M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 114-115. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekatüh!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Tefsir sohbetimizde Bakara Sûre-i Şerîfesi'nin 114 ve 115 âyet-i kerîmelerini konu edinmek istiyorum.

114. âyet-i kerime:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Ve men azlemu min men menea mesâcidillâhi en yüzkera fî hesmuhû veseâ fî harâbihâ ülâike mâ kâne lehüm en yedhulûhâ illâ hâifîne lehüm fi'd-dünyâ hızyün ve lehüm fi'l-âhireti azâbün azîmün.

115. âyet-i kerîme:

Ve lillâhi'l-maşriku ve'l-mağribu fe eynemâ tüvellû fe semma vechullâhi innallâhe vâsiün alîmün.

Sadakallâhü'l-azîm.

Yahudilerin ve hristiyanların, "Cennete ancak yahudiler ve hristiyanlar girecek!" gibi iddialarının bahis konusu edildiği âyet-i kerîmeleri okumuştuk. Bunların hiçbir aslı esası olmadığı, kendilerinin düşüncelerinin aksine Allah'a kendisini teslim eden mü'min kulların cennete gireceği anlatılıyor.

Bu siyak, bu akış içerisinde 114. âyet-i kerimede de buyuruyor ki;

Ve men azlemu min men menea mesâcidillâhi en yüzkera fî hesmuhû veseâ fî harâbihâ.

Ve men azlemu. "Kim daha zalimdir?" Min men menea mesâcidillâhi en yüzkera fî hesmuhû. Mescitlerin içinde Allah'ın isminin anılmasını men edenlerden daha zalim kim olabilir?". Veseâ fî harâbihâ. "O mescitlerin harap olmasına böylece say, gayret, çalışma, zemin hazırlamış, çalışma yapmış olanlardan daha zalim kim olabilir?"

Ülâike mâ kâne lehüm en yedhulûhâ illâ hâifîne. "Hâlbuki onların o mescitlere ancak korka korka girmek durumunda olmaları gerekirdi. Lehüm fi'd-dünyâ hızyün ve lehüm fi'l-âhireti azâbün azîmün. "Dünyada onlar için büyük bir rezillik rüsvalık, horluk, mahrumiyet vardır, olacaktır. Âhirette de büyük bir azaba uğrayacaklardır!"

Bu âyet-i kerîme hakkında eski mübarek müfessirlerimiz iki yorum yapmışlar:

Birisi, bu bahsedilen mescitlerin içinde Allah'ın zikrini engelleyenler kimlerdir?

Burada bir soru var ama bu soru istifhâm-ı inkârî dediğimiz cinsten; "Daha zalim olamaz, en zalim bunlardır!" demek olur.

Ve men azlemu min men menea mesâcidillâhi en yüzkera fî hesmuhû. "İçinde Allah'ın ismini anılmasını engelleyenlerden daha zalim kim olabilir?"

"Daha zalim olamaz, en zalim bunlardır!" mânasına, buradaki soru mânayı kuvvetlendirmek için bu üslup ile söylenmiş oluyor. İçindeki mâna; "Daha zalim olamaz, en zalim bunlardır!" demek.

Mesâcid. "Mescitler."

Mesâcidallah. "Secde edilen binalar, mescit mahalli, sücûd, secde etme yeri" demek. Arapça'da ism-i mekân; mabetlere, ibadethanelere deniliyor. Çoğulu da mesâcid geliyor.

İçinde Allah'ın isminin anıldığı mescitleri kimsenin kapatmaması, engellememesi, mâni olmaması ve onların haraba düşmesinden korumaları lazım. Onların harap olmasına sebep olmamaları lazım.

Bu nedir, ne kast ediliyor?

Burada bir rivayete göre buradaki maksat Babilliler, mecusiler ve onlara yardım eden nasrânîler idi ki onlar Kudüs'ün -ki Beytü'l-Makdis- deniliyor. Kutsal mabedin olduğu şehir olması dolayısıyla Kudüs-ü Şerîfi tahrip etmişlerdi. Oranın harap olmasına gayret etmişlerdi.

Tarihte görüyoruz, Asur krallarından hükümdarlarından, İslâm kaynaklarında Buhtunnasr denilen, Avrupa kaynaklarında veyahut eski metinlerde Nebukadnezara denilen Babil ile Asur'u birleştiren bir hükümdar; "Yöneticileri isyan ettiler, bana karşı geldiler!" diyerek Kudüs'ü tahrip etmiş.

Beytü'l-Makdis, Mescid-i Aksa ki peygamberler tarafından yapılmış bir mübarek mescit. Onun içine cifeler, leşler, domuz kesip domuzları filan atmış. Böyle bir tahrip olayı var. Allah'ın mâbedine bir tecavüz! Bu doğru değil! Doğru olmayan bir şey, mescitlere böyle bir hücum, tecavüz! Allah'ın sevmediği bir şey diye bu kast ediliyor.

Bunun benî İsrâilin başına gelme sebebi nedir?

Onlar tuğyan ettiklerinden, Allah'ın emirlerine karşı geldiklerinden Cenâb-ı Hak onlara bu cezayı vermiş. O belayı musallat eden Cenâb-ı Hak, ama tabii kişilerin cezalandırılması başka, bir de mabetlere tecavüz edilmesi ayrı bir olay! Böylece onların çok zalim kimseler olduğu Allah'ın evlerine, mabetlerine saldıran, onları yakan yıkan -olayı yirminci yüzyıla getirirsek- bombalayan, minarelerini yıkan, mabetlere tecavüzün çok büyük bir zulüm olduğu anlatılıyor.

Peygamber Efendimiz'in icraatına bakacak olursak Peygamber Efendimiz'in İslâm ordularını gönderirken onların mescitlere, manastırlara, kiliselere, rahiplere, kendilerine silah çekmeyen kimselere, kadınlara, çocuklara dokunmamalarını; hurma ağaçlarını, ziraatları tahrip etmemelerini sıkı sıkı tembihlediğini görüyoruz. Ne kadar farklı zihniyet [olduğu] ortaya çıkıyor. İslâm'ın ne kadar güzel olduğu, İslâm dışındaki kişilerin ise ne kadar küstah, gaddar, tecavüzkâr olduğu her asırda, milattan önce, milatta, milattan sonra [ortaya çıkıyor].

Hz. İsa aleyhisselam'ın devrinden sonra da yahudiler, Yahya aleyhisselam'ı, Zekeriya aleyhisselam'ı daha başka enbiyâyı katlettiler. Cenâb-ı Hak onları yine cezalandırdı. O zaman da Roma imparatorları oraya saldırmışlar. Titus namındaki birisi ve onun babası Espasyanos; gelip yahudi ve hristiyan bütün ahaliyi katletmiş, çocukları, kadınları esir almış, Kudüs'ü yağmalamış ve oradaki binaları yakıp yıkmış, kitapları yok etmiş. Kültürü tamamen kökünden kazımak gibi bir durum!

Sonra daha ileriki tarihlerde de bir defa daha yine Kudüs'ün büyük bir şekilde tahrip edildiği, İlya Anderyanos isimli hükümdar zamanında yine yahudi ve hristiyan pek çok ahaliyi barbarca katlettiğini kitaplar yazıyor. Bu tahriplerde Mescid-i Aksa'yı tamamen yıkmışlar ve üzerini beldenin çöplüğü hâline getirmişler. "Çöplerinizi buraya dökeceksiniz!" diye hükümdar özellikle emrettiğinden o zamana kadar o mübarek olan yerler ondan sonra çöplük hâline getirilmiş. Hz. Ömer zamanına kadar! Hz. Ömer gelip de orada düzeni [sağlayıncaya kadar].

İslâm geldiği zaman beldenin yüzü gülmüş, İslâm'dan önce çok şeyler çekmiş!

Bir rivayet, İslâm'dan önceki devirlerde Allah'ın mübarek mescitlerinden birisi olan Kudüs'teki o mübarek yerlerin tahrip edilmesi.

İslâm'dan önceki devirde kimler yapmış?

Bir mecusi olan, ateşe tapan, bir Buhtunnasr veyahut Nebukatnezar; bu milattan önce 562 yılında kendisi ölmüş -6 asır önce olmuş oluyor- o tahrip ederken de ahâli bu mecusiye yardım etmiş. Bir, yahudilerin böyle tecavüze uğraması.

Ondan sonra, Hz. İsa aleyhisselam'dan sonra tekrar imparatorların, hükümdarların tekrar gelip buraları tahrip etmeleri! O zaman da yine bazı hristiyanlar bu zalimlere yardım etmiş.

Tarihin içindeki çeşitli olaylar! Bunlar çok zalim kimseler! Hatta Peygamber Efendimiz buruyor ki;

"Yarım bir kelimeyle zalimi desteklemek bile onun cürmüne iştirak oluyor!"

Yarım ağızla destekleyici bir söz söylemek bile doğru değil! Bir rivayet bu!

Gerek mecusi olsun gerek yahudi, gerek hristiyan olsun; mescitlerin yıkımında yıkan zalimlere destek olanların çok zalim kimseler oldukları, zalimler gibi onların da zalim oldukları belirtiliyor.

Bir rivayet de; "Bu âyet-i kerîme mescitlerin tahribi ve içinde Allah'ın isminin engellenmesi, müşriklerin Peygamber Efendimiz'e ve müslümanlara yaptıkları engellemenin üzerinedir." deniliyor.

Onlar Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'deyken orada namaz kılmasın [diye] çeşitli zorluklar gösteriyorlardı. Hicret ettikten sonra da Mekke-i Mükerreme'ye umre niyetiyle gelirken müşrikler engellediler. Peygamber Efendimiz kurban olarak getirdiği şeyleri Mekke'ye gelemeden Zituva denilen yerde [bırakmak zorunda kaldı]. Mina'da kesemedi, Mekke'de kesemedi ve onlarla anlaşma yapmak zorunda kaldı.

O esnada dedi ki;

Mâ kâne ehadün yesuddu an hâze'l-beyti. "Şimdiye kadar hiçbir kimse bu mescide gelmeyi engellemiyordu!"

Ve kad kâne'r-racülü yelka kâtile ebîhi ve ehîhi fe lâ yesudduhu. "Adam; eğer o hacca gelmişse cahiliye devrinde kardeşini veya babasını öldüren katille karşılaşıyordu. Engellemiyordu!"

Peygamber Efendimiz;

"Bu yaptığınız nedir, ne kadar yanlıştır? İbadet maksadıyla gelen kimseye ne kadar ters bir davranış şeklidir?!.." diye açıklamıştı, itiraz etmişti. Anlaşma yapıp geri dönmüştü.

İşte bu, müşriklerin mescitlere girişi engellemesi;

Vesea fî harâbihâ. "Onun harap olmasına çalışması!"

Tabii müşrikler Kâbe'ye saygı gösteriyorlardı. Buhtunnasr gibi yıkım yapmıyorlardı.

Ama bir mescidin harabiyeti nedir?

İsterse binası kalsın, isterse duvarları, badanası, boyası olsun; içinde namaz kılınmıyorsa mescidi al, mescitlikten çıkar başka bir şey yap! İşte o zaman harap olmuş olur. İstersen çeşitli boyalarla boya, istediğin kadar süsle! Mescidin mescit olarak kalması, Allah'a ibadete devam etmesi lazım. O engellendiği zaman harap edilmiş oluyor.

Veseâ fî harâbihâ. "Harabiyetine yol açmış oluyor!"

Çünkü bir mescidin bir ibadethanenin mâmurluğu nedir?

İçinde ibadetin yapılmasıdır. İçinde ibadet yapılmadığı zaman o yer harap olmuş oluyor.

Müşrikler bunu yaptıklarından dolayı, orada müslümanlara ibadet ettirmedikleri için sanki mânevî bakımdan orayı harabiyete dûçar etmiş olduklarından bu âyet-i kerîme inmiş deniliyor.

İbn Kesîr, ikinci rivayeti daha kuvvetli görüyor. Çünkü;

Ülâike mâ kâne lehüm en yedhulûhâ illâ hâifîne. "Onların hakkı oraya korka korka girmekten başka bir şey değildi!"

Böyle gelmeyi engellemek, içinde ibadet edinmeyi engellemek değil; korka korka gelmekten başka bir şey değildi.

"Bir saygı göstermeleri lazımdı, hürmetkâr olmaları lazımdı. Böyle engelleyici olmamaları gerekirdi…" mânasına.

Bir de; "Bunlara fırsat verilmesin!" mânasına talep, âyet-i kerîme o mânaya geliyor. Burada mâna; onların korka korka gelmesini sağlayacak tedbirleri almak, gelememesini sağlamak!

Bir yorumda da burada bir müjde var:

"Ey müslümanlar! Şimdi müşrikler sizi Kâbe-i Müşerrefe'ye gitmeye, orada ibadet etmeye bırakmıyorlar, engelliyorlar ama bir zaman gelecek onlar buraya korka korka girecekler, kendilerini gizleyerek girecekler ya da giremeyecekler! Ya 'Müslümanlar bizi anlarsa boynumuzu vurur!' diye korkacaklar ya da gelemeyecekler, korka korka gelecekler! Başka türlü gelmeleri mümkün olmayacak!" diye istikbale ait bir haber var, deniliyor.

Nitekim bu durumdan sonra müslümanların Kâbe-i Müşerrefe'ye gelmesi, umre yapması, ibadet etmesi, namaz kılması engellendikten sonra şartlar, durumlar değişti. Bir zaman geldi, Cenâb-ı Hak buyurdu ki;

Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey iman edenler!" İnneme'l-müşrikûne necesün. "Müşrikler pis varlıklardır, necis varlıklardır!" Fe la yekrabü'l-mescide'l-harâme ba'de âmihim hâzâ. "Bu yıldan sonra bir daha onları Mescid-i Haram'a ziyarete getirtmeyin. Gelmesinler, yaklaşmasınlar!" diye Mekke'nin fethinden sonra bir dahaki sene 9. hicrî yılda bu âyet-i kerîme indi ve Peygamber Efendimiz Mina'da şöyle ilan ettirdi:

Elâ lâ yehuccenne ba'de'l-âmi müşrikin ve lâ yetûfenne bi'l-beyti üryânün ve men kâne lehû ecelün feecelühü ilâ müddetihî.

Tellallara ilan ettirdi.

Ne demek?

"Dikkat edin, gözünüzü açın, duymuş olun ki bundan sonra müşrik buraya hac yapamayacak! Beyti, mübarek Kâbe-i Müşerrefe; etrafında tavaf edilen mübarek Kâbe-i Müşerrefe'mizi de hiç kimse müşriklerin âdeti üzere üryan, çıplak olarak tavaf edemeyecek!" diye ilan ettirdi.

Ama anlaşmalara da müslümanların sadakati var. Peygamber Efendimiz bütün anlaşmalarına çok riayet etmiştir. Bozarsa hep karşı taraf bozmuştur.

Ve men kâne lehû ecelün feecelühü ilâ müddetihî.

Kendisine mühlet verilmiş olanların da o mühletin sonuna kadar, o zamanın tamam olmasına kadar şartlara riayet olunacaktır, Ondan sonra artık müşrikler Mescid-i Haram'a sokulmamaya başladı. "Bu müjdedir!" diyenlerin dediği oldu. Tabii âyet-i kerîmeyi dediğimiz gibi başka türlü yorumlayanlar da var.

Cenâb-ı Hak; burada vaat ettiği istikbale ait vaadini, müşriklerin oraya gelmesini engelleyerek yerine getirmiş oldu. Müslümanlara o kâfirlerin, müşriklerin cezasını çektiğini gösterdi. Müslümanları sevindirdi. Müşrikleri de yaptıkları tarzda cezalandırmış oldu. Onlar müslümanları engellemişlerdi. Müslümanlar da bir daha müşrik olarak oraya gelmelerini engellediler.

Ne oldu?

Arap yarımadasından şirk, müşriklik tamamen sürüldü, çıkartıldı. Arap yarımadasında İslâm'dan başka inanç bırakılmadı. Yahudiler de hıyanetlerinden dolayı, müşriklere yardım ettiklerinden dolayı Medine-i Münevvere'den sürülüp çıkartıldılar. Arap yarımadası böylece tevhidin beşiği hâline geldi.

Daha önceki âyet-i kerîmelerle beraber düşünülecek olursa:

Yalnızca kendileri cennete girecek, vs. diyorlar. Hâlbuki onların tarihte bir sürü zulümleri, cürümleri var. İnsanların ibadet etmelerini, mescitlerde zikretmelerini engellemiş oluyorlar.

Âyetlerin böyle sıralanmasından, "Onların ne kadar zalim olduğu ortadayken cennete sadece kendilerinin gireceği iddiaları da ne kadar saçmadır!.." gibi bir mâna karşımıza çıkıyor.

Mescitlerin içinde Allah'ın isminin zikredilmesini engellemek!

Tabii Allah'ın zikri geniş bir kavramdır, birçok şeyi ihtiva ediyor. Eğer Mescid-i Haram kast ediliyorsa tavaf da Allah'ın zikridir, lebbeyk çekmek de Allah'ın zikridir. Mübarek kelimeler olan Allahu ekber, Subhânallâh, Lâ hâvle ve lâ kuvvete illâ billâh demek de Allah'ın zikridir. Allah'ın mübarek isimlerinden birisini veya birkaçını yâ Hayy yâ Kayyûm, yâ Allah, yâ Latîf… zikretmek Allah'ın zikridir. Namaz kılmak, Kur'an okumak Allah'ın zikridir...

Allah'ın ismini zikretmeyi engellemek!..

"Zikrullah" denilince sadece elde tesbih, dudakla söylenen zikir çeşidi değil. Öyle olsa kimse engelleyemez. Çünkü içinden söyler veya herkesin dudaklarının kıpırtısını kim takip edecek, nasıl engelleyecek?

Namaz da mescidin içindeki tavaf da diğer faaliyetler de Allah'ın ismini zikretmek cümlesinden oluyor. Bunları engellemek de mescidi harabiyete sevk etmek oluyor.

Benim burada hatırıma geldi ki:

Tabii bu işler çeşitli sebeplerden oluyor ama mescitlerin kapılarının kapanması bile belki doğru olmayan bir iş! İsteyen gelsin, gece ibadet etsin; isteyen gündüz ibadet etsin! Uyumayan da gelip camide istediği ibadeti yapabilmeli. Belli zamanlarda açılması bile insana biraz tehlikeli görünüyor. Tabii maalesef insanlar kötüleşti! Başında bekçisi olmadığı zaman da hırsızlık vs. oluyor diye belli zamanlarda da kapatabiliyorlar.

Keşke o da olmasa sade olsa çalınacak bir şey olmasa sırf ibadete tahsis edilmiş bir mekân olarak sabaha kadar her zaman açık olsa daha iyi olacak!

Demek ki mescitlerin süslenip kıymetli şeylerle doldurup ondan sonra kilit vurulmasından sade olup da ibadete açık olması daha iyi! Çünkü mescidin herhangi bir şekilde içinde ibadeti engellemek çok büyük zulüm oluyor.

Mescidin mescitlikten değiştirilmesi de çok büyük zulüm oluyor. Bazıları müze olarak ayrılıyor. Bu âyet-i kerîmenin tehdidine mâruz ve hedef olmamak, bu cezaya belaya çarpılmamak için yine de onların bir kısmında ibadetin yapılmasını mutlaka sağlamak lazım!

Ceza ve belası ne?

Ülâike mâ kâne lehüm en yedhulûhâ illâ hâifîne.

Engelleyen zalimlerin cezası nedir?

Lehüm fi'd-dünyâ hızyün. "Allah dünyada bunlara bir rezillik rüsvalık, alçaklık, horluk verir!"

Hız, hazye-yahzâ-hızyün-hızyan: Arapça'da; "rezil rüsva olmak, hor olmak, mahrum olmak, utanç verecek bir duruma düşmek" mânasına geliyor.

Böyle yapanlar ceza olarak dünyada da kendilerinden utanacakları rezil rüsva, mahrum duruma düşürülecektir, ceza budur. Allah'ın tehdidi, vaidi budur!

Vaad: Güzel şeyi vaad etmek.

Vaid: Kötü şeyi bildirip tehdit etmek, mânasına geliyor.

"Allah'ın vaidi budur!"

Dünyada da mahrumiyet, rezillik rüsvalık âhirette de!

Ve lehüm fi'l-âhireti azâbün azîmün. "Mescitlere tecavüz edenlerin, engelleyenlerin, bombalayanların, yıkanların, âhirette de azim azabı olacak!

Müslüman diye müslümanın camii diye kızıyorlar, bombalıyorlar. Sırplar'ın savaşlardaki tutumlarını gördük, minareleri topa tutuyorlar! Bosna'yı gezdim gördüm, nice yerleri tahrip etmişler! Ama Allah'tan korkan, Allah'a ibadet eden insanların böyle şeyler yapmaması lazım.

Müslüman ne yapmış?

Müslüman bir yeri fethettiği zaman ya orada ibadet eden insanlar varsa ibadethanelerini onlara bırakmış. Ya da eğer putlara tapıyorlarsa onu almış, putlardan temizlemiş, Allah'a ibadet edilen şekle getirmiş. Ama saygıyı devam ettirmiş, saygısızlık yapmamış.

Bu âyet-i kerîme böyle.

Ondan sonraki âyet-i kerîme:

Ve lillâhi'l-maşriku ve'l-mağribu fe eynemâ tüvellû fe semma vechullâhi innallâhe vâsiün alîmün.

Bu âyet-i kerîme önceki âyet-i kerîme ile ilişkili. Çünkü Cenâb-ı Hak buyuruyor ki;

Ve lillâhi'l-maşriku ve'l-mağribu. "Güneşin doğduğu taraf da battığı taraf da, doğu da batı da Allah'ındır! Yeryüzü, bütün yönler ve bütün mekânlar Allah'ındır." Fe eynemâ tüvellû fe semma vechullâhi. O hâlde nereye dönerseniz dönün Allahu Teâlâ hazretlerinin vech i pâki oradadır!"

Nereye dönseniz Allah'a dönmüş olursunuz, başka yere değil! Nereye dönseniz olabilir!

Bu âyet-i kerîme, bundan önceki âyet-i kerîmenin; milattan önceki hristiyanların Kudüs'e yaptıkları haksızlıklar veyahut Mecusilerin, Babilliler'in yaptıkları tahribat veya bazı imparatorların katliamları tahribatları değil de müşriklerin Peygamber Efendimiz'e ve müslümanlara yaptıkları engellemelerin daha akla yakın oluğunu gösteriyor.

Burada Peygamber Efendimiz'e, sahâbe-i kirâma, müslümanlara bir teselli var:

Sizi almıyorlar, Mescid-i Haram'a sokmadılar, haccınızı umrenizi yaptırmadılar, geri döndürdüler. Kurbanlarınızı istediğiniz yerde, haremin içinde kestirtmediler, Zituva'da kestirttiler. Üzülmeyin, neresi olursa olsun her taraf Allah'ındır, Allah sizi niyetlerinize göre mükâfatlandıracak, mânasına.

Bu, müslümanlara bir teselli ve gerçek de öyle! Çünkü;

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir!"

Allah her şeyi görüyor, biliyor, ilmiyle beraberdir. İbn Kesir, "Allahu Teâlâ hazretlerinin beraberliğini anlamak, Bu tamam." diyor.

Ama Allah'ın kendisinin orada olması meselesi, Cenâb-ı Hakk'ın zatının künhü bilinmediği için bu biraz ihtiyatlı bir şeydir. Cenâb-ı Hakk'ın mekândan münezzeh olduğunu düşünerek bunu değerlendirmek lazım. Her yerde hazır ve nazırdır.

Nazır ne demek?

Görüyor, bizi görmektedir. Binâenaleyh olur, mânasına.

Peygamber Efendimiz Mekke'den çıkartıldı, çok sevdiği Mescid-i Haram'dan ayrı düştü. Namaz kıldığı o güzel yerlerden, doğduğu, yetiştiği yerlerden ayrıldı. Sonra Medine-i Münevvere'ye hicret etti.

Mekke'deyken Peygamber Efendimiz nerede dururdu?

Aşağı yukarı öyle bir yerde dururdu ki hem kuzeye doğru bakardı hem de Kâbe önünde olurdu.

Neresi oluyor?

Şimdiki müezzin mahfilinin olduğu taraf gibi oluyor. Orada dururdu, orada namaz kılardı. Böylece Kâbe önünde Beytü'l-Makdis'e, Kudüs'e doğru dönmüş olurdu.

Medine'ye gidince Allahu Teâlâ hazretleri ona Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılmasını emretti. Kâbe-i Müşerrefe'ye dönmeyi arzu ediyordu. Çünkü Medine'nin Yahudileri, "Hem bizim kıblemize dönüyor hem de bizi tenkit ediyor!" diye dedikodu yapıyorlardı. Peygamber Efendimiz de yüzünü semaya çevirip bir hüküm bekliyordu, bir âyet, vahiy gelmesini bekliyordu. O zaman Allahu Teâlâ hazretleri kıblenin değişmesiyle ilgili âyet-i kerîmeyi indirdi. Medine'de bu sefer yönünü Beytü'l-Makdis'e sırtını çevirip Kâbe i Müşerrefe'ye döndü. Ama bahis konusu ettiğimiz âyet-i kerîme Medine'de kıblenin tahvilinden, değişmesinden önce inmiş, diye izah ediyorlar.

Kable zâlike.

Kıblenin tahvilinden önce olduğu için bunun mânası neydi?

"Eskiden, müslümanların ilk devirlerde namaz kılışlarında namaz kıldıkları zaman ne tarafa isterse dönebileceklerine dair bir serbestlik vardı, sonradan bu nesholdu." deniliyor.

Bu âyet-i kerîme üzerinde diğer bir açıklama:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e Allahu Teâlâ hazretleri nafile namazları -farz olmayan namazları- kılarken veya atının, bineğinin üzerindeyken veya sefer esnasındayken veya korku zamanında, özürlü durumlarda namazı, mümkün olan tarafa doğru kılabileceklerinin müsaadesi olarak değerlendiriyorlar. Ne tarafa olsa kılabilirler, mânasına.

Bu hususta bazı rivayetler var:

Mesela İbn Ömer radıyallahu anhümâ bineğinde namaz kılarken bineği ne tarafa doğru giderse gitsin bineğindeyken namazını kılardı. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de böyle yapardı." buyururdu ve bu âyet-i kerîmeyi okurdu:

Fe eynemâ tüvellû fe semme vechullâhi. "Ne tarafa dönerseniz Allah'ın vechi oradadır!"

Vech; "yüz" demek, ama insanın ilk bakışta hemen göze çarpan yeri olduğundan [bu kullanım var].

Zikr-i cü'z irâdet-i küll. "Cüzü zikredip bütünü kastetmek." mânasına, zât mânasına da kullanılıyor.

"Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır." demek değil de; "Allah'ın zâtı oradadır." Bazıları da, "Kıblesi orası olabilir." mânasına bu vech kelimesini [anlamışlar].

Kur'ân-ı Kerîm'de vech, "yüz" demek; yed, "el" demek.

Yedullah, "Allah'ın eli"; Vechullah, "Allah'ın vechi"; bunların izahı ciddidir. İlm-i kelâm alimleri bunu [yorumlanıştır].

Allah'ın zâtının mahiyeti, künhü bilinmediği için bunların izahını yaparken insanın çok dikkat etmesi lazım. Vecih deyince insan yüzü gibi, yed deyince insan eli gibi düşünmek, müşebbihe durumuna düşmek uygun olmaz! Onu hatırlatmamız gerekiyor.

Âyet-i kerîmenin iniş sebebi hakkında birkaç rivayet var. Ve hâzihi'l-esânîitü fîhâ daafün. "Bu isnatlarda, senetlerde biraz zaaf var." Ve leallehû yeşuddu ba'duhû ba'dan. "Ama dört beş tane rivayet birbirlerini takviye ediyor."

Bu rivayetlerin hepsi bir araya gelince iş kuvvetleniyor. Mesela [Abdullah b.] Amir b. Rebia, babasından naklen şöyle bir olay anlatmış:

Künnâ mea resûlillahi sallallahu aleyhi ve sellem fî leyletin sevdâ muzlimeh. "Biz Peygamber Efendimiz'le karanlık ışıksız bir gecede beraberdik."

Fenezzelnâ menzilen. "Bir konak yerine indik."

Feceale'r-racülü ye'huzü'l-ahcâr fe ya'melü mesciden yusallî fîhi. "Herkes taşları alıp kendine göre bir namaz kılacak yer hazırlıyordu.

Taşları ayıklamak mânasına olabilir.

Felemmâ en asbahnâ izâ nahnü kad salleynâ ilâ gayri'l-kıbleti. "Sabah olunca bir de baktık ki akşam kıldığımız taraf kıble tarafı değilmiş."

Çünkü gece karanlıktı, yön[lerini] anlayamamışlardı.

Fekulnâ yâ resûlallâhi lekad salleynâ leyletenâ hâzihî li-gayri'l-kıbleh. "Biz o zaman dedik ki: Ey Allah'ın Resûlü! Bu gece biz namazlarımızı kıbleden başka tarafa doğru kılmışız!"

Râviler, bunun üzerine;

Fe enzelallâhu teâlâ ve lillâhi meşrıku ve'l-mağribu fe eynemâ tuvellû fesemme vechullâhi, âyetini indirdi, buyuruyor.

"Doğu da batı da Allah'ındır, nereye dönerseniz Allah'ın zâtı oradadır."

Sahih fıkıh görüşüne göre namazı iade etmeleri gerekmiyor.

Başka bir rivayet, Câbir radıyallahu anh'ten;

Ba'se Resûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem seriyyeten küntü fî hâ. "Peygamber Efendimiz bir askeri birlik gönderdi, ben de onun içindeydim."

Fe esâbetnâ zulmetün. "Çok karanlık gece oldu." Felem na'rıfi'l-kıblete. "Kıbleyi bilemedik"

Fe kâlet tâifetün minnâ kad arafne'l-kıblete hiye hâ hünâ. "Bizden, içimizden birileri; 'Kıble şu taraf biz kıbleyi biliyoruz.' dediler."

Kıbele'ş-şimâl.

Şimal tarafını göstermişler.

Fe sallû ve hattû hutûten. "Namaz kılmışlar ve kıldıkları istikameti de belli olsun diye geceleyin toprağın, kumun üzerine çizmişler."

Fe lemmâ asbâhu ve talaati'ş-şemsü asbaha't-tilke'l-hudûdü li-gayri'l-kıble. "Sabaha çıktıkları zaman, güneş doğduğu zaman bu çizgilerin kıble tarafı olmadığı anlaşılmış, yanlış tarafa döndükleri zahir olmuş."

Felemma kaffelnâ min seferinâ seelne'n-nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem. "Biz seferden dönünce Peygamber Efendimiz'e bu durumu sorduk."

Fe sekete. "O sustu."

Peygamber Efendimiz kendisine soru sorulduğu zaman hemen cevabı vermezdi. Bazen Cenâb-ı Mevlâ kendisine bildirsin, bir âyet insin diye beklerdi.

Resûlullah Efendimiz sükût buyurdu.

Ve enzelallâhu teâlâ ve lillâhi'l-maşriku ve'l-mağribu.

Allahu Teâlâ hazretleri; "Şark da garp da, yeryüzünün doğusu da batısı da Allah'ındır! Yönünüzü nereye dönerseniz Allah'ın zâtı oradadır. Binâenaleyh ibadetiniz makbuldür!" diye âyet-i kerîme indirdi.

Böylece bir rivayeti daha söylemiş olduk. Bu âyet-i kerîmenin kelimeleri az ama izahı çok oldu. Bu âyet-i kerîmenin iniş sebebini anlatan bir rivayet daha var.

Bazıları; "Bu âyet-i kerîme Habeşistan'ın müslüman olmuş olan hükümdarı Necaşî hakkında inmiştir." diyor.

Ve kâle âharün be'l-nezelet hâzihi'l-âyetü fî sebebin necâşi.

Bu rivayet şöyle:

An Katâde enne'n-nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem kâle inne ehan leküm kad mâte fe sallü aleyhi. "Peygamber Efendimiz buyurdu ki: Sizin bir kardeşiniz şu anda vefat etti, onun üzerine cenaze namazı kılın!"

Ashâbına, Necaşî'nin vefatında cenaze namazı kılmayı söyledi.

Kâlu nusallî alâ racülün leyse bi-müslimin. "Dediler ki -müslüman olduğunu bilmiyorlardı- müslüman olmamış bir adam üzerine mi namaza kılalım? Onun için mi cenaze namazı kılalım?"

Allahu Teâlâ hazretleri onun müslüman olduğunu belirten şu âyet-i kerîmeyi indirdi:

Ve inne min ehli'l-kitâbi lemen yu'minü billâhi ve mâ ünzile ileyküm ve mâ ünzile ileyhim hâşiîne lillâhi.

Âl-i İmrân sûresinin sonundaki bir âyet-i kerîme:

"Ehl-i Kitabdan da öyle zâtlar vardır ki onlar Allah'a inanırlar, size indirilen Kur'an'a da inanırlar, kendilerine indirilen kitaplara da inanırlar. Allah'tan korkan, huşu sahibi kimselerdir."

"Necaşî de onlardandır. O da müslümandır…" diye Allah onun Müslümanlığını halka bildirmiş oldu. "Namaz kılın." dediğine göre zaten Peygamber Efendimiz biliyordu.

Ve kâle katâde fe kâle innehu kâne lâ yusallî ile'l-kıble. "Râvi Katâde diyor ki: 'Dediler ki:O zaman kıbleye doğru namaz kılmıyordu!'"

Ve enzelallâhu. "Onun üzerine Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi." Ve lillahi'l-maşruku ve'l-mağribu fe eynemâ tüvellû fesemme vechullâhi. "Yeryüzünün gün doğuşu tarafı, gün batışı tarafı; nereye dönerseniz Allah'ın zât-ı pâki, vech-i pâki oradadır!" diye buyurdu.

Bu âyet-i kerîme Necaşî'nin durumu ile ilgilidir, diye böylece rivayet edilmiş oluyor.

Tabii bu Necaşî eğer Kâbe'ye doğru kılmadıysa neden kılmamış olabilir?

Peygamber Efendimiz ona gıyabında cenaze namazı kılınmasını emretti; başkaları için de kılınır mı? Ona mı hastır yoksa umumi midir?

Bu hususta çeşitli rivayetler var. Onun yeri burası olmadığı için o teferruata geçmiyorum.

Demek ki bu yeryüzünün Allah'ın mülkü olması, doğusunun batısının Allah'ın olması dolayısıyla nereye dönseniz Allah'ın vech-i pâki oradadır.

İnnallâhe vâsiûn alîm, âyet-i kerîmesi bu sebeplerden birisi için inmiş oluyor.

Ya Resûlullah Efendimiz'e teselli: Sizi Mescid-i Haram'a sokmadılar ama olsun, Allah sizin ibadetlerinizi kabul eder, mânasına.

Ya kıbleye dönmenin farz olmadığı zamanda, oraya buraya istediği tarafa dönüp namaz kılınabiliyordu, mânasına.

Ya da kıbleye dönmenin imkânsız veya zor olduğu zamanlarda kılınan namazların at üzerinde, gemi üzerinde veyahut korku sebebiyle, mazeret sebebiyle kılınabileceğini gösteren bir şey.

Ya da kıbleyi bulduk diye insanlar tahminen namazlarını kılmış, sonradan yanlış olduğu anlaşılınca 'Ne yapacağız?' deyince onların ibadetlerinin kabul olduğunu belirten bir âyet-i kerîme.

Ya da Necaşî hakkında inmiş bir âyet-i kerîme oluyor. Rivayetler bunlar.

Cenâb-ı Hak her yerde hazır ve nazırdır. Mülkün maliki; her yeri görür, bilir, hükmü her yere nüfuz eder. İhlâs ile ibadet edenlerin ibadetini kabul eder.

İnnallahe Vâsiün. "Allahu Teâlâ hazretleri Vâsi'dir."

Vâsi' ne demek?

"Vüs'at sahibi, genişlik sahibi" demek. Rahmeti geniştir, kudreti geniştir. Her şeyi ihata eder. Kullarına da müsaadesi geniştir. Tam yapamadıkları zaman, yine lütfuyla keremiyle onların ibadetlerini kabul buyuruyor. Şart yerine gelmese bile o şartın mazeret dolayısıyla yerine gelmemesinden dolayı bir genişlik lütfediyor. Müsaadekâr; tazyikçi ve darlaştırıcı değil.

Biliyorsunuz Mecelle'de de bir umumi fıkıh kaidesi yer almıştır.

Tabii bunlar; bu dinin âyetlerinin, hadislerinin iyice incelenmesinden en büyük alimlerin çıkardığı genel hükümler.

el-Emrü izâ dâka itteseâ. "İş daraldığı zaman Cenâb-ı Hak bir genişleme ihsan eder!"

Bu caizdir, vardır, mânasına bir umumi kaidedir.

Meşakkat teysiri celbeder!

Bir zorluk olduğu Cenâb-ı Hak zaman bir kolaylık ihsan ediyor. Mesela İslâm'da su bulunmadığı zaman teyemmüm [var]. Gusül abdesti alması icap etmiş yıkanamıyor… Ama Cenâb-ı Hak teyemmümü ihsan etmiş. Ne kadar Vâsi'! Lütfu, hükmü, müsaadesi ne kadar geniş.

Vâsi'; "Geniş" demek.

Alîm; "Her şeyi bilir, tamamıyla, hakkıyla bilir."

Kullar nerede nasıl ibadet ederse etsin onların ibadetinden haberdardır. O'nun için bu hususta bir engel yoktur. Böylece müslümanlara lütfunun çokluğunu gösteren, genişlik verdiğini gösteren bir âyet-i kerîme.

Yeryüzü bütün müslümanlara mescit kılınmıştır. Belli bir yerde ibadethane mecburiyeti yoktur.

Biz Avustralya'da seyahat ediyoruz, bir yere gidiyoruz. Seccademiz olduğu zaman yayıyoruz; seccade olmadığı zaman çimende, toprakta kıbleyi tayin edip namaz kılıyoruz. İlle bir mescit, ille bir kubbe, ille bir minare mecburiyeti yok! Cenâb-ı Mevlâ'nın lütfu ne kadar büyük, ne kadar çok! Bir de;

"Kıbleyi çok iyi tayin edemedim…"

Tayin edemediğin zaman kanaat-i gâlibene göre yaparsın, Cenâb-ı Hak onu da kabul ediyor.

Bu âyetlerle ilgili hadîs-i şerîfler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş.

Medine ahalisi için buyurmuş ki;

Mâ beyne'l-maşrıki ve'l-mağribi kıbletün. "Maşrıkla mağrip arası kıbledir!"

Bunu İbn Ömer şöyle izah ediyor: Soluna maşrıkı, doğuyu alırsan; sağına da batıyı alırsan o zaman güney tarafı Medine ahalisi için kıbledir. Buna dayanarak fıkıh alimleri demişlerdir ki [Kabe'nin] doğusunda ki bir zatın da kıblesi batıdır.

Kolaylık var, zorluk yok! Yapabildiği, tayin edebildiği ölçüde tayin edecek ama ille derecesi derecesine tutturması [gerekli değil]. Astronomi, ilm-i heyet alimi gibi; coğrafya ilmi, ilm-i arz, arziyat alimi gibi enlem boylamı bilip de santimi santimine derecesini tutturması mecburiyeti yok. Yönü o tarafa döndü mü ufak tefek farklar ziyan etmez. Onun için bakıyoruz; mescitlerde bazen hafif şeyler var, tam ölçeğe göre kıbleye göre [değil]. Olsun, onlar çok önemli değil. Kılınan namazlar makbuldür, mahsuru yoktur. Bu âyet-i kerîme bunu gösteriyor.

Cenâb-ı Hakk'ın lütfu, rahmeti çok geniştir. Ahkâmı geniştir, dar değildir. Kullarına müsaadekârdır. İyi niyetli oldular mı kabul eder, anlıyoruz. Elhamdülillah.

İslâm'ı yaşamak zor değildir, uygulamak zor değildir, İslâm zor değildir. Hiçbir çağda, hiçbir asırda ve hayatın hiçbir zamanında, hatta harpte bile zor değildir. Onun için Cenâb-ı Hak harpte bile; "Namazı kılmayı bırakabilirsiniz." demiyor. Kılınabilir, çünkü kolaylıklar vardır. Su bulamazsan teyemmüm yaparsın. Seyahatte iki rekât kılarsın. Sünnetleri kılmak mecburiyet değil. Gayet kolay ama Cenâb-ı Hak ile bağlılığını, kulluğunu ihlâsla devam ettirirsin!

Cenâb-ı Hak bize İslâm'ın güzelliğini anlamayı nasip etsin. İslâm'a göre yaşamayı nasip eylesin. Her türlü yanlışlıktan, haramdan, günahtan korusun; rızasına vasıl eylesin. Görüyoruz ki eski ümmetlerden pek çok insan bir zamanlar hak din üzereyken maalesef ayakları kayıvermiş.

Allah bizi yolundan kaydırmasın, ayırmasın. Rızasına daima uygun yaşamayı nasip eylesin. Bizi ve kıyamete kadar nesillerimizi izzetten sonra zillete, hidayetten sonra dalalete, hürriyetten sonra esarete, kabulden sonra redde, imandan sonra küfre düşürmesin.

Beldelerimizi her türlü afetlerden, musibetlerden korusun. Fâsıkların, fâcirlerin, zalimlerin, müşriklerin, münafıkların galebesinden korusun. Müslümanlara birlik beraberlik nasip eylesin.

Dünyanın her yerinde müslümanlar mazlum ve mağdur. Allahu Teâlâ hazretleri Ümmet-i Muhammed'e birlik ve beraberlik ihsan eylesin. Ümmeti Muhammed'in başındaki hain ve zalim, müşrik ve kâfir idarecileri def edip onları seven, onların iyiliği için dünya ve âhiretlerinin salahı için çalışan idareciler, yetkili hizmet ehli iyi insanlar ihsan eylesin. Kötülere, zalimlere fırsat vermesin. İyileri âciz duruma düşürmesin. Daima hakkı tutan, hakkı işleyen, hayrı işleyen hayırhah, iyi insanlar olmayı cümlemize nasip eylesin. Tevfîkini cümlemize refîk eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selamı, rahmeti bereketi üzerinize olsun.

Sayfa Başı