla mı ölçülecek?

Ama bildiğimiz bir şey var ki bazı insanların hayal gücü ve kapasitesi çok geniş oluyor.

Eğer kardeşimiz; "Hayal gücümüzü genişletmek için tavsiye edeceğiniz bir şeyler var mı?" demek istiyorsa; tabii çok kitap okumak, zihnindeki kavramları çoğaltmaya çalışmak bu hususta iyi bir çaredir. Kaliteli kitaplardan çokça okumalı. Zihnini çalıştırmalı. Çalışan insanların zihin çalışmalarını model almalı. Onları tekrar ede ede yavaş yavaş kendisi de hayal etmeye, kendisi de düşünmeye, kendisi de bir şeyler ortaya koymaya başlar.

Ama ilk önce iyi bir hazım şarttır. Yani mevcut şimdiye kadar yazılmışları iyice hazmetmeden insan o konuda iyi bir şey [ortaya koyamaz.] Mesela iyi bir edebiyatçı olmak için insanın edebiyat tarihini çok iyi bilmesi lazım. Edebî metinleri okuması lazım. Şiirleri tahlil etmesi lazım. Bu hususta iyice bir birikim kazandıktan sonra, temel malzeme biriktirdikten sonra ve o ilmin ana esaslarını güzel bir şekilde öğrendikten sonra, 40 yaşında 50 yaşında eser vermeye, şiir yazmaya başlayabilir. 15 yaşında yazarsa ya vezni bozuk olur, ya kâfiyesi bozuk olur, ya fikri yanlış olur, ya söylediğinden sonra pişman olur.

O bakımdan, yeryüzünde yeni orijinal şey çok azdır, insan ilk önce o sahadaki mevcut malzemeyi tanımalı. Bir ilimde temeyyüz etmek istiyorsa o konudaki literatürü, ana kitapları okumalı, faydalanmalı. Hatta onları iyice hazmettikten sonra okutacak, talebenin sorularıyla karşılaşacak. Bak biz bir konferans veriyoruz, konferans kadar da sorulara cevap veriyoruz. Halkın içinde olmanın bu faydası var. Yani sorular bizi yetiştiriyor. Halk nereye takılıyor? Neleri öğrenmek istiyor? Dinleyicilerin problemleri nedir? Onları anlamış oluyoruz.

Onun için, Osmanlı bir kimseyi medreseden mezun oldu mu uzak bir diyarın bir kasabasındaki bir medreseye atarmış; "Sen burada vazife gör." Ondan sonra orada bir müddet, senelerce hizmet gördükten sonra daha büyük bir şehre getirirmiş; "Şu kadar hizmet gör." Ondan sonra, şu kadar zaman geçtikten sonra İstanbul'un bir kenar medresesine getirirmiş. Daha İstanbul'a gelmeden Bursa gibi, Kütahya gibi böyle önemli medreselere, önemli şehirlerin medreselerine getirirmiş. Oradan İstanbul'un kenar medresesine [getirirmiş.] Oradan Süleymaniye'ye getirdiği zaman artık adamın saçı sakalı ağarmış olurmuş. Metinleri ezbere bilen, talebelerle düşe kalka böyle ilmin içinde pişmiş, derya gibi bir kimse olurmuş. Ondan sonra konuştuğu zaman güzel konuşurmuş.

Bu bir [birikim] meselesi. Eskilerin ne söylediğini bilmeden insan yeni bir şey ortaya koyamaz. "Yeni bir şey ortaya koydum." sanır; eskilerin yaptığından da daha düşük kaliteli, basit bir şey olur. Mutlaka hangi daldaysanız o dalın ilim tarihini iyice öğrenin. Literatürünü hazmedin. İlmin ana konularına sahip olun. Ondan sonra kendiniz [bir şey ortaya koymaya] çalışın. Onunla çalıştıkça o konuda hayal gücünüz de genişleyecek, zihin gücünüz de genişleyecek. Yazma kabiliyeti, okuma kabiliyeti, anlama kabiliyeti, düşünme kabiliyeti, hepsi okumaya bağlı şeylerdir.

Soru: Psikiyatride tedavi edilen hastalıklarla ruh hakkında bilgi edinebileceğimiz kitaplar tavsiye edebilir misiniz?

Cevap: Psikiyatrist bir kardeşimiz herhalde, o konuyla ilgili bir kardeşimiz bunu soruyor.

Ruh tedavisiyle ilgili, yani hangi hastalıklar nasıl tedavi edilir?

Bu hususta İbn Sinâ'nın, İslâm tabiplerinin eserleri var. Yazılmış eserler var. Süleymaniye'de tıp bölümüne kataloglardan bakarsa bu eserleri görebilir. Ama Arapça olduğu için belki anlayamayacak. Tercümelerini araştırın, "Var mı, yok mu?" diye.

Ruh hakkında da, tabii "Ruh nedir?", "Cin nedir?", "Cinlerin esrârı", "Ruhun esrârı" bu isimlerde çeşitli kitaplar vardır. "Bunlardan tavsiye edebileceğiniz var mı?" diyor, "Hangisi sıhhatlidir, hangisi değildir?" diye.

İmam Fahreddin Râzî'nin bir kitabı vardır; ruh ve nefs üzerine. Tabii Farsça'dır. Onu okuyamazlar. Bu yeni kitaplardan, toplama bazı malzemeyi içine alan kitaplardan, tabii ne derecede sıhhatli bilgi mevcut olur, onu ben bilemiyorum. Araştırayım. Hangileri tercüme edilmiş, "Neler var, neler yok?" diye. Bu konuda Beyazıt Umumî kütüphanesinde, Ankara'da Millî kütüphanede yeni kitaplar alınıyor. Yeni neşriyât mutlaka birer nüsha kendilerine kanunen getiriliyor. İstanbul'da da galiba böyle kütüphaneler var. İnsan buralara gider de "Ruh nedir?" diye sistematik kataloglara bakarsa oralarda bazı kitaplar görecek. Literatürün içine böyle girersiniz. Yani katalog çalışmasıyla girersiniz. O kitapların bazılarını alırsınız. Aldığınız kitapların kitâbiyât, bibliyografya bölümüne bakarsınız. Orada çeşitli kaynaklar yavaş yavaş karşınıza gelmeye başlar. Onları fişlere yazarsınız, birer birer takip edersiniz. Benim ihtisasımın dışında tabii, özel olarak o kitaplarla meşgul olamadım, meşgul olacak zamanım olmadı.

Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah.

Sayfa Başı