M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ramazan Geliyor... Tam Tevbe Zamanı

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Hepimiz uçsuz bucaksız bir fezada, bir toplu iğne başı gibi olan dünya denilen küçücük bir gökcisminde yaşıyoruz. Etrafındaki fezaya göre dünyayı toplu iğne başına bile benzetmek doğru değil. O kadar küçük bir yerde yaşıyoruz. Etrafımızda lacivert, uçsuz bucaksız, sonunu, dibini göremediğimiz esrarengiz, muazzam bir çevre var feza diyoruz, başka bir şey demiyoruz feza diyoruz. Dibini göremiyoruz. Ta dibini göremiyoruz çünkü milyonlarca senede ışığı bize gelen yıldız var. Daha ışığı gelmemişse göremeyiz. Işık göze gelmeyince görünmez. Karanlık olan yerler ışığı gelmeyen yerler. Ne kadar uzakta ki ışığı gelmemiş. Orada belki neler var ama daha gözümüze gelmediği için görmüyoruz.

Böyle bir büyük dipsiz fezanın içinde, dünyada hayat denilen bir şeye sahibiz, yaşıyoruz. Hayat sürüyoruz yani bu dünyada. Bir yerden geldik geldiğimiz yerden haberimiz yok. Aramızdan bazı kimseler bir yere gidiyor gidilen yer hakkında ilk bakışta bir bilgi yok. Gelen bir yerden geliyor bilmiyoruz, giden bir yere gidiyor bilmiyoruz. Bilemezdik ama bildiren var bize, haber veren var, anlatan var, oraları bilen var. Oraları bilen var, onların bilgisiyle az çok şöyle merakımız, çatlayacak gibi olan merakımız biraz açılıyor, yoksa nereden geliyoruz nereye gidiyoruz diye çatlardık meraktan.

Elhamdülillah ki şu yerleri gökleri yaratan Rabbü'l-âlemîn, alemlerin sahibi; yıldızların, göklerin, yerlerin, dünyanın, yerin altının, yerin üstünün sahibi Allahu Teala hazretleri bize haberci göndermiş. Peygamber demek "haber getiren" demek. Mânası bu. Farsça'da "peygam" haber demek, "ber" getirmekten geliyor. Peygamber, haber getirmiş, getirmiş insan, getiren insan.

Nereden haber getirmiş?

Kâinatın sahibi olan, şu ışıkları söndürdüğümüz zaman gökyüzüne baktığımız zaman, şu fezadaki milyonlarca, milyarlarca varlıkları, sayısız varlıkları yaratmış olan âlemin, kâinatın sahibinden bize mesaj var, haber var, peygamber var, elçisi var. Bazı kullarını seçmiş, bakmış liyakatlı, bilgili, terbiyeli, edepli, masum, iyi, onları kendisine peygamber edinmiş, onlarla haber göndermiş ki; "Biz Allah'tan geldik Allah'a gidiyoruz. O'ndan geldik O'na gidiyoruz. Doğumdan evvel ruhlar âleminden geldik öldükten sonra âhiret âlemine gidiyoruz. Bir yolcuyuz."

Şimdi başkan Ali Beyin açtığı sayfada hadîs-i şerîfte bak ne diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. İmam Tirmizî hazretlerinin Abdullah b. Mesud radıyallahu anh'ten rivayet ettiğine göre;

Ma lî ve li'd-dünyâ. "Ne işim var benim dünya ile! Ne alakam var benim şu dünya ile!" Mâ ene fi'd-dünyâ illâ ke-râkibin. "Ben bu dünyada bir atlı süvari gibiyim."

Yolcu gibiyim yani. Atlı demesinin sebebi yani burada durmuyorum ata binmişim gidiciyim. Bir yerden gelip bir yere gidiciyim. Atlı bir süvarı gibiyim.

İstezalle tahte şeceretin. "Bir ağacın altında biraz nefes alıyorum, gölgeleniyorum."

Yol uzun, sıcak, yorucu. Bir ağacın altında biraz gölgeleniyorum. Çok yakıcı güneş var.

E yolcu, atı yanında olan, ağacın altında birazcık gölgelenen bir insan ne yapar?

Sonra biner yine yoluna devam eder.

Sümme râhe ve terakehâ. "Sonra atına biner o mola verdiği yeri bırakır gider."

Atını mahmuzlar gider, yürür gider. Dünya hayatı da böyle; bir yolcuyuz, bir yolda gidiyoruz. Hayat denilen bu yolun baş tarafı ruhlar âlemi son tarafı ölüm denilen bir olay. Ölüm denilen bir âlemle, bir olayla bu dünyadan öteki dünyaya geçiyoruz. Başka bir âleme, ikinci bir âleme geçiyoruz. Orada yol çatallaşıyor, ikiye ayrılıyor yolumuz. Bu dünyada bir yolcuyuz, yürüdüğümüz yolada hayat deniliyor. Bu hayat yolu inişli çıkışlı, zahmetli, uçurumlu, virajlı, zorlu, taşlı çakıllı, ayağına çarpıyor insanın. Bazıları uçurumdan virajı alamayıp aşağı yuvarlanıyor. Kimisi yokuş çıkarken zorlanıyor, kimisi yokuş aşağı gibi rahat rahat gidiyor. Bazı yerleri öyle, bazı insanların gittiği yollar öyle.

Bir taraftan gidersen nurlar içinde, hoş kokular içinde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiç kimsenin hatırına hayaline gelmedik güzellikler var, çok güzel şeyler var. Yani gözlerin şenliği olan, baktığı zaman gözleri insanın bayram edecek olan, gönlü neşe dolacak, sürur dolacak olan köşkler, saraylar, bahçeler, havuzlar, zümrütler, altınlar gümüşler.

Salınır tûbâ dalları,

Kur'an okur hem dilleri.

Cennet bağının gülleri.

Açar Allah deyü deyü.

Kerpiçleri altın gümüş.

Yaradan ne hoş yaratmış.

Misk ü amberle donatmış.

Kokar Allah deyü deyü.

Diye Yunus'un tatlı tatlı anlattığı bir güzel âlem var ki... Peygamber Efendimiz diyor ki; "Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin de hatırına hayaline sığmayan güzellikler."

Yani biz bir şey anlatmak için ne deriz?

Gül gibi diyoruz, gül yüzlü diyoruz. Gül yüzünü rüyamızda görelim yâ Resûlallah. Yani Resûlullah'ı anlatmak için bildiğimiz bir başka şeyi ortaya koyuyoruz. Gülü sevdiğimiz için gül yüzlü diyoruz, ay yüzlü diyoruz ayı gördüğümüz için, bir şeye benzetiyoruz.

Peki âhirette hiç kimsenin aklına gelmeyen şeyleri nasıl anlatacağız? Dünyada emsali misli olmayan şeyleri?

Çok güzel bir âlem. Hatıra hayale gelmedik güzellikler, imkanlar, lezzetler, nimetler, meyvalar ırmaklar köşkler. Köşklerin altından şırıl şırıl akan sular, insana itaat eden melekler hûrîler, gılman... çok güzel bir âlem. Methede ede Kur'ân-ı Kerîm methede ede bitmiyor. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde anlata anlata bitmiyor.

Bir o yol var, bir de bir yol var karanlık mı karanlık, pis kokulu mu pis kokulu, iğrenç mi iğrenç, leşten beter. Azaplı, ızdıraplı, karanlık, korkunç, feci, muazzam derecede dehşet verici bir yere gidiyor. Orasına da cehennem diyoruz. Hayat bir yolculuk, ondan sonra ölümden sonraki öbür tarafa geçtiğin zaman bir cennet var bir cehennem var. Hayat fâni öbür taraftaki âlem bâki. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

el-keyyisü men dâne nefsehû. "Akıllı olan insan kendisine hâkim olur." Ve amile limâ ba'de'l-mevti. "Akıllı olan insan ölümden sonraki hayat için hazırlanır." Ve'l-ahmeku evi'l-âcizü. "Akılsız olan insan veya âciz, beceriksiz, işini bilmez, faydasını, menfaatini bilmez insan da, o da." Men etbe'a nefsehû hevâhâ ve temennâ alellahi'l-emâniyye. "Nefsinin arzuları peşinde koşar ve Allah'tan da inşallah şöyle olur, inşallah böyle olur, Allah affeder gibi temenniler içinde vaktini gafletle geçirir."

Demek ki akıllı olan hazırlık yapıyor, akılsız olan gevşiyor, boş ham hayallerle Allah beni affeder filan diye hazırlık yapmadan böyle kendisini aldatıyor. Âciz olan, ahmak olan böyle, zeki olan âhiret için hazırlanıyor.

Şimdi bu gerçeği bize kim bildiriyor?

Rabbü'l-âlemîn olan Allah bildiriyor.

Kim bildiriyor?

Allah'ın sevgili peygamberi, habercisi, elçisi olan Muhammed-i Mustafâ'sı bildiriyor.

Kim bildiriyor?

Allah'ın mübarek kitabı, mukaddes kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri bildiriyor.

Kim bildiriyor?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şu okuduğumuz hadîs-i şerîfleri bildiriyor. Yani çok sağlam bir bilgi bu. Şeksiz şüphesiz iki kere iki dört eder kadar kesin bir bilgi.

Peki biz ne yapıyoruz?

Biz bu kadar kesin bir mâlumata sahip olmuşuz. Biliyoruz bu işin başı nedir sonu nedir.

Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir

Dünyamızı nâgâh zalâm örtebilir

Bir bitmeyecek zevk verirken beste

Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.

Yahya Kemal böyle anlatıyor. Her akıllı insan, filozof insan, mütefekkir insan bu toplantının sonu nereye varacak, bu hayat denilen meclisin, bu bezmin sonunun nereye gideceğini, sonunun ne olacağını biliyor. Mütefekkir çünkü, zeki çünkü. Birden bire ışıklar sönüverir diyor, dünyamızı karanlıklar kaplayıverir diyor.

Bir bitmeyecek zevk verirken beste. Hayat bestesi, hayatın zevkleri bir besteye benzetiliyor. Bir bitmeyecek zevk verip dururken insana bu çalgılar, keyifler, zevkler, sefâlar. Çalgının telleri kopar da ahenk ebediyen kesiliverir, yani ölüm gelir. Herkes biliyor bunu, hiç kimse inkar etmiyor. Kimsenin inkâr etmediği bir olay bu.

Çok kesin olarak da biliyoruz ki âhirette cennet var cehennem var. Akıllı insan da cennet içinde hazırlanır, cehenneme düşmemek için dikkatli davranır. Mesele bu kadar kolay.

Peki ne yapıyoruz?

Hiç düşünmüyoruz, hiç çalışmıyoruz, hiç gayret etmiyoruz, hiç korkmuyoruz, hiç iştahlanmıyoruz. Hiç, elden kaçıracağız, aman elden kaçarsa halimiz ne olur diye uykumuz kaçmıyor. Aman o cenneti kazanayım diye uykumuz kaçmıyor. Böyle bir gevşek, böyle bir lâubâli, böyle bir dünyanın gürültüsüne, hay huyuna dalmışız gidiyoruz. Bu yanlış.

Veyahut bizden de başka insanlar var. Biz yine babamızdan İslam terbiyesi almışız, yurdumuzdan biraz iman ile buraya gelmişiz. Mübarek analarımız başörtülü, namazlı niyazlı insanlardı. Mübarek babalarımız ak sakallı, beş vakit namazında niyazında insanlardı da biz onların çocuklarıyız az çok biliyoruz. Kimisi de dolu dizgin, bizim çok ayıplayacağımız bir hayat sürüp gidiyor. Bizim çok böyle amma da iş yaptı hah, böyle de erkeklik mi olur, böyle de Müslümanlık mı olur, böyle insanlık mı olur diye ayıplayacağımız kusurları, günahları, kalleşlikleri, kötülükleri yapıp gidiyor. Kurtulamıyor, yapıyor bunu.

Kim yapıyor, yaptırtıyor bu işi?

İnsanın kendisi yapıyor tabii. Kendisi yapmasa cehenneme kendisi gitmez. Yani yapan insanın kendisi. Ama yapma teklifini ortaya koyan şeytan var, nefsi var. Şeytan fıs fıs vesvese veriyor, diyor ki; "Şu kötülüğü yap. Bak burada ne kadar keyif var, ne kadar zevk var, ne kadar sefâ var. Ya burada ne duruyorsun, ne çalışıyorsun? Atla arabaya git şurada Surfers Paradise var, içkiler var, keyfine bak, deniz kenarında şunlar bunlar var. Bir teklif, insanın içinde de bir nefsi var yutkunuyor, canı çekiyor, canı istiyor.

Nefsi düşman, şeytanı düşman, dünya tatlı, dünya zevkli, manzaralar güzel, keyifler güzel. Başkası istifade ediyor, haydi oraya gidiyor. Gidiyor ama gidebilir tabii, Allah salıvermiş bizleri, insanların iplerini serbest bırakmış. Yapın bakalım ne yapacaksınız, imtihan için sizi gönderdim bakalım ne yapacaksınız diye... Kötülük işleyen işleyebiliyor, adam öldüren öldürebiliyor, içki içen içebiliyor, kumar oynayan oynayabiliyor. Allah'a âsî olan olabiliyor, Allah'ı inkar eden edebiliyor. Edebiliyor kendisini serbest sanıyor. Yani darbe yiyor sonradan ama, ettiğine pişman oluyor ama bir serbestlik oluyor. Kendisini serbest sanıyor, her şeyi yapabileceğini sanıyor.

Tabii bu yollar yanlış, bunu biliyoruz. Kusur işlerken dahi biliyoruz ki bu yaptığımız yanlış. Allah'ın emirlerini tutmazken dahi içimizden, vicdanımızdan bir üzüntü geliyor. Bir günahı işlediğimiz zaman ya ben bunu niye yaptım diye bir üzüntü duyuyoruz. Güzel! Bu yine güzel bir duygu. İnsan hayatta, hayata böyle kuş bakışı bakıpta gerçekleri doğru olarak gördü mü kendi yolu yanlışsa hemen geri dönecek. Ben bunu sizin bu Avustralya'daki kırmızı levhalara benzetiyorum: Wrong Way - Go Back.

Wrong Way - Go Back! İki taraflı bir yolda böyle bir kırmızı levhayla karşılaşırsan devam eder misin?

Edemezsin! Hiç biriniz etmezsiniz. Yani şu benim konuşmamı dinleyen hiçbir kimse [devam etmez.]

Yani koca Avustralya'da kaç kişi yapar bu işi bilmiyorum?

Sarhoşsa belki yapar ama o bile sarhoşluğu arasında bile Wrong Way – Go Back sözünü okuduğu zaman frene basar, yolundan geri geri gider oraya girmez.

Neden?

Oraya giderse freeway'i altüst edecek. Kendi arabası kaza yapacak bir çok arabayı biribirine katacak, orada muazzam bir kaza olacak. Çünkü bu tarafa gelen bir sürü arabanın önüne atılmış olacak. Wrong Way – Go Back.

İşte dünyada insan yanlış bir yola girdiğini anladığı zaman bu Avustralya'daki kırmızı levhayı hatırlasın: Wrong Way – Go Back. "Geriye dön. Bu yoldan gidilmez!" Bu yoldan gidersen az sonrası felaket. Biraz sonra kan gövdeyi götürecek, araban havalarda uçacak. Benzinler yerlere dökülecek, yanacak mahvolacaksın. Ya hastanede bulacaksın kendini ya mezara gideceksin: Wrong Way – Go Back. "Geriye git."

Go Back'i nedir müslümanın? Hayatında Wrong Way levhasını gördüğü zaman yolunun yanlışlığını anladığı zaman Go Back'i nedir?

Tevbe. Yolunun yanlış olduğunu anlayıp geri dönenin yaptığı işe tevbe denir.

Tevbe, belki hepiniz şöyle biliyorsunuz ki her akşam her Perşembe akşamı hocaefendi camide hep berebar tevbe edelim der, estağfirullah estağfirullah der, tevbe budur sanır çoğunuz değil mi?

Böyle sanıyorsunuz yani. Tevbe yâ Rabbi! Estağfirullah yâ Rabbi! demek tevbe sanır. Hayır. Tevbe, Wrong Way levhasını görünce To Go Back'tir, geriye gitmektir. Yani yolunun yanlışlığını anladığı zaman yolunu değiştirmektir, doğru yola girmektir. Yani tevbe insanın hayatında eğriden doğruya dönüm noktasıdır, dönemeç noktasıdır. Asıl tevbe budur. Buna tevbe-i nasûh derler.

Nasuh ne demek?

Yani çok samimi tevbe. Çok samimi, çok içten, kalbinden. Bir insan adam öldürmüş olabilir, kâtil. Hırsızlık yapmış olabilir, eroin imal etmiş olabilir, marihuana üretip satmış olabilir. Yapıyor bunu, para hırsıyla pek çok insan yapıyor. Kumar oynamış olabilir, aldatmış olabilir, çarpmış çırpmış olabilir. Hatıra hayale gelen gelmeyen her türlü kötülüğü yapmış olabilir.

Ne yapacak?

Geri dönecek.

Bir tevbe edeceğiz, yani tevbeyi nasıl etmeliyiz ama nasıl?

Yani müslümanım diyor adam bütün kusurları devam ediyor. Olmaz. Müslümansan kusurlar bitecek, döndüreceksin, hayatın değişecek. Sahne değişecek, hayatının manzarası değişecek. Giyimin, kuşamın, kıyafetin, konuşman her şeyin değişecek. Sigara paketini atacaksın, kötü yolu bırakacaksın, kötü arkadaşı bırakacaksın, kötü muhiti bırakacaksın, şehri terk edeceksin. Burada benim kumarbaz arkadaşlarım var, beni kötü hayatımdan tanıyan insanlar var. Kendini kötülükten sıyırmak için beni tanımayan, tanımadıkları bir şehre gideyim diyeceksin. Yarın ben o yolda bu kumarbaz arkadaşımı görür, gel Allah aşkına der. Allah aşkına der! Gel Allah aşkına ya der koluna girer. Haydi nazlanma der, bu akşam paralar benden der. Bu böyle oluyor. Bu akşam paralar benden der yine kandırır. Muhiti terk edecek, kötü arkadaşlarını terk edecek, her şeyini değiştirecek Allah'ın yoluna girecek. Aşk ile sıdk ile.

Tabii bunu yaptığı zaman, candan, böyle gözyaşları içinde, yalnız... Başkasından da insan utanır. Yani gecede gündüzde neyse; "Yâ Rabbi! Ben hayatımda şimdiye kadarki günahlarımdan, işlediğimden pişmanım, senin yoluna girmek istiyorum. Senin sevdiğin bir kul olmak istiyorum!" dediği zaman Allah bütün günahları affediyor.

Bakın açılan sayfada gelen hadisleri okuyorum. Yani niye ben başkana sayfayı çektirdim. Allah size neyi söylememi istiyorsa o kendiliğinden karşınıza gelsin diye çektirdim. Ben ne söyleyeceğimi tespit etmemiştim. Gelenleri okuyorum.

Bak ne diyor Peygamber Efendimiz?

Mâ alimellâhu min abdin nedâmeten alâ zenbin illâ ğafara lehû kable en yestağfirahû.

Hz. Aişe anamız radıyallahu anhâ'dan hadis alimi el-Hâkim rivayet etmiş. Diyor ki Peygamber Efendimiz;

Mâ alimellâhu min abdin nedâmeten alâ zenbin. "Allah celle celâlühû hazretleri, şu Rabbü'l-âlemîn olan, yerlerin göklerin sahibi olan Allah bir kulunun işlediği, işlemiş olduğu bir günaha karşı kalbinde bir pişmanlık, bir nedâmet doğduğunu görür görmez."

Kul pişman oldu; "Fena iş yaptım yâ Rabbi! Sana layık olmayan iş yaptım yâ Rabbi! Kulluğuna aykırı iş yaptım!" diye pişman oldu. Böyle bir nedâmet, pişmanlık kalbinde duyar duymaz. Duydu mu o kul. Allah onun duyduğunu gördü mü.

İllâ ğafara lehû kable en yestağfirahû. "Allah onu affeder, Allah onu mağfiret eder."

Aman yâ Rabbi! Beni affet, estağfirullah demeden yani diliyle ifade etmeden affeder. Kalbinden böyle bir pişmanlık duydu mu daha diliyle söylemesine lüzum kalmadan Rabbü'l-âlemîn bildiği için [affeder].

İçimizi biliyor mu?

Biliyor.

Dışımızı biliyor mu?

Biliyor.

Evveli biliyor mu?

Biliyor.

Âhiri biliyor mu?

Biliyor.

Dünyayı, âhireti, yeri göğü, yerin içini her şeyi biliyor, kulun pişmanlığını anladığı zaman onu afv ü mağfiret ediyor.

Muhterem kardeşlerim!

Demek ki işin aslı candan bir pişmanlık duymakmış. Yani insanın hatasını anlayıp, yanlış yolda olduğunu anlayıp bu işe pişman oldu mu, göz yaşı döktü mü işin aslı bu oluyor. İşte tevbenin aslı budur. Ve Allah yolunun da ilk adımı tevbedir.

Allah'ın sevgili kulu olmak istiyen bir insan, hem dünyada hem âhirette bahtiyar olmak isteyen, mutlu olmak isteyen bir insanın ilk adımı nedir?

Yaptığı günahlara pişmanlıktır, ilk adımı tevbedir. Tarikatın da, tasavvufun da, evliya yolunun da ilk adımı tevbedir, tevbe-i nasûh.

Onun için aşk ile şevk ile tevbe edeceğiz.

O sayfadan üçüncü hadîs-i şerîf de şu;

Ma min ehadin yedhulü'l-cennete yuhibbü en yerci'a ile'd-dünyâ ille'ş-şehîdü yetemennâ en yerci'a ile'd-dünyâ fe-yuktele aşra merrâtin limâ yerâ mine'l-kerâmeti.

Peygamber Efendimiz; "Hiç cennete giren insanlardan dünyaya dönmek isteyen olmayacak." diyor. Dünyanın yüzüne kim bakar cennete girdikten sonra. Cennete giren bir insan dünyaya gitmek istemeyecek. Dünyaya bakmayacak bile, dünyaya nazar bile etmeyecek, aldırmayacak bile. İstemeyecek, özlemeyecek çünkü âhiret güzel, cennet güzel. Yalnız;

İlle'ş-şehîdü. "Ancak şehit isteyecek dünyaya dönmeyi."

Ancak şehid isteyecek dünyaya dönmeyi. Neden isteyecek?

Yetemennâ en yerci'a ile'd-dünyâ. "Dünyaya dönmeyi temenni edecek." Fe-yuktele aşra merrâtin. "On kere daha öldürülmek isteyecek."

Hani savaşta öldürüldü şehit oldu ya. Yine döneyim yine şehit olayım, yine döneyim yine şehit olayım, yine döneyim yine şehit olayım diye on kere dönüp dönüp, tekrar tekrar şehit olmak isteyecek. Şehitlere verilen makamların, mükâfatların ne kadar yüksek olduğunu gördüğü için. Derecenin ne kadar yüksek olduğunu gördüğü için.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Şimdi senden birisi, yakın bir arkadaşın borç para istese ne kadar verebilirsin?

Allah yolunda bir para sarf etmek gerekse varsa ne kadar verebilirsin?

Brisbane'da bir cami yapılacak dedi, geldi sana ne kadar verebilirsin?

On mu verirsin, 50 mi verirsin, 100 mü verirsin, 200 mü verirsin, 1000 mi verirsin, 2000 mi verirsin, 50 bin mi verirsin, 20 bin mi verirsin? Ne kadar verirsin?

Mesela Hamburg'ta bir Pakistanlı 4 katlı, bodrum katlı koca bir binayı müslümanlara cami olarak kullanın diye bağışlamış, kendisi almış vermiş, verebilmiş yani. Fedakarlık! Parayı verebilmek, kazandığı parayı derece derece verebilmek bir ölçü.

Bu fedakarlığın, bu cömertliğin en üstünü nedir?

İnsanın canını vermesi.

Yani canını verebiliyor musun?

Deli Dumrul hikayesinde, Dede Korkut hikayelerinde, Deli Dumrul onu dolaşıyor bunu dolaşıyor kendisine denmiş ki; "Canının yerine bir başka can bul, onun canını alalım sen daha yaşa."

Ona gidiyor canım kıymetli diyor, buna gidiyor canım kıymetli diyor, kimse canını vermek istemiyor. Ancak hayat arkadaşı, ailesi canım sana feda olsun diyor. Allah onlara şu kadar ömür verdi filan diye böyle Deli Dumrul hikayesi diye bir hikaye vardır.

Kuru çayın üstüne bir köprü kurmuş, ondan sonra o köprüden geçenden bir akçe alırmış. Ya zaten burada su yok şu taraftan geçerim, buradan köprü lüzumsuz kurulmuş. Şu taraftan geçerim diyene, hiç para vermek istemeyene, kabadayı olduğu için döve döve mesela iki akçe alırmış, on akçe alırmış filan. Böyle bir kabadayıymış, zorbaymış, sonunda pişman olmuş. Başı belalara uğramışta, anlatırlar böyle. Yani can vermek zor, şehit canını veriyor!

Muhterem kardeşlerim!

Demek ki Allah yolunda insanların cömertlikleri farklı. Kimisi çok büyük fedakarlık yapabiliyor ama bizler zayıfız, sigaradan bile vazgeçemiyoruz. Sigara! Nihayetinde alt tarafı bir sigara. İçme bunu, mekruh bu, sıhhatine zararlı, kollestrol yapıyor, kanser yapıyor, yavaş yavaş öldürüyor, nefesini tıkıyor. Masraftır, zahmettir, hastalıktır. Ondan bile vazgeçemiyor mesela insanoğlu. Halbuki derece derece, yüksek cömert insanlar var canını bile verebiliyor. Canını veren en büyük mükâfatı alıyor. Canını verebilecek kadar cömert olan, o kadar fedakar olan en büyük mükâfatı alıyor cennete giriyor.

Muhterem kardeşlerim!

İşte işin aslı burası. Cimriliği, pintiliği bırakmamız lazım. Bizim de Allah yolunda cömert olmamız lazım. Malca cömert olmamız lazım, tence cömert olmamız lazım, canca cömert olmamız lazım.

Ne demek? Malca cömert olmak ne demek?

Allah yolunda masraf yapmak. Allah yolunda zekat vermek, hayır yapmak, cami yaptırmak, çocuk okutmak filan.

Ten vücut demek, tence cömertlik nedir, ne demek?

Yani hizmete koşmak. Mesela bu gün benim işim yok. Mahsulü kaldırdım, tarlanın işi yok. E bugün caminin şurasını tamir ederim, burasını badana ederim, şurasını düzeltirim, burasını yaparım, perdelerini yıkarım filan. İşte bu da hizmet. Yani her şey parayla olmaz, hizmet de bir çeşit fedakârlıktır. İnsan kendisini hizmete hayra tahsis eder bu da bir cömertliktir. Buna da vücut cömertliği derler.

Yani cebine, kesene davranıp verdiğine mal cömertliği derler. Hizmete koşmana da vücut cömertliği, ten cömertliği derler. Bir de canını vermeye de can cömertliği derler. Çünkü insanın bir malı var, bir bedeni var, bir de ruhu var. Ruhunu veriyor, canını veriyor, hayatını veriyor Allah yolunda. Tabii cömertliğin en yükseği bu.

Bu fedakârlıklarla ölçülüyor müslümanın kıymeti, mükâfatı da bu fedakârlıkları ölçüsünde veriliyor. Sen de ya Allah yolunda masraf yap paran varsa.

Hocam param yok fakirim, borçluyum, borçlarımı ödeyemedim. Başımda bir sürü fakir fukara akrabam var onlara zor para yetiştiriyorum.

Tamam. Allah'ın yolunda hizmet et sen de. Camiye hizmet et, dine hizmet et, bir müslüman kardeşine hizmet et öyle sevap kazan.

İşte en yüksek derecesi de Allah yolunda çalışıp çabalayıp kafirle cihad edip sonunda şehit olmak.

Bu büyük şahıslar bize örnek olmalı. Allah şefaatine erdirsin, evliyaullahtan, alimlerden, hadis bilginlerinden çok zamanının muteber büyüklerinden, evliyaullahından bir kişi var. Üçe ayırmış faaliyetini; bir sene hacca gidermiş. Hacca gitmek çok sevap, günahların affına sebep oluyor diye bir sene hacca gidermiş. O senesi Horasan'dan hacca gidiyor geliyor. Altı ay gidiş altı ay geliş bitiyor. Hac vazifesini yapınca bitiyor. Bir senesini böyle geçiriyor. Bir senesini cihada sarf edermiş. Müslümanlar nerede, hangi kafirlerle cihad ediyorsa oraya sefer edermiş, asker olurmuş bir sene, çarpışırmış gazilik sevabı alırmış. O senesi de öyle geçti. Hangi diyarsa oraya gidermiş. Bir sene de ticaret yaparmış. Mal yüklermiş kervana, falanca yerde götürürmüş satarmış, kazanırmış.

Ticaret de sevap, neden?

et-Tâciru's-sadûku'l-emînü. "Doğru sözlü, güvenilir, dürüst bir tüccar arş-ı âlânın gölgesinde gölgelenecek." Me'a'n-nebiyyîne ve's-sıddîkîne ve'ş-şühedâi. "Peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle komşu olacak âhirette."

O da sevap diye yani bu diyarda mesela diyelim ki, duydum ben, et azmış mesela burada. Ya Brisbane'a giden, 10 tane koyunu atsın kamyonetin arkasına getirsin her arkadaşına versin. Bak buradaki bir ihtiyacı karşılayacak mesela. Herkes gidemiyor. Bu bir şeydir.

Burada bilmem hangi mal yok.

Şu yok. Falanca yere gittiği zaman getiriversin.

Yani hem ticaret yapıyor hem de müslüman toplumun bir işini halletmiş oluyor. Duaya mazhar oluyor.

Hayatımızın mânasını iyice düşünelim. Hayat bir yoldan ibarettir, bu yolun sonu ölümdür. Âhiret vardır, âhiret ebedîdir, âhirete hazırlanalım. Aklımız varsa hazırlanırız, aklımız yoksa boş gezeriz. Allah'ın bizim ibadetimize, taatimize, namazımıza, orucumuza, haccımıza, zekatımıza ihtiyacı yoktur.

Neden emrediyor?

Biz O'nun rahmetine muhtacız ve bu ibadetlerin hepsi bizim dünyada mutluluğumuzu sağlıyor da ondan. Namaz mutluluğumuzu sağlıyor, oruç sıhhatimizi sağlıyor, zekat yardımlaşmamızı sağlıyor, hac müslümanların arasında işbirliğini sağlıyor. Her ibadetin faydası var. Her ibadetin faydası insanların kendisine. Allah'ın her emri müslümanın lehine, Allah'ın her yasağı müslümanı bir tehlikeden koruyan bir şey. Onun için kendi menfatimize emir tutacağız, yasaklardan kaçınacağız. Allah âlemlerden müstağni, bize ihtiyacı yok bizim Allah'a ihtiyacımız var.

Allah'ın emirleri bizim için, bizim mutluluğumuz için, saâdet-i dâreyne ermemiz için. Yani dünya ve âhiret saadetine ermemiz için çalışacağız. Cenneti kazanmaya, cehenneme düşmemeye çalışacağız. Yolumuz yanlışsa yolumuzdan geri döneceğiz.

Bundan sonraki hayatımız, şu akşam şu konuşmamızdan sonraki hayatımız başka türlü olsun. Kötü alışkanlıklarımızı bırakacağız.

Hocam benim küçük bir kötü alışkanlığım var müsaade et devam edeyim.

Olmaz. Küçük kusurlar devam edildikçe büyür.

İnsan küçükten başlar sonra o kötülük büyür büyür ejderha olur. Solucan gibiyken öldürebilirdi, ezebilirdi ama ejderha olunca öldüremez, o onu yutar. O bakımdan küçük büyük demeden her türlü kötülüğü, günahı bırakacak, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna bir dönüş yapacak, tam bir dönüş. Rayına bir oturacak, ondan sonra hep Allah yolunda çalışacak. Hepimizin öyle olması lazım. Kadınlar da öyle olacak, erkekler de öyle olacak.

Ben şaşırdım hayret ettim. Var, dinleyen kardeşlerimizden, gördüğüm gezdiğim yerlerdeki kardeşlerimizden. Sigara tiryakiliği mesela bu akşam üçtür dörttür sözü oraya getiriyorum. Basit bir şey olduğu için yani kimse önemsemediği için söylüyorum bunu. Erkekler içiyor hanımlar da içiyor. Anasından babasından gizli delikanlılar da içiyor. E herkes içiyor yahu, bunun hiçbir faydası yok, vitamini yok, faydası yok. Masraf!

Yani bir sigara tiryakisinin bir senede tükettiği sigaranın fiyatını bir ortaya koysak, bir cami cemaatinin sigaraya verdiği bir senelik parayı düşünsek, her yerde kubbeli cami yaparız, Türkiye'de fabrika yaparız. Yani Türkiye'de sigara tiryakisi müslümanlar, Allah rızası için, sigaraya verdikleri parayı keyiflerine vermeyipte Allah yolunda cami yapılacak diye verseler üniversite yaptırırlar. Üniversite yaptırırlar, her şeyi çok mükemmel yaparlar.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için kusurun küçüğü olmaz. Kusur kusurdur küçük de olsa bırakacağız. Sigaradan tevbe edeceğiz. Küçük kusurlarımıza tevbe edeceğiz, yani tam müslüman olmaya gayret edeceğiz. Ayakkabımızı birisini bu tarafa birisini bu tarafa atmayacağız, ikisini yan yana koyacağız. O bile bir kusurdur. Çıkarttığı zaman iki ayakkabı yan yana duracak. Elbiseni kendin gardıroba asacaksın. Benim gibi ceketi bir tarafa pantolonu bir tarafa, çorabın tekini bir tarafa ötekisini öbür tarafa koymayacaksın, derli toplu olacaksın. Yaptığın işi güzel yapacaksın.

Yüzünü yıkıyor adam, abdest alışına bakıyorum, suyu alıyor şap şap şap... Ya senin gözünün burasına su gitmedi, burasına şey gelmedi. Kolunun burası ıslanmadı. Güzel yıkasana. Şöyle al, şöööyle her tarafını bir ovuştur. Gözünün şuralarına şey yap. Şöyle su her tarafına gitsin yani.

Yaptığın şeyi güzel yap. Yazı yazıyorsan güzel yaz. Domates dikiyorsan [güzel dik.] Bak çok hoşuma gitti, burada domates tarlalarını gördüm. Naylonu deniz gibi bembeyaz şey yapmışlar [sermişler]. Layınları [line] dizmişler, domatesler belli aralıklarla, asker gibi. Hepsine bir delik, hepsinin altında bir boru. Yani özendim, hoşuma gitti.

Türkiye'de bilmiyorum böyle yapıyorlar mı yapmıyorlar mı?

İntizam güzel şey. Her şeyimizin muntazam olması lazım. Bak şuraya geldik, dün akşamdan bugün daha güzel. Minberin yeri değişti, burası temizlendi. Yarın şurası açılır burası açılırsa daha güzel olur. Yani her günümüz biraz daha iyi olacak.

Bir kusurumuzu tespit ettim bu gezilerde, size söyleyeyim. Bir müslümanın eviyle bir italyanın evi yan yana olsa hangisi müslümanın evi hangisi italyanın evi anlıyorum.

Neden?

Müslümanın evi derbeder de ondan.

Yan yana iki komşu, müslümanın evi derbeder, italyanın evi?

Bahçesine özenmiş, çimenini biçmiş, ağacını dikmiş, boyasını boyamış filan.

Neden?

Bir sanat zevki var demek ki. Biz de bir aldırmazlık var, bu da doğru değil. Bizim bahçemiz daha güzel olmalı, bizim üstümüz daha temiz olmalı, bizim işimiz daha sağlam olmalı. Çünkü biz Allah'ın sevdiği kullarız. Bu da önemli.

Onun için Allah bize her şeyin en güzelini yapmayı bundan sonra nasip etsin. Şu akşamımız sizler için bir dönüm noktası olsun.

Zaten güzel bir aydayız, üç ayların içindeyiz, Şaban ayındayız. Ramazan'a iki haftadan az kaldı. Ramazan'a az bir vakit kaldı. İki haftadan az bir vakit kaldı Ramazan geliyor. Tevbe zamanı tam. Tam tevbe zamanı, tam böyle raya oturma zamanı.

Sayfa Başı