M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İlim Ehli Olmanın Faydaları

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve bi-hadîsin âhar;

Men ğadâ yatlubü'l-ılme sallet aleyhi'l-melâiketü ve bûrike lehû fî maîşetihî ve lem yentekıs min rızkıhî ve kâne mübâraken aleyhi.

Sadaka Rasûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden birkaç tanesinin izahını yapalım. Fakat izaha geçmeden önce de Peygamber Efendimiz'in ve ashâbının, etbâının, sâdât ve meşâyıh-ı turuku aliyemizin, âhirete göçmüş olan dedelerimizin, ninelerimizin, geçmişlerimizin, sevdiklerimizin, arkadaşlarımızın, yakınlarımızın, bu hadisleri bize rivaye etmiş olan alimlerin, ravilerin, bu kitabı yazan Gümüşhanevî Hocamızın, Mehmed Zahid Hocamızın ruhu için bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım buyurun.

Saffân radıyallahu anh'ten Taberânî tarafından rivayet edilmiş;

Men ğadâ yatlubü ılmen kâne fî sebîlillahi hattâ yerci'a. "Kim sabahleyin ilim öğrenmek için çıkarsa yola, bu yolculuğu fisebilillah sayılır, Allah yolunda yolculuktur."

Çünkü ilim öğrenmeye çıkmış, ilim öğrenecek, öğrendiğini tatbik edecek. Kendisi faydalanacak, başkaları istifade edecekler, Allah'ın rızasını kazanacak. Bu ilim öğrenme faaliyetinin ecri ve sevabı çok olduğundan evinden bu çıkışı fisebilillah, Allah yolunda çıkış olarak kabul ediliyor.

Tabii umumiyetle insan çalışmaya, kazanmaya sabahleyin çıktığı için ğadâ fiiliyle söylenmiş, yani "Kim sabahleyin çıkarsa." diye yani "İşe gider gibi ilim öğrenmeye giderse." demek oluyor. Aynı şey akşam için de olur. Yani insan akşamleyin de ilim öğrenmek için gitse aynı sevabı alır. Camiye gelen bir insan; "Namaz şu vakitte kılınıyor ama ondan önce birkaç hadîs-i şerîf okunuyor onu dinlemeye geleyim." dese tabii o da gece olduğu halde ilim yolunda olur. Gecesi gündüzü fark etmez, bir insan ilim yolunda adım attı mı yürüyüşü, attığı adım, gidişi makbul bir gidiştir, Allah'ın sevdiği bir gidiştir ve fisebilillah bir gidiştir, Allah yolunda bir çalışmadır.

Ve inne'l-melâikete le-teda'u ecnihatehâ li-talebi'l-ılmi. "Melekler kanatlarını gererler." diyor Peygamber Efendimiz. "Melekler bu ilim öğrenmeye giden insanların üzerlerine kanatlarını gererler."

Melekler onları sevdiklerinden onları himaye eder. Kanat germek, "korumak, sevgiden himaye etmek" mânasına alınabilir. Meleklerin himayesinde, meleklerin sevgisine mazhar, meleklerle korunan bir insan durumunda oluyor.

İkinci hadîs-i şerîf Ebû Saîd el-Hudrî hazretlerinden rivayet edilmiş. O da;

Men ğadâ yatlubü'l-ılme. "Kim ilim öğrenmeye çıkarsa." Sallet aleyhi'l-melâiketü ve bûrike lehû fî maîşetihî. deniliyor, burada da; "Melekler dua eder." diye bildiriyor. "İlim için yola çıkana melekler dua eder."

Biliyorsunuz meleklerin insanlar için duaları Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılıyor. Bazı âyet-i kerimelerde geçiyor, melekler yeryüzündeki müslümanlara dualar ederler. Melekler masum mahluklar, Allah'ın mübarek varlıkları oldukları için onların duaları da güzel oluyor.

İnnellahe ve melâiketehû yüsallûne ale'n-nebiyyi. Peygamber Efendimiz'e de Allah ve meleklerinin salâtı yani duası var. O da gösteriyor ki meleklerin böyle duaları değerli, aziz bir şey. Melekler ilim öğrenen kimseye, ilim öğrenmeye çıkan kimseye dua eder.

Ve ne olur?

Bir şeyi bildiriyor burada.

Ve bûrike lehû fî maîşetihî. "Kazancı bereketlenir. Rızkı, kazancı artar."

Bu büyük bir müjde. Çünkü insanların ilim öğrenmekten geri kalmalarının sebepleri çok kere çalışma mecburiyetidir; "İşim var hocam ne yapayım. Evde çoluk çocuk var, bir şeyler yemeleri lazım, onlara benim bir kazanç götürmem gerekiyor. Onun için kusura bakma yani gönlümüz buralarda ama ilim öğrenmek isteriz ama ne yapalım işte işimiz var." filan der umumiyetle.

Mazeret her devirde böyle olmuştur. Kazanmak, geçinmek mecburiyetleri, onun için çalışmak mecburiyetleri bu gibi faaliyetleri engelliyor. Engellediği için de insanlar böyle bir telaş içinde başlıyorlar hayata, böyle bir gürültü içinde paldır küldür gidiyor ömür geçiyor. Yani küçükken çırak olarak giriyor kalfa oluyor, usta oluyor, evleniyor, ihtiyarlıyor bu iş bitmiyor.

İmam Ebû Yusuf yoldan geçiyormuş, İmam-ı Âzam hazretleri de büyük alim, o da bir delikanlı. Taze bir delikanlı, yiğit kimse gidiyor. Bakmış demiş;

"Nereye gidiyorsun sen?"

"Ben kuyumcunun yanında çalışıyorum. Kuyumcunun yanında çalışmaya gidiyorum, geçimim o." demiş. Yani aylık haftalık alınıyor ya, işte oradan geçinecek.

Ne kadar alıyorsun?

Şu kadar alıyorum.

"Tamam, aynı parayı ben sana vereyim sen benim ilim meclisime gel." demiş.

Bu da İmâm-ı Âzam Efendimiz'in ferasetini, büyüklüğünü, cömertliğini, daha daha nice nice hasletleri olduğunu gösteriyor. Nasıl Allah yolunda kesesini açıyor, nasıl dışarıdan, dünya için çalışan dünya ehli insanı nasıl din yoluna çekiyor. Sonra Ebû Yusuf mezhebin en büyük alimi olmuş. Anası; "Camiye, medreseye [gidecek] ilim öğrenecek filan diye sen benim çocuğumu kandırıyorsun." filan diyerek razı olmak istememiş.

"Tasalanma, parasını vereceğim, parasıyla değil mi? Parasını vereceğim işte!" deyince tabii para meselesi hallolunca iş bitiyor.

Bir çok insanlar, muazzam zeki insanlar, fevkalade zeki insanlar bu geçim gailesi, geçim telaşı, para kazanacağım düşüncesiyle ilimden geri kalıyorlar. Bir Amerikalı müslüman diyor ki, Amerikalı kendisi;

"Siz ey müslüman kardeşlerim! Çok büyük alimler yetiştirmiş bir ümmetsiniz. Dâhîler yetiştirmişsiniz, yani dini ilimlerde, mânevî ilimlerde yetiştirdiğiniz alimlerin kıymetine paha biçilemeyecek kadar yüksek büyük alimler yetiştirmişsiniz."

Çünkü dâhî adam, yani süper, süperin süperi zeki insan din adamı olmuş. Zeki bir insan hangi mesleğe girse güzel iş yapar. Yani süper insan o meslekte birinci olur.

"Bu büyük önderlerin, ilim önderlerinin hayatlarını ve yazmış oldukları eserleri okuyun çünkü eserleri çok mükemmel yazmışlar. Ben de şu anda Endülüs'ün yetiştirmiş olduğu büyük alim İmam Şâtıbî'yi incelemekte ve okumaktayım." diyor. Amerikalı... "Siz yetiştirdiğiniz kendi kültürünüzün büyük şahsiyetlerini öğrenin. Öğrenin, ben de okuyorum. Bak Şâtıbî'yi okuyorum çok memnunum, muhteşem bir zât, belli. İslâm'ın eski devirlerinde en büyük zekalar, en zeki insanlar, süper zekalar, dâhî olan insanlar hep Allah'ın rızasını kazanalım diye din ilimlerine rağbet etmiş ve din ilimlerinde çok dâhîler, muhteşem insanlar yetişmiş. Hayata yani dünyada eşi böyle yüzyılda bir, bin yılda bir gelen insanlar yetişmiş. Maalesef şimdi süper zekalar ya doktor oluyor ya mühendis oluyor yani o tarafa kayıyor." diyor.

Neden?

Para meselesi. Menfaat şeyinden. Eskiden mânevî menfaati öne alıyormuş, "Allah sevsin, Allah'ın sevgili kulu olayım." diye o yola giriyormuş. İmam Gazaliler, İmam Buhariler böyle muhteşem şahıslar. E şimdi de tabii iman öğretildiği için, anlatılmadığı için madde esas olmuş, ya doktor oluyor ya mühendis oluyor ya profesör oluyor. "Maalesef şimdi zekalar hep din dışı sahalara kayıyorlar ama eskiler hep dine kaymış." diyor.

Neden eskiler dine kaymış?

Sevabı var.

Peki o eskiler dine kaymış da rızıkları eksik mi kalmış, aç mı kalmışlar, açık mı kalmışlar?

Hayır, [hadis] ne diyor?

Bûrike lehû fî maîşetihî. Peygamber Efendimiz garanti veriyor ki; "Rızkı geniş olur, bereketlenir." Yani Allah onu nereden rızıklandırırsa rızıklandıracak. O gönderiyor.

Ve lem yentekıs min rızkıhî ve kâne mübâraken aleyhi. Rızkından bir şey eksilmez, rızkı ona bol bol gelir."

Mesela İmam Mâlik. İmam Mâlik, Harun er-Reşîd kendisine talip olmuş, yani hükümdarlar etrafında pervane gibi dönmüşler. Hükümdarlar yalvarmışlar; "Aman yazdığınız kitabı bize okutsanız, saraya buyursanız, ders verseniz."

Yok saraya gelmem, sen bizim eve gel."

Olur.

Yani hükümdarların itibar ettiği, rağbet ettiği kimseler olmuşlar.

Rızık azalmıyor, azalmıyor ama işte onu babaların yetiştirmesi lazım. Yani çocuk onu bilemez babalar onu bilecek. Siz mesela birer baba olarak evlatlarınıza [din ilmini] siz sevdireceksiniz. Ben diyorum ki, Türkiye'de de söylüyorum burada da söyleyeceğim, evlatlarınızdan bir tanesini özel desteğinize alın din ilmine sevk edin;

"Evladım, sen üniversitede okuyacağım, mühendis olacağım, doktor olacağım, muayenehane açacağım, eczacı olacağım, eczane açacağım para kazanacağım, geçimimi öyle rahat sağlayacağım filan diye telaş etme. Sen telaş etme ben sana araba da alacağım, daire de alacağım, maaş da bağlayacağım. Müsterih ol, geçim endişesini kafandan sil at, sen din ilmine, şöyle bir rahat derin nefes alarak huzurlu bir şekilde gir, arkanda ben varım. Sağ oldukça seni destekleyeceğim. Haydi bakalım sen de bizim aileden din yoluna gir bakalım." diye desteklemesi lazım.

Herkes hiç olmazsa bir çocuğunu, hepsini alim yetiştirirse ne güzel olur ama hiç olmazsa bir tanesini, en kabiliyetli gördüğü, en halim selim, en zeki gördüğü bir tanesini kendisine rahmet okusun diye, ailesine nur yağsın diye, kabrine nur yağsın diye, ailesinin namı asırlarca devam etsin diye din yolunda desteklemesi lazım.

Bak Meryem validemizin annesi babası dindar insanlardı. Asil bir aile. İmran babalarının adı, hanımı hamile kalınca, "Yâ Rabbi!" diyor;

Rabbi innî nezertü leke mâ fî batnî muharraran fe-tekabbel minnî. "Şu doğacak çocuğumu ibadethaneye vakfedeceğim."

Vakıf, hiç duydunuz mu vakıf çocuk?

"İbadethaneye vakfedeceğim." Fe-tekabbel minnî. "Kabul et benden yâ Rabbi!"

"Bu evladım doğunca senin dinine hizmet etsin diye ibadethaneye vakfedeceğim bu çocuğu." diyor.

Ne güzel düşünce! Ne güzel düşünce!..

Sonra Meryem validemiz dünyaya gelmiş. Yani demek ki oymuş karnındaki. Meryem validemiz doğmuş;

Rabbi innî veda'tühâ ünsâ. "Yâ Rabbi! Ben erkek olacak sanıyordum kız oldu. Kızmış, ne bileyim, sen kız nasip ettin. Eh..."

Vallâhu âlemü bimâ vada'at. "Çocuğun kız mı erkek mi olacağını Allah celle celâlühû en âlâsını bilir. Yaradan O."

Sözünde durdu, Meryem validemizi din yoluna hizmete, dine hizmet etsin, din yolunda çalışsın diye vakfetti o da Hz. Meryem oldu, cennet hatunlarının en başta gelen ismi.

Biri Meryem Hatun idi âşikar. Bir tanesi Peygamber Efendimiz'in kızı Fâtımatü'z-zehrâ. Cennetlik olduğu Peygamber Efendimiz'in mübarek lisanından garantilenmiş olan mübarek bir evlat.

Neden?

Anasının niyetinden belli, daha doğmadan; "Yâ Rabbi! Bu doğacak çocuğumu senin hizmetine, dini yaysın diye hizmete tahsis edeceğim." diyor.

Biz de böyle yapabilirsek ne mutlu, ne kadar güzel olur!

Hem de ben diyorum ki, böyle köyden vesaireden filan [gelmiş, getirilmiş] öksüz çocuklar oluyor. İşte bu baştan savurmak kabilinden filan şey yapıyorlar, [onlara yardım edip okutuyorlar]. Diyorum ki öyle değil. Zengin bir adam en zeki çocuğunu koysun ortaya ve o hoca olduğu zaman İmâm-ı Âzam gibi yoldan geçene para versin.

Gel bakalım, nereye gidiyorsun sen?

Eczacı kalfası olacağım.

Gel buraya. Benim dersime devam et sana şu kadar para.

Böyle desin, yani para veren hoca [olsun]. Ne güzel bir şey! Allah rızası için böyle hizmet etsin. Altında arabası ordan oraya hizmete koşsun, gidilmeyen köylere gitsin, ulaşılmayan yerlere gitsin, yapılmayan hizmetleri yapsın. Önder olsun, lider olsun, insanları hayra teşvik etsin ve onları alsın götürsün. Korkmasın, yani "Ben böyle yaparsam acaba parasız kalır mıyım, maaş giderse halim nice olur?" demesin. Babasının desteği var, şeyin desteği var cesur olsun yani annesi babası ona cesaret versin.

Ne olur öyle bir evlat yetiştiren?

Öyle bir evlat yetiştiren dünyası âhireti mamur olur çok kar eder.

Neden?

Çünkü o evlâdı yetiştiren anne ve baba o evlat bütün hayırlı işleri yaptığı müddetçe, ölseler bile kabirlerine nur yağar, sevap gelir, defterlerinden günahlar silinir durur, sevaplar yazılır durur. Kabre dağlar kadar günahla girmişse bile kabirden dağlar gibi sevapla kalkar çünkü evlâdı biriktirdi yığdı üstüne sevabı. Sevap yağdırdı, rahmet yağdırdı üstüne.

Böyle şey yapalım, yani burada bir okul açalım veya hafız okulu açalım. Bak hafız kardeşlerimiz var, durumları müsait. Herkes kendi çocuğunu koysun. Ve din alimi yetiştirecek çocuğumuzu küçükten sayalım, kendimiz sayalım, ona konuşurken saygıdeğer bir hitapla konuşalım çünkü o din adamı olacak. Din adamı olacak; "Hafız gel! Otur şuraya! Kenara çekil! Kalk, oku, bitir, sus!.." Böyle şey olmaz ki! Böyle olmasın yani. Peygamber Efendimiz; "Çocuklarınıza asaletli insan muamelesi yapın." diyor.

Çocuklarınıza ne kadar asaletli insan muamelesi yaparsanız çocuk o kadar asil olur. İngilizce tabiriyle o kadar centilmen olur, o kadar böyle şey olur, temiz olur. Ne kadar tatmin ederseniz çocuk o kadar durulmuş olur. Ne kadar tatmin etmezseniz, ne kadar sıkarsanız o kadar haşarı, sağa sola saldırgan şey olur.

Yani bunu size ciddi olarak, çok ciddi olarak teklif ediyorum. Herkes yapabileceği kadar imkanını göz önüne getirsin. Nasıl Meryem validemizin anası; "Yâ Rabbi! Ben şu doğacak çocuğumu senin yoluna vakfediyorum." demiş, siz de bir çocuğunuzu Allah yoluna vakfedin.

Bak, din gidince, iman gidince insanlar ne kadar vahşileşiyor ne kadar âdîleşiyor! Ne günahlar işliyorlar, ne zulümler işliyorlar. İnsaf yok, merhamet yok. Napalm bombası kullanırlar, çocuklar ölür, açlıktan kırılır, insanlar yerinden yurdundan sürülür.

Neden oluyor?

Bunların hepsi Allah korkusu olmadığından oluyor.

Re'sü'l-hikmeti mehâfetullah. "Her türlü asaletin, edebin, güzelliğin, olgunluğun pınarı, kaynağı, ana damarı, coşup coşup besleyen gelen yeri Allah korkusu." Allah'ı bilecek, Allah'tan korkacak, Allah için çalışacak insanlar olacak. Reisicumhurlar öyle olursa, komutanlar öyle olursa, devlet yöneticileri öyle olursa, müdürler öyle olursa, bakanlar öyle olursa bir ülke ihyâ olur.

Aksine her birisi aç kurtlar gibi olursa, sırtlanlar gibi olursa, canavar gibi olursa ne olur?

Âlem harap olur.

Buyurun şimdi Iraklı olmak ister miydiniz?

Iraklı olmak ne Irak'a yakın bir yerde oturmak bile istemez insan. "Irak'tan ırak olayım!" diye düşünür insan, yani aman Irak benden ırak olsun, uzak olsun diye düşünür.

Neden?

Bir zalim geçmiş başına, köpek gibi bir o tarafa saldırıyor bir o tarafa saldırıyor, bir o tarafa saldırıyor bir o tarafa saldırıyor. Bir içeriyi ısırıyor bir dışarıyı ısırmaya çalışıyor. Ve bir milletin sosyal terbiyesinde ne kadar düşme olmuş ki böyle bir zalimi başından def edemiyor. Yani bir kişi! Bir kişi hiçbir şey yapamaz. Bir kişi bir kişidir, ateş olsa cirmi kadar yer yakar. Tepeden tırnağa ateş olsa işte birkaç metrelik bir yeri yakar o kadar. Ateş olsa cirmi kadar yer yakar. Zalimi zalim yapan etrafındaki dalkavuklardır, yardakçılardır, destekçilerdir, yardımcılardır. Onun içi onların vebali de onun kadar büyüktür. Kim bir zalimi desteklerse o da zalimle aynı cezaya çarptırılacak, o da cehennemde aynı şekilde yanacak.

Ve lâ terkenû ile'l-lezîne zâlemû fe-temessekümü'n-nâru. "Sakın zalimlere meyletmeyin, destek olmayın, onların yanında yer almayın sonra size de cehennem ateşi zarar verir, siz de cehenneme gidersiniz." diye âyet-i kerîme ihtar ediyor.

İnsan bir zalime tebessüm bile etmeyecek. Tebessüm etmesi bile günahtır, yüzüne bile gülmeyecek. Desteklemek değil yanında olmak değil yüzüne bile gülmeyecek zalime dur diyecek.

Bakın enteresan bir hadîs-i şerîftir. Hiç daha önce duydunuz mu [bilmiyorum]. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki; "Mütekebbire, kibirli insana, burnu havada kibirli insana tekebbür sadakadır." diyor.

Hani biz genel İslâm ahlakını nasıl biliyoruz?

Mütevâzi olmak diye biliyoruz. Mütevâzi olacak, koyun gibi olacak. Yunus Emre'nin ilahisindeki gibi koyundan yavaş olacak. Dövene elsiz olacak, sövene dilsiz olacak, gönülsüz olacak, sabırlı olacak filan böyle yumuşak, hamur gibi, pamuk gibi filan. Böyle tarif ediliyor. Böyle tarif ediliyor ama Müslümanlık tek taraflı bir din değildir. Müslümanlık tek kanatlı değildir, tek ayaklı değildir. Topal değildir, kırık kanatlı değildir Müslümanlığın her şeyi tamamdır, dört köşesi mamurdur, dört başı mamurdur. Müslümanlıkta hem böyle yumuşaklık var hem de yerine göre hareket var.

Yerine göre hareket ne?

Karşındaki mütekebbir mi, Allah Allah! "Büyük dağları ben yarattım, küçük dağları ben yarattım!" diye dolaşıyor ortada. Tamam, "Mütekebbire tekebbür göstermek sadaka." diyor.

Neden?

Sen kimsin be! Ciğeri beş para etmez adamsın! Sana adam diyenin anlını karışlarım! Bakmıyorum sana!" filan deyince iki kişiden böyle laf duysa balona iğne batırılmış gibi tısss susacak, tekebbür edecek hali kalmayacak. Doğru değil, yüz vermek doğru değil. Yüz veriliyor, yüz veriliyor, yüz veriliyor şişiriliyor, şişiriliyor ondan sonra her birisi bir cebbar oluyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Demek ki İslâm böyle. İşte bunların hepsi yani ahlakın güzelliği, incelikleri, tarafları, detayları, hayata uygun olan yönü, bunların hepsi ilimle öğrenilir. Onun için ilme sarılacağız.

Onun için ilme sarılacağız, nasıl sarılacağız?

Kitaba mı sarılacağız?

Kitapla beraber mi yatacağız?

Hayır. İlme sarılmak ilmi kalkındırmakla olur. Destek olacaksın. Hocaya destek olacaksın, çocuğuna destek olacaksın, camiye destek olacaksın, beğendiğin insana destek olacaksın. Ölçeceksin biçeceksin tamam, şu insan hayırlı bir şeyler yapmak istiyor yanında yer alacaksın. Destek olacaksın ki ilim gelişsin.

Bir kasabaya, bir şehre gittik burada. konuşma yaptık.

Arkadaşlardan Allah razı olsun.

Dedim ki; "İnsan yaşamak için neye muhtaç?"

Suya, havaya, gıdaya.

Bunların hepsinden daha önce insana dinini öğreten insan lazım.

Neden?

Dinini öğrenmedi mi kâfir oluyor, kâfir oldu mu cehenneme gidiyor. İngiliz olmuş, gezdiğimiz zaman gördük, Türk asıllı, Kıbrıs asıllı bir kimse İngilizden hiç farkı kalmamış.

Neden?

İlim gitmemiş. İlim gitmeyince İngilizleşiyor. Yarın öbür gün onun torunu kiliseye gitmeye başlar . Benim dedelerim adı şöyleymiş böyleymiş filan der o kadar, bir şey kalmaz ortada.

İnsan bu dünyada iyi bir müslüman olarak, Allah'ın sevgili bir kulu olarak mahrumiyet içinde yaşasa zararı var mı?

Yok, âhirette cennete gidecek.

Peygamber Efendimiz çok lüks bir hayat mı yaşadı?

Hayır.

Sahabe-i kirâm çok lüks bir hayat mı yaşadılar?

Hayır.

Yani bu dünyada lüks hayat yaşamak çok önemli değil çünkü dünya hayatı geçici. Göz yumup açıncaya kadar rüya gibi birşey kısa geçiyor. Asıl hayat âhiret hayatı olduğu için Peygamber Efendimiz istememiş bile şeyi, [bu dünya zenginliğini].

Cebrail aleyhisselam gelmiş, selam vermiş, demiş ki; "Yâ Resûlallah! Rabbülalemin beni sana gönderdi. Dilersen şu karşıdaki dağları senin için altın yapacak. Zengin olacaksın, dağlar altın olacak?"

"İstemem." dedi Peygamberimiz. "Ben bir gün yemek yiyip Rabbime şükredeyim, iki gün aç kalayım aç durayım sabredeyim, sabırdan bir sevap kazanayım şükürden bir sevap kazanayım. İstemem fazla öyle zenginlik." dedi istemedi. İsteseydi zaten Cebrail aleyhisselam dağları altın yapmasa bile gelen paraları biriktirseydi zaten hazinesi olurdu. Markos'tan fazla parası olurdu, Saddam'dan fazla parası olurdu. Diktatörlerin hepsinin İsviçre'de bilmem nerede şurada burada dünya kadar paraları var. Ama Peygamber Efendimiz böyle sofra örtüsünü yaydıkları zaman ganimetleri, altınları, paraları "Gürrr!.." diye böyle üstüne dökerlerdi, Efendimiz avuç avuç dağıtırdı. Bir gün içinde bitirirdi akşama bırakmazdı, sabaha bir şey yok. Akşama hepsini dağıtırdı, biriktirmezdi. Yarına bir şey saklamazdı, [saklamayı] sevmezdi, saklamaktan rahatsız olurdu. Yanında bir şey bulundurmaktan rahatsız olurdu, [dünden birşey kalmışsa] uykusu arasında kalkar verir ondan sonra yatardı. Çünkü Allah'ın en sevgili kuluydu. Çünkü öylesi güzel.

O halde insan fakir olabilir, hasta da olabilir. Hastalıkta geliyor insana. Bu dünya hayatı şöyle veya böyle geçer. Bir zât memleketinde yaşıyor olur, hiç suçu olmadığı halde inim inim de inleyebilir.

Rusya'da doğsaydık, bizim yaşımızdaki insanlar Rusya'da ne yaptılar kim bilir?

Bulgaristan'da doğsaydık [ne halde olacaktık?]

Şimdi Yugoslavya'da yine bir sürü gürültü patırtı şey oluyormuş. O kahraman Arnavut kardeşlerimizin olduğu yerlerde nice baskılar, kavgalar gürültüler oluyormuş. Mert millettir. E orada olsaydık bu gürültünün içinde olacaktık. Irak'ta olsaydık Saddam'ın zulmüne uğrayacaktık. Afganistan'da olsaydık Rus'un zulmüne uğrayacaktık. Bangladeş'te olsaydık hinduların şeyine uğrayacaktık. Kader, böyle şeyler olabilir, bunlar mühim değil âhiret önemli. Onun için âhirete rağbet etmek lazım.

Ben o gittiğim şehirde dedim ki; "Size sudan da önce, ekmekten de önce, havadan da önce, yaşam için gerekli tüm şartların hepsinden daha önce dininizi öğretecek insan bulmak farzdır, farz. Boynunuza borçtur çünkü öğrenmezseniz çocuğunuz kâfir olacak, çocuğunuz kâfir olunca da Allah sizden soracak."

Gel buraya. Ben sana bu çocuğu [emanet etmedim mi?]

Bu senin mi?

Değil. Emanet.

Bu emaneti ne yaptın sen? Ne yapmışsın? Cehenneme odun yapmışsın sen bunu. Ben sana bunun için mi verdim bunu? Ben bu evlâdı sana bunun için mi verdim?

Keşke kısır olaydın! Keşke doğmasaydı bu! Sen bunu kâfir ettin! Sen bunu benim varlığımdan, birliğimden, dinimden, imanımdan, sevgili peygamberimden, yüce Kur'an'ımdan haberdar etmedin diye babanın yakasına yapışacak!

Babanın yakasına, ananın yakasına yapışacak, onun için kendisi de mahvolacak çocuğu da mahvolacak. Ama Allah'ın dinini öğrenirse, Allah'ın dinini öğrendiği zaman hem kendisini vebalden kurtaracak hem çocuğunu cehennemden kurtaracak.

Bir ihtimal kalıyor, acaba dünyası biraz sarsılır mı maddî bakımdan biraz sıkıntısı olur mu?

İşte burada okuduğumuz hadîs-i şerîflerde diyor ki Peygamber Efendimiz; "Rızkı da geniş olur. Rızkına da Allah bereket verir. Melekler dua eder. Melekler dua eder rızkı az olmaz."

Az olmaz, Allah ona nice rızıklar verir, nice yerden kazançlar gelir, Allah maddî mânevî imkanları bahşeder kimseye muhtaç etmez. Tok gözlü oldu mu insan, tok gözlü oldu mu, dünyaya meyletmedi mi, kaderde yazılmış olan rızkı arkasından köpeği kovsan da geldiği gibi gelir. Rızkı arkasından sâdık köpeği gibi gelir çünkü Allah vermiştir.

Allah bizi hem dini öğrenenlerden eylesin, hem dini o güzel inceliklerini sezip, o tatlı duyguları yaşayıp has müslüman olarak böyle ağız tadıyla, Allah'ın sevgili kulu olarak, nurlu kulu olarak yaşamayı bize nasip etsin. Şu Ramazan'da büyük bir inkılap olsun bizde. Bizim hayatımızda büyük bir patlama, büyük bir değişme, Allah'ın böyle has halis evliyâ kulları gibi yaşamayı Allah bize nasip etsin. Dine de malımızla, evladımızla, kendi şahsi gayretimizle hizmet etmeyi Allah nasip etsin. Şu dîn-i mübîn-i İslâm aziz olsun, lâ ilâhe illallah bayrağı yerlere sürünmesin, çamurlara bulaşmasın, direkten, gönderden aşağı düşmesin, dalgalansın; lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah diye göklerde dalgalansın, zirvelerde dalgalansın.

Bu tabii elemanla olur, kadroyla olur. Kadro sen, bir çocuğunu sen verirsin bir kadro o olur. Öteki çocuğunu o verir öteki kadro o. Buradaki bir hafız kardeşimiz onların hocalığını yapar hafız yetiştirir buyur. Peki kardeşimiz Arapça biliyordur Arapça öğretir...

Allah inşaallah sizleri bu yeni kıtada, bu yeni bâkir, taze, genç kıtada İslâm'ın temellerini atanlardan eylesin. Önümüzdeki asırlarda İslâm'ın burada şâşâlı bir şekilde gelişmesinin temellerini atmanızı Allah sizlere nasip eylesin. Kabirde nur içinde yatmanızı nasip etsin. Kabrinize rahmet yağmasını nasip etsin. Kabirden kalktığınız zaman Allah'ın sevgili kulları olarak;

Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainneh ırcı'î ilâ rabbike râdiyeten merdıyyeh fe'd-hulî fî ıbâdî ve'd-hulî cennetî. diye Allah'ın cennetine; "Buyur kulum, gel kulum, gir cennetime kulum." diye iltifat ederek cennetine dahil ettiği cemaliyle müşerref ettiği kullarından eylesin.

Bi-hürmeti şehr-i ramazan ve bi-hürmeti nebiyyi ekrem ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı