M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cihat

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillahirrahmanirrahim

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih hamden lâ âhire li-kâilihî illâ rıdâhu.

Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tabiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Her gün bir konuyu işliyoruz. Bugün konumuz bizi daha önceki konuların akışına göre cihat konusunu açıklamaya getirdi. Cihat üzerine konuşacağız. Önce kelime olarak izahını yapalım. "Cehd etmek" mastarından, sülâsîsinden gelmiş bir kelime. Cehd etmek; "davranmak, gayret etmek, çalışmak" demek.

"Evladım! Cehd et de şu işi yap. Cehd et de filanca kimseye yetiş. Cehd et de sınıfını geç."

"Bir gayret sarf et, bir davran, bir hamle yap!" mânasına geliyor. Mücahede veya cihat ise bu cehd etmenin müşâreket sîgasıdır; "Karşılıklı cehd sarf edişmek" mânasına geliyor. Arapça'da bir fiili sülâsîsinden müfâale babına naklederseniz müşâreket mânası olur.

Mesela; katele "öldürdü" demek. Ama kâtele yukâtilu mukâteleten ve kıtâlen "Karşılıklı birbirlerini öldürmeye kalkıştılar, savaştılar, öldürüştüler." Türkçe'de biz hep –iş fiilini kullanıyoruz; "güreşmek, vuruşmak" gibi. Fiilin sonuna –iş takısını taktığımız zaman böyle oluyor. Araplar'da da mufâaleye getirdikleri zaman bu oluyor.

Câhede ne demek?

İki taraf birbirlerine karşı bir sa'y u gayret sarf ediyorlar, cehd sarf ediyorlar; buna mücâhede deniliyor. Mücâhede ve cihad ikisi aynı mânaya; bu fiilin iki mastarı var. Türkçe'de bir fiilin bir tek mastarı olur, Arapça'da çeşitli şekillerde pek çok mastarı olabilir. Mücâhede ve cehd ikisi aynı kökten câhedû fiilinin mastarıdır; "Karşılıklı cehd sarf etmek." demektir.

Demek ki bir düşman var, kâfir; bir de bu taraf var, mü'min. İkisi karşılıklı birbirlerine karşı cehd sarf edişiyorlar. Ama düşmanlar sadece kâfir değildir. Daha başka düşmanlar da vardır. Onları söyleyeceğiz. Bu kelimenin cehd kökünden geldiğini bastıra bastıra söylememizin, biraz zaman ayırmamızın sebebi şunun zihne yerleşmesidir; cihat demek "kılıçları, silahları alıp sadece düşmanla çarpışmak" demek değildir. Daha geniş bir kavram. İnsan Allah yolunda hangi sahada ter döküp cehd sarf ediyorsa o cihattır. Bunun delillerini hadîs-i şerîflerden göstereceğim. İlla ortada bir kılıç ve silah ve karşılıklı iki düşmanın vuruşması gerekmiyor. Buna da "cihat" deniliyor ama bunun dışında başka şeylere de cihat deniliyor.

Mesela hemen sıcağı sıcağına söyleyelim:

Efdalü'l-cihâdi kelimetü hakkın inde sultânin câir. "Cihadın en faziletlisi zalim bir hükümdarın huzurunda onun yüzüne karşı dobra dobra hak sözü söylemektir."

"Sen zalimsin! Bunu böyle yapma! İşin doğrusu şudur." diyebilmek. Kesilmekten, hapsedilmekten, ceza görmekten korkmuyor, hak sözü söylüyor; bu da cihat. Çünkü onun karşısında cehd sarf ediyor, bir efor sarf ediyor ve bu işi yapıyor. Kadın çocuk doğurmuş; emziriyor, bakıyor, sıkıntısını çekiyor, derdiyle zayıflıyor, iğne ipliğe dönüyor. Onunki de bir cihat. Daha başka çeşitlerini de yeri gelince söyleyeceğiz. Ama düşmanla silah silaha cephede çarpışmaya da cihat deniliyor. Cihat eden kimseye mücahit deniliyor.

Cihadın asıl maksadı; "Allah'ın rızasını kazanmak, Allah'ın dinini korumak, Allah'ın dinini yaymak" olduğu için sözün arkasına el-cihâdü fî-sebîlillâh fî-sebîlillâh da ekleniyor. Çünkü bazen Allah yolunda olmaz. Allah yolunda olmayınca da o hadis kitaplarında, âyetlerde bahsedilen sevapların hiç birisi kazanılmaz. Kazanılması için cihadın fî-sebîlillâh olması lazım. Allah yolunda, Allah uğrunda, Allah rızasını kazanmak için olması lazım.

İki ordu, askerler karşı karşıya gelmişse bu mânada yapılan çarpışmalara mukâtele veya kıtal de deniliyor.

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû kâtilü'l-lezîne yelûneküm mine'l-küffâr. "Ey iman edenler! Size komşu bulunan mıntıkalardaki kâfirlerle kıtal ediniz!" Ve'l-yecidû fîküm gılzah. "Sizden sertlik, haşinlik görsünler." Va'lemû enna'l-lâhe mea'l-muttekîn. "Bilin ki Allah muttakî kullarının yanındadır, onlarla beraberdir."

Onlarla savaşın. Sonra bir de mücadele kelimesi var; mücadele ve cidal. O da yine iştirak bildiren bir fiil; karşılıklı cedelleşmek. Cedelleşmeyi biz Türkçe'de "cebelleşmek" yapmışız. "Falanca adam filanca adamla cebelleşiyor." Halbuki aslı cedelleşmek.

"Sabah sabah benimle ne cedelleşip duruyorsun, ne uğraşıyorsun?" mânasına.

Cedel de mücadele, çekişmek demek. Sözle de olur "münakaşa" demek de olabilir. "Münazara, fikir çatışması çekişmesi" demek de olabilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de bir sûre de var; sûretü'l-Mücâdele, Mücâdele sûresi.

Tücâdilüke fî zevcihâ ve teştekî ila'l-lâh.

Zevcesini Resûlullah'a şikâyet eden bir kadından bahseden sûre olduğu için Sûretü'l-Mücâdele; Sûretü'l-Müddessir, Sûretü'l-Müzzemmil gibi. İçinde geçen bir kelimeden dolayı o ismi almış; onun için mücadele. "Mücadele eden kadın" mânasına harekenin esre olması uygundur. Ama o kadının da yaptığı netice itibariyle kocasıyla bir mücadele olduğundan; Sûretü'l-Mücâdile denilse de yanlış olmaz da daha doğru olanı tahmin ediyorum Sûretü'l-Mücâdele. Kocasıyla mücadele edip de;

"Ya Resûlallah! Gençliğinde benimle evlendi, benden istifade etti, gençliğimin baharını aldı, bitirdi. Şimdi ihtiyarladım; benimle bozuştu, bana talak verdi, benimle boşanıyor. Böyle şey olur mu!" diye kocasını Resûlullah'a şikâyet eden bir kadından dolayı o ismi almış.

Demek cidal sözle de olur, çekişme tarzında da olur, münazara tarzında da olur. Hatta münakaşa ilminin kanunlarını anlatan kitaplar vardır. Münazaranın usulünü anlatan kitaplar da vardır. Karşındakinin fikrini dinleyeceksin, ona karşı fikir söyleyeceksin, fikir münazarasında onu yeneceksin.

Buna ne derler?

İlm-i cedel; "Fikir bakımından karşı tarafla çekişme" "Hangi mantık usûlünü kullanacak ve karşı tarafı nasıl yenecek?" ilmi, ilm-i cedel.

"Gazâ" kelimesi kullanılıyor.

Gaza-i ekber eyleriz.

O da savaşmak demek. Savaşan kimseye "gazi" diyoruz. Biz Türkçe'de daha ziyade savaşa gidip de ölmeden geri dönene "gazi" diyoruz.

Ya şehit olursun ya gazi.

Osmanlı hükümdarlarından ilk birkaç tanesinin unvanı budur. "Osman Gazi" diyoruz. Doğrusu "Osman-ı Gazi, Orhan-ı Gazi"dir. Ya "Gazi Osman, Gazi Orhan" olmalı ya da Osman-ı Gazi, Abdulhamid Hân-ı Gazi'dir; doğrusu bu, "i" sesiyle bağlanmış olması lazım. Ama Osman Gazi, Orhan Gazi deniliyor. Türkçe'de sıfatı sona eklemeyiz, başa ekleriz. O bakımdan ya Gazi Osman, Osman-ı Gazi ya da Sultan-ı Gazi Osman, Ertuğrul-u Gazi demek gerekir.

Savaşmış gelmiş bir kimseye; "Gazanız mübarek olsun!" deriz.

"Çocukların, hanımların, dinleyenlerin hatırında kalır." diye bu gaza ve cihat meseleleri üzerine iki fıkra söyleyebilirim.

Bayram olmuş, II. Bayezid sarayda bayramlaşma töreninde tebrik için gelenleri kabul ediyor; büyük bir salon. Kendisi tahta oturmuş, geliyorlar, "Bayramınız mübarek olsun efendim!" diyorlar, töreye göre elini öpüyorlar. Sadrazam, komutanlar, vezirler yaşça büyük olsalar bile padişahın elini öpüyorlar. O da tahtında oturuyor. Hatibzâde Muhyiddin Efendi var. Fatih Sultan Mehmed Hân'ın yaptırmış olduğu Fatih'in çevresindeki o sahn-ı semanın en meşhur müderrislerinden. Hatibzâde Muhyiddin Efendi aslen Denizlili, Honaz kalesinden. Yanına bir iki talebesini alıp o da tebrikleşmeye gidiyor. Hoşuma giden bir hikâyedir bu. Muayede salonuna giriyor, padişah hemen ayağa kalkıyor. Muayede de ıyd kelimesinden geliyor, müşâreket ifade ediyor.

Muayede ne demek?

"Karşılıklı bayramlaşmak."

Padişah derhal ayağa kalkıyor."Oturayım da gelsin elimi öpsün." diye beklemiyor. O bu tarafa doğru yürürken, padişah da; "Hoş geldin hocam!" diyerek ona doğru yürüyor yani protokol derhal değişiyor. Sadrazama bile yapmadığı bir hürmet tavrı gösteriyor. Karşılaşıyorlar, musafaha ediyorlar. El öpmek yok; müsafaha ediyor, bayramını tebrik ediyor, ayrılıyor. Tabi töre dışında, muayede merasiminin dışında bir tavır. Yanındaki talebesi, çömezi, "danişmend" diyorlar -o zaman danişmend medreseye devam edip ilim öğreniyor. Farsça'da daniş "bilgi" demek, danişmend "bilgili, bilgili olma yoluna girmiş insan" demek- danişmendleri diyorlar ki;

"Yâ Üstaz! Bu bir gazi idi. Allah yolunda gaza ediyor, gazi. Gazilerin sultanı; sultânu'l-guzâti ve'l-mücâhidîn "gazilerin mücahidlerin sultanı" kendisi de gaza ediyor. Askerleri de hududa gelmişler, düşmanlarla savaşıyorlar. Allah yolunda cihat etmek çok sevaplı bir şey. Niye normal merasimin gereği olan el öpme işini yapmadın. Niye padişahın elini öpmedin?"

Talebe hocasına soruyor. Dönüyor;

"Evladım! rütbetü'l-ilmi a'le'r-rutebi. Hadîsi şeriflere göre: İlmin rütbesi, en yüksek rütbedir." diyor.

Padişah, sultan solda sıfır kalır. Sultan kim oluyor? İlim rütbesi en yüksek payedir.

"Benim onun sarayına tebrike gitmem ona şeref olarak yeter de artar bile." diyor. Aslında onun gelmesi lazım. Hatibzâde'nin bayramını tebrik etmeye padişahın gitmesi lazım.

"Benim onun sarayına gitmem ona şeref olarak yeter!" diyor.

Rütbetü'l-ilmi ale'r-ruteb.

"Hem gaza kelimesi geçti hem sultânü'l-guzâtı ve'l-mücâhidîn geçti hem de bir fıkradır hatırda kalsın." diye bunu söylemiş olduk.

Niye gaza var, niye cihat var? İster topla tüfekle savaşmak olsun ister öteki mânasıyla niye savaş var?

Bu ilk başta garip bir şey. İlâhî görevi olan, mânevî görevi olan, rûhânî bir kişinin savaşması. Peygamber bile savaşıyor. Savaşan bir peygamber. Bir İngilizce kitap okumuştum. Pakistanlı alimler yazmışlar; Profesees in the old books. Eski ilâhî kitaplarda -mesela İncil'de ve Tevrat'ta- istikbale ait ileride bir peygamber geleceğine dair haberleri toplamış. " Bir peygamber gelecek, ismi şu olacak, hayatı şöyle geçecek." diye âyetler var. Allah, Peygamber Efendimiz'i bildiriyor; Tevrat'ta bildirmiş, İncil'de bildirmiş. Bu bir gerçek; Tevrat ve İncil'de böyle cümleler. Hem Kur'ân-ı Kerîm böyle olduğunu bildiriyor hem Peygamber Efendimiz böyle olduğunu bildiriyor hem İslâm tarihi.

Peygamber Efendimiz; "Ben İbrahim aleyhisselam'ın duasıyım." buyuruyor. İbrahim aleyhisselam dua etti ya.

Levh-i mahfûza ismi yazılmış, bütün peygamberler de onu biliyorlar ve ümmetlerine bildiriyorlar. Bazı eski kitaplardaki mâlumatta şöyle anlatılıyor: Faran dağlarında, Mekke ve Mekke'nin etrafında; o civarda, oralarda yetişecek ve savaş yapacak. Kavmi onu asıl yurdundan çıkaracak ve o da kavmiyle savaş yapacak. Böyle peygamber görülmüş bir şey değil! Eski ümmetleri peygamberleri ezmişler. Mesela Zekeriya aleyhisselam'ı testereyle biçmişler, katletmişler.

Fe-lime taktülûne enbiyâallah. "Niçin Allah'ın peygamberlerini öldürdünüz be hey yahudiler, insafsızlar!" diye Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor. Peygamberler; Hz. İsa aleyhisselam ezâ görmüş, Musa aleyhisselam ezâ görmüş; firavundan vesaireden. Bu peygamber –bizim Peygamberimiz- cihat eden peygamber. Hem de peygamberlerin en üstünü hem de sâhib-i seyf ü ve'l-kalem.

Bir tarafta ilim, irfan bir tarafta kılıç; bu niye?

İslâm hayat dini olduğu için. İslâm realist bir din olduğu için. İslâm gerçekçi olduğu, meseleleri rasyonel, tabii, olması gereken şekilde çözen bir din olduğu için. Papazlar;

"Hırıstiyanlık'ta savaş yok." diyorlar. İncil'den aldıkları bir cümleden faydalanarak;

"Birisi sana bir tokat vurursa –sen de ona tokat vur demiyor- öteki yanağını da çevir bir de oraya vursun." diyor.

Sabır meselesi, affetmek meselesi, merhamet etmek meselesi; İslâm'da zirve. Çok yüksek derecede mevcut ama bir de savaş var.

Katoliklikte boşanmak yok; İslâm'da evlilik çok sevap ama boşanmak da var.

Neden?

Sen boşanmayı tıkarsan düdüklü tencerenin deliğini perçinle kapatmış gibi olursun.

Olur mu? Düdüklü tencerenin kapağına niye lastik yapıyorlar?

"Tazyik fazla olduğu zaman oradan çıksın tencere patlamasın." diye. Sen tencerenin her tarafını yekpare kapat. Deliğine de bir conta koy, alttan üstten vidayla sıkıştır; ocağın üstüne koy. Evi havaya uçurursun, evin tavanı gökyüzüne gider, bomba gibi olur. Düdüklü tencere çelik tencere gibi değil; altını ısıttıkça içindeki buhar tank olsa patlatır, kaç zırh olsa patlatır. O genleşmenin gücünü durduracak bir şey yoktur. Isıyı verdin de içi genleşti mi çare yok patlar. Onun için İslâm'da evlenmek var, sevap ama boşanmak da bir yol.

Ebğazü'l-halâli ila'l-lâhi et-talâku. "Allah'ın en sevmediği helal -hem helal hem sevmiyor- talaktır, boşanmadır."

Bir emniyet sübabı olarak var. Sevilen bir şey değil, makbul bir şey değil, istenen bir şey değil ama gerekebilir.

İslâm'da da ana durum böyledir. İslâm merhamet dinidir. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.

İrhemû men fi'l-ardı yerhamükum men fi's-semâ. "Siz yerdekilere merhamet edin de size de semadan merhamet gelsin."

Men lâ yerham lâ yürham. "Merhamet etmeyene merhamet yok."

Kişi ettiğini bulur, ektiğini biçer. İslâm merhamet dini, İslâm sulh dini.

Ve's-sulhu hayrun. "Anlaşmak, sulh yapmak daha hayırlıdır."

İslâm bunu böyle bildiriyor. Esas itibariyle İslâm sevgi dinidir, aşkullah muhabbetullah dinidir.

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû. "Ey iman edenler! Aklınızı başınıza derleyin, toplayın." Men yertedde minküm an dînihî. "Sizden biriniz dinini bırakıp da irtidat ederse dininden dönerse dönsün, kendisi kaybeder. 'Siz irtidat ettiniz, edeceksiniz, dinden döneceksiniz.' diye Allah'a bir zarar gelmez." Fe-sevfe ye'ti'l-lâhu bi-kavmin yuhibbühüm ve yuhibbûnehû. "Siz isterseniz dönün ama Allah ileride öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever ve o kavim de Allah'a âşıktır, Allah âşığıdır, âşık-ı sâdıklardır; onlar da Allah'ı sever."

"İleride böyle bir kavim getirecek. Onlar Allah yolunda cihat edecekler, kınayanın kınamasından korkmayacaklar ve İslâm için çalışacaklar. Siz isterseniz dininizden dönün, Allah'ın size ihtiyacı yok. İslâm, hâmîsiz himayesiz kalmayacak." mânasına âyet-i kerîme var. Demek ki Allah'ın sevdiği ve Allah'ı seven insanlar olacak.

Geçen gün bir soru münasebetiyle söz, Kehf sûresinden bir âyet-i kerîmeye gelmişti.

Bismillahirrahmanirrahim.

Va'sbir nefseke maa'l-lezîne yed'ûne rabbehüm bi'l-gadâti ve'l-aşiyyi yürîdûne vechehû ve lâ ta'du aynâke anhüm türîdü ziynete'l-hayâti'd-dünyâ. "Allah'ın zâtını, vechini özleyip isteyip gece gündüz ibadet ve taatle meşgul olan bazı kimseler var, sen onların yanında ol, onlarla beraber ol."

Allah celle celâlüh bazı Allah âşıklarının olduğunu, âşık-ı sâdıklar olduğunu bildiriyor. Allah'ı sevmek, İslâm'ın esası. Aşkullah, muhabbetullah, şevkullah yüzde yüz kesin, var olan bir şey.

"İslâm'da sevgi yoktur." diyenlerin yalanlarının ne kadar korkunç bir iftira olduğunu göstermek için bunları söylüyoruz, İslâm'ın sevgi dini olduğunu anlatıyoruz. Allah'ı sevmek var, Allah'ı sevince Allah ile ilgili şeyleri sevmek de var. İnsan bir şeyi sevdi mi her şeyiyle sever.

"Allah'ı seviyorum!"

Seviyorsan Resûl'ünü de seversin, kelamını da seversin, hükmünü de seversin, kaderini de seversin. Allah'ın her şeyini seversin; lütfunu da seversin kahrını da, kazasını da kaderini de, verişini de alışını da, hatta hayatı da seversin ölümü de.

Ölüm âsûde bir bahar ülkesidir bu dinde, ölüm bir düğün gecesidir, âşık-ı sâdıka şeb-i arûstur, gerdeğe girme gecesidi . Arus "s" ile yazılır, "z" ile olursa başka mânaya geliyor. Arûs "gelin" demek, şeb-i arûs "gelin gecesi" gelinin güvey ile buluştuğu gece.

Muhabbet-i Resûlullah da yüzde yüz var:

Kul in küntüm tuhibbûna'l-lâhe fe't-tebiûnî yuhbibkümü'l-lâh.

"Allah'ı seviyorum." diyorsunuz ama "Allah'ı seviyorsanız Resûlullah'a tâbi olun da Allah da sizi sevsin." Peygamber Efendimiz'in sahih bir hadîs-i şerîfi var, biliyoruz, ezberimizde olması lazım. "Hareketlerimiz ona göre ayarlansın." diye her fırsatta söylenen bir hadîs-i şerîf:

Ve'l-lezî nefsî bi-yedihî. "Canım, nefsim kudretinin elinde olan Allah'a and olsun ki:" Lâ tedhulü'l-cennete hattâ tü'minû. "İnanmadıkça cennete giremeyeceksiniz." Ve lâ tü'minû hattâ tehâbbû. "Birbirinizi sevmedikçe de mü'min olamayacaksınız. Cennete de giremezsiniz."

"Birbirinizi seveceksiniz." demek. Tabi bu, mü'minin mü'mini sevmesinin ispatı. Bir de Peygamber Efendimiz yine sahih hadîs-i şerîflerle şöyle buyuruyor:

Lâ yü'minü ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve'n-nâsi ecmaîn. "Sizin yanınızda ben, -Resûlullah- babasından da, evladından da ve bütün diğer insanlardan da daha yakın, sevgili olmadıkça o kimse hakiki mü'min olamaz."

"Mü'min olamaz." diyor da mü'mindir; Allah diyor, lâ ilâhe illallah diyor ama olmaz işte. "Kâmil mü'min olamaz!" O bakımdan.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allah sevgisi var mı?

Dinimizde çok kuvvetlidir.

Resûlullah sevgisi var mı?

Çok önemli, o kadar önemli ki babasından bile çok sevecek. Fidâke ebî ve ümmi yâ Resûllallah! diyecek.

Mü'minin mü'mini sevmesi var mı?

Var. Çünkü "Gerçek müslüman olamazsınız, cennete giremezsiniz." diye bir hadîs-i şerîf var. İslâm sevgi dini, bütün insanlara karşı. Yaratılanı hoş görmek yaratandan ötürü; sevmek, acımak. İnsanları bir tarafa bırak, hayvanlara merhamet etmek! Kanadı kırık kuşların kanadını tedavi etmek, uçamayan kuşlara vakıflar tayin etmek, serçeler için evcikler yapmak, evlerin köşesinde köşkçükler yapmak, caminin önünde güvercinlere yem atmak vesaire. Hayvan sevgisi var.

Bütün yaratıklara, can taşıyan bütün yaratıklara karşı sevgi var da niye cihat var?

Realist din, gerçekçi din olduğu için var.

Peygamber Efendimiz işe elinde kılıçla başlamadı. Akrabasını toplayıp;

"Ey insanlar! Benim sözüme güvenir misiniz? Ben nasıl bir insanım? Bir söz söylersem inanır mısınız? 'Şu dağın arkasında düşman ordusu var, şimdi bu tarafa çıkıp gelecek.' desem tedbir alır mısınız? Bana güvenir misiniz?" dedi.

"Güveniriz. Sen Muhammed el-Emîn'sin, sen doğru söylersin. Yanlış yapmazsın. Paralarımızı sana emanet ederiz, sözün doğrudur. Senden hiçbir kötü hal görmedik." dediler.

"Öyle ise size söylüyorum; putları bırakın, Allah'a iman edin, ehl-i tevhîd olun, lâ ilâhe illallah deyin! Ben Allah'ın peygamberiyim, Allah beni görevlendirdi. Eğer böyle yapmazsanız, imana gelmezseniz âhirette büyük azaba uğrarsınız, feci durumlara düşersiniz. Bak şimdiden söylüyorum, cehennem azabı var." dedi, işe böyle başladı.

"Yâ Muhammed! Bizi bunun için mi topladın? Amma saçma iş." dediler. Bazıları ukalalık ettiler, dağıldılar.

O kendi kendine ibadet ederken ezâ cefâ ettiler, ibadetine tasallut ettiler, secde ettiği yeri kirlettiler, başına işkembe koymaya kalktılar. Müslüman olanlara işkence etmeye, bazılarını işkence ederek öldürmeye başladılar. Ammar ailesini; Sümeyye hatunu, Ammar b. Yasir'i şehit ettiler -rahmetullahi aleyhim ecmain-.

Tecavüz nereden başladı?

Müşriklerden başladı.

Zulüm nereden başladı?

Kâfirlerden başladı. Hatta o kadar ki bunlar sadece "Rabbim Allah!" diyor diye "Hayır! O inancı bırak, putlarımıza inan!" diyerek bir Habeşli'ye işkence ediyorlardı. O da "Ehad Ehad Allah tektir, birdir." diye söylüyor. Onlar da işkencelerine, ezâ ve cefâ etmeye devam ediyorlardı. Sonunda Peygamber Efendimiz'i öldürmeye kalktılar. Kendi anasının babasının memleketinden, yurdundan çıkardılar; dedesinin devletin başkanı olduğu şehirde yaşayamadı. Taif'e gitti, taş attılar, dizlerini yaraladılar, yüzü gözü ayakları kan ter içinde bir bağ evine sığındı. Sonunda "Bunu öldürelim." dediler. "Tek başımıza öldürürsek kabilesi kan davası yapar, hep birlikte öldürelim." diye de karar aldılar. "Her kabileden bir tane yiğit delikanlı çıksın, hepsi birden karambole getirsinler, linç etsinler. Kureyş hepimizle de kavga edemez ya, bu işi yutar gider, diyetini de veririz." dediler. Efendimiz hicret etti.

Görülüyor ki İslâm mütecaviz değil ama kâfirler mütecaviz. Şimdi de öyle, şu sırada da öyle. Dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Müslüman, bıçak kemiğe dayanmadıkça bir şey yapmaz. Çifte standart, zulüm, istismar, ezâ cefâ karşı taraftan. Ondan sonra, "Müslüman niye cihat ediyor? derler. "Bir yanağına çat diye tokat vurunca öbür yanağını da çevirsin." isterler. Çevirmesine çevirir ama onunla da durmuyorlar ki. Onun için eşiddâü ale'l-küffâri ruhamâü beynehüm.

İslâm realist bir dindir. Onun için mü'minlere karşı merhametlidir ama azgın olan kâfire de sadece taviz vermekle bu işin olmayacağını bildiğinden, haddini bildirmek gerektiğinden cihat da farzdır. Yeri geldiği zaman cihat da gereklidir buna da kimse itiraz edemez. Zaten bunun dışında bir yaşam tarzı da dünyada hiçbir yerde görmemişiz; ne hırıstiyanlarda ne de yahudilerde. Yahudiler yıllar yılı "mazlum olduk, ezildik" dediler ama şimdi zalimliği kendileri yapıyorlar. Tarih boyunca yaptıkları gibi ellerine geçirdiler mi her türlü zulmü yapıyorlar. Hıristiyanlar "Bir yanağına tokadı yedin mi diğer yanağını da çevir." diyorlar ama Afrika'yı talan eden, köyleri basan, esir alan Amerika'daki Kızılderililere, zencilere köpek diye hitap ederek tarlalarda çalıştıran kendileri. Dünyanın her bir yanını kana, ateşe veren kendileri; medeniyetleri yok eden, kıtaları istilâ eden, Kızılderililer'in kökünü kazımaya çalışan, Avustralya'daki Aborjinler'i mahveden kendileri. Afrika'daki büyük medeniyetleri silip süpüren, izlerini yok eden, katliam eden kendileri. Atom bombalarını çıkaran kendileri. Büyük cihan savaşlarını çıkaran kendileri.

Kimi aldatıyorsun, kimi kandırıyorsun, kimi uyutuyorsun?

Bu ne perhiz be ne lahana turşusu!

Reklam ve propagandaları kuvvetli olduğu için bilinmiyor. Lafa gelince sevgi, kardeşlik, medeniyet, insan hakları vesaire.

Yalan! Çünkü suçları daha büyük, bildikleri halde yapmıyorlar hainler!

Bilmeyen, dağdan inme insanlar olsalar da öyle yapsalar tamam. "Dağdan inme, bir şey görmemiş ki medeniyet görmemiş ki." dersin, hoş görürsün. Medeniyetin âlâsını biliyorlar; tilki gibi, domuz gibi biliyorlar ama yapmıyorlar. Demek ki suçları daha büyük. Tabi o zaman cihat farz. O zaman cihat etmek gerekiyor. Gerekmiştir, gerekiyor, gerekecek; hiç şüphe yok. Kıyamete kadar böyle olacak. Kıyamete kadar Allah'ın dinini tutan bir mert zümre mevcut olacak. Kıyamete kadar da bu hücumlar devam edecek. Allah'ın imtihanı; her yerde her devirde oluyor. Müslümanlar büyük imparatorluklar kurdukları zaman da bu savaşlar vardı, Osmanlı Devlet-i Aliyyesi dimdik ayaktayken de bu savaşlar oluyordu. Şimdi de oluyor, ileride de olacak, çünkü imtihan. Bir mü'min dağın başına gitse, bir kovuğun içine girse Allah orada onu taciz edecek birisini gönderir.

Neden?

İmtihan dünyası olduğu için. Bunlardan bilir ki müslüman imtihandadır. Yılmaz ve çalışmasına fütur getirmez. Cihat onun için var, tarih boyunca böyle olmuştur.

Üzine li'l-lezîne yukâtilûne bi-ennehüm zulimû. "Kendilerine savaş açılmış olan mü'minlere mukabele etmeye izin verildi. Çünkü çok zulme uğruyorlar, mazlum durumdalar." diye âyet-i kerîmede bunun için müsaade verildiği bildiriliyor. Müslüman aslında para pul, servet zenginlik için "fütuhat olsun, kıtalar ele geçsin, servet olsun" diye veya kini için savaşmaz. Çünkü dünya onun asıl yurdu değildir ve mü'minin kalbinde dünya sevgisi yoktur, kalbinde dünya sevgisine yer yoktur, olmaması gerekir.

Hubbü'd-dünyâ re'sü külli hatîetin. "Dünya sevgisi bütün hataların başıdır."

Ve buğzu'd-dünyâ re'sü külli fadîletin. "Her faziletin başı da dünyayı sevmemektir, dünyaya buğzetmektir."

Zorbaların karşısında durmak gerektiğinden, adaletin yerine getirilmesi gerektiğinden cihat vardır.

Elhamdülillah ki cihat vardır. O da Allah'ın bir nimetidir. O da Hakk'ın, hakimiyetin yeryüzüne yerleşmesi, zulmün kalkması için yapılan bir çeşit faaliyettir. O da bir sevgi faaliyetidir. Cihat bir sevgi faaliyetidir çünkü mazluma yardım ediliyor. Cihat bir sevgi faaliyetidir çünkü hak ve hakikatin yerini bulmasına gayret ediliyor. Mü'minin düşmanları çoktur. Bunu âyet-i kerîmelerle, hadîs-i şerîflerle biliyoruz. Çok net olarak "düşman" diye vasıflandırılmış olan şeytan vardır. Çok net olarak biliyoruz ki şeytan bizim düşmanımızdır; bu mâlum.

İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fe'ttehizûhü adüvvâ. "Hiç şüphe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman belleyin." buyruluyor.

Şeytanın düşman olduğunu bilerek onunla savaşmak lazım gelir. Sonra insanın en azılı düşmanı kendisidir, nefsidir.

Adüvveki nefsike'l-letî beyne cenbeyk. "Senin en azılı düşmanın, en şiddetli düşmanın, şu iki yanının içinde olan yani sağının solunun arasında yer alan nefsindir."

Sen, hedefin ta kendisi, on ikinin ta kendisi, sen kendinin düşmanısın.

"İçindeki nefsin senin en büyük düşmanındır." deniliyor. Tabi nefis görünmüyor, şeytan görünmüyor. Dürtüklemelerini, içeriden kışkırtmalarını biliyoruz; hissediyoruz. Şeytan bizi kışkırtıyor, nefis bizi kışkırtıyor. "Adam öldür, hırsızlık yap, arsızlık yap, yüzsüzlük yap, günah işle." vesaire içeriden bir takım emirler geliyor; rahmânî olmadığı belli.

İşte onlar şeytandan ve nefisten.

Hangisi şeytandan, hangisi nefisten? İçeriden gelen dürtüklemeler, kışkırtmalar, tahrikler, emirler, fitne fesat arzuları, duyguları nereden?

Eğer ısrarla aynı şekilde geliyorsa nefistendir. "Ya yemek yiyeceğim, karnım acıktı, ne olur!" İçeriden boyuna yemek istiyor, beş dakika, on dakika, yirmi dakika hep devam ediyor. Nefis acıktı, yemek istiyor. Bir şeyin üzerinde ısrarla duruyorsa nefistendir. Çünkü nefis aptaldır ve inatçıdır. Değişmez, gabîdir, dönmez, çevik değildir, hantaldır, aynı şey üzerinde ısrar eder.

"Uyku uyumak istiyorum, uyku uyumak istiyorum."

İllallah!

"Yemek istiyorum, yemek istiyorum."

"Yar bana bir eğlence, yar bana bir eğlence!"

"İçki içmek istiyorum, içki içmek istiyorum."

Ateş bacayı sarar gibi adam illa içki içecek, içemeden duramaz. Meyhanenin kapısından geçerken sanki mıknatıs toplu iğneyi çekiyor gibi kapılır, gider. Kendini meyhanenin içinde bulur. Neden? Nefis bir şeyi tutturdu mu, kancayı taktı mı bırakmaz. Israrla ister. İnatçı bir çocuk gibidir. Çocuğun ağlayıp da illa şunu isterim, şu şekeri isterim diye tepindiği gibidir, verinceye kadar ağlar.

Eğer oyundan oyuna geçiyorsa şeytandır. Çünkü şeytan kurnazdır, hilebazdır. Ta ezelden beri bu işi yaptığı için tam profesyoneldir ve oyundan oyuna geçer. Nasıl geçer? Kitaplar bir misal yazıyor. Mesela maksadı günah işletmek olduğu için günahın hangisi olursa olsun onu işlettirse memnun olur ama en feci günaha düşürmekten daha çok memnun olur.

Sabahları büyük şeytan öbür şeytanları etrafına toplarmış; "Akşamleyin en güzel, en âlâ, en kötü şeytanlığı yapanın başına taç giydireceğim." dermiş.

Hadi yallah vazife başına dağılın bakalım! Sanki çete reisi mafyasını etrafına salıyor gibi bütün şeytanlar dağılırmış. Sonra rapor alıyor;

"Falanca insanı kandırdım." diyor, "Başına taç giydirsin." diye bekliyor ama yok.

Sen ne yaptın?

"Bugün falanca insanı şu günaha sürükledim, bu hataya sürükledim, şu edepsizliği yaptırdım, bu edepsizliği yaptırdım."

Değil, değil, değil! En son avenesinden bir tanesine sorarmış;

"Sen ne yaptın?

Karı kocanın arasına girdim; bir onu kışkırttım bir bunu kışkırttım, bir onu körükledim bir bunu körükledim. Nihayet birbirleriyle darılttım ve boşattırdım, yuvayı yıktım.

"Tamam! Aradığım sensin. Gel bakalım. Başına şeytanlık tâcını takalım." der, tâcı ona giydirirmiş.

Şeytanın oyunları hileleri çok, her şeyi yapar. En hoşuna giden ara bozmaktır. Karı kocanın arasını bozmak, arkadaşların arasını bozmak, fitne fesat, nifak çıkarmak. Taktik değiştirir. Bir şeyle yıkamayacağını anlayınca öbür taraftan yıkmaya çalışır.

Kişiye gelir der ki;

"Namaz kılma!"

"Yok, kılmam lazım. Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de 'namaz kılın' buyuruyor." der, kılmam lazım diye direnir.

"Kılma! Bak kar yağdı, şimdi sular buz gibidir, derin çatlar alimallah, üşürsün zangır zangır titrersin. Çoraplarını çıkaracaksın, ayakların ıslanacak, havlu yok, evdeki gibi sıcak su yok, kılma!"

"Yok, kılacağım."

"Elbisenin ütüsü bozulur, öğleden sonra bir yere gideceksin."

Değiştiriyor. Maksat namaz kıldırmamak. Onun için soğuğu gösterir, ütünün bozulmasını gösterir, başka bir şey gösterir.

"Kılacağım! Allah'ın emri. Ütü de bozulsa kılacağım, hava soğuk da olsa kılacağım."

"Tamam, tamam pekala. Madem kılacaksın o zaman hızlı hızlı çarçabuk kıl. Yetişeceğin yere çarçabuk yetiş."

"Yok, niye hızlı kılacakmışım? Namazın vakar içinde, sekîne içinde kılınması lazım; ben şuurlu bir tarzda kılarım, öyle aceleye getirmem. Çünkü namaz paldır küldür kılındı mı sevap olmuyor. İnsan namaz kılmamış gibi oluyor. İbadette acele makbul bir şey değil. Usulünce kılacağım."

"Mâşaallah! Çok iyiymişsin, akıllıymışsın. Pekâlâ, o zaman şöyle halkın karşısında, görünen bir yerde, özene bezene namazını kıl da herkes nasıl huşu ve huzur içinde namaz kılındığını sende bir görsünler, halka ibret olsun."

Şimdi de riyaya düşürmek istiyor. Onu da atlatırsa "Ben gösteriş ve riyayı sevmem." derse "Doğru, tamam gösteriş olmasın. O zaman evde kıl." der. Cemaat sevabından vazgeçirecek. Çünkü camide 27 kat sevap.

"Yok, camide kılmam lazım." deyince bir başka oyuna geçer. Bir namaz işinde kırk tane kılığa girer. Eğer böyle içindeki günaha doğru meyil veya sevabı kaçırma şekli oyundan oyuna geçiyorsa bu şeytandandır.

Şeytan insanın düşmanı; nefsi, hevâ-i nefsi düşmanı. İnsan nefsinin arzularının rüzgârına kapıldı mı fırtına gibi, kasırga gibi yerden yere çalar. Dünya, düşmanı. Şu dünya; maddesiyle, güzelliğiyle, manzarasıyla, plajıyla, gazinosuyla, boğazdaki eğlence yerleriyle, lüks lokantalarıyla, barlarıyla, pavyonlarıyla düşman.

Neden?

Çünkü tuzak; çeşitli şekillerde insanı Allah'ın rızasından ayırıyor.

Sonra kâfir düşman, biliyoruz; istila etmek ister, esir etmek ister, öldürmek ister. İşte duyuyoruz; Hindistan'da Assan eyaletinde Hindular müslüman kardeşlerimize saldırmışlar, beş bin kişiyi öldürmüşler. Seylan'da, Tamil gerillaları saldırmışlar, şu kadar müslümanı camide öldürmüşler. Kâfir saldırır. Keşmir'de Hindular müslümanların üzerine ateş açtı şu kadar insanı öldürdü. Azerbaycan'da Ermeniler köyleri bastılar, şöyle zulümler yaptılar. Kıbrıs'ta köyü bastılar, şu kadar insanı öldürdüler.

Kâfir düşman, sonra münafık düşman; dışı mü'min içi kâfir. Müslümanların arasında yaşıyor, sinmiş ama müslümanları sevmiyor, fırsat kolluyor ve fırsatını bulduğu zaman o da zarar verecek. O da münafık. O da bir düşman. İnsan şeytanla cihat edecek. Nefisle cihat edecek; bu cihadın en büyüğü. Kâfirle cihat edecek.

Hadîs-i şerîfe göre bir tanesi de hasetçi müslüman.

Mü'minün yahsüdühû. Hased eden. Düşman yani kâfirler yetmiyormuş gibi başka düşmanlar yetmiyormuş gibi "Müslümanlar birbirlerinin hasmıdır, hasetçisidir." Çekişirler uğraşırlar; öbür taraftan atı alan Üsküdar'ı geçer, öteye gider. Müslümanlar hâlâ çekişmede. Cezayir Tunus'la ihtilaftadır. Mısır Libya ile ihtilaftadır, Suudi Arabistan Yemen'le ihtilaftadır, Kuzey Yemen Güney Yemen'le ihtilaftadır, Irak Kuveyt'e saldırır, İran'a saldırır şöyle böyle... Mü'min mü'mine yetiyor artıyor. O da Allah ıslah etsin, çeşitli şeyler. İşte bunların her birisiyle uğraşmak gerekiyor. Bu uğraşmak cihat oluyor. Sadece düşmanla, kâfirle uğraşmak değil her çeşidiyle uğraşmak. Nefisle uğraşmak cihadın en büyüğü oluyor.

Onun hadîs-i şerîfini hep duymuşsunuzdur ki: Savaştan dönüp Medine'ye geldikleri esnada Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hazretleri; "Şimdi küçük cihattan büyük cihada, kişinin nefsiyle cihadına dönüyoruz." buyurduğunu biliyoruz. Bu hususta sahih hadîs-i şerîfler vardır.

Hadîs-i şerîfler vardır. Cidde'de bir Arap doktor bana;

"Yâ üstad! Acaba müslümanları uyuşturmak için mi tasavvufu aralarına sokuyorlar? 'Kâfirlerle çarpışılmasın diye mi en büyük cihat nefisle cihatmış.' diyorlar. Bu hadîs-i şerîfler yanlış olmasın." diye bir laf söyledi.

"Öyle şey olur mu?" dedim, hadîs-i şerîfleri söyledim. Kendisi Arap ama hadislerden şüphe ediyor; onun için okuyorum.

Fudayl radıyallahu anh'ten Tirmizî rivayet etmiş. "Hasen hadis." diyor.

el-Mücâhidü men câhede nefsehû fî zâti'l-lâh. "Mücahit Allahu Teâlâ hazretlerinin zâtı yolunda, O'nun uğrunda, Allah uğrunda, Allah için nefsiyle cihat edendir."

Ortada düşman yok. Nefsi var, nefsiyle cihat ediyor; mücahit budur. Sonra Ebû Zer hazretlerinden başka bir rivayet var:

Efdalü'l-cihâdi en yücâhede'r-racülü nefsehû ve hevâhü. "Cihadın en faziletlisi, kişinin kendi nefsiyle ve hevasıyla, içindeki arzular, istekler ve ihtiraslarla uğraşmasıdır."

Demek ki o doktorun endişeleri yersiz. Tasavvuf uyuşturucu bir meslek değildir. "Kültür, medeniyet, insan hakları" diye müslümanları asıl başkaları uyutuyor. Kimin uyuttuğunu Allah daha iyi biliyor.

Tarih boyunca en büyük mücahitlerin hepsi mutasavvıftır; erbâb-ı tasavvuf arasından, meşâyih-i kirâmın içinden çıkmıştır. Bizim Kübreviyye tarikatimizin pîri Necmeddin-i Kübrâ Efendimiz Hive'de, Harezm'de Moğollar'ın karşısında cihat ederken şehit olmuştur. Kafkas kahramanları Şeyh Şamiller bizim Nakşibendî tarikatinin Kafkasya'daki mücahitleridir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sultanlarla nasıl cedelleştiğini, hapislere girdiğini herkes bilir. Müslümanların başındaki bu evliyâullahın, şeyhlerin müritlerini alarak beraberce seferlere, gazalara gittiklerini ve düşmanlarla çarpıştıklarını herkes bilir. Gümüşhaneli [Ahmed Ziyaeddin] hazretlerinin Ruslarla cihadını millet biliyor.

Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri rüya görmüş. Ertesi gün bir ihvanına;

"Rüyada cihat etmem emir olundu. Tabi kendisi yaşlı. Kılıçları, kalkanları, zırhları, okları hazırlamaya başlayalım." diyor.

O yaşlı ihvanı;

"Efendi Hazretleri! Siz zaten cihâd-ı ekber ediyorsunuz. Nefisle mücadele en büyük cihattır. Rüya ona yorulsa." diyor.

"Hayır! Benim anlayışıma göre gerçekten savaşa gitmemiz gerekiyor. Rüyadan çıkardığım mâna odur. Kılıçları hazırlayalım." diyor.

Hazırlığa girişiyorlar. Demirci dervişler, müritler, demir kılıçlar yapmaya başlıyorlar; oklar hazırlanıyor, savaş malzemeleri hazırlanıyor. Aylarca çalışıyorlar. Öbür taraftan Padişah hazretleri, Nemçe kralı, Avusturya kralıyla savaş yapmaya karar vermiş, kendisi de savaşa gidecek. Kanûnî'den sonra padişahlar savaşa çıkmıyorlar, komutan gönderiyorlar ama bu padişah çıkmaya karar vermiş "Evliyâullah-ı kirâmı da toplayalım, savaşa öyle gidelim." diyor. Tabi kazanmasını garanti etmek istiyor. İstanbul'dan Sivas'a haber gönderiyor. Haberci, ulak doludizgin geliyor;

"Padişah hazretlerinin fermanı, selamı ve hürmetleri vardır, sizi Nemçe kralıyla yapılacak savaşa davet ediyor." diyor. O da;

"Biz zaten kaç aydır hazırlanıyorduk, rüya görmüştük." diyor.

Ulak bu haberi İstanbul'a getirdiği zaman padişah dehşetli seviniyor, "Bu da bir hayra alamettir." diyor. Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri Sivas'tan kalkıyor, İstanbul'a doğru yola çıkıyor.

İzmit'e kadar yaklaşmışken Üsküdar'dan Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî hazretleri ihvanıyla İzmit'e kadar onu karşılamaya geliyor. Üç merhale, üç günlük yola İzmit şehrine kadar karşılamaya geliyor. Oradan İstanbul'a geliyor, nihayet savaşa gidiyorlar. Haçova meydan savaşı kazanılıyor. O orduyla Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri ve Tâcü't-tevârih sahibi Hoca Sâdeddin Efendi ve büyük evliyâullahın, hocaların ve şeyhlerin o savaşın kazanılmasında kati tesiri oluyor. Ordu bozulduğu sırada Padişah kaçacak duruma geliyor; onlar diretiyorlar ve savaşı kazanıyorlar.

Onun için o bir iftiradır. Erbâb-ı tasavvufun uyuşuk olduğu, tekkelerde miskin miskin durduğu bir safsatadır, yalanın ta kendisidir!

Cihadın faziletine dair hadîs-i şerîfler var ama "Cihadın sadece düşmanla savaşmak olmadığına dair misaller var." demiştim. Mesela "Kadının çocuğunu yetiştirmesi cihattır." "Alimin zalim hükümdar karşısında hak söz söylemesi cihattır."

Bu konuda bir başka hadîs-i şerîf okuyayım:

Leyse'l-cihâdü en-yadribe'r-racülü bi-seyfihî fî sebîlillâhi inneme'l-cihadü min âli vâlideyhi ve âli veledihî fe-hüve fî cihâdi ve min âli nefsihî yekfühâ ani'n-nâsi fe-hüve fî cihâd.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz birkaç misalle şöyle buyurmuş:

Leyse'l-cihâdü en yadribe'r-racülü bi-seyfihî fî sebîlillah. "Adamın kılıcıyla vurması, Allah yolunda cihat değildir."

Çekmiş kılıcı; "ya Allah!" deyip sağa sola savuruyor, bu cihat değildir.

İnneme'l-cihadü. "Cihat ancak" Min âli vâlideyhi. "Ana babasının ihtiyaçlarını görüp gözetip onlara bakmaktır." Ve âli veledihî. "Çoluk çocuğuna bakmaktır." Fe-hüve fî cihâdi. "O cihat içindedir, cihat etmektedir." Ve min âli nefsihî. "Kim nefsini geçindirmek için onların nafakasını temin için çalışıyorsa" Yekfühâ ani'n-nâsi. "İnsanlardan kendisini çekmek, korumak için muhtaç olmamak için insanlara yük olmamak için çalışıyorsa" Fe-hüve fî cihâd. "O da bir cihat içindedir."

Demek ki zamana ve şartlara göre cihat sevabı muhtelif fiillerden alınabiliyor. Düşman kapıya dayandığı zaman herkes silaha sarılır, çarpışır ama Efendimiz anne babası varsa onlara bakmayı tavsiye etmiştir. Ashâb-ı kirâmdan birisi;

"Yâ Resûlallah! Eğer kabul ederseniz ben cihada katılmak istiyorum, sefere çıkmak istiyorum. Beni bir müfrezeyle bir seriyyeyle gönderin veyahut gideyim, orduda çarpışayım." diyor.

Seriyye; "geceleyin gizlice sefere çıkan kuvvet" demek, müfreze de "bir birlikten ifraz edilmiş, çıkarılmış bir grup asker" demek. Efendimiz;

"Senin annen baban var mı?" diye soruyor.

"Var." deyince;

"Onlara kim bakacak?" diyor.

"Kimseleri yok ama işte Allah Kerîm." diyor. Efendimiz;

"Hayır! Sen onlara bak, o senin cihadın." buyuruyor.

Mesela bir insan cihat etmek istiyor. Peygamber Efendimiz ona soruyor;

"Haccettin mi?"

"Etmedim." diyorsa ona;

"Tamam, sen haccet." diyor.

Haccetmeyen kimsenin haccetmesi cihattan daha üstün oluyor. Haccetmişse bir daha haccetmesi yerine cihat etmesi daha üstün oluyor. Buna benzer çeşitli incelikler var.

Cihadın sevabıyla ilgili hadîs-i şerîfler çok. Bunlardan birkaç tanesini söyleyeyim;

Sâatün fî sebîlillâhi hayrun min hamsîne haccetin. "Allah yolunda -bir miktar- bir saat cihat etmek 50 kez haccetmekten daha hayırlıdır."

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş. Diğer bir hadîs-i şerîf:

es-Salâtü imâdü'l-îmân ve'l-cihâdü senâmü'l-ameli ve'z-zekâtü tüsbitu zâlike. "Namaz imanın direğidir, cihat da amelin zirvesidir. -Müslüman âmâl-i sâlihayla meşgul olur, çeşit çeşit işler yapar- cihat bunun en yükseklerinden birisidir." Ve'z-zekâtü tüsbitu zâlike. "Zekât da bunu sabitleştirir."

Hepsini yapmak lazım; namaz da lazım, zekât da lazım ama "Cihat yüksek bir ameldir." diye bu hadîs-i şerîften anlaşılıyor.

Li-külli ümmetin rahbâniyyetün. "Her ümmetin bir ruhbanlığı vardır." Ve rahbâniyyetü hâzihi'l-ümmeti el-cihâdü fi sebilillah. "Bu ümmetin yani Ümmeti Muhammed'in ruhbanlığı da Allah yolunda cihat etmektir."

Ruhbanlık ne demek?

Rahbâniyye "r" harfi üstünlü olarak kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de de hadîs-i şerîfte de geçen bir kelime. Ruhbanlık ne demek? Rehebe "korkmak" demek. Rahip "korkan" demek.

Neden korkuyor?

Allah'tan korkuyor, günahtan korkuyor, bir kenara çekiliyor. Rahip, dağın başına gidiyor, mağaraya giriyor, ibadetle meşgul oluyor.

Neden?

Korktuğu için. "İnsanlara karışırsam, günahlara dalarsam, Allah'ın cezasına uğrarsam" diye terk ediyor, manastıra çekiliyor, mağaraya çekiliyor. Bir tenha yere gidiyor; ağaç kovuğunda, şurada burada ibadet ediyor. Eski ümmetlerde böyle kimseler varmış.

Bursa'nın karşısında iki hörgüçlü bir dağ varmış, Selmânü'l-Fârisî gelmiş, orada bir müddet bir rahibin yanında bulunmuş. Dağın tepelerinde, tenha yerlerde ibadet ederlermiş.

Peygamber Efendimiz;

"Bu ümmetin ruhbanlığı Allah yolunda cihattır." diyor. Kenara çekilmek, inzivâya çekilmek yerine Allah yolunda savaşmayı tavsiye ediyor. Bu konuda başka bir hadîs-i şerîfte de;

"Her ümmetin seyahati vardır; benim ümmetimin seyahati Allah yolunda cihattır. Her ümmetin ruhbanlığı vardır; benim ümmetimin ruhbanlığı düşmanın ensesinde gözetleme yapmaktır."

er-Ribâtu fî nuhûri'l-adüvvi. O da cihadın bir bölümüdür. "Ribat, râbıtlık yapmak, hudut kalesinde asker olarak beklemek ve düşmanın gelmesine karşı nöbetçilik etmek de cihadın bir bölümüdür."

Eski insanlar kemâle ermek için seyahat ederlermiş.

"Benim ümmetimin seyahati, -kemâlâta ermek için yapılan seyahat- cihattır."

Çıkınlarını torbalarını alırlarmış, Allah yolunda "Ya Allah!" deyip seyahate çıkarlarmış. Bu, dervişlerde de var. Seyahat etmek olgunlaştırdığı için bizim Nakşî tarikatinde de "sefer der vatan" prensibi vardır. "Kendi vatanının içinde sen o mânevî seferini yap, kemâlâtını sağla." diye büyüklerimiz nasihat etmişler.

Bir başka hadîs i şerîf:

el-Mücâhidü fî sebîlillahi madmûnün ale'l-lâh. "Allah yolunda cihat eden kimseye Allah şunu garanti eder." İmmâ en yekfitehû ilâ mağfiretihî ve rahmetihî. "Ya onu mağfiretine, rahmetine erdirir; adam gaza eder, şehit olur, Allah'ın rahmetine erer, cenneti bulur." Ve immâ en yerciahû bi-ecrin ve ganîmetin. "Yahut da sevapla, sâlimen, gâliben, ganimetler de elde etmiş olarak döndürür."

"Allah, yolunda cihat eden kimseye bu ikisinden birisini garanti etmiştir; ya ölecek şehit olacak, Allah'ın rahmetine, mağfiretine erecektir ya da hem sevap kazanmış hem de ganimet kazanmış olarak geri dönecektir.

Ve meselü'l-mücâhidi fîsebilillâh. "Allah yolunda cihat eden kimsenin misali" Ke-meseli sâimi'l-kâimi'l-lezî lâ yeftüru hattâ yercia. "Mücahit, seyahate çıkmasından evine dönünceye kadar gece gündüz hiç durmadan namaz kılan, ibadet eden, oruç tutan insan kadar sevap alır."

Duası makbul insanlardan birisi de gazidir. Evinden çıkıp dönünceye kadar duası makbul olan bazı insanlar vardır. Mesela hacının duası makbuldür, hac ve umre yapanın duası makbuldür, gazinin duası makbuldür. Yola çıktığından dönünceye kadar kendisi için başkası için yaptığı dualar makbul oluyor. Allah yolunda at beslemek, ok yapmak, silah yapmak da çok sevaplıdır. Öyle sevaplıdır ki Peygamber Efendimiz; "Allah, bir ok sebebiyle üç kişiyi cennete sokar." Diyor.

İnna'l-lâhe azze ve celle li-yüdhilü bi'sehmi'l-vâhidi'l-cennete selâseten. "Allah bir oktan dolayı üç kimseyi cennete sokar." Sâniahû. "Oku imal eden kimse, sanatkâr, usta. Onu cennete sokar." Muhtesiben bihî. "Bunu Allah rızası için yapıyorsa" "Allah rızası için oku imal edeni cennete sokar." Ve'l-muîni bihî. "Yapana yardımcı olanı da cennete sokar."

Kendisi usta değil, yapmıyor ama yapılışına yardım ediyor.

Nasıl yardım ediyor?

Ya ustaya çıraklık, kalfalık ederek yardım ediyor ya da mâlî destek olarak yardım ediyor. "Yardımcısı da cennete girer usta da cennete girer."

Ve'r-râmiye bihî fî sebilillâh. "Allah yolunda kınına, yayına koyup da oku düşmana atan da cennete girer."

Düşmana oku atan cennete giriyor. İmal eden cennete giriyor. Maddeten, mânen imaline yardım eden de cennete giriyor.

Bir insan cihadı terk ederse ne olur?

Günaha girer.

Bir cemiyet ne olur?

Zillete dûçar olur.

İn entüm itteba'tüm eznâbe'l-bakarü ve tebâya'tüm bi'l-îneti ve terektümü'l-cihâdü fî sebîlillâhi li-yelzemennekümü'l-lâhü mezelleten fî a'nâkıküm. "Eğer cihadı terk ederseniz, öküzlerin kuyruklarına yapışırsanız."

"Sabanın peşinde ziraatle meşgul oluyorsunuz." Bunu; "öküzün kuyruğuna yapışmak" diye tabir ediyor. Hileli alışverişlerle haram helal demeden "Ticaretlerle meşgul olacağım, ziraatle meşgul olacağım." derken;

Ve terektümü'l-cihâd. "Allah yolunda cihadı bırakırsanız" Li-yelzemennekümü'l-lâhü mezelleten fi a'nâkıküm. "Allah boyunlarınıza öyle bir zillet takar ki, öyle bir zillet yapıştırır ki" Sümme la tünzeu minküm. "Sonra bu zilletten kurtulamazsınız. Boynunuza takılan bu mezelleti çekip atamazsınız."

Boyuna takmaktan murat şudur: Esirlerin boynuna halka takarlardı, halka da zincirli olurdu. Yani omuzlarınıza öyle bir mânevî halka, zillet halkası takılır ki bunu çıkaramazsınız.

Esir, boynuna takılmış bu halkayı koparmak istese koparabilir mi?

Koparamaz, şangır şungur gidecek. İnsan Allah yolunda cihadı terk ederse o duruma düşer.

Hattâ terciûne ilâ dîniküm mâ küntüm aleyh. "Dininizin size emrettiği, olmanız gereken duruma dönünceye kadar, cihat vazifenizi idrak edinceye kadar bu zillet başınızdan eksik olmaz.

Ve tetübûne ila'l-lah. "Allah'a tevbe edinceye kadar başınıza bu zillet belası gelir."

Cihadı terk etti mi toplum zillete uğrar.

Ve nihayet sonuncu hadîs-i şerîf:

Efendimiz gazileri, gazaya çıkanları cihada uğurlarken şöyle uğurlarmış.

Peygamber Efendimiz uğurlardı, yaya olarak onları teşcî ederdi. Çünkü sevaptır.

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz halife seçilmişti. Bunun öncesinde Peygamber Efendimiz, Üsame b. Zeyd'i komutan tayin etmişti, Bizans üzerine gönderiyordu, gönderecekti. İrtihal eyleyince işler biraz gecikti. Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh halife seçildi. İlk işi, Peygamber Efendimiz'in tertip ettiği o sefere müslümanları göndermek oldu. Bazı kimseler;

"Bu bir kölenin çocuğudur. Bizden şöyle asaletli soylu bir kimseyi başa komutan yapsan da orduyu öyle göndersen" dediler. Ebû Bekir es-Sıddîk;

"Öyle şey olur mu? Onu Resûlullah Efendimiz tayin etmiş. Kim tayin edilmişse komutan odur." dedi. Üsame b. Zeyd'i bineğine bindirdi.

"Yapma yâ emire'l-mü'minîn!" demesine rağmen kendisi yaya olduğu halde onun bineğinin dizginlerini tuttu, Medine'nin dışına kadar uğurladı, dualar etti, gönderdi.

Peygamber Efendimiz de sefere çıkacağı zaman orduyu dualar ederek gönderirdi.

Şimdi nasıl dua ettiğinin bir misalini okuyorum. Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş:

İntalikû bi'smillâhi ve billâhi ve alâ milleti resûlillah. "Gidiniz! Allah'ın adı ile Allah ile ve Resûlullah'ın milleti üzere gidiniz."

"Sefere çıkıyorsunuz, hadi güle güle! Ama Allah adıyla gidiniz!" Bismillâh ve billâh. "Allah'ın sizin yanınızda olduğunun şuuruyla, Allah'ın beraberliğinde gidiniz! Allah yanınızda olsun, Allah sizinle beraber olsun! Allah'ın beraberliğine gidiniz."

Ve alâ milleti resûlillah. "Ve Resûlullah'ın milleti üzere gidiniz."

Millet, burada "imanı ve dini" demek. "Resûlullah'ın inancı, imanı, dini üzere Resûlullah'ın görevlendirildiği o vazifenin gereği üzere yola çıkın. Hadi bakalım, uğurlar ola!"

La taktülû şeyhen fâniyen. "Sakın çok yaşlı kimseleri öldürmeyin!"

Şeyh Arapça'da "ihtiyar" demek. Bizim Türkçe'de şeyhü't-tarîka yani "tarikatin başındaki kimse" o ayrı da Arapça'da şeyh "ihtiyar" demek. Şeyhûhât "ihtiyarlamak, saçı sakalı ağarmak" demek. "Şeyh-i fânîyi öldürmeyin!" Adam artık ihtiyarlamış, savaşma ihtimali yok, kılıç almak ok atmak gibi bir durumu yok. Şeyh-i fânî. "Bir şeyh-i fânîyi öldürmeyin!"

Ve lâ tıflen ve lâ sağîren. "Tıfıl öldürmeyin, küçük öldürmeyin! Bir küçüğü, bir çocuğu, bir tıfılı öldürmeyin." Ve le'mreeten. "Bir kadını öldürmeyin."

Çünkü tıfıl daha çocuktur, sağîr daha gücü yetmez, ufacık tefeciktir; "Hadi çekil git şuradan" dersiniz. Kadın. O da kadındır.

Bu işleri beyler yapıyor, o ne yapsın?

O evde oturuyor. "Onları öldürmeyin!

Tabi mücahitlerine başka tavsiyeleri de vardır: "Tarlalara, bahçelere, ağaçlara zarar vermeyin!" Onları yakıp yıkıp tahrip etmemek hususunda tavsiyesi vardır. Burada onlar yazılmamış.

"Allah'ın adıyla gidin, Allah beraberinizde olsun ve Resûlullah'ın inancı, tesiri ve imanı üzere, o dinî inançla yola gidin. Sakın bir fânî şeyhi, çok yaşlanmış bir ihtiyarı öldürmeyin. Bir çocuk öldürmeyin, bir küçük öldürmeyin, bir kadın öldürmeyin."

Ve lâ tegullû. "Ganimet malını tırtıklamayın. Ganimet malı çalmayın." Ve zummû ganâimeküm. "Toplanan malları bir yerde toplayın, ordunun komutanı taksim etsin."

Gazi mücahid taksimden evvel bulduğunu gördüğünü cebine alırsa buna "gulul" derler. Yani bir çeşit hırsızlık sayılıyor.

"Kim böyle yaparsa kıyamet günü o sakladığı eşya ile beraber huzur-ı Rabbü'l-izzete getirilir ve ondan dolayı cezaya uğrar."

Hırsızlıktır. Taksimden evvel bir ayakkabı bağcığı alsa cehennemden bir ateşten bağ almıştır. Gazi ne yapacak? Toplanan malları; altın, gümüş, gerdanlık, yüzük, bilezik vesaire getirecek, komutana teslim edecek. Komutan her birini ortaya koyacak; ganimetler, herkesin huzurunda gazilere mütesâviyen tevzî olunacak. Ganimetin haricinde cebe alınan haramdır, günahtır, cehennemden bir ateştir. İslâm böyle emrediyor. Ganimet malı çalmaya gulul derler.

Ben Kıbrıs'a gidenlere sordum. Savaşmışlar. Bizim tankçı, astsubay kardeşler vardı.

"Bir şey aldın mı?" diye sordum.

"Yok. Ama herkes aldı hocam, girdikleri evde ne buldularsa aldılar." dedi.

Çünkü düşman kaçmış. Sen eve giriyorsun; yüzük, bilezik, taşınabilir eşya ne bulduysan alıyorsun. İslâm'da böyle değil. İslâm'da her şey toplanır, ortaya konulur, eşit olarak dağıtılır.

"Ganimeti tırtıklamayınız, şahsen el koymayınız."

Ve zummû ganâimeküm. "Ganimetleri bir araya getiriniz." Ve aslihû. "Salih kimse olunuz ve yahut ganimetleri ondan sonra ıslah ederek uygun bir tarzda dağıtınız." Ve ahsinû inna'l-lâhe yuhibbü'l-muhsinîn. "Ve iyilik yapınız çünkü Allah iyilik yapanları, muhsinleri sever."

"Savaşıyorsunuz ama ihsan hâlini, iyilik hâlini unutmayın. İyiliği asla unutmayın." buyurmuş oluyor.

Müslümanın cihadı böyledir, müslüman böyle cihat etmiştir. Kadına, yaşlıya dokunmamıştır. Âbid ve zahidlere dokunmamıştır. Kendi başına ibadet eden, kıyıda köşede savaşa katılmadan duran, havrasında kilisesinde ibadet edene dokunmamıştır. Mücahitler sadece çarpışanlarla çarpışmıştır ve onları yenmiştir. Çarpışmayıp müslümanların hâkimiyetini kabul edenlere de eman vermiştir. "İlla öldürecek." diye de bir kural yoktur. Allah'ın dinine gelir. Allah'ın dinine gelince mücahitle aynı olur, hiç bir fark kalmaz; bitti. "Yok, gelmiyoruz!" "O zaman cizye verin, vergi verin." Vergi verirse canı bağışlanır. "Savaşmayın, karayı teslim edin!" O zaman da canı bağışlanıyor. Buna aykırı, bunun aksine iş yapılmamıştır.

Demin anlattığım Haçova savaşı esnasında Avusturyalılar bir kaleye geliyorlar. Kalenin içinde beş bin mücahit var; çoluk çocukları, hanımları var. Yalçın bir kale. 200 bin kişilik pür silahlı, zırhlı Avusturya ordusu topuyla tüfeğiyle aylarca muhasara ediyorlar. Mücahitler sonunda çaresiz kalıyorlar. Muhasara eden düşman anlaşma teklif ediyor;

"Kaleyi teslim edin, canınıza dokunmayacağız, bize kale lazım." diyorlar. Anlaşma yapılıyor. Buna vire deniliyor. Düşmanla bir anlaşma gereği kalenin vire ile teslim edilmesi;

"Tamam, al kaleyi, biz eşyamızla malımızla çekilelim."

Anlaşmayı yapıyorlar. Mücahitler kaleyi teslim edince çocuklar kadınlar dahil hepsi öldürülüyorlar. Bunu yapan düşman; hain, alçak! Sözüne güven olmaz, ahit olmaz, ahidlerine hiç sadakatleri yoktur.

Müslüman söz verdi mi sözünde durur; ahdi ahittir, akidi akittir. Hatta bir müslüman bir kâfire eman verse müslümanların zimmeti tektir, yekparedir, bölünmez. Onun eman verdiğinin emanı kabul edilir. Böyledir. İslâm'da savaşın son derece asil bir ahkâmı vardır.

Savaşla ilgili öğrenilecek başka şeyler de olabilir.

Ne gibi hususlar olabilir?

Cihat ve silah için düşmanı korkutmak için hazırlık yapmak âyet-i kerîmede vardır. Tavsiyeler; "Müslüman kuvvetli olacak." tarzındadır. Ben de onun için tavsiye ediyorum ki herkesin evinde bir av tüfeği olsun. Avcılar kulübüne gitsinler, yazılsınlar. Mutlaka bir av tüfeği olsun.

Kaddafi bir şey yapmış, hoşuma gidiyor; bütün apartmanları birlik kabul etmiş.

"Her apartman başlı başına bir askerî birliktir. Apartmanın bir komutanı vardır ve apartmanın sakinleri savaş anında ne görev yapacaklarını önceden görüşürler, konuşurlar ve apartmanın savunması kendilerine aittir."

Güzeldi, hoşuma gitti. "Bir düşman gelirse" diye bütün millet yekpare, tepeden tırnağa organize olmuş oluyor. Düşmana karşı böyle hazırlıklı olmak, düşman için caydırıcı olmak, savaşın hiç olmamasına yol açtığı için güzel bir yoldur.

"Hazır ol cenge eğer ister isen sulh u salah" demiş şair. Hazırlıklı olmanın sevabı vardır, hazırlıksız olmanın vebali vardır. Bazen insan mücahit olur savaşa katılır ama savaşın şartlarına, âdâbına riayet etmezse mücahit sevabı alamayabilir. Hacca gider ama haccın âdâbına riayet etmezse fısk ü fücur, günah, çekişme, çatışma, cidal olursa haccın sevabı olmaz. Sadaka verir ama sadakayı ezâ ile başa kakarsa sevabı olmaz. Namaz kılıyor ama aklı şuuru başka yerde olursa, riyayla kılarsa sevabı olmaz.

Cihadın da olmayabilir.

Men dayaka menzilen. "Bir gazi bir evi sıkıştırırsa" Ev kataa tarîkan. "Yahut bir yolu keserse" Ev azâ mü'minen. "Yahut mü'min bir kardeşine eza verirse" Fe lâ cihâde lehû. "Ona cihat sevabı yoktur."

Bunun izahı nedir?

Mücahit her zaman sevap almıyor.

Vallâhu a'lemü bi-men yücâhidü fîsebîlihî. "Allah kimin kendi yolunda cihat ettiğini daha iyi bilir."

"Allah'ın dini hâkim olsun." diye cihat eder, fî sebîlillah cihat sevabını alır. Şöhret için cihat eden, gösteriş için cihat eden ve cihadın sevabını kaçıracak işleri yapan sevap alamaz.

"Bir evi sıkıştıran" Yani silahıyla kapıya dayanıyor.

Men dayaka menzilen. "Açın kapıyı, verin paraları!" Bunun sevabı olmaz. Disiplin dışı bir iş yapmış oluyor. Bir yolu kesiyor, kimseyi geçirmiyor; sevabı olmaz. Sonra gidilen yerde de mü'min olabilir, geçilen yerde de mü'min olabilir veyahut ordunun içinde de müslüman kardeşler için bahis konusudur; öteki müslümanlara ezâ veriyor; sevabı olmaz. Gazi arkadaşlarına ezâ veriyor, ezâlandırıyor; sevabı olmaz. Onun için her şeyi Allah rızası için yapmak; sevabını kaçıracak, ameli ifsad edecek, fesada verecek, iptal edecek şeylerden de kaçınmak gerekir.

Yirminci yüzyıldayız, Türkiye'deyiz. Türkiye'nin değişen ve gelişen şartları var. Konferanslarla konuşmalarla bunları müzakere ediyoruz, yazıyoruz çiziyoruz. Gazetelerde, İslâmî neşriyatta yazılar çıkıyor.

Ne yapacağız?

Biz de öteki müslümanlar gibi Allah yolunda cehd edeceğiz, cihat edeceğiz. Malımızla canımızla, her türlü imkânımızla, İslâm'a nasıl faydalı olmak gerektiğini düşüneceğiz, taşınacağız; onu yapacağız. Afganistan'daki gibi fiilen bir savaş olursa o zaman silahı alıp çarpışırsınız. Yunanlı İzmir'e hücum etti, elbette silah alıp çarpışacaksınız. Bulgar Edirne'ye saldırdı, Ermeni Kars'ı almaya gayret etti, elbette çarpışacaksınız. Ama insanın aklını başına toplaması lazım. "Bir jet uçağı 56 milyar mı?" diyorlardı, ben şöyle bir bakmıştım, aşağı yukarı öyle. Belki şimdi daha yüksek. Savaşta hava kuvvetlerinin bir jet uçağına o kadar milyar. Bir füze, patlattığın zaman üç evi birden yıkacak; şu kadar para. Hatta şöyle kaliteli bir kurşun kim bilir ne kadar para? İslâm'a hizmeti, işi savaşa getirmeden, sulh zamanında basiretle yapmak lazım.

Muhterem kardeşlerim!

Şöyle bir şeyden bahsediliyor; bu işi bilen mâneviyat ehli insanlar söylüyorlar, âyetlerin hadîslerin kelimelerinin sıralanmasından çıkarıyorlar:

Allah ilk önce insanlara söz ve yazıyla İslâm'ı anlatma, gerçekleri söyleme, irşat vazifesi verir. Şimdi bizim durumumuz budur. Bu çok rahat bir şeydir; bundan hiçbir zarar gelmez, keder gelmez, elem gelmez. Şeref gelir; tatlıdır, hoştur. İnsan bunu ihmal etti mi, yapmadı mı bu sefer iş biraz daha zorlaştırılır. Bu sefer iş; bedenî meşakkate, zahmete gelir, mâlî sıkıntıya gelir.

Kendimiz zahmete de düşmeden birazcık yardımla bu hizmetleri yürütebiliriz. İnsan bunu yapmazsa mâlî külfet büyür. O zaman bir savaş uçağına milyarlar vermek zorunda kalır. Düşünün; Afganistan'da taş üstünde taş kalmamıştır, evler gitmiştir, yollar tahrip olmuştur, köprüler yıkılmıştır. Şu savaşta Bağdat harap oldu, Kuveyt harap oldu; biliyoruz. Maddî kayıp büyür. Ona da aldırmazsa o hususta mâlî destek de yapmazsa bu sefer imtihan Allah tarafından daha da zorlaştırılır. Bu sefer canını vereceksin ya da düşman gelecek yenecek, ezecek geçecek, öldürecek. Ya sen karşısına çıkacaksın ya da düşman seni alacak asacak kesecek; o noktaya gelir.

O bakımdan bu işler kademe kademe, sıkışmadan, sulh u sükûn devrinde; insanlar sanki ta en son canhıraş devresine gelmiş gibi, en son devreye gelmiş gibi, ev ne kelime mal ne kelime, her şey gitmiş gibi, düşman kapıda insan can derdine düşmüş gibi o devri düşünerek, o hâle düşmemek için Allah yolunda olanca gayretini göstermesi lazım. Müslümanların olanca himmetleriyle, olanca gayretleriyle, olanca dikkatleriyle bu hususta çalışması lazım.

Eski müslümanların menâkıbını okuyorsunuz, yine o Hadislerle Müslümanlık kitabını tavsiye edebilirim, okursanız orada göreceksiniz. Onlar nasıl fedakârca çalışmışlar, nasıl ölmeyi zevk ü sefa bilmişler, şehit olmayı arzu etmişler hedeflemişlerse biz de aynı müslümanız, aynı Allah'ın kuluyuz, aynı kitabın okuyucularıyız, aynı Peygamber'in ümmetiyiz. Bizim de ciddi olarak İslâm'a yardımcı olma durumumuz vardır. Aynı vazifeler bizim de omuzumuzdadır, boynumuza borçtur.

Allah, mesuliyetlerimizi idrak edip Allah yolunda uygun çalışma yapmayı nasip eylesin.

Sayfa Başı