M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (118)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Bekâr olan bayanlar doksan kilometreden yukarı mesafelere konferans veya sohbet için erkeklerle haremliğe, selamlığa riayet ederek yolculuk edip gidebilirler mi?

Cevap: Bizim mezhebimize göre olmuyor ama "Yol emniyeti varsa ve bir fitne bahis konusu değilse olabilir." diyen bazı kimseler de var. Tehlikeden hâlî değil; mahremini alıp öyle gitsin. Mezhebimize uygun hareket etsin.

Soru: Sizce bir gazete nasıl olmalı? En iyi, doğruyu söyleyen gazete hangisidir?

Cevap: Müslümanların çıkardığı gazeteler var. Onları sorup öğrensin. Biz buradan söylemeyelim. Bir de gazetesini öyle gözü kapalı takip etmesin. Bazen "İslâmî gazete" diyoruz ama yalan yanlış şeyler oluyor; onu da takip etsin. "Bak şunu şöyle yaptınız, iyi olmadı. Bu, İslâm'a aykırı. Şurasında şu hata var, bu hata var." diye de söylesin.

Soru: Bir kardeşimiz, herkesin işine karışıyor; "Bunu şöyle yapma, böyle yapma" diye birçok şeyler söylüyormuş. Ben; "Böyle yapma, kimseye karışma!" diyorum, o da bana; "Ben emr-i mâruf nehy-i münker yapıyorum." diyor. Ben de ona Bakara sûresinin 44. âyetini okuyorum: "Kendi nefsinize bakmaz da başkalarına mı bakarsınız?" O da bana; "Sen müctehid misin, işime karışma." diyor. Lütfen bu konuyu biraz aydınlatır mısın?

Cevap: Emr-i mâruf nehy-i münker bir vazifedir. Yapılacak, söylenecek; karışmamak diye bir şey yok. Söylenecek ama emr-i mârufun nehy-i münkerin âdâbına uygun olarak söylenecek. Bir de emr-i mâruf ve nehy-i münker yapan kimse emr-i mâruf nehy-i münker yaptığı, konuştuğu konuyu iyi bilecek. Bilmeden olursa olmaz! Mezhep farklarını, içtihat farklarını, fetvaları bilmezse haksız ve yanlış bir şey yapabilir.

Mesela ben bir Cuma namazından sonra; "Bu Râmûz kitabında geçen bazı vazifeler vardı, onları yapayım." diye oturdum. Arkamdaki bir hacı efendi bana kızmış, köpürmüş; "Bu niye sünneti kılmadı?" diye söylenmiş. Yanında da bizim arkadaşlardan birisi var. "O hocadır, profesördür. Buradan kızacağına gidip ona söylesene" demiş. Gelip bana da söylemiyor, söylese ben izah edeceğim.

"Kardeşim! İmam farzı bitirdikten sonra kalkıp sünneti kılmak mecburiyeti yok. Şöyle biraz tesbihat var, onları çekeceğim; ondan sonra ötekileri kılacağım" diyeceğim ama adamcağız bilmediği için orada oturmuş, kalkmış, köpürmüş.

Dur! Ne oluyorsun? Bilmediğin konuda konuşuyorsun. Konuyu bilmek lazım.

Soru: Ben sinir hastasıyım. Hap kullanıyorum. Bazen neredeyse intihar edesim geliyor. Çabuk sinirleniyorum. Lütfen bana bir yol gösterin!

Cevap: Abdestli gezerse şeytan yanına sokulamadığı için bu sinirlilik biraz geçer. Bir de zikr-i kalbîye devam etsin yani eli zikirli olsun. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi'l-lâhi'l-aliyyi'l-azîm'i de çokça çeksin ki kendisini tutmayı öğrensin.

Soru: "Hanımların kabir ziyaretlerinde yedi kat bez kullanmaları gerekir. Aksi takdirde kabir ehli onları çıplak görür." deniliyor, doğrusu nedir?

Cevap: Böyle bir şey yoktur. İslâm tarihinde sahabe-i kirâm gibi mübarek insanlar yedi kat değil, bazen bir kat elbiseyi bulamamış. Öyle "Yedi kat olacak." diye bir şey yok. Tabi altı görünmeyecek ama battaniye gibi kalın bir şeyse yedi kat battaniyeye lüzum yok, mühim olan örtünmesidir. Asılsız bir şeydir.

Soru: Kadınların erkek çorabıyla namazları olur mu?

Cevap: Altını göstermeyen çorap nispeten iyidir. Altını gösteren tesettürü sağlamış olmaz. Ama zaten kadınların topuklarına kadar örtülü olması lazım. Eteklerinin uzun olması lazım. Kısa olup da kalın olan, altını göstermeyen çorap giymesi kifayet etmez. Vücudunun hatları belli olduğu için örtünmüş sayılmaz.

Soru: Bazı zikir meclislerinde zikir esnasında ilâhi söyleniyor, uygun mu? Uygun ise ilâhili zikir mi daha evlâdır, ilâhisiz mi? İlâhili zikirden daha çok hoşlanmak bir kusur mudur ya da hoşlanmakta bir kusur var mıdır?

Cevap: Bu biraz uygun olmuyor. Zikir Allahu Teâlâ hazretlerinin zikri. Sade olması daha iyi oluyor. Zikir karışıyor, zikri yapan insanın aklı ve dikkati dağılıyor. O bakımdan pek uygun olmuyor. Bazıları bunları yapmışlar. Büyük evliyâullahtan bazıları zikir meclislerinde bazı ilâhileri, bazı mânaları öğretmek için kullanmışlar. Ama biz böyle yapmasak daha iyi olur. Şahsen benim tercihim böyle.

Soru: Bir düğüne davet olunduk, gittik. Düğünde gece misafir ettiler; yakın bir akrabalarının evine beni yerleştirdiler. Sabah kalktığımızda banyoyu gerektiren bir durum oldu; gittiğimiz yer yabancı, büyük şehir değil, hamamı da yok bu durumda ne yapmak icap eder? Namazlar teyemmümle kılınabilir mi?

Cevap: "Ev sahibinin garip karşılayacağı, hazmedemeyeceği bir durum olursa böyle bir durumda su hükmen yokmuş gibi olur, teyemmümle olur" diyen alimler var. Yani söyleyemiyor, söylese karşı taraf anlayamayacak. O zaman su, hükmen yok sayılıyor.

Soru: İbadetlerimden aldığım zevk ve uhrevî hava sürekli olmuyor. Bunun sürekli olması için ne tavsiye edersiniz?

Cevap: Takvâyı tavsiye ederim, günahlardan sakınmaktaki titizliği tavsiye ederim. Günahlardan sakınınca Allah ibadetin zevkini ihsan eder.

Soru: Marmara İlâhiyat hazırlıkta okumaktayım. İyi bir ilâhiyatçı olmak için bizlere neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Bir kere size de takvâyı tavsiye ederim. Çünkü takvâ en önemli iştir, temeldir. Abdestli gezin ve Kur'ân-ı Kerîm'e çok çalışın. Arapça'yı iyi öğrenmeye gayret edin. Dersleri sınıf geçmek için değil de "Bir dinî bilgidir, sevabı vardır." diye aşk ile şevk ile öğrenin. Sadece hocanın anlattığıyla yetinmeyin. O konuda başka kitapları da karıştırın. O bâbı öğrenip öyle devam etmeye gayret edin. Ciddi olun. Çalışma saatleriniz belli olsun. Çünkü sizin bu girdiğiniz yol cennet yoludur. "İlâhiyat yolu, cennet yolu demektir."

Soru: Bazı hocalar "Cuma günü kılınan zuhr-u âhir namazı yerine kazaya kalmış namaz kılınması daha uygundur." diyorlarmış.

Cevap: Zaten o, o demektir. Zuhr-u âhir demek, "Kazaya kalan en sonuncu öğle namazımı kılıyorum." demektir. Ama böyle niyet ettiğin zaman eğer Cumanın şartları olmamış da Cuma kabul olmamışsa o zaman o günkü namaz yerine de geçtiğinden daha iyidir.

Soru: Hocam dün İLKSAV'da da söylemiştim. "Bosna Hersek'e gitme hususunda izninizi ve duanızı almak istiyorum. Allah rızası için bana yardımcı olun!" diyor.

Cevap: Bosna Hersek'e gidilince oradaki kardeşlerimiz memnun oluyor fakat şahıslar bu gitme hususunu danışacak, istişare edecek beş tane samimi arkadaş veya insan bulsunlar, onlara sorsunlar. Çünkü şahısların özel durumları; anne babalarına, ailelerine karşı sorumlulukları oluyor. Kendi başlarına karar vermesinler. Bazen ötekiler öncelik kazanabilir.

Soru: Eğer bir kimse kanser gibi ölümcül bir hastalığa yakalanmışsa "Zaten yakında öleceğim." diye düşünüp Bosna'ya giderse savaşırken ölürse şehit olur mu, yoksa intihar mı etmiş olur?

Cevap: Hayır! Savaş için giden bir insan ya gazi olacak ya da ölecek. Tabi cihat maksadıyla gittiği için o intihar olmaz. Kâfirle yapılan bir savaş oluyor. Ama sevabının derecesini Allah bilir. Ama şehitlik olur.

Soru: Hocam Türkçe hocamız dinimizi kötülüyor, yobazlık olduğunu söylüyor. Bunun karşısında ne yapmalıyız?

Cevap: Buna ne kanunen hakkı vardır ne de ilmen durum böyledir. Yalandır, yanlıştır, terbiyesizliktir ve hocalık mesleğinde olmayan bir şeydir. Hem Türkçe hocası hem başka bir konuya karışıyor; buna; "Hariçten gazel okumak." derler, bir de; "haddini tecavüz etmek" derler. Ona hakkı söyleyerek; "Şu konuda yanlış yapıyorsun, yanılıyorsun; doğrusu şöyledir." diyerek bu konuda bazı kitaplar gönderilip yanlışlığı mektuplarla anlatılabilir.

Soru: İki ay önce bir kardeşim vefat etti, askerden geleli altı ay olmuştu. Askerdeyken bazı günler orucunu tutamamıştı ve namaz borcu da vardı. Ölünün arkasından bu borçlar için bir şey yapılabilir mi? Benim kardeş olarak onun için yapabileceğim en değerli şey nedir?

Cevap: Ölü için iskât-ı salât ve kefâret-i savm vardır; onları yapar. Hocalara sorup onların kefaretini öder. Hayatta olan bir kimse, vefat etmiş bir kimse için böyle şeyler yaparsa hayır yaparsa, parasını verirse, kefaretini verirse veya kendisi tutarsa sevabını bağışlarsa ona fayda eder.

Soru: Muhiddin İbnü'l-Arâbî hazretlerinin vahdet-i vücûd görüşü hakkında çeşitli felsefî kitaplarda farklı görüşler var. Bu konuda bizleri biraz aydınlatır mısınız?

Cevap: Muhiddin İbnü'l-Arâbî hazretleri vahdet-i vücûd kanaatiyle meşhur olan bir zâttır, hakkında çeşitli görüşler vardır. Bizim hocalarımızın ve büyüklerimizin bakışı, tavrı, değerlendirmesi müsbetti. Tenkit edenlerin tenkitleri de sanıyorum o halleri tatmayan insanların hal ehlinin hallerini bilmemesinden kaynaklanıyor.

Bizim İmâm-ı Rabbânî Efendimiz hazretleri de; "Zikir esnasında bir ara ben de 'Acaba vahdet-i vücûd mu en doğru?" noktasına gelmiştim, o kanaati beslemeye başlamıştım. Fakat daha ilerleyince anladım ki vahdet-i vücûdtan öte vahdet-i şuhûd vardır." diyor. Yani bütün mahlukât ve bütün eşya Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığına şahitlik eder, şehadet eder, onu gösterir ama vahdet-i vücûd değildir. "O bir neşedir, o bir haldir, bir duygudur ama doğru değildir." demiş oluyor İmâm-ı Rabbânî Efendimiz. Vahdet-i vücûd yerine vahdet-i şuhûdu söylemiş oluyor. Buna rağmen hocalarımızın bize gösterdiği edep; onların o hallerinin zikir esnasında, seyr ü sülûk esnasında, bir makam, bir hal olduğu çok net olarak anlaşıldığından müspet olduğu ve onların aleyhinde konuşmamak gerektiğidir.

Soru: Finans kurumlarının çalışması hakkında ne buyurursunuz?

Cevap: Bu her zaman sorulan ve cevabı çok verilmiş konulardandır. Finans kurumları bankalara alternatif olarak kurulmuş müesseselerdir. Alternatifliği şundan kaynaklanıyor. Banka bir parayı alıyor ona maktuan, maktu olarak faiz veriyor. Ayda şu kadar, üç ayda bu kadar, altı ayda bu kadar." İslâm dinine göre; "Bir paranın bir kimseye verilmesinde alınan fazlalık faizdir, haramdır." Onun için bu muamele haram oluyor.

Finans kurumları şahıstan parayı ortaklık olarak alıyor; o parayla şirketinin ortağı olmuş oluyor. O para orada durduğu müddetçe ne kadar kâr etmiş ne kadar zarar etmişse kanunda belirtilen bir ölçü nispetinde ortağına bu parasının hissesine düşen kadar kâr veriyor. Birisi bir ortaklık; kârsa kar, zararsa zararı paylaşmak; ötekisinde ise kesin bir faiz vermek suretiyle İslâm'ın yasakladığı bir şeyi yapmak var. Finans kurumları böyle çalışıyor. Kâr ortaklığı Amerika'da da varmış. Bu parayı kayıtsız şartsız alıp "Ben ne kadar çalışırsam kazanırım, karışma. Sana şu kadar faiz vereyim." demek yerine kâr ortaklığını tercih ediyorlarmış, "daha iyi" diyorlarmış. Bu sistem de Türkiye'ye gelmiş oluyor.

Soru: Evde İslâmî tuvalet var. Hanım; "Temizliğe riayet edemiyorum. Oturaklı modern tuvalet istiyorum." diyor, bu durumda anlaşamıyoruz. Ne buyuruyorsunuz?

Cevap: Muhterem kardeşlerim! Tuvaletin İslâmîsi, gayr-i İslâmîsi olmaz. Kelimelere dikkat edelim. Onun İslâmî dediği tuvalet, bizim an'anevî olarak kullandığımız "alaturka" denilen tuvalet. "Alaturka, alafranga" denilebilir.

Ben şahsen alaturka tuvalette şu mahzuru görüyorum. Bilhassa kadınlar küçük abdestini yaparken etrafa muazzam bir sıçrama oluyor. Çünkü doğrudan doğruya taşına gidiyor. İdrar kurşun gibi, etrafa bomba gibi patlayıp idrar zerreleri dağılıyor. Tahminim alaturka tuvalette; ayakları, etekleri, her tarafı necis oluyor. Ya oturulan yerin önünün -eski Osmanlı camilerinde vardı- açık olması lazım, yani idrar bir satıha çarpıp etrafa sıçramamalı, aşağı gitmeli, çarpma olmadığı için idrar sıçraması olmamalı. Ama şimdi arka tarafına şu kadarcık bir delik yapıyorlar, ön tarafı satıh oluyor. Oraya idrar yapıldığı zaman tabi erkekler ayarlayabiliyorlar, sevk etme imkânı oluyor. "Kadınların o sevk etme imkânı olmuyor." diye söylüyorum.

İslâm'da ayıp yok. Mahrem bir mesele ama konuşmamız lazım. İdrar sıçradı mı olmaz. Onun için bence bu alaturka tuvalet dediğimiz aslında alaturka da değil; Avrupa'dan gelmiş yarı alafranga tuvalet. Bizim asıl alaturka tuvalette ecdat üstüne sıçratır mıydı? Ön tarafı genişti ve oradan hiç sıçrama olmazdı, yarık devam ederdi. Köylerde bile bu böyleydi. Katiyen sıçrama olmazdı. O halde o, alaturka bile değil. "Birisi yarı alafranga, birisi tam alafranga" diyelim. "Birisi kırk model, birisi seksen model diyelim." ama ikisi de alafranga.

İslâm'da üstü kirletmek yoktur. Dedelerimiz ona çok dikkat etmişlerdir. Tuvaleti evin ötesine atmışlardır; hem kokusu duyulmasın hem ses duyulmasın diye her şeye dikkat etmişlerdir. Temizliğe çok riayet etmişlerdir. Doksan model -model demem, "anlaşılsın" diye, hani arabaların numara modelleri gibi- kapaklı olduğu için bu sıçrama işi olmuyor, bir. İkinci bir nokta insanlar şişmanladığı zaman göbekleri 1940 modellere tuvalet yapmaya imkân vermiyor. Tuvalet yapsa bile göbeği dolayısıyla altını temizlemeye imkân vermiyor.

Ayağını kıvıramıyor; kıvırdığı zaman da biraz iş uzadığında ayaklarına bir haller oluyor, ağrılar giriyor. İhtiyarların halleri öyle gençlerinki gibi olmuyor. Bu kardeşimiz genç, bu durumları hiç bilmiyor ama ben bazı yaşlı hocalardan hatırlıyorum, biliyorum. Bir zaman geliyor, kendilerine özel tuvalet yaptırmak zorunda kalıyorlardı. Bu seksen modeller çıkmasa bile ya lazımlık kullanıyorlardı ya başka bir şey kullanıyorlardı. Onun için mühim olan pisliğin etrafa sıçramaması, bulaşmaması, bir. Temizlenme, taharetlenme işinin sağlam olması, iki. Bu ikincide biraz daha rahat taharetlenme oluyor. Yaşlıların da haline biraz daha uygun düşüyor.

Benim kendi görüşüme göre böyle. Bir evde bir de mutlaka 80 modeli olmalı. 40 modeli varsa bile bir 80 modeli olmalı diyorum şahsen ben. İki tane olmasında fayda var. Tecrübeye, akla mantığa dayanan durum bu.

Soru: Kadınların kendilerine özgü veya sadece kadınların olduğu bir yere giderken makyaj ve benzeri şeyleri kullanması doğru mu? Bunlar kapalı kadınlara mahsus… Mesela ruj..

Cevap: Kadınların kendi başlarına süslenmeleri olabilir. Eşine, helaline karşı da süslenmesi olabilir. Nâmahreme, sakınması gereken kimselere karşı süsünü göstermesi haramdır. Elbisesinin süsünü bile göstermez. Örtünür. Ama kendi helaline süslenebilir. Kendi arasında da bazı süslenme şeylerine müsaade vardır.

Ruj. Rujun malzemesine dikkat etmek lazım. Domuz yağı filan diyorlar. Ruj ayrı bir mesele. Sürmeyi ele alalım mesela. Sürme çekmek İslâm'da da var, o göze de bazı fayda sağlıyormuş.

Ruj domuz yağından olmak dolayısıyla ayrı bir hikaye. O ayrı bir haram. Ama mesela yanaklara allık sürmek, pudra sürmek veya kaş göz kendi aralarında olur. Ama süslendiği zaman başkaları görürse o da haram olur. Süslü halini başka erkekler görürse o da haram olur, günah olur.

Soru: Bizim evin karşısında alkol satan bakkal var. Biz oradan alışveriş yapmıyoruz. Ama bazı müslüman insanlar bir şeyler alıyorlar. Sizce doğru mu?

Mecburiyet varsa kendisi esasında helal bir şey alıyor, alabilir. Fakat zorlamak iyi. "Sen içki satıyorsun ben senden alışveriş yapmıyorum. İçki satmazsan alışveriş yaparım." diye zorlamak daha iyi. Yani alsa alabilir. Çünkü aldığı şey ekmektir, şekerdir, helaldir. Mahzuru yok ama içki satma şuursuzluğunu gösteren, günah işleyen bir kimseye para kazandırmak doğru değil. Bir de onu helale teşvik etmek için "İçkiyi bırakırsan, satmayı bırakırsan alışveriş yapacağım." demek daha iyi. Karşı taraf bu hususta o kadar şuurlu ki namazlı niyazlı bakkala gelip "İçki satmıyorsun diye senden alışveriş yapmıyorum." diyorlar. Bu hainliği güzel yapıyorlar. "Sen içki satmadın diye senden alışveriş yapmıyorum." diye birde gelip söylüyorlar.

Soru: Ruh ve cin çağırmanın aslı var mı? Varsa günahı var mı? Lütfen belirtir misiniz?

Cevap: Hocamız rahmetullâhi aleyh'e de sormuştum üniversitedeyken. Bizim arkadaşlar Edebiyat Fakültesi'nden "Böyle çağırıyoruz filan…" dediler. Ben o zaman sormuştum. "Ruhlar öyle herkesin maskarası olmaz. Gel dediği zaman gelecek gidecek; öyle şey değildir. Aziz varlıklardır. Öyle şey olmaz." dedi. Demek ki işin içinde bir maskaralık var. Onlarınki oyun.

Soru: Tasarrufa teşvik adı altında bizden kesilen paraların nema adı altında her sene bir parası veriliyor. Alıp kullanmakta mahzur var mı?

Cevap: Adı nema olsun, şu olsun bu olsun fark etmez. Alınan paradan fazlası haram oluyor. Ama bu konuda fetva veren müftü efendilerin itimat ettiğimiz kısmının da sözü şu.

"Bir kimse bir kimseye borç verdiği zaman enflasyondan dolayı paranın değeri düşmüşse aldığı, verdiği borcu aynı miktarda aldığı zaman değerinden daha aşağı almış oluyorsa o farkı telafi etmesi gerekir. Hatta adaletin icabıdır." diyor.

Bu onu karşılıyorsa o zaman bu fetvaya göre alınabilir. Karşılamıyorsa fazlaysa maktu olması mahzurlu oluyor. Devlet anlamış bu faizin haram olduğunu da nema demiş, öyle anlaşılıyor yani parayı ille kesecek. Millet de nema diyor ama nemada maktu olmaz yani kâr neyse o bölüşülür. Burada biraz maktu oluyor galiba. O mahzurlu oluyor. Yalnız devlet "Çalıştırıyorum, oradan sana şu kadar kâr veriyorum." Belki biraz mâzur olur. İhtiyaten takvâ cehliyle almamalı. Yani almalı da kendisi kullanmamalı. Hayırlara vermeli. Şeklen faiz durumundadır.

Sayfa Başı