M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (106)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Bir mürşide bağlanmanın âhirette ne gibi kazancı olur?

Cevap: Hadîs-i şerîfte var. Şehitler cennete girecekler ama alimler cennetin kapısında Allah onlara diyecek ki;

"Durun, bekleyin, istediklerinize şefaat edin, içeri girsinler."

Yani hadîs-i şerîfte "alim" denilen, ilmiyle âmil olan alim, "mürşid-i kâmil" demek. Onlar şefaat edecekler.

Soru: Şeyhin müridini yetiştirmesi ne gibi yollarla olur?

Cevap: Şeyhin müridi yetiştirmesi sohbet yoluyla olur, nasihat yoluyla olur, çeşitli vazifeler vermesi yoluyla olur, halvete sokmasıyla olur, "Şu şu şu kitapları oku; şu şu şu işleri yap." demesiyle olur. Onun için o kişinin mizacına göre, tabiatine göre, haline göre, durumuna göre ona söyleyeceği şey değişebilir.

Hani bir kere anlatmıştım ya, rahmetli, cennetlik, kabri nur dolsun, Ali Yakup Hoca... Bağdat'ta birisi "Zikri nasıl yapayım?" diye sormuş da, diyor ki;

"Baktım karşımdaki zengin ama cimri bir kimseydi. Bana 'Cehrî mi, hafî mi zikir yapacağım?' diye soruyor."

"Sen" demiş, "zikri böyle yapacaksın..."

Yani "Para vermen lazım." demek istiyor. Çünkü hakikaten o cimrilikten kurtulmadan onun o dervişliği olmaz.

O bakımdan, cimrilik hastalığı varsa onu giderecek şeyi verir, tembellik hastalığı varsa çalışkanlığa yöneltecek bir tavsiyesi olur. Haline göre bir nasihati ve işareti olur. O bakımdan kişinin şahsına göre değişir.

Ama genel terbiye şekli zikirdir, halvettir, ibadetlerdir, taatlerdir; turuk-u nefsâniyye ve turuk-u ruhâniyyede çeşitli şekillerde bu yetiştirmeler olur.

Soru: Evliyâullahtan hepsi alim midir? Alim olan her kişi evliyâullah mıdır?

Cevap: Evliyâullahın hepsi mektep medresede okumuş, mürekkep yalamış değildir. Kimisi Allahu Teâlâ hazretleri tarafından yine bilgilendirilmiştir ama mektep yoluyla değil, Allah'ın özel lütuflarıyla yetişmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz de hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

Eddebenî rabbî fe-ahsene te'dîbî. "Beni Rabbim terbiye eyledi ve terbiyemi çok güzel yaptı."

Hakikaten Peygamber Efendimiz üniversitede vesairede okumadı ama Allah en güzel bir şekilde onu yetiştirdi.

Demek ki Allah netice itibariyle onu bilgili bir kimse yapar. Ama bu illa mektepten diploma almak tarzında olmaz. Neticede ârif olur, uyanık olur, bilgin olur, çoban da olsa... Çünkü Allah bildirince birçok şeyleri bilir.

Her alim evliyâullah olamaz; kuru alim olur, zahir alimi olur, zahir ilmini bilir, ezberi vardır, bilgisi vardır ama ahlâkı, kalbi, gönlü geridir, o bakımdan evliyâullah olamaz. Bilginin çokluğu insanı evliyâ mertebesine yükseltmez; kalbin temizliği, sâfîliği, ibadetlerdeki ihlâsı yoksa olmaz. Dünya için ilim öğrenmişse mâneviyatın bir koklamını koklayamaz.

Ama her alim evliyâ olamaz... Çok yanlış yollara da sapıyor. Çünkü ilim bazı kimselere de kibir verir, mütekebbir olur; o zaman Allah'ın hiç sevmediği bir insan olur. Tamamen sapık bir insan olur. Olmadık laflar söylemeye vesaireye başlar, iyice sapıtır.

Soru: İntisab ve bey'at aynı kişiye mi yapılır?

Cevap: Evet, aynı kişiye yapılır. Bir kadının kırk yere nikâhı olmaz. Bir insanın bir yere bağlılığı olur. Çünkü ayrı bir yere olsaydı, âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Lev kâne fîhimâ âlihetün illallâhu le-fesedetâ.

Yeryüzünün yönetiminde -hâşâ sümme hâşâ- iki tane tanrı olsaydı birisi "Şöyle yapalım." derdi, ötekisi "Böyle yapayım." derdi, çatışırlardı; düzen mahvolurdu, düzen olmazdı. Allah celle celâlüh tek başına -vâvidu ehadü's-samed- o kâinata vahdaniyeti üzere tasarruf ediyor.

Peygamber Efendimiz'in zamanını düşünün. Peygamber Efendimiz'in zamanında da insanlar kırk kişiye mi bağlanıyordu veya kırk değil, otuz sekiz değil, iki kişiye mi bağlanıyordu? Hayır, bir tek kişiye bağlanıyordu; Peygamber Efendimiz'e bağlanıyordu.

Zaten birkaç kişiye bağlandı mı insan, o başka söz söylerse, bu başka söz söylerse ne olur?

O zaman ya birisini dinleyecek, ya ötekisini dinleyecek. Dinlemesi gerekeni dinleyince ötekisini dinlememiş olacak, ona bağlılık olmaz.

Dinlemediği insana bağlılık olur mu?

Bağlılık olmaz. O bakımdan intisab, bey'at, hepsi aynı şeydir, bir kişiye olur ve o şekilde devam eder.

Tabii bu intisab ve bey'atin aykırılığı hikâyesini de uydurma olarak yakın zamanda particiler çıkarttılar. Yani şeyhe bey'ati reddetmek için ve tasavvuftan fırlayıp çıkmış olarak "Bu ayrıdır, bu ayrıdır..." gibi hikâyeler söylediler, olmayan şeyleri söylediler.

Halbuki Sultan Ahmed bile gelmiş Aziz Mahmud-u Hüdâyî'ye bey'at etmiş. Demiş ki;

"Efendim isterseniz padişahlığı da bırakayım."

"Hayır evladım, padişahlığa devam et." demiş.

Ama ona bağlanmış.

Yani bu meseleyi anlayamadıkları için karıştırdılar, işi berbat ettiler, bid'at çıkarttılar, mahvettiler. Erbâb-ı tasavvufu da kendilerine darılttılar.

Soru: "Tasavvuf için ruhî olgunluk şart." dediniz. Eğer tasavvuf mutlaka gerekliyse bunun için ruhî olgunluğu olmadan tasavvufa girilemeyeceği için insan geç kalmış olmaz mı?

Cevap: Hayır, öyle demedim. "İyi müslüman olmak için zeki olmak şart." dedim. İnceliklerini anlar, sevaplı işleri bulur, Allah'ın rızasını kazanır. Aptal oldu mu bunları bilemez, ilerleyemez. Yani iyi müslüman olmak, olgunlaşmak, kemâle ermek için bayağı bir zeka gerekiyor. Tasavvufa herkes girer; kapımız, kucağımız herkese açıktır. Girer ama kimisi kırk yıl olduğu yerde durur, yerinde sayar, kimisi kısa zamanda ilerler. Bu kitaplarda da böyle yazılıyor, yani sadece benim söylediğim bir söz değildir. Kimisi gelir, bir anda irşat olur, gönül gözü açılır gider, kimisi de bir türlü anlamaz. Çünkü teslimiyet yoktur, muhakemesi eksiktir vs. vs. kusurları vardır, itirazlarla vs...

Bunlar için söyleyeceğim çok misaller vardır ama zaman kısa, sorular güzel, zaman kısa, kısa geçiyorum.

Tasavvufa intisab için olgunluk şart değildir. İnsan olgunlaşmak için tasavvufa giriyor. Herkes gelsin. Onun için ne diyor şiirde;

Bâz â bâz â her ançi hesti bâz â.

"Gel, dön, geriye gel, gittiğin yanlış yolu bırak, buraya gel. Ne olursan ol, gel. Bin defa tevbeni bozsan gel."

Zaten tasavvufun ilk adımı tevbe etmektir. Adam olgun değildir, üstelik günahkârdır, tevbe edecek de oradan vazgeçecek. Onun için tasavvufa giriş için olgunluk şartı yoktur. Olgun olduktan sonra ne diye girsin? Diploması varsa niye bir daha o okulda okusun? Olgun olmak içindir. Ham gelecek ki olgunlaşacak.

Benim dediğim, yani adam olmak için kafa lazımdır, zeka lazımdır. Yani girersin de, mektebi bitirmek için, diploma için kafa lazım.

Herkes Yunus Emre olamıyor işte. Bir rivayete göre -ama bir sembol-; tekkeye bir eğri odun bile getirmemiş. Mesela böyle şeyler var.

Soru: Râbıta-ı mürşidin müridi yetiştirmede, olgunlaştırmadaki rolü nedir?

Cevap: Çok büyüktür. Hadîs-i şerîften alınmadır.

Râbıta Peygamber Efendimiz'le sahabesi arasında vardı. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in gözünden Efendimiz'in hayali gitmediği için yalnız olduğu zaman bile rahatsız oluyordu; ayağını uzatamıyor…

Resûlullah'ın hayali gitmiyordu. Yani râbıta sevmekten kaynaklanır.

Ayrıca o bağlılık dolayısıyla hakikaten bir başka türlü yakınlıklar ve bağlantılar da hâsıl olur. Ve bu bağlılık, insanı mürşide râbıtadan Resûlullah'a râbıtaya götürür. Yani sonunda râbıta-ı mürşitten insan Resûlullah'a râbıta etme haline gelir. Onun için bir merhaledir bu, yetiştirme merhalesidir. Bilinenden bilinmeyene doğru yükselmedir, kolaydan zora doğru ilerlemedir.

Ve şarttır. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki siz beni babanızdan, evlâdınızdan, bütün insanlardan bile daha çok sevmedikçe hakiki müslüman olamazsınız."

Râbıta aslında sevgiden kaynaklanıyor. O sevgiyle, onu düşünmesiyle onunla mânevî beraberliğini kuruyor. Bu beraberlik de kuruluyor. İnsan ruhî merhalelerde ilerlediği zaman bu bedene bağlı kalmıyor.

Yusuf aleyhisselam karşısında Yakub aleyhisselam'ın kendisini görüvermiş. Zeliha hatun ile hani o kapıyı kapattığı zaman, hani "İkimiz kaldık..." dediği zaman karşısında Yakub aleyhisselam'ı görüveriyor; Yakub aleyhisselam "Ne yapıyorsun evlâdım? Bu ne durumdur?" gibilerden parmaklarını ısırarak göründüğünü naklederler.

Evliyâullahın böyle görünmesi vardır. Tabii enbiyâullah haydi haydi görünür.

Bizim şeyh efendilerden birisine;

"Efendim sizi falanca yerde görmüşler." demişler.

"Evet evlâdım, demin oraları düşünüvermiştim." demiş.

Böyle şeyler olur.

Bunlar hep râbıtanın inceliklerinden, detaylarındandır. Kişinin gözünü kapatıp annesini, babasını düşünmesi nasıl tatlı bir şeyse, normal bir şeyse...

Ne yapıyorsun?

"Ah, ak sakallı babacığım hatırıma geldi. Nur yüzlü, başörtülü anneciğim hatırıma geldi. Gözümü kapattım, onu hayal ediyorum."

Bunun şirkle mirkle, bir şeyle ilgisi olmadığı gibi insanın da şeyhini böyle düşünmesi sevgi bağı olarak lazımdır, gereklidir. Sevmesi, sayması, dinlemesi feyzinin çok olması için de gereklidir. Bu bir alıştırmadır; sonunda Resûlullah'la böyle bir görüşmesi haline gelebilmesi için bir başlangıçtır, işin birinci bölümüdür, daha öteki bölümlere de bir gidiştir. Onun için gereklidir.

Soru: Eskiden mürşitler bir müride ders vermeden onun kabiliyetine, vesairesine bakarlarmış. Olmazsa başka dergâha gönderirlermiş.

Cevap: Olabilir, şimdi de öyle olabilir.

Bizim Hocamız'dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhaneli Hocamız'dan benim gördüğüm: Benim dedem Gümüşhaneli Hocamız'a amcamla beraber gelmiş; dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor; birisine veriyor, birisine vermiyor. Öyle şeyler olur, olabilir.

Bizim Hocamız herkese toptan ders verirdi. Mesela Konya'da İmam-Hatip Okulu Kubbeli camiinde şöyle bir üslupla söyledi;

"Herkes gittiği yere hediye götürür. Benden de size benim hediyem olsun; bu zikirleri yapın." dedi, dersi öyle tarif etti.

Bu, zamana göre değişiyor.

Hocamız'ın şu sözünü de hatırlıyorum:

"Biz size hakiki şeyh gibi davransak ve sizden gerçek bir dervişlik istesek hepinizi savurup atarız, yani bir taneniz kalmaz."

Acığıdı için kusurunu görmüyor, yavaş yavaş, zaman içinde yetişsin diye, belki adam olur diye beş senede, on senede, yirmi senede; sesini çıkartmıyor. İşareten hatasını söylüyor.

Mürşit, gördüğü hatayı yüzüne söylemez; "Sen şunu yapıyorsun." demez. Başka türlü söyler; remiz yoluyla, işaret yoluyla söyler, başka şeyi anlatıyor gibi söyler. O da hissesini alacak. Yani herkes vaazı dinlerken, hocasının konuşmasını dinlerken "Bu bana söyleniyor." derse o zaman işin nereye geldiğini anlar.

Soru: Müridin dergâha kabul edildiğini anlaması neyle mümkün olur?

Cevap: Hocaefendi "Kabul ettim." diyecek, kabul ettiği anlaşılır. Bunun bir şeyi yok da... Mühim olan müridliğin hakiki müridlik olmasıdır. Yani Allah tarafından sevilen bir mürid haline gelip gelememek durumudur. O da, Allah'ın sevip sevmediği de insanın zuhurâtından, hallerinden belli olur. Allah ikaz eder veyahut taltif eder, oradan anlaşılır.

Bazısı tabii kabul edilmiştir, çabuk terakki eder. Bazısı etmez. Kabulde bir şey yok da, mühim olan kabul değil; kabul kapımız açık, herkes girer. Başkaları da öyle olabilir. Ama mühim olan kapıdan girmek değil, terbiyeyi alıp Allah'ın sevgili kulu olmaktır.

Tasavvufun gayesi nedir?

Allah'ın sevdiği bir insan olmaktır. Allah'ı bilen, ârif, Allah tarafından sevilen makbul bir kul olmaktır.

İki tarafı var; kendisi mârifetullaha erecek, Allah'ın rızasını ve sevgisini de kazanmış olacak.

Bunu yapamamışsa maksat hâsıl olmamış demektir. Bunu yapmak için çalışması lazım. Yoksa kırk dergâha kayıtlansa, gelse gitse o olmadıktan sonra kıymeti yok.

Allah ıslah etsin, sevmedikten sonra...

Soru: Tasavvufta râbıtayı kabul etmeyen kişiye râbıtanın gerekliliğini nasıl anlatabiliriz?

Cevap: Demin iki-üç hadîs-i şerîf söylediğim gibi Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz râbıta üzerine bir geniş kitap yazmıştır, onun tercemesi de vardır; okursunuz, anlatırsınız.

Aslında bir delil bile yeter insana... Yani bir parmak ucundan polisler katili yakalıyorlar, mahkemede muhakeme oluyor.

"Bu parmak izi onun mu?"

"Onun."

"Bıçağın, tabancanın tetiğinde var mıydı?"

"Vardı."

Bir parmak izi delil olabiliyor. Yani bir âyet, bir hadîs-i şerîf râbıtada varsa delil olarak yeter. Ama o kitapta kırk kadar delil veya daha fazla delil söylemiş iyice ikna olsunlar diye. Okuyun.

Necip Fazıl'ın bu konuda güzel bir risâlesi vardır, kendi üslubuyla güzelce anlatmış.

Soru: Tasavvuf mutlaka gerekli mi?

Cevap: Evet, gereklidir. Çünkü;

Kad efleha men zekkâhâ ve kad hâbe men dessâhâ buyuruluyor âyet-i kerîmede; "Nefsini terbiye eden felah bulacak, terbiye etmeyen mahvolacak, perişan olacak."

O zaman terbiye etmek mutlaka gerekli.

Terbiye nerede ne oluyor?

Torna tezgâhına mı sokacağız? Marangoz hızarına mı vereceğiz?

Hayır, tekkeye gelecek, kötü huyları atacak, iyi huyları alacak, iyi insan olacak. O halde tasavvuf gerekli.

Soru: Madem ki râbıtada şeyhin şekli önemli değil, Peygamberimiz'i düşünerek tasavvufta birtakım şeyleri yaparak en güzel şekilde yaşanmaz mı?

Cevap: Zaten oraya götürecek de ondan. Yani Peygamber Efendimiz'i düşünmeye müridin ilk başta kabiliyeti yetmez ve o tecelliye kendisi tahammül edemez. Hocasını düşünmekten başlar. O eğitime alıştıktan sonra zaten Resûlullah'a gelir.

Merdivenin altındaki iki basamağa ne lüzum var; onlar olmasa üst kata çıkamaz mıyız?

Çıkamazsın çünkü buraya basacaksın, oraya basacaksın, oraya öyle çıkacaksın. Alt merdiven olmadan üst merdivene çıkılmıyor.

Soru: Şeyhe intisabın keyfiyeti nedir? Allah Resûlüne biatla arasında fark var mıdır?

Cevap: Yoktur, onun devamıdır. Peygamber Efendimiz'in zamanında olsaydık hepimiz kalkıp Resûlullah'a bey'at edecektik. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in zamanında olsaydık hepimiz gidip Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e bey'at edecektik. Bu zamanda olduğumuz için bize bey'at ediliyor.

Soru: Bunu eleştiren insanlara ne diyelim?

Cevap: Niye yani? Peygamber Efendimiz'e bir şey demedin, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e bir şey demedin, mürşid-i kâmillere bir şey demedin, şimdi birden ne değişti de itiraz ediyorsun? Yoksa sen Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e de mi karşı geliyorsun? Ona da mı uyulmasaydı? Uyulmadan olmaz ki... Elbet bir düzen olacak, bir silsile-i merâtib olacak, hiyerarşi denilen şey...

Soru: Tasavvufta yaşanılan olayları yorumlatmak üzere daha tecrübeli birisine anlatmak doğru uygun olur mu?

Cevap: Tabi bu yakın tarikat arkadaşı, tecrübeli bir kimse olabilir, dert arkadaşı. Ve tabi doğrudan doğruya hoca efendinin kendisi olabilir.

Soru: Fenâfillah makamını kabul etmeyip aksine Allahu Teâlâ karşısında var olmayı savunan müslümanlara verilecek cevap ne olabilir?

Cevap: Onlar hariçten gazel atmasınlar, bilmedikleri şeylere karışmasınlar. Çünkü "Bu olmasa da, bu olsa da..." diye olan bir şey değildir. Bu yolda yürüdüğü zaman insan böyle bir merhaleden geçer. O merhaleden de öteye vardığı zaman bekâbillâhı bulur, bunların istediği şeyi ama buradan geçilir oraya. Yani bu diyor ki;

"Sekrden sonra sahv olsun, fenâfillahtan sonra bekâbillahı bulsun..."

Ama o kadar fenâfillahı şey yapmadıktan sonra olmaz. Tohum yere düşmeden ağaç yukarıya çıkmaz.

Soru: Şeyhin gördüğünü düşünerek, hareketi ona göre düzenlemeyi, günahlardan kaçınmayı Allah'a şirk gibi görenlere karşı cevabımız ne olmalı?

Cevap: Böyle şeyler oluyor. Yani bu şirk değil; Allah'ın ona verdiği kabiliyet. Müridinin gittiği yerde peşinde, yaptığı şeyin karşısında vesaire olabiliyor. Yakub aleyhisselam'ın Yusuf aleyhisselam'a "Evlâdım ne yapıyorsun?" diye parmağını ısırdığı gibi olaylar tasavvufta vardır. Bu, şeyh efendinin, mürşidin ruhunun bedeninden ayrılıp başka taraflara gezebilmesinden kaynaklanan bir şey. Bunun şirkle bir ilgisi yok; Allah'ın ona verdiği bir meziyet ve keramet ve kabiliyettir.

Soru: Nefsini terbiye eden müslümanlar tüm tasavvufî kurallara uyarak keşfe ve yakîn ilmine ulaşabilir mi? Bazıları "Keşif ve yakîn için kabiliyet gerekir. Her nefis terbiyesi yapan yüksek iltifatlara nâil olup ilhama mazhar olamaz." diyorlar. Ne buyurursunuz?

Cevap: "Keşif ve keramet, evliyâlığın şartından değildir." der kitaplarımız. Gerçekten de öyledir. Yani insanın bir keramet göstermemesine rağmen Allah'ın çok sevgili bir kulu olması vâkidir, böyle de olabilir. Keramet gösterdiği halde suihatime ile âhirete göçenler olduğu da vâkidir, böyle de olabilir. Keşif ve keramet bu yolun esası değildir.

Bu yolun esası istikamettir. Müstakim olmaktır. Sırat-i müstakimde yürümektir. Şeriatin çizgisinde, Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda, Resûlullah'ın yolunda yürümektir. En büyük keramet istikamettir, yani bu yolda yürümektir. Velev başka bir keşfi, kerameti görülmese bile.

Ama Allah gösterir. Bazen gösterir, bazen göstermez. Gösterme şartı şart olarak mevcut değildir.

Soru: Mânevî dünyamı kaybetmekten korkuyorum. Şer'î ilimlerin gerekli olduğunu bildiğim halde her an Allah'la bebaber olma duygumdan dolayı şer'î ilimlere kendimi veremiyorum. Ölçüyü nasıl ayarlayabilirim?

Cevap: Şer'î ilimler olmadan insan burada şeytanın çok oyununa gelir. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'i bilmek, hadîs-i şerîfleri bilmek çok önemlidir. Allah'a çok sığınacak. Allah'la beraber olmak, O'nun rızasını kazanmak duygusu hâlis olunca Allah'ın yardımı da olur inşaallah. Ama ulûm-u şer'iyye çok sevaplı bir çalışmadır. Yani onları öğrenmeye gayret etsin, onun faydasını görecek.

Soru: İslâm ümmetinin tek bir lidere bey'at etmesinin fıkhî hükmü nedir?

Cevap: Böyledir. Bütün ümmetin bir lidere bey'at etmesi gerekir. Buna imâmet-i kübrâ derler veya hilafet makamı derler. Bir ara böyle olmuş gibiydi. Yani İslâm'ın ilk zuhurunda öyle oldu. Bir ara da, asırlar geçtikten sonra öyle olmuş gibiydi. Sonra halifelik lağvedildi vs. vs. Bu durum fiilen şimdi değil. Yani namaz kılmak farz olduğu halde insanların namaz kılmadığı gibi bir durum. Böyle bir lideri müslümanların mutlaka edinmesi lazım.

Şimdi bunları söyledikten sonra diyor ki;

İslâm coğrafyasında bölgelere göre farklı yapılanmalar vardır. Bunun sonucu olarak çok sayıda ilim halkası ve mânevî liderin etrafında toplanan cemaatler var. Bu cemaatlerin tek bir mürşide bey'at etmesi gerekir mi?

Yukarıda gerekir diyoruz. Tabii gerekir. Yani bir tek şeyhe bağlanmak mecburiyeti vardır. Bu bağlanılan şahıs alim olacak, kâmil olacak, fâzıl olacak, bilgin olacak, birçok vasıfları olması gerekiyor. Yapmaya da çalışmak lazım. Yapılırsa yapılır, yapılamazsa vazife eksik kalmış olur.

Soru: Çalıştığım yer sosyal açıdan çok faaliyetli bir yer. Allah'ın istediği bir hâl olursa ne yapalım?

Cevap: Allah'ın istediği, yani "mukadderât" demek istiyor herhalde. Allah'ın dilediği, takdir eylediği bir hâl.

Tabii insan her hâlükârda kendisine "Allah'ın rızasına uygun olan nedir?" diye soracak, doğru gördüğü yolda hareket edecek. Her anda herkes yaptığı hareketler için bir küçük ictihatçık yapacak, müctehitçik olacak o anda, "Şunu yapayım mı, yapmayayım mı? Şuraya gideyim mi, gitmeyeyim mi? Şu sözü söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi? Şöyle davranayım mı, davranmayayım mı?" O andaki düşüncelerini tabii iki şahitli âdile dayandırırsa, Ebû Süleyman ed-Dârânî'nin dediği gibi, kitaptan, sünnetten delil bularak "Şunu şöyle yapmam lazım gelir." derse onu öyle yapar, biter.

Bunun için de ilim gerekiyor. Tabii bilmeyen insan tesadüfî bir seçme yapacak, fevrî bir hareket yapacak veya hissî bir hareket yapacak, bunun kıymeti yoktur. Yani bir şeyin, yapılan bir işin, tercihin şer'î bir delile dayandığı zaman sevabı vardır. Onu öğrenmeye çalışması, her şeyi Allah rızası için yapmaya küçük küçük başka olaylardan kendisini alıştırması lazım.

Mesela Pazar günü İskenderpaşa'da biz hadis okuyoruz. İhvânımızın çoğu kalkıyor, pikniğe, gezmeye gidiyor. Bu sabahleyin, "Pikniğe mi gideyim, yoksa derse mi gideyim?" diye bir tercihtir. Orayı tercih ederse öyle olur, burayı tercih ederse böyle olur. Her iş buna benzer şekilde ölçülecek.

Soru: Belli bir nefis terbiyesine tâbi olmayan, intisabı olmayan birine tâbi olmak tehlikeli midir?

Cevap: Elbette tehlikelidir. Nefis terbiyesi olmamış, sen ona tâbi oluyorsun... Kendisi muhtac-ı himmet, kendisi eğriyi doğruyu ayırt edemiyor, sen de onun peşine takılıyorsun, gözün kapalı gidiyorsun. Ya yanlış yola giderse? Onun için olmaz. Yani bağlanmaya ehil olmayan kimseye bağlanan kimse vebal altında kalır.

Soru: Hocamız cennet-mekânın "Aranızda Mehdi'nin askerlerini görüyorum." dediği doğru mu?

Cevap: Ben duymadım. Benim duyduğum bir söz değil. Sıhhatli bir şahıs söylemişse belki demiştir.

Ben tabii rüyaları, gördüğümüz bazı şeyleri anlatmayı sevmiyorum. Keşiften, kerametten, istikbalden bahsetmeyi, böyle gaybî birtakım şeyleri bahis konusu etmeyi, bir de böyle efelik taslamayı, ukalâlık yapmayı sevmiyorum.

Şahsen insana bazı şeyler gösterilebiliyor, bazı şeyler söylenebiliyor; "Şu şöyledir, bu böyledir." diye.

Nitekim Ebû Süleyman ed-Dârânî de ne diyor?

"Hadislerden, âyetlerden delil olmadıkça günlerce kalbime gelen o fikir üzerinde duruyorum." diyor.

Şimdi Mehdi aleyhisselam'ın nerede olduğu, yaşının ne olduğu, doğup doğmadığı vs. vs. gibi çeşitli konuşmalar oluyor. Çıkmasının yakın olduğuna dair şeyler söyleniyor.

Yalnız bir de hocaefendilerin söylediği sözleri bazı insanlar hocaefendilerin söylediği mânaya anlamıyorlar. Nitekim bizim arkadaşlardan bir tanesi, mehdi meraklısı, bir arkadaş Medine'ye gidince;

"Oradaki kardeşlerimize, tanıdıklarımıza sor bakalım, bir bilgi var mı?"

O da;

"Var." demiş. "Geçen akşam rüyamda Mehmed Zahid Efendi'yi gördüm, o bana dedi ki; 'Falancaya söyleyin, hiç ben 'Mehdi şu tarihte çıkacak.' diye tarih verdim mi? Vermedim. Tarih verdim mi? Vermedim...'" diye böyle bir rüyada "Ona selâm söyleyin, o şu tarihi veriyor, bu tarihi veriyor; ben tarih vermedim." gibi bir işaret...

"Tamam" dedim, çok güzel işareti almış. Hocamız demek ki tarih verilmesinden, rakam verilmesinden memnun olmamış.

Demiş olabilir. Yani tutabilir. İçimizdeki bazı kimseler belki onun askeri olabilme durumunda olabilirler.

Ama bazıları "Mehdi'nin askeri olacağım." diye... Bir şairin bir sözü var;

Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim

Gafletle görmez kuyuyu rehgüzerinde.

Mânası şudur ki; "İlm-i nücûma hevesli, astronomiye yeni öğrenci olmuş, müneccim olacak, yıldızlarla ilgili bilgileri öğrenip camide muvakkit olacak vs. Meslek yani bu o devirde. Turfa müneccim; "taze, yeni" demek. Hani 'Kutup yıldızı şu muydu, Çoban yıldızı bu muydu?' diye "Gökte yıldız ararken nice taze müneccim gafletinden ayağının ucundaki çukuru görmez." diyor şair.

Gökte yıldız ararken nice turfa müneccim,

Gafletle görmez kuyuyu rehgüzerinde.

Kutup yıldızı bu mu? 'Cup' suyun içinde anlar ne olduğunu... Önüne bak mübarek, gökteki şeye bakacağına yürüdüğün, bastığın yere bak.

Bu şakanın arkasından şu noktaya getirmek istiyorum; Mehdi'yi beklemekten şeyhe bağlılığı terk ediyorlar. Öyle yağma yok. Öyle saçma iş de yok, öyle yağma iş de yok. Sen önündeki kuyuyu görmezsen 'cup' diye kuyuya düşersin, kafan, gözün duvarlara vurur, kanar. Aşağıdan da belki seni çıkaramazlar bile. Onun için yukarıda yıldız arayacağına biraz da önüne bak...

Ben bazı arkadaşlara şöyle dedim;

"Mehdi çıkacak, tamam. Çıkınca haber alırsak Allah'ın izniyle hep beraber gideriz, tâbi oluruz. Çünkü tâbi olmak emrediliyor. Çıktığı belli olunca tâbi oluruz. Peki Mehdi çıkmamışken niye şimdi şu günkü vazifelerini yapmıyorsun? Yani daha çıkmamış, çıkmamışken niye şu anda üzerine borç olan vazifelerini yapmıyorsun?"

Tekkeye gelmez, vazifeleri yapmaz, bağlantısının hiç esamesi, emaresi yok. Sen mürid misin, değil misin? Çıktın mı, girdin mi, battın mı? Ne olduğun belli değil.

Böyle birtakım şeyler oldu. Ben bazı arkadaşlara dedim ki;

"Bakın Mehdi kıyamet alâmetlerinden birisidir, çıkacak. İnsanlar, onun zamanında yaşayanlar, ve lev habven ale's-selci, "buz üzerinde emekleyerek dahi olsa" ona ulaşıp onun askeri olmaları lazım. Hadîs-i şerîfte öyle buyuruluyor. İsmi Peygamber Efendimiz'in ismine benzeyecek, babası Peygamber Efendimiz'in babasının ismine benzeyecek, siması Resûlullah Efendimiz'e benzeyecek; evsâfı şudur, budur diye hadîs-i şerîfler yazılmış, bu konuda kitaplar da neşredilmiş.

Bu bir kıyamet alâmetidir netice itibariyle; "Ama" dedim, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

İzâ mâte'l-insânu fe-kad kâmet kıyâmetuhû. "İnsan kendisi öldü mü onun kıyameti kopmuştur."

Ne Mehdi kaldı, ne başka şey... Öldü mü bitti. Onun kıyameti kopmuş demektir.

Onun için ölüm bize daha yakın olduğundan dervişlikte biz Mehdi için telaştan daha hazırlıklı olarak ölüme hazır olmalıyız, hemen ölecekmiş gibi hazır olmalıyız. Bu da gafil olmamayı, görevleri ihmal etmemeyi gerektirir.

Yani dünün dervişi olan nice insan bugün sapır sapır dökülmüştür, dervişlikten çıkmıştır. Dervişlikten düşmüştür. Dervişliğe uymayan duruma gelmiştir. Birtakım şeyler yapacağız diye tasavvufu, tarikati inkâr durumuna gelmiştir. Kuş kadar beyniyle, şu kadarcık bilgisiyle... Bu duruma gelmiştir. Bunlar yanlıştır.

Mehdi sevgisi hepimizin içinde vardır, Mehdi'ye bağlanmak arzusu hepimizin arzusudur. Ama durum böyledir.

Sayfa Başı