M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (123)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Nişanlıyım, nişanlımdan ayrıldım. Ayrılınca gayrimedhûlullima olunca mehrinin yarısını vermesi gerekiyormuş. Karşı taraf istemez, kabul etmezse bunu ne yapmam gerekir? Bende kalabilir mi yoksa bir fakire mi vermem gerekir?

Cevap: Kabul etmezse bağışlamış oluyor. Yanında kalabilir. Tabi yanında kalınca da isterse hayır yapar isterse kendisi kullanır.

Soru: Ben cami görevlisiyim. Mevlid ve Kur'ân-ı Kerîm okutmaya çağrıldığımız zaman bize para veriliyor. Bu paralar alınır mı?

Cevap: Esas itibariyle dinî ibadetlerden, Kur'an okumaktan vesaireden para alınmaz. Bunlar Allah rızası için olur, alınmaz. Pazarlık yapılmaz. Kur'an öğretmekten, okumaktan, hatimden vesaireden. Ama onlar da bir hediye olarak kendiliklerinden veriyorlar. O zaman gönül rızasıyla, istemeden verilirse -"'İstemeden bir şey verildiği zaman alın.' diye Efendimiz'in bir tavsiyesi olduğu için" belki caiz olabilir.

Soru: Yüksek lisans imtihanlarına hazırlandım. Lisansı İslâm Felsefesi'nde yaptım. Şu anda Hadis dalı ile İslâm Felsefesi arasında müretedditim. Hangi bölümde çalışmamı tavsiye edersiniz?

Cevap: İkisi de olur. Hocası önemlidir. Tabi Hadis daha tatlı bir dal olmuş oluyor. O da olur. Öbür tarafın hocası da iyi bir hoca olduğundan o konuda da İslâm Felsefesi dalında da müslüman talebelerin, insanların yetişmesi iyi olur. Madem o tavsiye etmiş; orada da kalabilir. Lisansı oradan yapmış, yükseğinde de devam ederse ilerlemiş de olur.

Soru: Efendimiz'in; "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışın." diye bir hadîs-i şerîfi var mı? İhsan Süreyya Sırma Hoca böyle bir hadis olmadığını söylüyor. Ne derece doğrudur?

Cevap: Ben bu konuda beş altı tane hadis tespit ettim. Râmûzü'l-ehâdîs'te iki üç tane var. Başka hadis kitaplarında da var. Birisinin rivayetinde zayıflık olsa bile ötekilerinde delil vardır. Onu takviye edecek şeyler vardır. Bir çok rivayetle geldiği için mânası doğrudur ve böyle bir hadîs-i şerîf vardır. İhsan Süreyya Hoca bizim talebemizdir; iyidir, hoştur. Bilmiyorum nereden baktı, ne yaptı ama o hadîs-i şerîfler buralarda var. Mânası da doğrudur. İnsan kulluk niyetiyle hem dünyası için hem âhireti için çalışacak, ihmal etmeyecek.

Soru: Öğle yemeğinden sonra başıma bir mânevî hal geldi. Kolumda bazı yazılar gördüm.

Cevap: Olabilir. Bu gibi şeyleri saklayıp söylemeyip hazmetmek, içinde muhafaza etmek daha iyidir.

Soru: Günümüzde kız isteme âdetlerinin sakıncalı olduğunu biliyoruz. İslâm'da kız isteme nasıl olmalıdır, açıklar mısınız?

Cevap: Bu konuda bizim Kadın ve Aile Dergisi'nin bazı özel sayıları da oldu. Evlilik özel sayısı gibi. Eski ciltlerden onları bulup okursanız derli toplu bilgi sahibi olabilirsiniz. Tabi bir insan bir kızı annesi babası veya yakını vasıtasıyla tanır. Kapalı bir şekilde kendisini de görmeye hakkı vardır, mümkündür. Ama şer'î ölçülere, şeriatin ölçülerine riayet etmek gerekir. Haramlara, günahlara bulaşmamak lazım gelir. Bazıları müslüman; başı örtülü, mantolu. Çocuk da sakallı. Fakat bu kız erkek münasebetlerinde hayret edecek durumlar oluyor. Bizim İlahiyat Fakültelerinde de görüyorduk. Kız erkekle anlaşıyor, konuşuyor, yan yana geliyor gidiyor. Ahbaplıklar, vesaireler... Bu iş o kadar uzun boylu değil. Laubalilikler oluyor. Müslümanlığa da yakışmıyor. Başörtüsüne de yakışmıyor. Sakala da yakışmıyor. Muayyen bir ölçüde görür, tamam. Yani hiç görmeden de olmaz. Efendimiz; "git, gör" buyurmuş. "Başında muhabbet olsun da iş sonradan bozulmasın." diye. O kadar bir müsaade var ama çok da uzun değil.

Soru: İstediklerimi dile getirmede, ifadede zorlanıyorum. Bazen bildiğim konuyu bile karşımdakine tam anlatamıyorum. Bu konuda ne önerirsiniz?

Cevap: Tabi bunun çeşitli sebepleri vardır. Bir sebebi, hayâ ve utangaçlık duygusudur. Alışmamış olduğu için utandığı için bu gibi şeyleri yapamaz. Utanır. Konuşamaz. Kızarır bozarır. Bu normal bir şey. Bütün müslüman gençlerde böyle bir durum olabilir. Bilhassa ergenlik çağında daha fazla olabilir. Çalışa çalışa, okuya okuya, yaza yaza, zorlaya zorlaya insan yavaş yavaş bu gibi şeylere alışabilir. Biraz zorlaya zorlaya egzersiz yapmak, açılmak için iyi olur.

Soru: Unutkanlığın sebepleri nedir? Unutkanlığı önlemek için neler yapmak lazım?

Cevap: Unutkanlığın maddî sebepleri vardır, fizyolojik sebepleri vardır, mânevî sebepleri vardır. Bazıları diyorlar ki "Protein bakımından az olan beslenmelerde zihin fonksiyonlarında eksiklikler oluyor." Doktorların bildiği şeyler. Ama ben onların da doğru olduğunu sanmıyorum. Çünkü bizim eskiler aylarca bir hurmayla geçinirlermiş. Yine de pırıl pırıl hafızaları, muazzam zekaları varmış. Bu işte biraz maddiyatın tesiri olsa bile durum büyük ölçüde mâneviyatla ilgilidir. Bir insanın unutkanlığı, büyük ölçüde günahlardan dolayıdır, harama baktığından dolayıdır. Harama bakınca, günahı işleyince sevabı kaçar, günaha girer; bir de hafızası zayıflar. Risâle-i Kuşeyrî'de anlatıyor:

Evliyâullahtan birisiyle talebesi yolda gidiyorlarmış. Karşıdan boylu poslu bir delikanlı geliyormuş. Talebe, mürit şeyhine diyor ki;

"Hocam, üstadım! Allah şu delikanlıyı ne güzel yaratmış! -Boylu poslu, yakışıklı, kaytan bıyıklı, hilal kaşlı, kırmızı yanaklı, efe, levent neyse- Ne güzel yaratmış! Bunu bu kadar güzel yaratmış. Acaba bunu cehenneme atıp da cayır cayır yakar mı, kıyar mı?"

Yakar yakar. Kıyar kıyar. Sormuş işte. Soruya da dikkat etmek lazım. Her şey de sorulmaz. Sözün de, sorunun da mâkul bir maksadı olması lazım. Tabi soru saçma. Yakar mı yakar. Allah yüz güzelliğine bakmaz, huy güzelliğine bakar. Günah işlemişse yakar, sevap işlemişse cennetine sokar. Besbelli bir kanun, aşikâr. Bunu herkes çocukluğundan beri bilir. Tabi Hocaefendi onun o sorusuna cevap vermemiş; abes, boş, cevabı belli bir soru. Yalnız şöyle dönmüş.

"Sen onun yüzüne o kadar dikkatli baktın mı?" demiş.

"Baktım." Deyince;

"Sen bu işin âkıbetini görürsün." demiş.

Eve gitmiş. Adamın hafızası uçmuş. Kur'ân-ı Kerîm'i tam okuyamıyor. Ezberindeydi Kur'anı Kerim. Anlamış ki birisinin yüzüne o kadar fazla dikkatli bakmaktan hafızasına zarar geldi.

Sonra bir şiir vardır. Birisi Vekil b. Cerrâh isimli bir zâta;

"Hafızam zayıf, unutuyorum." diye yakınmış.

"Vekil b. Cerrâh'a hafızam zayıf." diye sordum. "Günahları terk et!" diyerek bana ilacı, çareyi söyledi. Şöyle izah etmişti:

"İlim, irfan Allah'ın bir ikramıdır. Allah âsilere o ikramı vermez. Günah işleyince kesiliyor." demiş.

İlim hafızayla olduğundan günah işleyince kesiliyor.

İmam Buhârî bir milyondan fazla hadîs-i şerîfi ezbere biliyor.

Neden?

E bakışını, ömrünü günaha harcamamış. Sevaplı yolda yürümüş. Günaha daldıkça harama baktıkça hafıza zayıflar.

Atladığımız hadîs-i şerîflerden birisi var:

"Karı koca birbirinin avret yerine bakarsa körlük ârız olur." diyor. "Açılması, soyunması doğru değil." diyor.

Böyle sebepleri vardır. Mânevî bakımdan bu gibi şeyler edepsizlikler ve günahlar sebebiyle olur. Onun için büyüklerimiz;

"Takvâya sarılırsa lokmasına dikkat ederse günahlardan gözünü, dilini, elini, midesini korursa hafızası kuvvetli olur." demişler.

Ben de naklettim.

Soru: Namazda iken namaz kılan kimsenin gözü yazı ve sâir bir şeye çarpmış olsa gayri ihtiyârî okumuş olsa namazı bozulur mu?

Cevap: Şöyle bir bakıyor, karşıda Allah yazılı. Okumak tarzında değil de görür görmez bildiği bir şey. Böyle olursa Allahu a'lem bozulmaz. Ama okursa, sayarsa bozulur.

Soru: Bazıları abdestsiz oldukları için Kur'an açıp okuyamadıklarından şikayetçi. "Abdestsiz okuma izni olsa Kur'an ile muhatap olma durumu daha çok olacak." diye müsaade istiyorlar. "Kur'an abdestsiz okunmaz." diye kesin bir kaide, emir var mı? İzah ederseniz memnun oluruz.

Cevap: Bizim mezhebimize göre abdestli olmak lazımdır. Hem Kur'ân-ı Kerîm'i hem içinde âyet ve hadis olan fıkıh kitabı, tefsir kitabı gibi eserleri abdestli tutmak lazımdır. Kur'ân-ı Kerîm'in abdestsiz tutulmayacağına, alınmayacağına dair; la yemessuhû ille'l-mutahharûn âyet-i kerîmesi delil olarak gösteriliyor. Bazı kimseler;

"İlim talebesi çok meşgul olacağından sık sık Kur'ân-ı Kerîm'i eline alacağından ona müsaade verilir." gibi bir şey söylemişler ama onu nereden çıkardıklarını bilmiyorum.

Zaten -bizim büyüklerimiz de- biz de dervişlerimize ne diyoruz?

"Devamlı abdestli olacaksınız, hiç abdestsiz olmayacaksınız." diyoruz.

Âdâba uygun olan, doğru olan abdestli olmaktır.

Soru: Midye yemek caiz midir? Denizden hangi ürünleri yemek caiz değildir?

Cevap: Bizim mezhebimize göre balık şeklindeki deniz varlıkları; bildiğimiz şekilde, balık şeklinde olan deniz varlıkları yenilir. Bunun dışındaki karides, midye, ahtapot, istiridye, yengeç gibi başka türlü olup balığa benzemeyen, kabuklu veya başka türlü deniz mahluklarını yemek kerahat-i tahrîmiyye ile mekruhtur. Yani kuvvetli bir mekruhluğu var. Başka bazı mezheplerde; Uhille lehum saydu'l-bahri ve taâmühû metâan lekum ve li's-seyyâre âyet-i kerîmesinden çıkararak "Denizden çıkan bütün mahsuller mekruh olmadan caizdir, yenilebilir." diyenler de olmuş. Bizim Hanefî mezhebinde kerahat-i tahrîmiyye ile mekruhtur.

Soru: İslâm'da büyü yapmak ve büyü bozmak var mı? Para karşılığı bu hocalara gitmek caiz mi? Karı koca arası bozuldu mu hemen "büyü yapmışlar" denmektedir. Eğer büyü varsa yurt dışındaki insana tesir eder mi?

Cevap: İslâm'da büyü ve sihir olduğuna dair rivayetler vardır. Yani "Böyle bir şey olabiliyor, tesiri olabiliyor." diye rivayetler var. Bunlara karşı çare olarak; Kul eûzü bi-rabbi'l-felak, Kul eûzü bi-rabbi'nnâs, Kul huvâllahu ehad sûreleri okunursa o büyülerin tesiri olmadığı bildiriliyor. Para karşılığında hocalara gitmek doğru değildir. Allah'a sığınan insanlara şeytanın, cinin, vesairenin tesiri olmaz. Allah'a tevekkül edersiniz, Kur'ân-ı Kerîm okursunuz, Âyete'l-kürsî'yi okursunuz, Kul huvallah, Kul eûzü bi-rabbi'l-felak, Kul eûzü bi-rabbi'nnâs'ı okursunuz.

Sakın öyle hocalara gitmeyin, tavsiye etmem. Hele para karşılığında olunca hiç olmaz. Olmadığı da ortada.

Soru: Arafat'tan hacılara hitap eden, hem ilâhiyatçı hem de iktisatçı bir hoca bütün Peygamberlerin iktidarlara ve saraya muhalefet ettiklerini dolayısıyla günümüzün insanlarının da yani müslümanlarının da siyasetin dışında kalamayacağını söyledi. Bu söze ne derecede itibar edelim?

Cevap: Bu böyle değildir. Hepiniz bilirsiniz ki Yusuf aleyhisselam saraya girdi, vezir oldu, nâzır oldu. Mısır'ın hakimi onu çağırdı, hapisten çıkardı, kendisini Tarım Bakanı yaptı. O da sarayda kaldı.

Öyle değil mi?

Demek ki hocanın bilgisi eksik. Doğru değil. "İllâ muhalefet edilecek" diye bir şey yok. Hayırlı yoldaysa doğru yoldaysa desteklenir. Yanlış bir şeyi varsa söylenir, doğru yola irşadt edilmeye çalışılır.

Müslümanların siyasetle ilgilenmeleri meselesinde ben dergide yazı yazdım.

"Müslümanlar her konuyla ilgilenir." dedim. Müslümanlık; Ay'a giden insanın namazı nasıl kılacağı ile bile ilgileniyor. Dünya'nın idaresiyle, Türkiye'nin idaresiyle, bir devletin yönetimiyle niye ilgilenmesin?

"Din bir duygu, ona kimse karışmasın! Dindarlar şöyle bir köşede dursun! Laiklik; din ve devlet işlerini ayırmaktır!" vesaire.

İyi ama ben politikayla ilgilenmeyecek miyim? Bu benim hakkım değil mi? Vazifem değil mi?

Hakkımdır ve vazifemdir. İlgileneceksin. Mutlaka ilgileneceksin. Çünkü sana soruyorlar.

Seçimlerde; "Efendi, buyur bakalım. Kimi istiyorsun? Başına kimi seçelim?" diye sormuyorlar mı?

Beğen, beğendiğini al. Arz-ı endam ediyor listelerde. Bak bu listede şunlar şunlar şunlar var. Bu listede bunlar bunlar bunlar var. Burada da bunlar bunlar var. "Hangisini istersin?" diyorlar. Ben dedim ki:

"Bir, siyasette müslümanların yapması gereken üç iş var. En başta, tamamen müslümanlardan, ahlâklılardan, bilgililerden, ehliyetli insanlardan müteşekkil bir kadroyu kurmak, müslümanların boynuna borç."

Bunu yapmamışlar, çalışmamışlar, vakitleri geçirmişler, yeni bir teşekkül kuramamışlar.

Mevcutlarla idare edecekler.

Bu hatalı bir şey. İlk fırsatı kaçırmışlar.

"İkinci noktada her parti aday yoklamaları yapıyor, merkez yoklaması yapıyor, adayları tespit ediyor. Birinci tren kaçtı ya hiç olmazsa ikinci trende iyi insanları sokmaya çalışacak, iki."

Yani kötü insanı sokmamaya çalışacak.

Bu treni de kaçırdı. İstediği iyi insanları sokamadı. Şimdi kaldı üçüncü trene. Üçüncü trende de karşısına ihtimalleri dizmişler. Hani "Kırk katır mı istersin, kırk satır mı istersin?" diye masallarda vardır ya.

Kırk satır istese ne yapacak?

Kırk tane satırla doğrayacaklar, öldürecekler.

"Kırk katır istiyorum." derse ne yapacaklar?

Kırk katırın kuyruğuna bağlayacaklar, her birini bir başka tarafa dehleyecekler, adamı yine parçalayacaklar. Katırların arkasından tıngır mıngır yuvarlanırken kafası gözü parçalanacak. Yine ölecek.

Yani ölümlerden ölüm beğen.

E şimdi bu üçüncü tercihe kalmışsa artık ne yapacak?

Ölümlerden ölüm beğenecek. O zaman bir tanesine gidecek, en uygun gördüğüne "şu olsun bari" diyecek ama bu en iptidai, en kötü şekil. İlk ikisini kaçırdıkları için büyük veballeri var. Üçüncüde de doğru insanı seçemezlerse seçtikleri insan da seçildikten sonra günahlara, haramlara rey verirse vesile olursa seçenlerin de hepsine vebal gelir. Ona oy vermiş olanların hepsi onun aldığı yanlış kararlara, attığı yanlış adımlara oy verdiği her şeye ortak olurlar. Çünkü onlar seçtiler. Çünkü iyiyi seçmek için bir çalışma yapmadılar. O zaman artık âhirette onun hesabını verecekler.

Sen mi verdin bu açıklığa reyi? Sen mi verdin bu içkiye reyi? Sen mi verdin bu zinaya, bu geneleve reyi? Sen mi verdin şunu şunu? Sen mi verdin bu dinsize imansıza bu fırsatı? Sen mi verdin bu hırsıza bu hazineyi?

O zaman onun cezası seçenlere mutlaka gelir.

Efendim, işte ben tahmin etmiyordum da bilmem ne de. Seçmemek de bir çare değil. Tabi en sonunda hiç birini beğenmezse vermeyecek. O zaman memlekette iyi insanı seçme imkânı varken o fırsat kaçırılmış oluyor. Yönetim bu sefer ahlâklı olmayan, dindar olmayan, namuslu olmayan, memleketini sevmeyen insanların eline geçiyor. Satıyorlar, hazineyi yağmalıyorlar. Çeşitli şeyler oluyor. O da bir vebal.

Akıllıca hareket nedir?

İlk önce yüzde yüz iyilerden müteşekkil bir kadroyu kurmaktır.

Ben bunu söyledim diye ortada kıyamet koptu.

Yazdım, söyledim. Söylerim. Bin defa sorulsa yine söylerim. Çünkü işin doğrusu bu. Aklın mantığın gereği bu. Onu yapmadıktan sonra birinci tren kaçtıktan sonra öteki trenlerle zaten öbür istasyonlara vaktinde yetişilmiyor. İş işten geçmiş oluyor. Gerisi oyalama, eveleme geveleme. "Ölme eşeğim ölme, yonca ektim de büyüyecek de, yedireceğim de kurtulacaksın." demekten başka bir şey değil.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı