M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (107)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Âmâ bir büyüğüm var. Annesi ölmeden önce hakkını helal etmiş, 5 dakika sonra etmemiş. Çok huzursuz. Ne yapması lazım?

Cevap: Ben ona bir müjde vereyim. Bir insan âmâ olur da ona da sabreder, "Allah'ın kaderi böyleymiş." diye tahammül ederse onun mükâfatı cennet. Bir kere bundan müsterih olsun. Sonra annesi bir hakkını helal etmiş, o zaman hakkı helal olur; ondan sonra helal etmemiş, bir şey olmaz. Çünkü önce helal etti, haklar helal oldu. Söz sözdür. İlk başta helal etti, sonra ihtiyarlığından, bunaklığından, yaşlılığından, şaşkınlığından öyle demiş. Hiçbir şey olmaz, korkmasın. Annesine de dua etsin, kendisine de dua etsin. Silindi bir kere, helal etti ya... Zaten âmâlığından kazanmıştır.

Soru: Salât-ı Tüncînâ duasını okurken ellerimizi ters çeviriyoruz. Ne anlama geliyor? Bunu merak ediyoruz.

Cevap: Peygamber Efendimiz yapmış. Güzel bir şeyi isterken el açılıyor; felaketli, belalı, musibetli bir şeyden bahsedilirken "Beni koru!" derken eller ters çevriliyormuş. Bunu okudum, burada Râmûz hadîs-i şerîflerinde geçti. Duanın âdâbındandır; güzel şey istenirken el açılır, kötü şey istenirken el aşağı doğru çevrilir. Efendimiz böyle yapmış.

Ne diyoruz?

Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! Cehennemden bizi âzat et, cehenneme atma!"

O zaman el [aşağı doğru] olacak.

Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. Allahümme ecirnâ mine'n-nâr.

Ve edhilne'l-cennete mea'l-ebrâr.

Hayrola, ne oldu, el [yukarı] döndü?

Güzel şey istenince el yukarıya dönecek. Kötü şeyden Allah'a sığınırken el [aşağı doğru] olacak. Salât-ı tüncînâda da;

Salâten tüncînâ min cemîi'l-ehvâli ve'l-âfât.

Ehval, "korkular" demek. Âfât, "âfetler" demek. O zaman el aşağı olacak.

Menfî bir şeyden Allah'a sığınılıyor, güzel şey istenirken el açılıyor. Usul bu.

Soru: Cemiyetimizde alenî olarak işlenen günahlara müdahale açısından müslümanın sorumluluğu nedir?

Cevap: Müslüman gücü yetiyorsa günahı yaptırtmayacak. Sorumluluğu budur.

Efe misin sen?

"Efeyim evelallah."

Mahallede sözün geçer mi?

"Geçer evelallah."

Ağa mısın?

"Ağayım."

Tamam, ağalığının, efeliğinin olduğu yerde günah yaptırma. Sözün geçiyorsa, gücün yetiyorsa gücün yettiği yerde günahı yaptırmamak müslümanın vazifesidir.

"Hocam gücüm yetmiyor, zıpırlar beni dinlemez, haydut herifler döverler, söverler, laf anlatamam, güç yetiremem."

O zaman söyleyeceksin; "Bak, hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz yasaklamış, âyette böyle, günahtır." diyeceksin. Bu da bir vazife. Yani mâni olamıyorsan hiç olmazsa söyle, nasihat et.

"Nasihat ediyorum da dinlemiyor. Söylüyorum söylüyorum, kendim söylüyorum, kendim dinliyorum."

Tamam, o zaman içinden günaha, günahlıya buğzedeceksin, "Niye böyle yapıyor?" diye, "Ben buna razı değilim." diyeceksin. Bu da imanın aşağı derecesi oluyor. Yüksek derecesi engelleyebilmek. Aşağı derecesi de; katılmıyor, sevmiyor ama ne yapsın, bir şey de yapamıyor.

Soru: Mesela açıktan ahlâksızlık yapan birisine; 'Yâ Rabbi! Bu edepsiz AİDS'e yakalansın, ölsün!' mü demeliyiz veya başka bir şey mi yapmalıyız?

"Adam edepsiz. 'Yâ Rabbi! Kahret şunu! AİDS hastalığına tutulsun, inim inim inlesin!' mi diyeceğiz?" demek istiyor.

Beddua etmek iyi değil. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Ben lanetçi olarak [gönderilmedim.]"

Peygamber Efendimiz'in sahabesi işkence gördükçe Peygamber Efendimiz'e gelip dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Sen sözü duası makbul bir insansın, beddua et, şunlar kahrolsun!"

"Hayır, ben beddua edici, lanetçi olarak gönderilmedim."

"Yâ Rabbi! Benim kavmimi affeyle, hidâyet eyle, doğru yola sevk eyle; çünkü bilmiyorlar!" diye dua ediyordu. "Kahrolsunlar!" diye dua etmiyordu, "Islah olsunlar!" diye dua ediyordu.

Niyetimiz iyi olacak.

Soru: Bazı kimseler hâşâ "[Allah] kendi eşini yaratabilir mi?" diyorlar. Ne cevap verelim?

Cevap: Allahu Teâlâ hazretleri mahlukâtı yaratıyor. Ne isterse yaratır. Ama şerîki, nazîri olmadığını beyan ediyor. Vâhidiyyetini, ehadiyyetini, vahdaniyyetini Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriyor. O'nun rızası, arzusu öyle. Dilediğini yaratır. Yaratmasının da ne istikamette olacağını Kur'ân-ı Kerîm böyle bildiriyor.

Soru: Birisine bir yer ikram etmenin mahzuru var mı?

Cevap: İkram eden edebilir de ötekisi nezâketen kabul etmeyecek. "Buyur, yerime otur." diyor, o ikram ediyor. Ama ötekisi o mağdur olmasın diye kabul etmeyecek. "Tamam, sağol, teşekkür ederim." diyecek, bulduğu yere oturacak. Edep bu. İkram edebilir. Berikisi kabul etmeyecek.

Soru: Ayaklarımdan lenfanjit cilt hastalığı var. Doktor tavsiyesine göre beyaz ispirtoyla pansuman yapıyorum. Abdestten sonra namazıma mânisi var mı?

Cevap:Pansumanını yaptıktan sonra pansuman yaptığı yerleri yıkarsa ihtiyata daha uygun olur. Çünkü bazı alimlerin kanaatine göre alkol necis olduğundan oralarına necaset bulaştırmış oluyor. Onu yıkaması lazım. Öyle yapsın.

Soru: Rabıtada şirk korkusu var zannıyla bazıları mütereddit. Ne buyurursunuz?

Cevap: Şirk yoktur; rabıta sevgidir, muhabbettir, bağlılıktır. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'de de vardı. Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz evinde otururken Resûlullah'ı daima karşısında görürdü. Helaya gitse karşısında görürdü. Evde otururken utanırdı, ayağını uzatamazdı; rabıtanın kuvvetinden… Rabıta sevgiden olan bir şeydir, mahzuru yoktur, sahabede olan bir şey olduğundan... Sonu da güzele gider, fenâ fi'r-resûl makamına götürür. O bakımdan iyidir.

Soru: Yurt dışı yüksek lisans imtihanını kazandık. Çok şükür. Türkiye'de kısa bir süre yabancı dil kursu görüp yurt dışına gönderecekler. Yüksek lisans ve doktora yapmış olarak döneceğiz. Kazandığımız üniversitede zorunlu öğretim görevliliği yapacağız.

Cevap: Çok güzel. Üniversite hocası olacak.

Yalnız yurt dışına bekâr gitmesinler.

Neden?

O gâvur kızları kandırıyor. Allem ediyor, kallem ediyor, ağzından giriyor, burnundan çıkıyor; bizimkiler de aval aval bakarken tuzağa düşüyorlar. Çok kesin. Çünkü profesyonel. Çünkü ilkokuldan onlara ders öğretiyorlar, bu dersleri veriyorlar. Onların da daireleri geniş. Gelirler, sürünürler, sokulurlar, girerler, çıkarlar… Onun için, oraya evli gitmesi lazım.

Neden?

Dayanamaz. Bekâr çocuk olarak gider, şeytana uyar, nefsine uyar; aldanır, kanar.

Karısıyla, çoluk çocuğuyla gitsin. Edebiyle otursun.

Bu sözümü dinlemeden giden birisi var. Bir sene tahammül etti bir yerde, ondan sonra evine mektup göndermeye başladı; "İşte bir kızla tanıştık, müsaade eder misiniz?" "Katiyen!" Zehir zemberek cevaplar gitti. Biraz daha ses çıkmadı filan… Pattadak bir cevap geldi; "Biz kilisede kendimiz nişanlandık, evlendik." Resmî işleri yapıvermişler. Hem de kız müslüman olmaya da razı olmadı. "Ben dinimden memnunum." dedi. Dininden memnunsun ama Allah memnun değil.

Böyle oluyor. Yani kanıyorlar. Çocuk iyi çocuk, ihvânımızdan sevdiğimiz birisi, anası babası iyi; dayanamıyor. Çünkü ben Avrupa'ya, Amerika'ya gittim, biliyorum. Fettan, şeytan hepsi… Öyle kısa etek giyiyor ki aklınız durur. Öyle lâubâli hareketler yapıyor ki insanın aklı durur. Onun için, ona tahammül etmek için ne olmak lazım?

İyi müslüman olmak lazım. Evli olmak lazım. Sakin durmak lazım.

Bekâr gitmeyin. Bekâr gitmeyi hiç tavsiye etmiyorum.

Soru: Muhasebe yanında sigorta acentalığı da yapan bir yere girmek istiyorum. Girmem câiz midir? Ne buyurursunuz?

Cevap: Sigortanın üzerinde ulemânın ihtilafı var. Câiz olmadığını söyleyenler [var.] Hele bugünkü Türkiye'deki uygulamasıyla sigorta şirketleri kazanıyor, sigortayı bilenler göstermelik oluyor. Pek [doğru] olmuyor.

Soru: İmam-Hatip lisesi talebesiyim. Yazın sakal bırakabilir miyim?

Cevap: Güzel. Bırakabilirsin ve bırakman lazım.

Neden?

Sakalı zaten sen kendi isteğinle kazımıyorsun. Okul idaresi mecbur tutuyor diye mecburen kazıyorsun. Mecburiyet olmayınca sakal [bırakılacak.] Mecburiyet olunca vebal ötekilere ait.

Soru: Sigara günah mıdır?

Cevap: Sigara üzerinde alimler ittifakla ilk çıktığı zaman "haram" demişler. Dört mezhebin kadısı Mekke-i Mükerreme'de sorulan sorulara -Hanefî, Şâfî, Mâlikî, Hanbelî, hepsi- "haram" demiş. Bu hususta elimde kitaplar var. "Kesinlikle haram!" demişler.

Neden?

Çünkü bir bitkiyi sarıyorsun, dumanını çekiyorsun. Duhan haram. Yani dumanı haram. Şimdi bazı mezheplere göre şu anda haram. Tabii israf olması haram. Sıhhate zarar vermesi haram. Bazılarına göre de kerahat-i tahrimiyeyle mekruh. Yani harama yakın bir kerahatle mekruh. Yapan günahkâr olur. Ama sıhhate de zararlılığı kesin. Kanser yaptığı garanti. Sigara içen insanın yavaş yavaş kendi vücuduna kastettiği, yavaş yavaş intihar ettiği de kesin. Çok net olarak günahtır! İçilmemesi lazım.

"Efendim hık da mık da…"

'Hık'ı 'mık'ı yok! Bu işin hakçası, doğrusu bunun içilmemesi, günah olduğu.

Soru: Borçtan kurtulamıyorum. Ne emredersiniz?

Cevap: Muhterem kardeşlerim!

Borçlu olmak iyi bir şey değildir. Belki bilmiyorsunuz, Efendimiz hiç tavsiye etmemiş. Sonra borçlu olan bir insanın katık bile alması doğru değildir. Önce borcunu ödemesi lazım. En iyisi borçsuz yaşamaktır. Onun için, borca heves etmeyin, dişinizi sıkın.

Bizim Türkiye'de ben biliyorum, en fakir insanın durumu bile tarihte eski zamanlardaki insanların durumundan çok daha iyidir. Üç gün beş gün aç durmaya tahammülünüz var mı?

Nice alimler biliyorum, üç gün beş gün yemek bulamamış, yememiş. Yoksulluk yaygınmış. Üretim azmış. Kıtlık çokmuş. Peygamber Efendimiz'in zamanında hurmayı birisi ağzına alıyor, azıcık emiyor, ötekisine veriyor, azıcık emiyor… Bu durum şimdi var mı?

Herkes hurmayı 'lup' diye yutar. Elmayı 'şıp' diye ağzına atar. Her şey var. Ne kadar fakir bile olsa insan şöyle bir çarşamba pazarına herkes gittikten sonra bir dolaşsa 10 ton yiyecek toplar! Eskiden ot bile yokmuş.

Bir hacı amca anlatıyor: -Mekânı cennet olsun. Çok takvâ ehli bir amcaydı.- "Biz Bayburt'tan 30 küsur kişi çıktık, -aile- Ankara'ya geldiğimizde öle öle üç kişi kaldık." diyor. Üretim azmış. Kıtlık çokmuş. Peygamber Efendimiz'in zamanında hurmayı birisi ağzına alıyor, azıcık emiyor, ötekisine veriyor, azıcık emiyor… Bu durum şimdi var mı?

Herkes hurmayı 'lup' diye yutar. Elmayı 'şıp' diye ağzına atar. Her şey var. Ne kadar fakir bile olsa insan şöyle bir çarşamba pazarına herkes gittikten sonra bir dolaşsa 10 ton yiyecek toplar! Eskiden ot bile yokmuş.

Bir hacı amca anlatıyor: -Mekânı cennet olsun. Çok takvâ ehli bir amcaydı.- "Biz Bayburt'tan 30 küsur kişi çıktık, -aile- Ankara'ya geldiğimizde öle öle üç kişi kaldık." diyor. Rus harbinde yollarda otların her çeşidini yedik." diyor. O sütlü, dikenli otlar vesaire… "Yiye yiye ağızlarımızın şurası yara oldu." diyor.

Şimdi o sefaletler yoktur. Eskiden ayakkabı bulunmazdı, kumaş bulunmazdı, şeker bulunmazdı, gaz bulunmazdı, kibrit bulunmazdı. Şimdi bolluk devridir. Onun için, mümkün olduğu kadar borca bulaşmamaya gayret etsin. Borçlarını ödemeye himmet etsin.

Soru: Dayılarım birbirleriyle konuşmuyorlar, küs duruyorlar. Dua eder misiniz?

Cevap: Küs durmak haramdır! Hadîs-i şerîfler var. Buhârî'de, sahih hadis kitaplarında çok hadîs-i şerîfler vardır. Onları okuyun. Kitapları karıştırırsanız bu konuda 30-40-50 tane hadis bulursunuz. "Mü'minin mü'mine üç günden ziyade küs durması haramdır!" diye hadisler bulursunuz. Onları okuyun. Haram. İçki haram, kumar haram, zina haram; küslük de haram. Küs durmayacak.

Soru: Bugün Amerikan gemilerinin Bağdat'a füze saldırısında bulunduğunu haberlerden öğrendik. Bu olayı Amerikan temsilcileri nezdinde protesto etmemiz nasıl olur? Hiçbir şey yapamıyorum. Bu yüzden onları protesto etmek istiyorum.

Cevap: Her müslüman yapması gereken hayırları yapacak. Engellemeye muktedir olduğu her şeyi engellemeye çalışacak. Ve reaksiyonunu, kızgınlığını, haksızın karşısında onun haksız olduğunu söylemesi vazifesini yapacak. Bosna için, Hersek için, Azerbaycan için, Bağdat için, her yer için aktif olacaksınız. Hararetle tavsiye ederim.

Soru: Bizim tarikatimiz kimlerden geliyor?

Cevap: Bizim tarikatimiz beş tarikate bağlı. İmâm-ı Rabbânî'den, Bahaeddîn-i Nakşbend Efendimiz'den; Peygamber Efendimiz'den, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'den geliyor. Kâdirî tarikatimiz Hz. Ali Efendimiz'den, Abdulkâdir-i Geylânî Efendimiz'den doğru geliyor. Sühreverdî tarikatimiz İmam Sühreverdî Efendimiz'den doğru geliyor. Çeştî tarikatimiz, Kübrevî tarikatimiz var. Hepsi en son -Bağdatlı- Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz'e geliyor. Oradan Gümüşhaneli Efendimiz, Ahmed Ziyâeddîn Efendi, bu okuduğumuz hadis kitabını yazana geliyor. Oradan Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî'den bize geliyor, bize geçiyor. Elhamdülillah.

Soru: İcazet ve şecereniz var mı?

Cevap: Evet. Elhamdülillah, Hocamız'dan iznimiz, icazetimiz var. Sağlığında bizi görevlendirmişti. Şahitli, ispatlı olan bir husustur.

Soru: Tasarrufa teşvik şeklinde nema adı altında bir miktar para veriliyor. Daha sonra bunlar daha fazlasıyla geri veriliyor. Bu parayı ne yapmak lazım?

Cevap: Nema demek, "bir parayı çalıştırıp elde edilen kâr" demektir. Paranın neması demek, "çalıştırıldıktan sonra hâsıl olan kâr" demektir. Çalıştırılıp kâr etmek ve kârı bölüşmek câizdir. Ama parayı alıp da fazlasını vermek faizdir. Yani ivazsız, karşılıksız bir parayı alınan miktardan fazla vermek, fazlalığı faizdir. Çalıştırılıp veriliyorsa câiz olur. Fazlalık olarak veriliyorsa faiz olur. Nema câiz olur, faiz haram olur. Eğer adı nema olup da aslında faizse… Bu içkinin adı ne? "Bu içkinin adı ıvır zıvır." Ama aslı ne? Sarhoş ediyor. Adı ne olursa olsun, yasaktır. İsimlendirmenin şaşırtmasına bakmamak lazım; formülüne, veriliş şekline bakmak lazım. Kesin, garantili, önceden belli bir fazlalık veriliyorsa faizdir. Alacak, hayır yerine verecek, İslâmî hizmete verecek.

Soru: Bizim memleketlerde ana dil Arapça'dır. "Ana dilde bazı hocaların Arapçası fasih değil." deniliyor. Bizim hocalar öyle diyorlar.

Cevap: "Bizim iller" dediği bu kardeşimizin, Türkiye'nin içinde. Mesela Siirt olabilir, Mardin olabilir. Oranın Arapçası var. Oranın Arapçası hiç fasih değildir. Onlar hani beğenmiyorlar ya… Biz mesela üniversitede, Edebiyat Fakültesinde Arapça okuduk, Arap Dili ve Edebiyatı okuduk. Bizim Siirtli bir arkadaşımız vardı, iktisada gidiyordu. Dedi ki;

"Ne yapıyorsun?"

Ben Ebu'l-Ferec el-İsfehânî'nin Kitâbü'l-egânî'sini okuyordum.

"İşte bu kitabı okuyorum." dedim.

"Yardımcı olayım. Benim anadilim Arapçadır." dedi.

"Olur, yardımcı ol." dedim.

Ben paragrafı verdim, "oku" dedim.

"Sen oku, ben sana tercüme edeyim." dedi.

O çok edebî bir metin, ben onu okudum. Hiçbir şey anlamadı.

Onların Arapçası avam Arapçasıdır, âmmî Arapçasıdır; yeterli değildir.

Medreselerde okuyan hocaları daha iyi Arapça öğreniyorlar. Mâlum, mesela Karadenizli Türkçe'yi biraz başka türlü konuşur veya göçmense Türkçe'yi biraz başka türlü konuşur. Bunlar olur. Biz anadilimiz Türkçe olduğu için, Arapça'yı sonradan öğrendiğimiz için telaffuzlar veya kullanım eksiklikleri olabilir.

Mesela sabahleyin Kanada'dan bir profesör geldi. Biz çat pat İngilizcemizle konuştuk. Laf arasında dedi ki; "Ben sizin İngilizcenizi çok mükemmel buldum, çok beğendim." Benim de koltuklarım kabardı, sevindim. Ama biliyorum ki eksiklerim var, kelimelerim az. "Yok, telaffuzunuz güzel." dedi. Bu bakış açısına göre değişir. Elbette biz İngiliz gibi İngilizce konuşamayız, Arap gibi Arapça konuşamayız.

Benim Arap -Suudi Arabistanlı- bir asistanım vardı. Ben ona doktora yaptırdım. Arabistan'a gitti, hoca oldu. O derdi ki; "Hocam, biz Arapça kitap yazmış bir adamın kitabını elimize aldığımız zaman, daha ilk sayfasını açıp bir okuduk mu; bu adam Arap mı, yoksa Arap değil de Arapça bir eser mi yazmış, menşeini 'şıp' diye anlarız."

Anlaşılır. Hakikaten ben de Türkçe bir eser yazmış bir insanı alayım veya birisini bana dinlettirsinler; bu Siirtli mi, Diyarbakırlı mı, "Vallah ki bilmem!" deyişinden Karadenizli mi, Rizeli mi, Aydınlı mı, Antalyalı mı, 'şıp' diye anlarım. Bu normal.

Ama Arapça'nın incelikleri, edebiyatının güzellikleri bakımından ben Arabistan'da hutbe okuyan insanların yanlışlarını çıkartabiliyorum. Yanlış olduğunu, yanlış cümle kullandığını düzeltebiliyorum.

Tabii biz Arap diyarına gitmedik, oralarda tahsil görmedik, Arapça uygulamamız yok. Kitap Arapçasıdır. Okuyoruz. Bizimki öyle yazmak vesaire tarzında değildir. Ama böyle olabilir.

Sayfa Başı