M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (125)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Ben coğrafya öğretmeniyim, bulunduğumuz yerde İmam Hatip Lisesi mevcut. İlâhiyat fakültesi mezunu hanımlar, tesettürsüz olarak derse giriyorlar. Ben ise maddî olarak yeterli olduğumuz halde çalışmayı düşünüyorum. Mümkün mü bu vazifeyi yapabilir miyim?

Cevap: Herhalde bu soruyu gönderen hanım olsa gerek, aşağıdan gelmişti. Hanım öğretmen. "Coğrafya öğretmenliği yapabilir miyim?" diyor. Bir hanım olduğu için muhatapları da önem kazanıyor. Coğrafya öğretmeni olduğu için muhatabı küçük tıfıl çocuklar değildir. İlkokul seviyesi bitmiş, buluğa ermiş kimselerdir. Karşısında sakallı bıyıklı, yetişkin, buluğa ermiş insanlar olduğu için mahzur bahis konusudur. Sonra bu vazifeyi yaparken saçı başı, tesettürü nasıl olacak? Gidip geldiği zaman orada konuşmalar vesaire olacak. Başını açmadan, Allah'ın emirlerini çiğnemeden hizmetini kızlara yönelik yapabilirse yapabilir, aksi takdirde mahzurlu olur.

Soru: "İlim Çin'de de olsa alınız." buyuruluyor. İlim mutlak doğrudur, mutlak doğru ise Çin'de değil İslâm'dadır. Burada söylenmek istenen ilmin alınması değil bilginin alınmasıdır veya hikmetin alınmasıdır. Çünkü "Hikmet mü'minin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır." buyuruluyor. Dolayısıyla "Çin'den ilmin alınması değil bilginin alınmasıdır." diyorlar. Bize a) İlim b) Bilgi c) Hikmetin ne olduğunu ve bu hadîs-i şerîfin sıhhat durumunu anlatır mısınız?

Cevap: "İlim Çin'de de olsa alınız." sözünün rivayetinde hadis alimleri bir takım araştırmalar yapmışlar. Rivayet yönünden zayıf bulmuşlar ama mâna yönünden öbür hadîs-i şerîflerin gösterdiği ana istikamete uygun. Nerede olsa alınır. O ilk tarif; "İlim mutlak doğrudur, kayıtsız şartsız tam doğru. Mutlak doğruysa Çin'de değil İslâm'dadır." diyor.

İlim, bilmek demektir; her şeyin bilgisi onun ilmidir.

İlim, ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendin bilmezsen

Ya nice okumaktır.

Yunus'un dörtlüğü.

İlim her şeyi bilmektir. Marangozun ilmi, ağacı güzel işlemektir. O bakımdan bu ibarede ilim; "mutlak bilgi" mânasında değil; geniş mânasıyla, "bilgi" mânasında kullanılmıştır ve "bilgi" nerede olursa olsun o bilgiyi elde etmek için insan oraya seyahat edebilir, gayrimüslim bir hocadan okuyabilir. Gayrimüslim bir diyara gidip oradan o bilgileri alabilir. Oradaki ilim bizim tebcil ettiğimiz, "yüksek ilim" mânasında değildir, genel bilgi mânasındadır.

İlimler ikiye ayrılır; alet ilimleri ve yüksek ilimler. Yüksek ilimler, İslâm ile ilgili ilimlerdir. belagat, bedii, beyan, tarih, coğrafya, fizik, kimya" vesaire bunlar da ilimdir. Öteki ilimler "Arapça, Farsça, Nahiv, Edebiyat, İslâm bunlara "ilim değildir" demiyor. Ama ilimlerin taksimatında fazilet dereceleri farklıdır. En yüksek ilim konusu; "en şerefli" olduğu için "mârifetullah, Allah'ı bilme" ilmidir. el-İlmu billahtır. Ama öteki ilimlerin, hadislerin rivayetlerindeki şahısların kritiğinin yapıldığı cerh ve tâdil ilmi vesaire hepsi ilimdir. Bir kısmı başka başka yerlerde olabilir.

Hikmet; "kutlu bilgi, ilâhî değeri olan her şeyi hakîmâne yerli yerinde yapabilmeyi gösteren bilgi" demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de methedilmiştir. Hakeme kökünden geliyor; hakeme "Bir hükmü, yerli yerinde, olması gerektiği şekilde vermek." demektir. Veren kimseye de hakîm derler. Verilen hüküm yerli yerindeyse ona da "hakîmâne söz" denir. Ama hikmet Kur'ân-ı Kerîm'de "peygamberlere, salih kullara, evliyâullaha verilen kutlu, güzel bilgi" mânasına "iç aydınlığı" ile beraber kullanılmış.

Ve men yü'te'l-hikmete fe-kad ûtiye hayran kesîran. "Kime hikmet verilmişse ona çok büyük hayırlar verilmiştir."

Lokman aleyhisselam'a hikmet verildiği bildirilmiştir.

Hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz'e Kur'ân-ı Kerîm ile beraber bir de hikmet verildiği bildirilmiştir. Buradan hadîs-i şerîflerinin hikmet mahsulü olduğu anlaşılıyor. Bu, "Kur'ân-ı Kerîm'in hikmeti" özel, olarak kutlu mânasına kullanılmasına rağmen İslâm literatüründe hikmet sözü gayr-i dinî ilimler için de kullanılmaya başlanmıştır. İslâm tarihinde fizik, kimya, tabiat ilimleri vesaire ilimlere de ilm-i hikmet denildiği olmuştur. Demek ki hikmet sözü de ilim sözü gibi. İlim sözünün de bir kutlu mânası var, bir düz mânası var. Hikmetin de İslâm literatüründe bir kutlu, mübarek, kıymetli mânası vardır, bir de düz, normal mânası vardır. Pozitif ilimlerde de bir şeyi doğrusunu bilmek hakîmâne kabul edilir.

Tarih içinde kelimelerin mâcerâları vardır, hayatları içinde kazandıkları mânalarda değişmeler vardır, onları gösteriyor. Türkiye'de ilmi ikiye ayırma temayülü var. Bizim arkadaşlarımız yazılarında konuşmalarında bunu yapmışlardır, Bazı mütefekkirler; İslâmî değeri olan, mübarek olan, ilâhî yönü olan bilgilere "ilim" diyorlar.

Bu dünya ehlinin, Avrupa'nın, vesairenin bulup ortaya koyduğu bilgilere de "bilgi, bilim" diyorlar. İlimle bilimi ayırıyorlar ama bu keyfî bir ayırma işlemidir. O kardeşlerimiz böyle düşünmüşlerse de aslında öyle değil. Arapça'nın kendi içinde de ilim "yüksek ilimler, âlî ilimler, alet ilimleri" diye kullanılmıştır.

Her çeşit bilgiye ilim denmiştir ve Kâtip Çelebi'nin Keşfü'z-zünûn an esâmi'l-kütübive'l-fünûn adlı eseri bu hususta güzel bir eserdir; muazzam, derya gibi eserdir. Orada her çeşit bilgiye "ilim" denmiştir, bu mânası doğrudur. İlm-i cifr, ilm-i coğrafya, ilm-i mantık, ilm-i cedel; hepsi ilim. Halbuki mücadele ve münakaşa uygun olmadığından "cedel" makbul değil. Demek ki bizim verdiğimiz kutlu mâna aslında tabiatte, tarihte mevcut değil fakat şimdi biz onu o tarza döndürüyoruz.

O halde düz mânasıyla kullananı da ayıplayamayız. Normal ilmi, normal "bilgi" mânasına kullanıyorsa ulûmu, "bilimler" diye tercüme ediyorsa o da haklıdır. Ama bazı arkadaşlar; "İslâm'ın bilgileri ilimdir; Avrupalılar'ın bilgileri ilim değildir, bilimdir çünkü onlar nûr-u imandan mahrum, nûr-u hikmetten mahrum. Binâenaleyh onlara "ilim" dersek yazık olur, onlar müslümanlardan daha geridir, aşağıdır." diye bir ayırım yapmış oluyorlar. Bu; Arapça'daki ve Türkçe'deki mânaya uygun olduğundan değil, zevkî ve keyfî bir ayırım.

Soru: Bugün müslüman devletler, Batılılar'ın çeşitli oyunları, entrikaları ile kendi aralarında savaştırılıyor, savaştırılabiliyor. Ancak yapılan savaşın sebebi İslâmî değil, Allah rızası değil, Batılı müsteşriklerin bir takım menfaatleri oluyor, bu durumda daha çok halkı müslüman olan bu devletlerde savaşmak zorunda kalan müslümanlar mesela askerler ne yapacaklar, ne yapmalılar, durumları nedir?

Cevap: Çok güzel bir soru. Allah insanı bu duruma düşürmesin, hıfz eylesin. Öyle bir fitnedir ki öyle büyük bir beladır ki ben mesela Iraklı askerlere daima acımışımdır, çok acımışımdır, çünkü bir müslüman ülkeye saldırdılar, başkanları tarafından yaptırılan haksız bir saldırıydı, faaliyetleri fî-sebîlillah bir saldırı değildi; temelinden çürük. Saddam; saldırmayanları, itiraz edenleri öldürüyordu. Düşmanın karşısında silah atsalar karşı tarafı öldürseler "ölen de öldüren de cehennemde" kaidesinden zarara uğruyorlardı. Oradan bir kurşun gelse kendileri ölseler -âmiyâne tabiri ile- haybeye gidiyorlardı. Allah korusun! Çok kötü bir durum. Allah rızası için yapılmayan bir savaşta rol ve yer almamak gerekir.

Ölürse ne olur?

Rol ve yer almadan ölürse Allah yolunda ölmüş olur. "Bu yaptığınız doğru değildir." demesi lazımdı. Bariz misal Irak olduğu için söylüyorum; "Ben bu şekilde savaşamam." Birkaç kişi ölebilirdi ama hakikat dile getirilmiş olurdu.

"Kurşuna dizeriz!"

"Zalim olarak dizersin, ne yaparsan yap! Ben böyle bir müslümanın bir müslümanla yaptığı savaşta yer alamam." demesi lazım gelir, ama bu zor bir şeydir, çok zordur.

Artık bile bile ölümüne yapacak; o tarafa gitse ölüm, bu tarafa gitse ölüm ama hayırlı olanı gidip karşı tarafa kurşun atıp öldürmek değildir, mazlum olarak ölmektir. Adam "sen çarpışmıyorsun" diye öldürüyor; Allah böyle bir duruma düşürmesin!

Türkiye bir İslâm ülkesi ile böyle bir savaşa girerse hakikaten zor bir durum olur. Irak'ta zor bir durum olmuştur, çok fena olmuştur. İran biraz haklıdır. Çünkü zulme uğramıştır, tecavüz edilmiştir. Kendisine tecavüze karşı koymak nispeten hafif bir şeydir. Ama o da doğru değil.

Kuveyt'e saldırılmıştır; Mekke'de, Cidde'de veya Riyat'ta toplantı yapılmış, buna karşı koymak için ulemâdan müsaade çıkmıştır. Orada bulunanların hepsi çıkıp diyeceklerdi ki: "Evet, bir saldırı olmuştur ama iki taraf da müslümandır, bunu müzakere yoluyla çözmek zorundayız. Tazyik yaparız, baskı yaparız ama savaş olmaması gerekir." diye orada bulunan herkes tarafından kıyasıya konuşulması lazımdı.

Çünkü sonuç hiç de müslümanların lehine olmamıştır.

"Körfez harbi müslümanların prestijini sıfıra indirmiştir, kâfirlerin istediği olmuştur."

"Ne yapalım? Kuveyt'e saldırdı, o halde Irak'la savaşmak caizdir." diye fetva vermeye kalkışmak yerine;

"Evet, saldırmıştır haksızlık etmiştir ama bunu sulh yoluyla çözmek zorundayız." demesi lazımdı; "O toplantılarda bunların konuşulması gerekirdi." diye düşünüyorum. Allah insanı böyle zor imtihanlarla imtihan etmesin.

Soru: "İnsan vücudunda 'yetmiş beş çarpı on üzeri on iki' adet hücre olduğunu öğrendim. Geçen günkü sohbetinizde rakam sorulmuştu." diyor.

Cevap: Teşekkür ederiz. "75x1012" yani önüne 12 tane sıfır konulacak, öyle mi?

Yoksa 12 sıfır koymak mı ya da bu rakamı 12 defa yazıp birbirine çarpmak mı?

Şimdi bir dakika, "üç üzeri üç" dedik, "üç üzeri üç" dediğimiz zaman üçün önüne üç tane sıfır koyulur, yoksa üç çarpı üç çarpı üç müdür?

Ha on üzeri olduğu için, 75 yanında nokta, 10 üzeri 12 dendiği için 75'in önüne on iki tane sıfır koymak, tamam. 75 önüne 12 tane sıfır ne oluyor?

Yazalım, biz onu anlarız. Edebiyatçıyız, mühendis değiliz ki trilyondan sonraki kademe ne?

Katrilyon?

Dokuz tane sıfır olursa milyar oluyor, 75 katrilyon oluyor. Kentilyon mu katrilyon mu neyse, evet, "75 trilyon" oluyor, tamam.

Soru: Râbıta-i mürşid yaparken mürşit Allah ile kulun arasına girmiş olmuyor mu?

Cevap: Olmuyor. Allah ile kul arasına girmek ne demek? Nereden çıkmış? İlgisi yok! İnsan namaza duracağı zaman Kâbe'yi karşısında tasavvur edecek. Kâbe'ye doğru dönüyor ya; "Ben Kâbe'nin karşısında duruyorum; mültezem şurada, Hâcer-i Esved şurada, hâtim şurada, makâm-ı İbrahim şurada" diye tasavvur edince bu, Kâbe'nin Allah ile kulun arasına girmesi midir?

Değil! Böyle bir şey tasavvur edebilir. İnsan askerdeyken gözünü kapattı, annesini babasını düşündü; "Ah evim barkım, annem babam! Ellerinden öperim." dedi; bu, Allah ile kul arasına girmek değildir, onunla bir ilgisi yoktur. Şimdi biz karşı karşıya konuşuyoruz; adam yalnız başına tesbih çekerken "beraber çekiyoruz" diye düşünüyor, ne var yani?

Allah mekândan münezzehtir; aradan, aralıktan da münezzehtir, "araya girmek" diye bir şey bahis konusu değildir.

Soru: Avuç içinin yarısından biraz büyük kan lekesi namaza mâni olur mu?

Cevap: Avuç içinden daha büyük olursa mâni oluyor tabi. "Bir dirhem büyüklüğü" derler, dirhemi şimdi kimse bilmiyor. Büyük para nedir? On lira mıdır, beş lira mıdır? Onların ebatları da boyuna değişiyor. Aşağı yukarı üç-dört santimlik bir şey, zarar etmez; ondan fazlası zarar eder. Avuç içinden de büyük olunca mutlaka namaza mâni oluyor.

Soru: Efendim bir şahıs daha önce bağlandığı ama sonra vefat eden şeyhine bağlılığı sürdürebilir mi sürdüremez mi? Bir kimsenin şeyh olduğu kaç yoldan kaç şekilden belirlenebilir?

Cevap: Şimdi bir insan bir şeyhe, terbiyesinin nezareti bakımından tabi oluyor. Çeşitli sebeplerden tabi oluyor da "Terbiyesine nezaret etsin, tedavisini yapsın." diye bağlanıyor.

"Mazhar Osman çok iyi bir doktormuş" veyahut "Lokman Hekim çok iyi doktormuş."

İyi ama şu anda yaşamıyor ki. Yaşayan kimseye, yaşayan doktora tedavi olacak; yaşayan hocaya bağlanacak. Bir insan, bağlandığı kimse vefat etti mi yeni bir mürşide bağlanması icap eder.

Ya o mürşidin, o eski hoca efendisinin tayin ettiği; "Benim yerime makamıma sen kâim ol, bu dervişleri sen terbiye eyle, sen nezaret et, hizmetlere sen bak!" dediği kimsedir ya da bazen şeyh efendiler mânevî bir işaret olmayınca, bir halef bırakmazlar, o zaman orada, o muhitte uygun olan bir mübarek zâta teslim olması ve intisap etmesi lazım.

Bu intisapta mürşidin evsafı, "şeriat-i garrâyı bilmesi, ahlâken müstakim olması, bu mesleği yapabilecek şartlara haiz olması, sahih bir yol ile el almış, kendisine selahiyet verilmiş olması" diye kitaplarda belirtiliyor. Bir şeyh efendiden kendisine bir selahiyet verildi mi şeyh efendisi selahiyetli kimseyse alan kimse de o vazifeyi yapabilir. Ama verenin selahiyeti yoksa alanın durumu da selahiyetsiz kalır.

Bir tane şeyhten ders aldıktan sonra birkaç tanesinden almasına lüzum yoktur, bir tanesi yeter. Mesela bir insanın bir kimseye bağlanması vefat ettikten sonra da devam etseydi bir şeyhe bağlanmaya lüzum yoktu. Peygamber Efendimiz'e bağlanılırdı, biterdi. Ama Peygamber Efendimiz vefat eder etmez Ümmet-i Muhammed'in sıhhat ve selameti ve kargaşanın olmaması bakımından daha cenaze defnedilmeden Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e biat edilmiştir. Bu durum; ümmetin sıhhati, selameti, huzuru ve karışıklık olmaması bakımından uygun olanıdır.

Bazen mânevî işaret olmuyor, şeyh efendiye halife izni verilmiyor.

Misal: Emin Saraç Hoca bana anlatmıştı. Kayın pederi merhum Yekta Efendi idi. Bağlı oldukları şeyh efendi yaşlı, vefat etmek üzere.

"Efendim! Yerinize kimi tayin ediyorsunuz?" diye sormuşlar.

"Bekliyorum." demiş, sonra yine sıkıştırmışlar.

"Yahu siz benim bu işi düşünmediğimi mi sanıyorsunuz?" demiş.

"Bak filanca insan var, falanca insan var." deyince;

"Bak, hepsinin icazetnâmelerini yazdım, altına bir imza atması kaldı. Bir işaret olursa yazacağım ama daha bir işaret yok." demiş.

Dört isim, birisi bu Yekta efendi. Bunu bana Emin Saraç Hoca anlattı.

Ben onların bağlı oldukları o hocayı tanımadım. Sonra bu icazet imzalanmadan, işaret çıkmadan o şeyh efendi vefat etmiş.

Neden işaret çıkmadı?

Bundan sonrası benim kendi yorumum.

Neden?

Hocamız var, mürşid-i kâmil. Herkes illa kendisinden sonra birisini göstermek durumunda değil ki halkın, müridin irşadı için Mehmed Zahid Hocamız var. Zaten o taraf kesilmiş. Hatta o şahıs daha yaşlı olduğu halde Mehmed Zahid Hocamız'a çok hürmet edermiş.

Hocamız bir seferinde babamla beraber onun ziyaretine gitmişler. O zât ayağı felçli olduğu halde Hocamız'ı merdiven başında karşılamış.

"Efendim, kalkmasanız." demişler.

Böyle şeylerde müridleri biraz tarafgirlik yaparlar. "O gençtir, ne diye kalkıyorsun?" gibilerden de düşünürler, protokolü düşünürler. Babam anlatıyor; "Kalkmasanız." gibi şeyler söylemişler de;

"Bu zâta mı kalkmayacağım, bu zâta mı kalkmayacağım, bu zâta mı kalkmayacağım?"

Ona işaret olmamış.

Şahsen, ben ondan ne mâna çıkarıyorum?

Allah bilir, Allahu âlem bi's-sevâb mânevî işaret yok, demek ki müritler Hocamız'a gelecek, gelmesi lazım.

Zaten [Mehmed Zahid] Hocamız'a böyle birçok kimse gelmiştir. Mesela Abdulhay Efendi'nin vefatından sonra dervişleri Hocamız'a intikal etmiştir.

Sonra Küçük Hüseyin Efendi vefat etmiş, onun dervişleri Hocamız'a gelmiştir. Hocamız hakikaten mânevî makamı çok yüksek bir zât-ı muhterem olduğu için - zamanındaki şeyhler daha önceden vazife almışlar, Hocamız sonra İstanbul'a gelmiş- vefatlarında yerine halef çıkmayan, işaret olmayan şeyhlerin müritleri ona intikal etmişler.

İşaret çıkmaması; "Dağılmayın, orada toplanın mânasındadır." diyorum.

Sonra müritler kendi aralarında toplanmışlar; "Böyle başsız olmuyor." diye bir tanesini kendi başlarına tayin etmişler.

Müritlerin kendi başlarına tayini, mânevî işaret gibi olmaz. Müritler kendi başlarına birini tayin etmiş, olmuş. İyi ama sen tek başına değilsin ki etrafında bir toplum var, yaşayan başka kimseler var, mürşid-i kâmiller var. Sen onu tayin edince olmuyor. Zaten bir mürşid-i kâmil varken ötekisinin gelip ona tabi olması lazım.

Hülâsa sorunun cevabı; bir insanın şeyhi vefat etmişse hayatta olan bir zât-ı muhtereme bağlanması lazım.

Hangi sebeplerden?

Bir; tedavisinin, terbiyesinin devam etmesi bakımdan, iki; sırr-ı bey'atte faüllü duruma düşmemesi bakımından.

"Zamanının imamını, önderini bilmeden ölen, cahiliye ölümü ile ölür." dendiğinden bey'atsiz gitmemesi, cahiliye ölümü üzere ölmemesi için hemen birisine bağlanması lazım. Vefat etmiş bir kimseye bağlılık olmaz. Öyle bir bağlılıkla, onu bahane ederek müstakil yaşamak olmaz; kendisi bağlanacak.

Soru: Buradaki gibi eğitim kampları bundan sonra da devam edecek mi?

Cevap: Biz devam etmesini istiyoruz çünkü benim için bir yoğun eğitim programı oldu, şahsen ben memnunum. Buradaki kardeşlerimiz de kendileri, hanımları ve çocukları mutlaka istifade etmişlerdir. Çünkü burada bir konsantre eğitim oluyor; haftada bir, 15 günde bir camiye gelmek gibi olmuyor. Devamını temenni ediyoruz. Ama kapasite az olmuştur, bu kapasiteyi çoğaltarak devam ettirmeyi düşünüyoruz.

Soru: Özel televizyon için herhangi bir çalışmanız var mı? Düşünüyor musunuz?

Cevap: Düşünmekse evet düşünüyoruz, temenni ediyoruz. "Müslümanlar genel olarak düşünüyor, galiba müslümanlar bu hususta treni kaçırıyorlar." gibi yazılar da çıkıyor basında. Düşünüyoruz ama bu büyük bir iştir, birkaç yönü vardır, taşıma su ile değirmen dönmez; bu işin teknolojisine sahip olmamız lazım. Bilmiyorum bu "Star Televizyonu" nasıl aldı uyduyu. Galiba bir Alman şirketiyle ortaklık yaptı. Almanya'ya gideceksin, adamların uydusuna muhtaç olacaksın. Elin gâvuru sakalınla, müslüman olarak gittiğin zaman sana kanal verecek mi, vermeyecek mi?

Cihazlar bozulduğu zaman sen yürütebilecek misin, yürütemeyecek misin?

Benim zihnimde. Bunu şahsen yürütebilecek elemanlarımızın olması lazım. Geçen gün burada bir arkadaş bilgi verdi. Yıllar önce bizim Mustafa Yazgan söyledi, Siyasal'da okurken o zamandan daha Türkiye'de televizyon yokken Siyasal'daki hocalar; "Televizyon kurulmalı, elemanlar yetişmeli" diyerek adamlar göndermişler, muhtelif diyarlarda yetiştirmişler.

Bak başkaları nasıl açıkgöz, nasıl ileri görüşlü! Tabi biz bunu yapamadık. Yapmamız lazım. Ben şahsen 1983 yılında bir stüdyo kurmayı düşündüm.

"Bir televizyon çok önemli; televizyondan önce kaset, video kaset önemli, bir stüdyo kuralım." dedim. Camiamız bunu yapamadı. Biz bazı şeyleri düşünüyoruz da bizim camiamız umumiyetle talebelerden müteşekkil bir camiadır; gençtir, dinamiktir, bilgilidir, münevverdir ama parasal gücü yoktur.

Koca cami tıklım tıklım talebe doludur; sen vaazını verirsin, onlar hadîs-i şerîfleri dinler. Bir sergi açarsın, 30 bin lira para toplanır.

Ne olacak?

Zaten talebenin harçlığı kendine bile yetmiyor. Bizim parasal gücümüz çok olmadığı için o stüdyo kurulamadı. Kurulsaydı epeyce hizmetler olurdu. Televizyona da hazırlık olabilirdi. Şimdi de aynı durum vardır. Televizyona geçemesek bile hiç olmazsa bir video kamera, video bant stüdyosunu güzel bir şekilde kurmak zorundayız. Geçen akşam; "müslümanın yirmi dört saati" isimli bir filmi iki bölüm halinde seyrettik.

Fena değil, Allah razı olsun. Ama veballi, çünkü hatalı şeyler var; ibareler yanlış, bilgiler yanlış ve insanları yönlendirme tam Resûlullah'ın hayatına uygun değil. Biz onu başka türlü yapardık. Her yiğidin bir başka yoğurt yiyiş tarzı vardır; o ayrı da İslâmî yaşantı o değil. İslâmî yaşantıyı iyi yakalamak, tam göstermek lazım. Bu bir ihtiyaçtır. İnşaallah destek olursanız bir noktasından başlar, ileriye doğru götürürüz.

Soru: Günümüzde İslâm adına mücadele ettiğini iddia eden birçok grup var, bunlar yaptıkları her şeyi cihat içine sokuyorlar ve yaptıklarının eleştirilmemesi için bu kelimenin yani cihadın arkasına sığınıyorlar belki bazen de bu kelimenin mânasını çok kısır hale getiriyorlar. Bu konuda ne buyurursunuz?

Cevap: el-Cevap; doğrudur, haktır, hakikaten öyledir. Ben de öyle derim, cevabım o. Herkes yaptığı işin kendi nefsi için bile olsa cihat olduğunu iddia ediyor. Peygamber Efendimiz'e soruyorlar;

"Kim Allah yolunda cihat edendir?"

"Allah yolunda kimin cihat ettiğini Allah daha iyi bilir." buyuruyor.

Kalplerine göredir, niyetlerine göredir. Yapılan işlere göredir. Yapılan işlerin plan program ve istikametine göredir. Ona göre cihat olur, Allah yoluna hizmet olur veyahut müslümanlara köstek olur, engel olur, zarar olur; ikisi de olabilir. Allah şaşırtmasın.

Soru: Zekat alan sınıflardan bir tanesi de Allah yolunda olanlar. Fî-sebîlillah Allah yolunda olanlardan kastedilenler kimlerdir? Günümüzde bu sınıfa girenler kimlerdir? Kendilerini bu sınıfa sokanlara karşı ne cevap verebiliriz?

Cevap: Tabi fî-sebîlillah Allah yolunda olanlar zekâtı alacaklar. "Allah yolunda olanlara da verilir, esir olanların kurtulması için de verilir, yolda kalmışa verilir." diye sekiz sınıf zikrediliyor.

Ve'l-müellefetü kulûbihim "Kalpleri İslâm'a ısındırılması gerekenler."

Tefsirlerde yazılmış; Allah yolunda cihat eden gazilere malzeme için silah için at, deve, kılıç, ok, kalkan için de verilen fî-sebîlilahtır. Asıl mâna budur. İnsanın hacca gitmesi de fî-sebîlillah seyahattir ama hacıya zekât verilmez, hacı zaten zengindir ama Allah yolunda cihat eden zengin de olsa ona bu zekâttan verilebilir, çünkü Allah yolunda cihat ediyor.

Bu fî-sebîlillahı başka mezhepler -zekât üzerine kitap yazmış olan Yusuf el-Karadâvî diye Mısırlı birisi vardır- onlar çok sulandırmış, genişletmişlerdir.

Her şey Allah rızası için, ver parayı, kullan orada.

Öyle şey yok! Bizim fıkıh kitaplarımızda yazılmıştır ki bir kere zekât fukarânın hakkıdır, fukarâ olmasa da mücahidin hakkıdır; onun fiilen paraya ihtiyacı var, çünkü cihat ediyor. Fukarâya verilmezse hükmî şahsiyetlere verilemez, Türk Hava Kurumu'na verilemez, Kızılay'a verilemez, Yeşilay'a verilemez; senin veya benim dostum olan bir müesseseye verilemez.

Neden verilemez?

Çünkü müessesedir, hükmî şahsiyettir.

Oraya yardım yapmayacak mıyız?

Yaparsın ama zekât veremezsin, hayır yaparsın. Yapmak istiyorsan yap, kimsenin elini tutmuyoruz. "Zekât verilebilir mi verilemez mi?" diye sorarsan zekât verilemez, olmaz. Fitre ve zekât fakirin hakkıdır, Türk Hava Kurumu alamaz.

Bu işi nasıl yapmışlar?

Ne bileyim? Diyanet'ten fetva mı aldılar, almadan mı yaptılar. Herkes bir şey yapıyor. Olmaz!

Hanefî fıkhında;

"Camiye yardım için zekât verilemez, kullanılamaz."

"E cami!"

Cami ama hükmî şahsiyet, hakiki fakir şahsiyet değil. Birisi vefat etmiş; cenazesinin kaldırılması için zekât parası kullanılamaz.

Neden?

Öldü, canı çıktı onun paraya ihtiyacı kalmadı.

E ne olacak? Cenaze açıkta mı kalacak?

Açıkta kalmasın. Ver paraları, kefen alalım, kaldıralım ama zekât parası değil, zekât fakirin hakkı.

Anlatabiliyor muyum?

Bizim kitaplarımızda yazar. Partiye de zekât verilemez.

"Ben Allah yolunda cihat yapıyorum."

Kimin Allah yolunda cihat yaptığını Allah bilir. Sen "Ben Allah yolunda cihat yapıyorum." dersin, zekâtı alırsın, öteki; "Ben de Allah yolunda cihat yapıyorum, ben gâvur muyum?" der, o da başka yere harcar, iş yozlaşır. Öyle şey olmaz! Allah yolunda cihat, savaş başladığı zaman Afganistan'daki mücahide verebilirsin. Paralar toplandı, Afganlı mücahitlere götürüldü, verildi. Tamam, olur.

Neden?

Çünkü fiilen Rus'la çarpışıyordu, o zaman olurdu.

"Ama efendim, ben cihat yapıyorum."

"E ben de cihat yapıyorum, ASFA'da eğitim cihadı yapıyorum, ver paraları."

Olmaz. Ben kendi müesseseme de alamam.

Neden?

Müesseseye verilmez de onun için.

Hanefî fıkhının fetvası böyledir ama Yusuf el-Karadâvî farklı söylemiş. Yusuf el-Karadâvî müctehid değildir. Yusuf el-Karadâvî sıradan bir adamdır.

"Partiye verilmez." deyince;

"Onu hangi dangalak söylemiş?" diyor.

O âlimlere dangalak diyen çok kötü bir durumdadır. Öyle şey olmaz! Bu bir fıkıh meselesidir; dangalaklıkla, vesaireyle bu işin bir ilgisi yoktur. Hiç olmazsa içtihat farkıdır, içtihadı farklı olan bir insana da "dangalak" demek edebe uygun değildir. Yakasına yapışır, sorarlar insana. Allah sorar. Böyle şey olmaz! Ulemâmıza baskısız, tazyiksiz, bir kenarda, edeple meseleyi sorduğun zaman hiçbiri "Oraya zekât verilir." dememiştir.

Ne Mehmet Emin Er hoca demiştir, ne Ömer Nasuhi Bilmen hoca demiştir, ne de başkası demiştir. Eğri otursa bile insanın her şeyi doğru doğru, dobra dobra konuşması lazım. Bu işler oyuncak değildir, din oyuncak değildir. Şahıslar gider, din ayakta kalır.

"Ama oradan bana para geliyor."

Hırsızlıktan da para geliyor, alabiliyor musun?

Gasptan da para geliyor, alabiliyor musun?

Meşru yoldan alabilirsen alırsın. "İlla para gelecek." diye bir şeyler zorlanarak alınmaz ki.

Soru: Daha önce sorulan soruda iki müslüman ülkenin çarpışmasının tasvip edilemeyeceğini belirttiniz, şu anda Türkiye'de -sürekli emniyet mensuplarının ağzından düşürmedikleri- Güney Doğu'da yaza doğru taarruz olayı var. Şayet böyle bir durumda müslümanlar bölgesel ayrıma düşürülüp bazı saflara sürüklenmek istenirse ne tavsiye edersiniz? Burada görevli emniyet mensupları nasıl bir tavır takınacaktır? Ölümlerin yapısı ne olacaktır?

Cevap: Tabi bu da önemli bir soru. Bunu aslında müftülere veya fetva verecek kabiliyette ve ilimde olan kimselere sormak lazım. Devlet Diyanet İşleri'ne sorarsa diyanet mecburen bir cevap verir ama tazyik altında kalmış bir cevap verir. İslâm dini, müslümanın müslümanla çarpışmasını yasaklıyor ama burada mezra basılıyor; otobüsleri otomobille işine giden polis öldürülüyor. Şu oluyor, bu oluyor. Burada bir tecavüz olayı vardır. Burada durum Saddam'ın Kuveyt'e saldırması gibi değildir. Burada daha başka bir durum var.

Kendisi Kürt olan bir bakanın notlarından biliyorum. Kendisi Kürt'tür ama insaflı bir insandır.

"Mesele Kürt meselesi değildir; arkasında Ermeni vardır." diyor; doğrusu odur. Orada kurulmak istenen Kürt devleti değildir, arkadaşlarımızın uyanması lazım, Kürt olan kardeşlerimizin de uyanması lazım. Akrabalıklarımız olabilir, kardeşlerimiz olabilir, kendimiz Kürt olabiliriz ama mesele Kürtlük meselesi değildir, orada kurulmak istenen bir Ermeni devletidir.

Avrupalı, Kürt için, müslüman Kürt için kılını kıpırdatmaz. Gözünüzü açın! Orada kurulmak istenen Ermeni devletidir, onun hazırlığıdır ama bu arada mâsum halk vasıta, âlet ediliyor. Bunu bilen biliyor. Bilenler bu işin arkasını da biliyor. Bakılırsa şimdi öldürülenlerin bir kısmı sünnetsizdir, eylemlerin içine katılmışların bir kısmı da Ermeni'dir. Bu bilinen bir şey.

Ama hiç bu işe kanıp da heveslenen Kürt yok mudur?

O da vardır, o da ayrı. Avrupa, Rusya'yla bile birleşip Avrupa'nın hudutlarını, Avrupa Topluluğu'nun hudutlarını Urallar'a kadar götürmek istiyor.

Yazık değil mi bize?

Biz koca bir Osmanlıyken bölünmüşüz, şimdi daha da bölüneceğiz.

Bölünüp ne olacaksın?

Kürt kardeşlerimizle, Çerkez kardeşlerimizle, Abazalarla, İngüçlerle, Tatarlarla, Boşnaklarla, Pomaklarla hepsiyle başımız hoştur, bizim bir derdimiz yoktur; hepsi kardeşimizdir.

Müslüman olan herkes kardeşimizdir.

Yusuf İslâm Yunanlı diye bizim ona bir ön yargımız yoktur, başımızın tâcıdır. Allah razı olsun, çok sevdiğimiz bir kardeşimiz.

Ömer Abdullah Amerikalı diye bir hıncımız, düşmanlığımız yoktur, sevgimiz vardır.

"Acaba bizim boksör öteki tarafı yenecek mi?" diye Muhammed Ali için uykumuzu terk etmişizdir, candan muhabbetimiz vardır, bu muhabbeti yerleştirmeye çalışmalıyız.

Orada, Güneydoğu'da çarpışan kardeşlerimizden polis olanlar olabilir. Onların durumu iki müslümanın bir araya gelmesi, birbiriyle savaşması tarzında değildir.

Net olarak söylüyorum; bunu yağcılık, vesaire için söylemiyorum. Karşı tarafın yaptığının insanlıkla ilgisi yoktur, Kürtlükle de ilgisi yoktur. Yapılan çok yanlış bir şeydir, elbette onun cevabı normal olarak verilir. Buradaki pozisyon Irak'la İran'ın, Irak'la Kuveyt'in durumu gibi değildir.

Muhterem kardeşlerim!

Yeri gelmişken şunu da söyleyelim; Doğu Anadolu ihmal edilmiş de Orta Anadolu ihmal edilmemiş midir, Batı Anadolu ihmal edilmemiş midir?

Bizim köyümüzde hâlâ su yoktur. Ben Çanakkaleliyim, bizim köyümüzde hâlâ su yoktur. Ahalinin nefesi kokar, veremdir. İhmal her yerde olmuştur. Milletimize hizmet yapılmamıştır ama fakirlik devresi geçmiştir, önümüzdeki günler daha da iyi olacak inşaallah.

İhmalin istismarını, edebiyatını yapmak doğru değildir. Bütçenin büyük bir kısmı çok adaletsiz bir tarzda GAP projesine harcanıyor, biz gık demiyoruz.

"Harcanırsa harcansın, kardeşlerimiz zengin olsun, müreffeh yaşasınlar." diyoruz.

Adıyaman'ı gezdik. Yollar yapılıyor, koca şantiyeler kuruluyor, yöre kalkınıyor, her taraf ışıl ışıl; memnunuz. Her tarafın güzelleşmesini temenni ederiz ama Türkiye'nin her tarafı ihmal edilmiştir. Aslında çok yaygara edenler daha çok payı koparıyorlar. Sesini çıkarmayan mazlum kardeşler orada biraz geri kalıyor.

Sonra biz "Kürt ve Türk" diye hiçbir ayrım yapmadık. Ne camiamızda, cemaatimizde ne devletimizde, memuriyetimizde "sen Kürtsün" diye bir kimseye hiçbir ters muamele yapılmamıştır. İstediği yere yerleşmiştir, istediği ticareti yapmıştır, Askeriye'ye girmiştir; müdür olmuştur, bakan olmuştur. Biz hiç yadırgamayız. Kardeşimizdir; boynuna sarılırız, elini sıkarız.

Biz böyle bir ayrımın içinde değiliz. Ama bazı kimseler Kürt ayırımı yapmaya başlamışlardır. Bundan dolayı da ellerini kana bulamışlardır; masumların, çocukların kanına bulamışlardır. Bunun ne Kürt ne Türk tarafından, ne Arap ne Çerkez tarafından hoşa gidecek bir tarafı yoktur. Bu bir oyundur.

Soru: Yönetim şekli belli.Böyle bir yönetimi olan ülkeyi savunmak nasıl mümkün olur?

Cevap: Yönetim şekli belli ama millet de belli, millet de müslüman. Bir oyun olmuş, milletin yönetimi senin istemediğin bir şekle gelmiş.

Devlet yönetimi senin istediğin veya istemediğin bir tarafa gelmiş diye milleti de defterden silecek misin? Milleti silebilir misin?

55 milyon kardeşini silemezsin. Hizmet edeceksin! Her şey Rahmân'ın parmağının ucundadır. Yönetimler fânidir, iktidarlar fânidir, koltuklar devamlı değildir. Bir zaman gelir, ehl-i insaf insanlar gelir, geldiği olmuştur. İnsafsız geldiği zaman ülke baştan aşağı zift kesilmez. İnsaflılar gelince düzelir. İnsafsızların da insafsızlığına mâni olmak lazımdır.

Bu ülke benimdir, senindir; başkalarının değildir.

Ben bu ülkenin sahibiyim, tapum var elimde, mal benimdir. "Bağın bir kenarında yangın oldu." diye bağı bırakıp gidecek değilim ya, "Öbür tarafında pislik döküldü." diye mülkümü bırakacak değilim ya; mülk bizim, halk bizim. Halk biziz, kendimiziz.

"Yönetimde kusur var!"

"Düzelt!"

Yönetim serbestliği var. Çalış. Niye çalışmıyorsun? Çalışınca düzeliyor. Seçimlerde herkes bangır bangır bağırıyor. Bir tarafa bir rey veriyor, birisi seçiliyor. Sen de çalış, sen de seçtir kendini. Güzel. Serbestlik var, istesen yapabilirsin, istediğin şeyleri yapabilirsin. Belediyelere seçilirsin, muhtarlığa seçilirsin, milletvekilliğine seçilirsin; her şey senin istediğin gibi olur.

Yapabileceğin bir şey. Ben bu fikre katılmıyorum, samimi olarak katılmıyorum. "Yönetim şekli başka türlü" diye memuriyet yapmayacaksın, çalışmayacaksın.

Olmaz! Halka hizmet konularında tekâsül doğru değildir. Doktor doktorluğunu yapacak, ötekisi öteki hizmeti yapacak, berikisi beriki hizmeti yapacak.

Soru: Bazı müesseseler zekâtı alıp öğrencilere şartlı olarak verip ondan zekâtı geri o müesseseye vermesini istiyorlar. Bu duruma siz ne dersiniz?

Cevap: Buna hile-i şer'iyye derler. Hile "tedbir" demektir. Hile-i şer'iyye "Şer'î bir tedbir." Çocuğa veriyor; ondan sonra çocuk da müessesesine bağışlıyor. İsterse bağışlamaz. Para çocuğun eline geçtiği anda parayı alır, "teşekkür ederim" der, cebine koyabilir. Çünkü mal onundur.

"Bak ben sana bunu veriyorum, geri alacağım."

Böyle bir şart batıldır, böyle bir şey olmaz. Çocuğa verirsin.

Biz ne yapıyoruz?

"İş alengirli olmasın." diye "Bizim vakfımız ücretlidir. Her talebe şu kadar ücret verecek." diyoruz. Talebenin parası yok. Ücretini zekâttan ödesin. Yemek yiyor, oturuyor kalkıyor, çamaşır yıkanıyor, vesaire. Böyle bir şekil daha iyi olur.

Soru: Devlet nedir? Bizim bu günkü devlete bakışımız nasıl olmalı? Biz onu sahiplenebilir miyiz?

Cevap: Devlet yönetimdir; insanların, insan toplumunun yönetilmesi mekanizmasıdır. Osmanlı zamanında bizim devlete bakışımız tereddütsüz idi, çünkü amaçlar; Kur'an-ı Kerîm'le, İslâmî imanî kaidelerle aynen çakıştırılmıştı, tamamen aynı istikametteydi. Şimdi laik devlet olunca bakış değişiyor; bazı kimselerde bakış biraz soğuyor. Aslında laik devlet demek bazısına göre; "devletin dinî kurallara göre idare edilmemesi" demek, bazısına göre de; "devletin içindeki fertlerin inançlarına müdahale etmemek, sadece hizmet etmek, inançları şahısların kendilerine bırakmak" demek. Tabi laiklik anlayışı üzerinde karşı tarafa savunmada bulunup "Madem ki devletin halkının çoğu müslümandır, sen de hizmet müessesesisin, binaenaleyh hizmeti yap, laikliğin gereği budur." diye konuyu onlara doğru döndürmek mümkündür.

Soru: Mürşidin vefatından sonra vekiline intisap etmeyip başka bir mürşide intisap etmek olur mu?

Cevap: Tabi mürşid "Şuna ittiba edin." demiş. Mürşidinin sözünü dinlememiş olur. "Şuna ittiba edin." diye bıraktığı kimseye uymaması mürşidinin sözüne uymamak olur.

Kendi mürşidi vefat etmeden de başka bir mürşide intisap edebilir. Bu mürşidi beğenmiyorsan, sözünü tutmayacaksan veya kendisini mürşid-i kâmil olarak görmüyorsan, şeriate aykırı bir takım hallerini görmüşsen zaten değiştirirsin, gider başkasını tutarsın. Ama memnunsan kânî isen; "Mübarek mürşid-i kâmildi, evliyâullahtandı, çok kerametlerini gördüm." diyorsan, o zaman sözünü dinleyeceksin, çünkü o senin hocan.

Soru: İki mürşide birden bağlanılır mı?

Cevap: Bağlanılmaz. İnsanın mürşidi bir tanedir, bir tane olur, iki tane olursa anarşi olur.

Sayfa Başı