M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (112)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Tasavvufu, ''Nafile ibadetlerin organize edilmiş bir şeklidir.'' diye tanımlayabilir miyiz?

Cevap: Hayır! Tasavvuf, nafile ibadetlerin organize edilmiş bir şekli değildir. Mutasavvıf, bazen nafile ibadeti bile bırakır. Bizim büyüklerimiz diyor ki; ''İnsana hizmet bahis konusu olduğu zaman, nafile ibadeti terk ederiz. Çünkü nafile ibadet insanın ferdî kazancıdır. Ama başkasına hizmet, topluma kazançtır; bunun sevabı çoktur.''

İbrahim aleyhisselam Kâbe'yi bina ettiği zaman, dört köşesinde biner rekât namaz kılmış. Demiş ki;

''İbadet ettim. Bunu beğendin mi yâ Rabbi? Sana yapabileceğim bundan daha sevgili bir ibadet var mı?''

''Evet yâ İbrahim! Bir fakirin kursağında bir lokma ekmek.'' buyurmuş.

Demek ki sen şahsen ibadet ediyorsan faydası sana. Ama başkasına faydalı bir şey yaptığın zaman onun kıymeti daha yüksek oluyor, nafile ibadetten önce geliyor.

Tasavvufta ''hizmet'' esas olduğundan, ''hürmet'' esas olduğundan, ''nafile ibadetlerin organize edilmiş şekli'' diyemeyiz. Aksine, gece gündüz çok nafile ibadet etmek, ''âbidlik'' tasavvufun aşağı mertebesidir. En aşağı mertebesi ''âbidlik mertebesi.'' Ondan sonra, ''zâhidlik mertebesi'' geliyor, ondan sonra ''âriflik mertebesi'' geliyor, ondan sonra ''âşık-ı sâdıkların mertebesi'' geliyor. ''Allah'ı seven, Allah tarafından sevilenlerin mertebesi.'' En yüksek mertebe bu oluyor.

Soru: İnâbe ve bey'at nedir, aralarındaki fark nedir? Dindeki konumları nedir?

Cevap: İnâbe, Allah'a dönmek demek. İnâbe eden kimseye ''münîb'' derler. Tevbe de dönmek demek. Tevbe ve inâbe, ''yanlış yolu bırakıp Allah'ın sevdiği yola yönelmek'' demektir.

İnâbe, bir insandaki iç değişikliğini sembolize ediyor, onu gösteriyor. Bey'at ise; bir mürşide, bir şeyhe gidip onun eğitimini, onun ustalığını, hocalığını kabul ettiğini bildirip, ''Ben sana tâbîyim!'' demektir. Bey'at bir anlaşmadır, sözleşmedir. Hatta el tutularak yapılır.

Peygamber Efendimiz'in sahabesi -rıdvanullahi aleyhim ecmaîn- Peygamber Efendimiz'in yanına gitmiş, elini sıkarak sözleşmişlerdi.

Birinci Akabe Bey'ati, İkinci Akabe Bey'ati, Hudeybiye Bey'ati gibi umûmî bey'atler var. Ayrıca el tutarak söz vermek sûretiyle şahsî bey'atler var, grup bey'atleri var. Kadınların bey'ati var, erkeklerin bey'ati var.

Bey'at, ''sözleşme'' demek... Yani, inâbesine, dönüşüne hukûkî bir form kazandırıyor. Ve birisine bağlandığını ifade ediyor. Aralarında fark budur.

Dindeki konumları da şöyledir: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme bey'at etmeyi âyet-i kerîmeler bildiriyor:

İnne'l-lezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûna'l-lâh.

İzâ câeke'l-mü'minâtü yübâyi'neke alâ en lâ yüşrikne bi'l-lâhi şey'en. gibi âyet-i kerîmelerde ''mübâyaa'' vardır.

Lekad radıyallahu ani'l-mü'minîne iz yübâyiûneke tahte'ş-şecereti. âyet-i kerîmesi gibi âyet-i kerîmeler vardır. Kur'ân-ı Kerîm'den bir hakikattir. Elbette o devrin insanının Peygamber Efendimiz'e bağlanması gerekli idi. Kur'an'dandır, dinin esaslarındandır.

Peygamber Efendimiz var iken, bir müslümanın Peygamber Efendimiz'e bağlanması gerektiğini hepimiz kabul ediyoruz, içimizden itiraz duygusu gelmiyor...

Bu zamanın insanı ne yapacak? Peygamber Efendimiz'den sonra ne olacak?

Ne olduğuna bir bakalım: Peygamber Efendimiz'den sonra Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'e bağlanılmıştır. Ondan sonra Hulefâ-i Râşidîn'e bağlanılmıştır. Ondan sonra, bir zorbalık devri gelmiştir. Medine-i Münevvere'nin mescidinin kapılarında silahlı askerlerin durup, ''Emevî hükümdarına bey'at edeceksiniz! Etmezseniz kafanızı keseriz!'' diye zorbalıkla, zorla tâbî kılmaya çalışma olmuştur. Tabi bu esas bey'at değildir.

Bu bakımdan, alimler ile yöneticiler arasında zaman zaman çeşitli ihtilâflar çıkmıştır. Haccâc-ı Zâlim Mekke-i Mükerreme'yi muhasara edip Abdullah b. Zübeyr'i şehit etmiştir. Yezid b Muaviye zamanında, Peygamber Efendimiz'in torunu Hz. Hüseyin Irak'a çağırılmış, çoluk çocuğu ile beraber katliama uğratılmıştır.

Tabi o zaman onlara yapılan bey'at; sağlam, hakîkî ve kalbi rahatlatan bir bey'at olmuyor. O zamandan itibaren evliyâullaha, din alimlerine bey'at edilmiştir ve edilmesi gerekir.

Soru: Said-i Nursî rahmetullahi aleyh devrin tasavvuf devri değil de imanı muhafaza ve kurtarma devri olduğunu müteaddit defalar zikretmiş. Bunu yorumlar mısınız?

Cevap: Said-i Nursî merhumun, bizim Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn hazretlerine ''üstadım'' dediğinin şahitleri var. Samsun'da Mustafa Bağışlayıcı, Eskişehir'de Abdülvahab'ın babası... Bizzat Said-i Nursî ile görüşüp anlattıkları şeyler var.

Mesela, söylediğim şahıs Gümüşhane'lidir. Said-i Nursî merhum kendisine; ''Nerelisin evlat?'' demiş. ''Gümüşhaneliyim!'' deyince, ''Hocamın memleketindensin.'' diyerek açıkça Gümüşhaneli Hocamız'a bağlı olduğunu söylemiş.

Benim hocam Mehmed Zâhid-i Bursevî'ye de, bir muhakemesi olduğu zaman gelmiş olduğunu hocam bana nakletmişti. ''Hocam, ben de Evrâd-ı Bahâiyye'yi Bahâeddîn-i Nakşıbend hazretlerinin evradını okuyorum.'' dediğini; ''Bana dua edin, bugün mahkememiz var!'' dediğini söylüyorlar.

Ayrıca Mustafa Bağışlayıcı'nın da, bağlı olduğuna dair hatıraları var... Kendisinin tasavvufa bağlılığı vardır; bir. İkincisi, imanı kurtarma ve muhafaza, mârifetullah'a ermek, mü'min-i kâmil olmak, zaten tasavvufun işidir.

O bakımdan üstad ya bu sözü söylemedi; ya da söylediyse; ''Şu sırada böyle bir şeyhe bağlanmayın da benim tavsiyelerimi tutun! Çok acil bir durum içindeyiz. Şu risaleleri okuyun, yazın, böyle bir çalışma yapalım!'' demiş olabilir.

Soru: Keramet nedir, keramete inanmak caiz midir?

Çevap: Keramet haktır. Yani mevcut olan bir olaydır. Ruhsal veya reel olaydır. Kur'ân-ı Kerîm'de de, hadîs-i şerîfte de, İslâm tarihinde de, günümüzde de vardır.

Kur'ân-ı Kerîm'den misali Meryem validemizin kapalı hücresindeki mevsim dışı meyvelerle taltif olunması ve Süleyman aleyhisselam'ın vezirinin Saba Melikesi Belkıs'ın tahtını Yemen'den Filistin'e bir anda getirmesi hadisesi gibi şeylerdir.

Peygamber Efendimiz'in hayatı zaten olağanüstü hallerle doludur ama o peygamberdir denilebilir, itiraz olarak. Ama işte o peygambere olan olağanüstü ikramlar Allah'ın sevgili kullarına da belli bir ölçü içinde oluyor. Hz. Ömer'in; ''Yâ Sâriye! Düşman seni arkandan sarmak istiyor, dağa dikkat et.'' dediği meşhurdur. Günümüzde de bizim şahsen gördüğümüz çok kerametler vardır, hocalarımızdan gördüğümüz. Bunların bazılarını istenirse anlatabiliriz. Çoktur yani.

Soru: Parti kurup politikaya atılacağınız konusunda çeşitli spekülasyonlar var. Bu konuyu açığa kavuşturur musunuz?

Cevap: Müslüman olarak her kişinin toplumuyla ilgilenmesi gerekir. İçinde yaşadığı toplumu düzeltmeye çalışması gerekir. Bu düzeltme her yönlü çalışmayla olur. Ben şahsen önemli çalışmayı kültürel çalışma olarak görüyorum. Dergiler çıkarıyorum, kitaplar neşrediyorum; konferanslar veriliyor, daha başka çalışmalar yapıyoruz. Radyo-Televizyon kurumu kurmaya çalışıyoruz, yayınlar yapmaya gayret ediyoruz, kurslar kurmuşuz, okullar kolejler açmışız, böyle çalışmalar yapıyoruz. Tabi bunları yapmak başka çalışmaları yapmamak mânasına gelmez. Toplumun bünyesinin kuvvetlenmesi ve her yönden iyi duruma gelmesi için elimizden gelen her şeyi yapmamız lazımdır. Kanunlara göre de seçme ve seçilme bir ödevdir ve seçim sandığına gitmeyene ceza da yazıyorlar. Değil mi? Öyle uygun görülmüş. O halde politika sahasında müslümanların çalışması normaldir. Nitekim İslâm'dan bahseden, İslâm'a hizmet etmek istediğini söyleyen politikacılar vardır. Reklamını konuşmasını bu tarzda yapan insanlar vardır. Demek ki parti kurulabilir ve politikada çalışma yapılabilir. Diyanet İşleri Eski Başkanı Lütfi Doğan benim talebemdir. Gümüşhaneli, ilahiyattan mezundur. İşte politikanın içindedir, Diyanet İşleri Başkanı. Aynı zamanda mutasavvıftır ve reis-i cumhurluğa bile adaylığını koydu. Görüyorsunuz, bunlar olabilir. Politikayı toplum çalışmalarının yegane hizmet şekli olarak görmüyorum. Küçük bir bölümü olarak görüyorum. Kültürü ve eğitim çalışmalarını daha önemli görüyorum şahsen.

Soru: Tasavvufun modernizasyondan etkilenmesi ne derecededir? Sizin tasavvufu modern dünyaya adapte ettiğiniz söyleniyor; bu ne derecede doğrudur?

Cevap: ''Tasavvufta, tasavvufun içinde modernizasyon'' diye bir şey sezmiyorum. Tasavvufun kendisi ter ü tâzedir, bayatlamamıştır, bozuk değildir ki modernizasyonu olsun.

Yalnız, biz daha ziyâde Nakşî, Kâdirî, Çeştî, Sühreverdî, Kübrevî tarikatleri yoluyla gelmiş bir an'aneye bağlıyız. Bizim yolumuzda Kur'ân-ı Kerîm'e ve sünnet-i seniyyeye bağlılık çok önemlidir. Biz tasavvuf içinde sünnet-i seniyyeye bağlılığı etkili hale getirmeye çalışıyoruz. Bid'atlere karşı, sünnet-i seniyye'ye gelmeye yönelik çalışmalara önem veriyoruz.

Bazıları da bizi bu yönden suçluyor. Mesela, Hürriyet Gazetesi'nin çıkardığı tarikatler ve tasavvufla ilgili küçük bir kitap var, herhalde Yaşar Nuri Öztürk yazmış. Orada Bektâşîliği methediyor: ''Güzeldir; kadın erkek bir aradadır, içki hususunda vesairede müsamahası vardır.'' ''Mevlevîlik güzeldir, mûsikîye müsaade etmiştir. Dönüyorlar, bir çeşit dans ediyorlar. Raks vesaire caiz gibi oluyor. Ney var, çalgı var.'' demiş ama bizim Nakşîliğe biraz çatmış: ''Bunlar yobazdır, gericidir. İnkılâplara karşı çıkan filanca şahıs da bunlardandır.'' gibi sözler söylüyor.

Onların bu sözleri de bir çeşit şahitliğidir ki biz sünnet-i seniyyeye uygun hareket etmek istiyoruz. Yapmak istediğimiz budur. Yoksa İslâm'dan gayri bir tesiri tasavvufun içine getirmekten, modernizasyon veya reform adı altında böyle bir şey yapmaktan Allah'a sığınırız. Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatının ana esaslarına göre yaşamayı istiyoruz, onu uygun görüyoruz. Kur'an'a göre yaşamayı uygun görüyoruz.

Soru: Tasavvufta Yunan ve Hint etkisi hakkında ne dersiniz?

Cevap: Felsefî tasavvufta, işin sözünün edilmesinde, kitaplarda yazılmasında bunlardan bahsediliyor. Olabilir. Hindistan'daki bazı tarikatler, Türkistan'daki bazı tarikatler Şamanizm'den, Brahmanizm'den, Budizm'den etkilenmiş olabilirler. Başka yerlerdeki bazı tarikatler hıristiyanlardan bazı etkiler almış olabilirler, mümkündür. Ama bunlar mevzîdir, münferit olaylar tarzındadır.

Almışsa bile mahzuru olmayan şeyleri almıştır. Çünkü o da tepeden tırnağa bâtıl değildir. Belki Hıristiyanlığın veya Yahudiliğin aslî tarafındandır. İnsanlara şefkattir veya nefsi terbiye etmek için bir metottur. Metot kullanılabilir. İlim Çin'de bile olsa alınacağı için belki nefsin terbiyesi için bir metot kullanılmış olabilir. Bizde yoktur. Biz, yürüdüğümüz yolda, hadîs-i şerîfe uygun, Kur'ân-ı Kerîm'e uygun olan şeyi yapmaya, onun dışındaki şeyleri yapmamaya ve böyle bir etki varsa onu ayıklamaya çalışıyoruz.

Bu Hint etkisi mesela Kalenderîlik'te vardır. Kalenderîler dört şeyi kesiyor: Saçı kesiyor, cascavlak kalıyor. Kaşı kesiyor, bıyığı kesiyor, sakalı kesiyor. ''Kalenderîler Hindistan'dan etkilenmiş.'' diyorlar, olabilir. Peygamber Efendimiz'in böyle bir şey yapması yok. O halde bir etkilenme olabilir.

Alevî-Bektâşî gruplarının içinde tırnak uzatmak, saçı bıyığı uzatmak görülüyor. Ona âdetâ bir tasavvufî özellik verilmiş. Bıyıklar ille kâsenin içine girecek, içerken yüzecek. Tabi bunlar İslâmî görünmüyor. Belki Şamanizm'den gelmiş bazı şeyler.

Veya giyim. Boynuna bağladığı bir takım şangur şungur malzeme vesaire bazı şamanist etkileri anlatır. Ama bunlar küçük, mevzî olaylar.

Soru: Tasavvufu Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî ideolojisi olarak kabul edebilir miyiz?

Cevap: Resmî ideolojisi yoktu, yani serbestti; esas itibariyle demokratikti. Yani hürriyete önem veren bir yapısı vardı. Osmanlı kültürünün yapısı öyleydi ama ekseriyet mutasavvıftı. Padişahlar vezirler, münevverler. Ekseriyyet tasavvuf erbabıydı. Başkalarına da hayat hakkı, yaşama hakkı vardı.

Soru: Türkiye Cumhuriyeti, Türk cumhuriyetleri ile ilgili ilişkilerinde tasavvufu birleştirici unsur olarak kullanabilir mi?

Cevap: Zaten mecbur, kültürün bir unsuru olduğu için mecburdur. Zaten de ister istemez öyle oluyor. Yani onların Orta Asya'da -onlar Ortalık Asya diyor, biz Orta Asya diyoruz. Onların kendi terimleri ortalık asya-, bildikleri bir tek şey var. Ahmedi- Yesevî hazretleri var. Muazzam bir muhabbet besliyorlar, biz de besliyoruz. Onun için ''Ahmed-i Yesevî Yılı'' ilan etmişiz. Yunus Emre günlerinde; dün mesela Eskişehir'e Özbekistan'dan bazı yetkili şahıslar gelip Yunus Emre'yi kendi dilleriyle oradan etkilerini anlatacaktı. Mutlaka büyük faydası vardır.

Soru: Ermişlerin Kurtuluş Savaşı'ndaki rolü hakkında ne söylersiniz?

Cevap: Hatırlattığı için teşekkür ederim kardeşimize. Hem Kurtuluş Savaşı'nda hem başka bütün cihatlarda yani iş canı feda etmeye, malı vermeye kadar gelmiş gördüğü zaman ortada daima mutasavvıfları görürsünüz. Çünkü fedakârdır, Allah rızası için ölmeye razıdır. Bugün Bosna Hersek de öyledir. Kâdirî'dir, Nakşî'dir, tekkelere bağlıdır. Orada ayrı müslüman tugay kurmuşlardır. Geçen gün gazete yazıyordu. ''Sırplar'ın en çok korktuğu insanlar onlar'' diye. Çünkü ölümden korkmaz. Şeyh Şamil'in Kafkasya'daki mücadelesi çok meşhur, biliyorsunuz. İdris-i Sünûsî hazretlerinin Libya'da İtalyanlar'la mücadelesini biliyorsunuz. Sudan'daki erbâb-ı tarikatın mücadelesini biliyorsunuz. Sonra kitaplara geçti ''Sufi ve Komiser'' diye. Orta Asya'da İslâm'ın korunmasında, Rus tesirlerinin azaltılmasında ve korunmasında tarikatlerin rolünü Orta Asya'da biliyorsunuz. Afrika'ya yayılışındaki etkisini biliyorsunuz. Bugün Amerika'ya, Avrupa'ya yayılmasındaki tesirini görüyorsunuz. Çok büyük etkisi var, Allah razı olsun.

Soru: Bir alimimiz, ''Bu zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır.'' demiş. Ne dersiniz?

Cevap: Tarikat, bir eğitim sonunda insanı hakîkate ulaştırıyor. İnsan; nefsini yeniyor, iradesini kontrol ediyor, Allah'ın sevdiği işleri yapıyor, Allah'ın sevgili kulu oluyor, hakikate ulaşıyor, ermiş kimse oluyor. Onun yolu tarikattir, başka türlü olmuyor.

Kitap okumakla olsaydı Allah gökten kitabı indirirdi; ''Bunu okuyun.'' derdi. Böyle olmuyor, sohbet yoluyla oluyor.

Peygamber Efendimiz gelmiş, 23 senede insanları İslâm'ın hakikatlerine alıştırmış ve eğitmiştir. Eğitim yoluyla olduğu için kitap yoluyla, okumak yoluyla olmaz! Eğitimin içinde kitap olabilir ama mutlaka bir eğiticinin olması şarttır ve öyle olmuş.

Sonra bazı insanlara öğretebilirsiniz; ''şunu oku, şunu ezberle'' diyebilirsiniz ama fiilen göstererek ''şunu şöyle yap'' demek, çok yaygın bir eğitim tarzıdır. Çırak, usta yetiştirme usûlüdür. Gayet kolaydır. Görerek ve uygulamalıdır. Tasavvuf bunu yapıyor. Onun için böyle olması şarttır.

Soru: Tasavvufta bilgi kaynağı sezgilerdir. Meşhur mutasavvıflar bunu ifade ediyor. Eğer böyle ise yani sezgilerle ulaşılan bâtınî âlem, mâna âleminin bilgisiyle Kur'an ve Sünnet'e dayanan rivayet ilmi çatışması ehl-i sünnet tarikatleri için de geçerli değil mi? Değilse ehl-i sünnet tasavvufunun kelâm, fıkıh, hadis ekolünden farkı nedir?

Cevap: Bilginin kaynağı hakkında İmâm-ı Gazzâlî'nin İhyâ'sını okuyabilirsiniz. Bilginin kaynaklarından bir tanesi keşif yoludur. Yani sezgi sözü biraz yetmiyor bu mânayı ifade etmeye. İnsan bir şeyi seziyor. Şimdi ben dışarıda bir şey olacak gibi sezdim. Bu bir şey değil. At da mesela zelzele olacağını seziyor, kuşlar ormandan kaçıyor, yanardağ patlayacak filan diye seziyor. Bu tasavvufî bir sezgi değil. Keşif ilmi, sezgiden başka bir şey. Bu, Allahu Teâlâ hazretlerine ermekten hasıl olan bir müşahededir. Başkasının görmediği şeyi gönül gözü ile görme şeyidir. Bunda Kur'an, hadis ve diğer şeylerle ilgili bir çatışma yoktur. Sırf sezgiye kalmış bir şey Kur'ân-ı Kerîm'le de çatışır her şey ile çatışır. Geçenlerde Denizli'de bir arkadaş anlattı. ''Allah'la konuştum; ‘Sabah namazı kılmayabilirsin dedi bana.''' diyormuş. Böyle bir sezgi, böyle bir ilham, böyle bir konuşma tabi bunun ilgisi yok. Gerçekten bir kişi, gönül gözü açılmış ise bazı şeyleri görüyor ve biliyor. Bunun böyle olduğuna ben şahidim. Misalleri var. İnsan olacağı bile bilebiliyor. Olabilir. Ama böyle bir insan Allah'ın sevgili kulu olduğu zaman böyle bir makama erebiliyor. Allah'ın sevgili kulu da Allah'ın kelamına Resûlü'ne ters düşmüyor. Böyle bir şey başlıyor.

Soru: İslâm tasavvufunda yeniden doğuş, reenkarnasyona yer var mıdır?

Cevap: Yoktur. Bu Hindistan'dan gelmedir. İslâm'a aykırıdır. İnanan kafir olur, İslâm'a inanç bakımından. Çünkü her insanın şahsî sorumluluğu vardır. Bu dünyadaki hayatından kendi ruhen ve bedenen âhirette mükâfat veya mücâzat görecektir. Bu fikir Hindistan'ın Nirvana'ya ulaşma anlayışında bir düşünce tarzıdır. Batıl bir fikirdir. Böyle bir şeye ihtiyaç yoktur. Ben latife ediyorum; diyorum ki; ''Allahu Teâlâ hazretleri ruh sıkıntısı mı çekiyor da kullanılmış ruhları tekrar tekrar kullanıyor?'' diyorum. Öyle şey olur mu, kullanılmış bir ruh öbür tarafa göçmüç, onu tekrar bu tarafa kullan... Ancak böyle şaka ederek reddediyorum.

Soru: Tasavvuf insanın rûhî ihtiyacını karşılıyor buyurdunuz. Bu ihtiyaç nereden kaynaklanıyor, nasıl bir ihtiyaçtır, neye karşı bir ihtiyaçtır?

Cevap: İnsan maddî bakımdan ne kadar tatmin olsa rûhî bir takım şüpheleri, endişeleri, düşünceleri, fikirleri, korkuları, sevinçleri vesairesi kalıyor ortada. Acaba benim âhiretim ne olacak, acaba Allah beni seviyor mu, acaba Allah benden razı mı, hoşnut mu? İşte bu rûhî soruların cevapları veyahut insanı tatmin edecek bir takım soruların cevapları veyahut insanı tatmin edecek bir takım çalışmalar yapılmayınca [ortaya çıkıyor].

Soru: Tasavvufta Hakk'a yakınlaşma çizgisi ne olmalıdır. Hallâc-ı Mansur gibi ''Ene'l-Hak'' demek ölçüyü zorlamak mıdır?

Cevap: Hallâc-ı Mansur'un ölçüyü zorladığı kabul edilir. Mutasavvıfların çoğu tarafından kabul edilir. Ene'l-Hak sözü üzerinde de çeşitli yorumlar yapılmıştır. Birisi şöyle cevap veriyor:

''Ene'l-Hak'' demeyip de ''Ene'l-Batıl'' mı deseydi? Ben Hak değilim ben Batılım mı deseydi.

Tabi Allah tarafından yaratılmış müstesna eşref-i mahlûkât olmak dolayısıyla insanda ilâhî bir yön vardır. Böyle insan zikirle kendi varlığından geçtiği zaman kendi varlığı ortada kalmıyor. O bir vasıl hali, Allahu Teâlâ hazretlerine vuslat hali, fenâfillah hali oluyor. O zaman, kendisini görmediği zaman, böyle bir söz söylenmiş olabiliyor. Bunu yaşamayan insanlar anlayamıyorlar, onlara anlatmak da biraz zor oluyor. Yani ''Ena'llah'' demiyor ''Ben Tanrıyım'' demiyor, ''Ben Allahım.'' demiyor; ''Ene'l-Hak'' diyor, ''Ben Hakkım'' diyor. Bu söz yorum kaldıran bir sözdür. Ama söylediği söz dolayısıyla, biraz yanlış anlaşılmalara sebep olacak olduğu için de şer-i bakımda cezalandırılmıştır. Mutasavvıfların bazıları savunuyorlar. ''O şunu şu maksatla söylemiştir.'' diyorlar. Yorumlama yapıyorlar.

Soru: ''Günümüz toplumu tarikate uygun değildir. Bir yere kapanıp zikir yapmaktansa, dışarıda insanlara İslâm için hizmet yapmak gereklidir. Bunun için tarikat gereksizdir.'' deniliyor. Ne dersiniz?

Cevap: ''Günümüz toplumu tarikate uygun değildir.'' diyemiyoruz. Olaylar da öyle göstermiyor. Amerikalı bile, yahudi bile, Fransız, İngiliz, Alman bile müslüman olup tarikate girebiliyor. Hatta Abdülkadir es-Sûfî'nin Londra yakınında ayrı bir yer aldığı, ayrı okullar açtığı, helal gıda satılan ayrı bir market açtığı, İslâmî bir topluluk meydana getirmeye çalıştığını biliyoruz.

Toplum tarikate, İslâm'a uygun değilse o zaman, müslüman olan insan topluma uymuyor, toplum içinde kendi varlığını sürdürmeğe çalışıyor. Biz de öyle yapıyoruz. Biz de Türkiye'deki çevre içinde, ortam içinde, çeşitli gayr-i İslâmî tesirlerin karşısında hanımlar giyim bakımından; erkekler sakal, namaz ve sair konularda herkes; ''Öz inancıma uygun yaşayayım.'' diye bir direnç gösteriyor. İnsan her zaman topluma tâbi olmuyor, bazen de topluma karşı çıkarak, direnç göstererek bazı haksızlıkları engellemeğe çalışıyor.

O bakımdan, toplum tarikate uygun değilse, tarikat de gerekli bir eğitimi -iç eğitimi, ahlâk eğitimi- veriyorsa o zaman, toplumun buna ihtiyacı var. Toplumun değişmesi lazım! Bu inadından vazgeçsin, şu ahlâk eğitimi yapılsın da, hayalî ihracatlar, arsızlıklar, yüzsüzlükler bitsin. Ahlâk eğitiminin yapılması toplum için gerekli olduğundan konuya bu taraftan da bakabiliriz.

''Bir yere kapanıp zikir yapmak'' sözüyle tarikate bir sataşma, bir iddia, bir kötüleme oluyor. Tarikat sanıldığı gibi değildir. Böyle yapanlar belki hıristiyan rahiplerdir. İslâm'dan önceki mistikler böyle yapmışlar. Uludağ'a çekilmiş, -onun için Keşiş dağı denmiş- orada ibadet etmiş. Mağaraya çekilmişler veya Niğde Aksaray'daki peribacalarının olduğu yerlerde, dünyayı terk ederek, târik-i dünya olarak, ruhbanlıkla, evlenmeyerek, ibadetle meşgul olmuşlar.

İslâm böyle değildir. İslâm'da mutasavvıfların hepsi bir meslek sahibidir. Okuyun Tezkiretü'l-evliyâ'yı; ya attârdır, ya kassâbdır, ya nessâcdır, dokumacıdır. Elinin emeğiyle kazanmak sevap olduğundan çalışmışlardır. İbadetlerini çalışırken yapmışlardır. Çalışıp da sevap kazanmayı düşünmüşlerdir. Çalışıp kazandıklarıyla hayır yapmayı düşünmüşlerdir.

İslâm tasavvufunda bir kenara çekilip de toplumdan kaçmak yoktur. Bazı zamanlar yapılan bir halvet var; o da eğitim içindir. Hiç bir kimse; ''Üniversitenin son sınıfına gelmiş bir öğrenci, tam proje devresinde evinden üç gün dışarı çıkmadı, projeyi yetiştirmek için gece gündüz çalıştı.'' diye onu suçlayamaz. Çünkü nihayet bir proje hazırlayacak, imtihanlara hazırlanıyor. Bu normal bir durum.

Tarikatte de bazı eğitim şekilleri vardır. Kırk gün halvete girecek, zikir yapacak, gönül gözü açılacak, mârifetullaha erecek, Allah'ın sevgili kulu olacak. Kırk gün orada bir ibadet vardır ama ondan sonra da çıkıp hizmet etmek vardır. Mesela Eşrefoğlu Rûmî Hama'ya gitmiş. Hama'daki Sadeddîn-i Hamevî hazretlerinden üç defa halvet, erbaîn, çile çıkarmış. Yüzyirmi gün, dört ay. Dört ay devamlı ibadetle meşgul olmuş ama ondan sonra gelmiş İznik'te, halkın eğitimiyle, irşadıyla, dervişlerin yetiştirilmesiyle, dinî ilimlerin öğretilmesiyle meşgul olmuş.

Ayrıca kazançlarını da yine kendileri sağlamaya dikkat etmişler. Ahmed-i Yesevî hazretlerinin nasıl geçindiğini biliyorsunuz. Kaşık yontarmış, kaşıklarını pazara gönderir, sattırırmış. Hatta kendisi gitmezmiş; yükünü hayvanın iki tarafındaki küfeye koyarmış, dehlermiş. Hayvan gidermiş, orada pazarda dolaşırken herkes kaşıkları alır, parayı içine bırakırmış. Eğer adam parayı vermezse, parayı verinceye kadar hayvan onun önünden ayrılmazmış.

Böyle şeyler anlatılıyor. Ama şunu çok net olarak biliyoruz ki çalışıyorlar. Kimseye yük olmadan alınlarının teriyle, cihat ederek geçiniyorlar. Ticaret var, cihat var, hizmet var. Ama zikir de var. Müsaade et de geceleyin saat iki ile üç arasında yarım saat zikretsin, ''Allah Allah'' desin, gözyaşı döksün! Çünkü hadîs-i şerîfte o da var.

Soru:

Tasavvufta tebliğe bakış açısı nedir, misallerle açıklar mısınız?

Cevap: Tebliğ; ''İslâmiyet'i birisine anlatmak, onun müslüman olmasını sağlamak.'' demek. Tasavvufun en mühim faaliyetlerinden birisi budur: ''İrşad ve tebliğ.'' Zaten tasavvufun büyüğü olan şeyhe, ''mürşid, irşad eden kimse.'' derler.

Misal Yesevî dervişleri, Horasan erenleri. Horasan'ı bırakmışlar, bu diyarları müslüman etmişler. İslâm'ı bu diyarlara yaymışlar. Savaşmak gerektiği zaman savaşmışlar, anlatmak gerektiği zaman anlatmışlar, öğretmek gerektiği zaman öğretmişler.

Bizimkilerin prensibi şudur: Gündüz çalışmak, kazanmak, hizmet; gece ibadet. Bu tarzda gayret göstermişlerdir. İmâm-ı Gazzâlî tasavvufun meşhurlarından birisidir. Bir medresesi vardı, orada profesörlük yapıyordu, talebe yetiştiriyordu. Medresesinin karşısında da tekke vardı, orada da tasavvufî eğitim yapıyordu.

Bizim tasavvuf büyüklerinin çoğu aynı zamanda büyük müderristir, profesördür. Mesela Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî müderristi. İmâm-ı Gazzâlî müderristi. Sonra Ankaralı Hacı Bayrâm-ı Velî müderristi. Şimdi müze olarak kullanılan medresede müderrislik yapıyordu. Ondan sonra tasavvufa intisab etti. Hepsi aynı zamanda öğretmendir, profesördür, ilimle meşgul olan insanlardır. Kur'an tefsiri yazmıştır, hadis kitabı yazmıştır, fıkıh kitabı yazmıştır. Dinde bilgili insanlardır, üstad insanlardır. Gerçekten derya gibi bilgisi olan insanlardır.

Yusuf-u Hemedânî hazretlerinden rivayet ediliyor ki doksan bin mecûsîyi müslüman etmiş. Kapı kapı gidermiş, İslâm'ı anlatırmış; mecûsîyi, ateşperesti İslâm'a çekermiş. Yusuf-u Hemedânî, Fuad Köprülü'nün İlk Mutasavvıflar isimli eserinde geçer. Ahmed-i Yesevî hazretlerinin hocası oluyor.

Ahmed-i Yesevî hazretleri de tarikati ondan aldıktan sonra bütün Türkistan ve Sibirya bozkırlarındaki göçebelere, Türkçe konuşan kavimlere İslâm'ı yaymıştır.

Sonra Çeştî tarikati İslâmiyet'i Hindistan'a yaymıştır. Hindular'ın müslüman olmasına sebep olmuştur. Senûsî Tarikati Afrika'da, Sudan'da yaymıştır. Birçok gayrimüslimin İslâm'a gelmesinde en büyük emeği olan, en büyük katkıyı sağlayan mutasavvıflardır.

Hepinize çok teşekkür ederim. Dünya ve âhiret mutluluklarını temenni ederim.

es-Selamü aleyküm ve rahmetullâh!

Sayfa Başı