M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mü’minin Gözünde Dünya Yoktur Âhiret Vardır

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Sabahlarınız hayır olsun. Cumanız mübarek olsun. Allahu Teâlâ hazretleri bu mübarek, güzel, mânevî bakımdan çok değerli olan günün ikramlarından, hayırlarından cümlenizi istifade edenlerden eylesin.

İnsanın daima kendisini muhasebe etmesi kârını, zararını, sevabını ve günahlarını düşünmesi uygundur. Hadîs-i şerîflerde, sahâbe-i kirâmın tavsiyeleri de bu vardır.

Hadîs-i şerîfin râvîsi Hz. Ali Efendimiz. Hz. Ali Efendimiz çok önemli bir kişi. Hz. Ali Efendimiz'i çok sevdiği için onun adını alan insanlar var. Hz. Ali taraftarları diye tanınan. Hepimiz Hz. Ali taraftarıyız. Hepimiz Hz. Ali Efendimiz'i, Peygamber Efendimiz'in sahabesinden, aşere-i mübeşşereden, ilk müslüman çocuk olma şerefine sahip olduğu için, Allahu Teâlâ hazretlerinin Resûlü'ne savaşlarda yaptığı yardımlar için, gazalardaki kahramanlıklar için, ona hepimiz bağlıyız. Hz. Ali Efendimiz'i günümüzde sevmeyen hemen hemen hiçbir insan kalmamıştır, müslümanlardan. Eskiden olmuş, Hâricîler, Ehl-i Sünnet'in dışına çıkmış olan bozuk gruplardan. Hâricîler muhalif olmuşlar. Siyasî bir takım sebeplerden karşısına çıkmışlar. Ama şimdi onların da kökü kuruduğu için Hz. Ali Efendimiz'i sevmeyen yoktur. Bu hadîs-i şerîfi o nakletmiş olduğu için, hadis olduğu için sözün önemi var. Hz. Ali Efendimiz naklettiği için; bu da böylece önemli.

Zaten ben okuyan hanım kızlarımıza rica etmiştim. Demiştim ki;

"Hadi bakalım Hz. Ali Efendimiz ile ilgili bir çalışma yapın. Hz. Ali Efendimiz tarafından rivayet edilmiş olan ne kadar hadîs-i şerîf varsa, bunları toplayın, çıkartın, bir dosya haline getirin." demiştim.

Yapılırsa böyle bir çalışma güzel, onun üzerinde o hadîs-i şerîflerin anlatılarak neşredilmesi de sanıyorum Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh'ı sevenler için önemli bir çalışma olacak. Bunu da inşaallah yaparız diye düşünüyorum. Ya ben yaparım ya da bir kimse heves eder, "Ben yapayım da bu şeref de benim olsun." diye. Ona da memnun oluruz, teşekkür ederiz, dua ederiz, Allah yardımcı olsun diye.

Hz. Ali Efendimiz'den rivayet edilmiş olan Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfini okuyalım. İbn Neccar'da, İbn Asâkir'de, Temmam'da ve Mevâhib-i ledünniyye'de olan bir hadîs-i şerîf. Efendimiz buyuruyor ki;

Men iştâka ile'l-cenneti sâbeka ile'l-hayrâti ve men eşfeka mine'n-nâri leha ani'ş-şehevâti ve men terakkabe'l-mevte sabera alel-lezzâtü hânet aleyhi'l-lezzâtü ve men zehede fi'd-dünyâ hânet aleyhi'l-musîbâtü.

Dört cümle böyle, sonundaki sesler birbirlerine müsecca dört cümlecikten kurulmuş bir cümle. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Men iştâka ile'l-cenneti sâbeka ile'l-hayrâti. "Kim cennete iştiyak duyarsa, kim cennete müştâk bir kimse, müştâk bir müslüman ise…"

Cennete şevk duyuyorum, aşk duyuyorum, cenneti özlüyorum, cenneti istiyorum, ona iştiyakım çok fazla, yanıp yakılıyorum "ah şu cennete bir girsem, ah cenneti görsem, ah cennetin köşkleri, nimetleri neler acaba" diye.

Kim cennete iştiyak duyarsa ne yapar? Bunun tabii sonucu nedir?

Sâbeka ile'l-hayrâti. "Hayırlı olan bütün işlere müsabaka eder, koşar, var gücüyle gayret gösterir, çalışır, hayırlı işleri çok yapmaya gayret eder."

Peygamber Efendimiz buyurmuş oluyor ki bir iştiyak, bir özlem, bir istek kuru bir istek olarak insanın durduğu yerde kalmamalı. Ben şunu seviyorum... Onun sonucu olmalı, isteğinin insanda bir etkisi olmalı.

Etki nedir?

İstediğini yapmak için gayrete gelmek, çalışmak, koşturmak, koşuşmak. Ben tarlamdan bol mahsul almak istiyorum. Bol mahsul almak istiyorsan tarlanı ek, tarlanı sür, hazırla, tohumunu ek, bakımını yap ondan sonra bol mahsul al. "Tarlamdan bol mahsul çıksın." deyip de hiç tarlaya hazırlık yapmamak olmaz. Bir de;

"Çok bilgili bir insan olmak istiyorum, ilmi seviyorum."

Tamam, seviyorsan ilim öğrenmeye kalkış, kitapları oku, hocaları bul, alimlerin, fâzılların meclislerine devam et, gerekli çalışmaları yap.

"Ben biraz zengin olmak istiyorum. Kimseye yük olmak istemiyorum, kazanıp kazanıp hayır hasenât yapmak istiyorum."

O zaman oturduğun yerden olmaz, çalış, çabala, ticarî faaliyette bulun.

İşte her iş böyle. Cennete müştak olan, cenneti isteyen, cennete iştiyak duyan insan da tabii olarak hayırlara müsabaka edecek. Yani koşacak, başkaları ile yarışacak, başkaları da cenneti istiyor. Cennette herkes için yer var. Cennet öyle bir geniş ikramı ki Allahu Teâlâ hazretlerinin, herkese yer var.

Cennete en sonuncu olarak girecek kimse -artık ondan sonra girecek başka bir kimse kalmamış- şüphesiz ki derecesi ötekilerden daha aşağıda olan kimsedir; kusurundan dolayı ceza çekmiş, geç kalmış, cehennemde biraz yanmış sonra affolmuş, cennete en son giriyor. En son girecek insana bu dünya ve bu semalar gökler kadar yerler verilecek. Cennet ne kadar geniş, ikramları ne kadar çok.

O da sanacakmış ki en son girdiği hâlde ötekine ne verildiğini bilmediği için "Allahu Teâlâ hazretleri lütfuyla, keremiyle bana en büyük ikramı verdi." Böyle sanacakmış, düşünecekmiş. Yani çok memnun. Azımsama mümkün değil. İnsanlar çok büyük imkânlara, ikramlara nâil olacak. Tabi Cennete bütün müslümanlar iştiyak duyuyor, istiyor. Kur'ân-ı Kerîm cennete girmeyi teşvik ediyor, cennet için koşuşturmayı, gayret sarf etmeyi Âyet-i kerîmeler emrediyor.

Cenneti metheden; ballandıra ballandıra, tatlı tatlı anlatıp özendiren âyet-i kerîmeler var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri var. Salihlerin, evliyâullahın, cennet için yaptıkları eşsiz, güzel ibadetler, davranışlar, güzel ahlâk, hayır hasenât var. Bunlar; bütün müslümanların genel vasfının, umumi karakterinin cenneti istemek olduğunu gösteriyor. Elbette Allahu Teâlâ hazretlerinin ikramına, rızasına herkes ermek ister. İkramının, rızasının yeri yurdu cennet bahçeleri. O hâlde cennete herkes iştiyak duyacak, bütün müslümanlar. Cennete iştiyak duyuyorsa da hayırların her çeşidini yapacak. Hayrât, hayırlar demek. Her çeşit hayrı yapacak. Hayırların büyüğü, küçüğü var. En küçük hayır, Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerde bunları bildirmiş. Mesela bir müslüman yürüdüğü yolda , görmüş olduğu bir ezâ vereci malzemeyi yolun kenarına koyarsa; diyelim ki dal düşmüş yolun üstüne, dikenli bir dal, gelen geçenin ayağına takılacak, develerin, koyunların, çocukların ayaklarını kanatacak, onu alıp kenara koymak bir hayırdır. Tebessüm, mü'min kardeşinin yüzüne bakmak hayırdır. Güzel bir söz hayırdır. Küçük de olsa, yarım hurma da olsa, ikram hayırdır. Tabi hayırların büyükleri de var.

Gayretli müslümanlar büyük müesseseler yaptırıyor. Cami, aşhâne, hastane, köprü, çeşmeler yaptırıyor. Mesela hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak için Zübeyde hanım -Harun Reşid'in zevcesi denilen hanım efendi, Allah rahmet eylesin- Ta kilometrelerce uzaklardan, Taif'in dağlarından, gür pınarlardan suyolları döşemiş Arafat'a, Müzdelife'ye, Mina'ya, bugün de görüyoruz, su kanalları yapmış, şırıl şırıl su akıyor, hacılar kendileri istifade ediyorlar, abdest alıyorlar, içiyorlar, hayvanlarına içiriyorlar, develerini içiriyorlar. O zaman için çok büyük bir zor iş ama sevap kazanmak için bunları yapmış.

Gelelim bizim kendi ülkemize. Mesela Bezm-i Âlem Valide Sultanımız; Osmanlılar zamanındaki bir Valide Sultan çok severdim kendisini. İstanbul'u suya sahip eylemiş, Terkos gölü onun hayrâtı imiş, Gureba Hastanesi'ni yaptırmış, "Fakirler, garibanlar burada tedavi görsünler para da alınmasın." diye buyurmuş. Çeşit çeşit hayırları var, camileri var. Binaları, tesisleri var. İşte bunlar da büyük hayırlar. Büyük alimlerin gösterdikleri faaliyetler, yetiştirdikleri her talebe bir hayırdır. Bir alim bir genç yetiştiriyor o da alim oluyor. İslâm'a hizmet edecek, müslümanlara İslâm'ı öğretecek. Bu da onun hayrıdır. Hayır ille de kesme taşla, tuğlayla, kiremitle olmaz. Böyle, insan yetiştirmek de hayırların en büyüğüdür. Hatta tebessümle okudum: Yazıcıoğlu mübarek, Muhammediye'yi yazdığı zaman, şeyhi Hacı Bayram-ı Velî'ye götürmüş;

"Efendim ben böyle bir eser yazdım." diye göstermiş, Hacı Bayram-ı Velî esere bakmış, demiş ki:

"Evladım insan yetiştirmeye yönelseydin daha iyi olmaz mıydı?"

O devrin alimleri kâmil insan yetiştirmeye çok önem veriyorlardı. Kitabı bazıları okur, bazıları okumaz; insanı yetiştirdin mi fiilî olarak hayır yapacak, canlı bir varlık ortaya koymuş oluyorsun. Onun bütün hayr ü hasenâtı da hocasına gidiyor. İşte alimlerin hayrı, en büyük hayırlar. Kitap yazmak da çok büyük hayır. Çünkü o kitap tek bir şahsa hitap etmiyor, asırlar boyu okunuyor, dinleniyor ve böyle istifade ediliyor. Bakın biz mesela diyoruz ki İbn Asâkir'in kitabından Hz. Ali'nin bu hadisini rivayet olarak okuyoruz. Tabi İbn Asâkir bundan sevap kazanıyor.

Neden?

Bu kitabı yazmış, biz de o kitaptan faydalanarak hadîs-i şerîfleri okuyoruz. O alimler o hayırları yapmasalardı, biz belki bunları bulmak için bu devirde çok zorluk çekecektik. Eğer bir insan cenneti istiyorsa ki bütün mü'minler ister. Hatta bütün insanlar ister. İstemez mi? Âhirette rahat edeceksin, ebedî hayat var. Bazıları ebedî hayatı bilmiyor, ölünce toprak olacağını sanıyor. "Beni yakın, küllerimi bir kutuya koyun." diyor. Hâlbuki âhiret var, ebedî hayat var, ebedî hayatta ebedî cennet var, cennet nimetleri var. Bunu herkes ister. Yani "Varsa ben de isterim." der. Mümin olmasa bile anlatıldığı zaman ah keşke der, "Eğer böyle bir şey varsa ne kadar sevinirim." der. Âhiret inancı çok sevindirici, çok güzel bir inanç. Âhiret inancı olmayan insanlar öyle fakir, öyle yoksul insanlar ki inanamıyor veya inancında kendisine öğretilen inançta böyle bir şey yok. Çok zavallı. Âhiret inancına sahip bir insan son derece rahat, son derece mutmain, kalbi huzur içinde, rahat içinde, içi pırıl pırıl.

Neden?

Âhireti biliyor. Âhiret varsa, âhirette de nimet varsa, Allah'ın güzel nimetlerinin çok olduğu güzel yerler varsa hepimiz isteriz. Yaz geldi mi nasıl herkes "Aman bizim apartmanın dar dairesinden yazlık bir yere gideyim, çoluk çocuk rahat etsin." diyor. Ya köyüne gidiyor; tarlalara, bağlara, bahçelere... Ya yazlıklara gidiyor, ya da büyük otellerin -parası varsa- güzel yerlerinden rezervasyon yaptırıyor, yer ayırttırıyor. İşte Ege'nin güzel koylarına gidiyor veyahut dağların güzel manzaralı yerlerini insanlar buluyorlar, subaşlarını buluyorlar, tenezzüh yerlerini, kır gezintisi yapacak yerlerini ne kadar güzel biliyorlar.

Neden?

İnsanlar güzel şeyi seviyor. Güzelliğin hayranı, güzelliği arıyor buluyor. Subaşları, ağaç gölgeleri, güller, sümbüller, çiçekler, çayırlar, çimenler, kuzular, kelebekler, kuş cıvıltıları bunların hepsi de insanın özlediği şeyler. Dünyada da böyle, âhirette de. Cennet sayılan güzelliklerin ve bilinen bilinmeyen her türlü güzelliğin olduğu yer olduğu için herkes orayı arzu eder. Arzu eder ama kuru arzu olmaz. Arzusuna uygun müsabaka olacak. Müsabaka yani başkaları da koşturuyor, sen de koşturacaksın, yarışacaksın. Mü'min, mü'min ile yarışacak.

Kavga ederek değil, itişerek değil, tatlı bir yarışma. Sâre'a ile'l-hayrâti, "hayırlarda müsabaka ediniz, yarışınız" diyor Kur'ân-ı Kerîm âyetinde. Bize Allahu Teâlâ öyle emrediyor. Bu yarışmada öteki rakibi batırmaya çalışarak, yarışmak olmaz. Allah'ın divanında, huzurunda, Allah'ın yolunda, severek olacak. Aman o kimse şu hayırları yapmış, ben de yapayım, daha fazlasını yapayım. Bak filanca mübarek zât ömrünü ne kadar hayırla geçirmiş, ben de örnek alayım, ibret alayım, ben de yapayım diye hayırda yarışacak.

Ve-Men eşfeka mine'n-nâri. İkinci cümle. eşfeka, işfâk, korkmak demek. Şafak attı diyoruz ya, adam birden karşısında korkunç şeyleri görünce şafak attı yani korktu demek. Ve-Men eşfeka mine'n-nâri. "Kim ateşten korkarsa." Ateşten korkan yani cehennem ateşinden korkan: leha ani'ş-şehevâti; leha, "an" ile kullanılınca bir şeyden uzaklaşmak, kaçınmak demek. Şehvetlerden uzak durur. Şehvetlere aldırmaz. İnsanların hoşuna giden, iştihasını çeken, herkesin ağzının suyu aka aka yaptığı şeylerden o arzu duymaz, yüz çevirir, o işleri yapmaz.

Neden?

Cehennemden korkuyor. Şehevâtın bir kısmı vardır ki Allah yasak etmiştir. Onları yaptığı zaman insan cehenneme girecektir. Âyetler bildiriyor. Mesela içki. İçki İslâm'da yasak.

Neden yasak?

Aklı götürüyor. Aklı giden insan da cinayet de işliyor, her tür kötülüğü de yapıyor. Ayrıca; içki içmeye devam eden insan da vücudunu, karaciğerini çürütüyor. Siroz oluyor, Allah'ın kendisine verdiği vücut emanetini kısa zamanda yıpratıyor, hastanelerde inliyor, sonunda ölüyor. Başta tatlı başlıyor. Şehvet, eğlence, keyif, çalgı, içki, deniz kenarında, dağ başında manzaralı yerde güzel gibi oluyor ama sonuç kötü geliyor. Toplum için zararlı, insan sağlığı için zararlı, din için zararlı, ondan dolayı İslâm yasaklamış. Bazı şeyleri neden yasaklandığını bilmesek bile yapacağız da ama bunu çok net olarak biliyoruz.

Hatta biz de yirminci yüzyılın birçok ülkesinde, ister müslüman olsun, ister müslüman olmasın birçok yerde kanunlar içkiyi yasaklıyor. Mesela direksiyon başında içki içilmez. Direksiyon kullanacak insanın içki içmemesi lazım.

İçki içmek serbestti o ülkede, rahattı, yasak yoktu.

İyi ama araba kullanırsa kaza yapar. Onun için içkili araba kullanmak yasak, şoförün içmesi yasak. Yol boyunca içmesi yasak. İçki satması, yanında bulundurması yasak. Yol güzergâhlarında, duraklama yerlerinde içki satmak yasak.

Neden?

Birisi dayanamaz içer, sarhoş olur, otobüsü uçuruma yuvarlar ve yahut çarpışır diye. Şehvetler sadece tabii içki değil, sadece iştah duyduğu, midesinin sevdiği şeyler değil, daha başka şeyler de olabilir. Çeşitli eğlenceler olabilir.

Mesela "Paran olsa ne yapardın?" diye sor birisine. Piyangodan milyonlar, milyarlar çıktı ne yapardın?

Herkes bir şey söyleyecek. Ben şöyle yapardım, ben böyle yapardım. Ömrümü şöyle geçirirdim, parayı har vurur harman savururdum diyecek. İşte insanların çeşitli arzuları var. O arzular şiddetli olunca bunun adı şehvet oluyor. Günah olan şehvetleri var.

Günah olamayan şehvetler de var mı?

Var.

Mesela insanın vücudunun ihtiyaçlarını karşılaması için yemek yemesi normaldir, ona da iştiha duyuyor. O da şehvet-i taamdır. Yemek yeme iştihası demek. O hep meşru. Nikâh meşru. Evlilik İslâm'da meşru kılınmış, evlilik dışı münasebetler haram kılınmış. Meşru yoldan arzularını karşılamak ve sosyal hayatını, ailevî hayatını, ferdî hayatını, içtimaî hayatını devam ettirmek mümkün. Bunun dışına, gayri meşru yollara kayıp, "arzularımı yerine getireceğim" diyen cehenneme gidecek, cezayı çekecek olduğu için kim cehennemden korkuyorsa, ateşte yanmaktan korkuyorsa şehvetlerden yüzünü çevirecek ve kendi şehvetine hâkim olacak, kendisine hâkim olacak. Nefsinin, kendisinin duygularına, kendisi tarafından fren yapılması. Bu İslâmın ortaya getirdiği çok önemli bir eğitimdir. İslâmda insanın kendisi bir şeyler istediği halde kendisini engellemesi çalışması vardır. İnsan bunu öğrenmek zorunda. Biz buna nefis terbiyesi diyoruz. İnsan kendi nefsini terbiye ediyor.

Canı çok istediği halde yapmıyor. Duyuyorum: Köpekleri eğitiyorlar. Köpeğin karşısına av hayvanları koyuyor, köpek av hayvanını yiyince onun sahibi, mürebbisi, yetiştiren dövüyor, "hayır yemeyeceksin" diye. Avı avladığın zaman, şöyle t utacaksın ağzınla getireceksin, sahibine bırakacaksın. Yerse dövüyor. Köpek dayağı yiye yiye avlanmış, vurulmuş olan hayvanı, çalıların arasından bulup yemeden getirmeyi öğreniyor.

İşte nedir?

Köpeğin şehvetine, yeme iştahına hâkim olmasıdır. Köpekte bile irade gelişiyor.

Nereden gelişiyor?

Dayak yemekten gelişiyor. İşte o cezadan gelişiyor. İnsanların da gayrimeşru olan istekleri, şiddetli arzularına karşı, kendi kendisini frenlemesi lazım. "Yapmamam lazım bunu." Yapmaması lazım. Bir para görüyor, elini uzatsa alsa sahibi orada değil, arkasını dönmüş cebine koysa tamam.

Lavabonun aynasının önünde saat buluyor, yüzük buluyor. Cebine koysa, çıksa gitse kimse bilmez ama başkasının malı olan bir şeyi almış olacak. Hırsızlık olacak, almıyor. Çeşitli misalleri siz de düşünebilirsiniz. İnsanın canı para ister, eğlence ister, keyif ister, uyku ister.

Yâr bana bir eğlence, yâr bana bir eğlence!...

dediği gibi Karagöz'ün sahneye çıkıp da. Herkesin aklında eğlence fikri vardır.

Cumartesi, pazar nereye gidelim? Bu yaz nerede eğlenelim?

Eğlencelerin sınırları var. Meşru sınırı var, gayrimeşru tarafı var. Çizginin öbür tarafı var, aşırısı var. İşte onları, aşırıları cehennemden korkan yapmayacak.

"Ben cehennemden korkuyorum!"

O zaman niye günahları işlemeye devam ediyorsun?

Korkuyorum.

Korkuyorsan işleme! Tabi günahların bir kısmı da şöyledir. Mesela, Allahu Teâlâ hazretleri kendisi ile ilgimizi bütün gün boyunca canlı tutalım diye günde beş vakit namazı emretmiş. Günde beş vakit namaz kılmak farzdır. Herkesin bu namazı kılması lazım. Bazı insanlar bu namazları kılmıyor.

Müslüman mısın kardeşim?

Elhamdülillah müslümanım. Annem de müslüman, babam da müslüman, ecdadım da müslüman.

Niye namaz kılmıyorsun?

Üşeniyor.

Üşenmek de negatif bir şehvettir. Yani olumsuz bir istek. Kalkmayı istemiyor, oturmayı istiyor. Keyfini bozmak istemiyor, namaz kılmak istemiyor. Sabahleyin zordur. Hele yaz günlerinde, yaz sabahlarında sabah namazına gitmek oldukça zordur.

Neden?

Kalkamıyor, yataktan kalkmak zor geliyor, yani uyku arzusu, şehveti daha fazla, uykudan kalkmak isteksizliği çok, o da negatif bir istek. Yani, kalkmamayı istiyor. Kalkmayı istemiyor. Namaz kaçıyor veya hiç kılmıyor namazı.

"Ben müslümanım elhamdülillah." diyor.

Benim arkadaşlarım vardı meslekten, çalıştığım üniversiteden, diyor ki;

"Allah beni affetsin, mü'minim, elhamdülillah ama ben ibadetlerimi yapamıyorum."

Niye yapamıyorsun? Herkes yapıyor, sen de yapacaksın, alışmamış veya kendisini zorlayamıyor, bu ibadetleri yapamıyor. Bunun yapılmasının gerekliliğini biliyor, sevabını biliyor, yapamıyor. Bu da bir çeşit keyfine, arzusuna uymadır, bunu da yapmayacak. İster kötü bir şeyleri yapma konusunda arzusunu frenlemek olsun, ister iyi şeyleri yapmamak için içinde beliren isteksizlikleri yenmek olsun, müslümanın kendisiyle yarışması, kendisiyle mücadele etmesi, nefsiyle mücadele etmesi gerekiyor. Nefsini yenmesi gerekiyor. Aklını hâkim kılması gerekiyor. Kalbini, gönlünü hâkim kılması gerekiyor hareketlerine; onun için bu da çok önemli. Cehenneme inanan, cehennemden korkan; gayrimeşru arzularını frenleyecek, günah olan şeyleri yapmayacak. Sevaplı olan şeyleri de yapmamak konusundaki isteksizliğini yenecek, onları da yapacak. O da öyle.

Üçüncüsü cümlelerin, cümleciklerin; biliyorsunuz, bir büyük cümlenin içerisindeki, küçük cümlelere cümlecik diyoruz.

Ve men terakkabe'l-mevte sabera anil-lezzâtü. "Gözünün önünde ölümü gören, ölümün geleceğini bilen, ölümün hakikat olduğunu anlayan bir insan," sabera anil-lezzâtü, "kendisini böyle lezzetli şeylere karşı salıvermez, koyuvermez."

Lezzetlere sabırlı olur, lezzet olmayan şeyleri yapmaya koyulur. Mesela gece ibadeti çok sevap. Geceleyin kalkar uykusundan uyanır, abdestini alır, seccadesini yayar, gözyaşları içerisinde teheccüd namazı kılar, eline tesbih alır, tesbih çeker, Kur'ân-ı Kerîm alır, yanık yanık Kur'ân-ı Kerîm'i okur.

Şimdi ne yaptı bu?

Uyku lezzetini bıraktı. Uyku lezzetine karşı sabretti, uyumayı bıraktı, gecesini ihyâ ediyor, ibadet yapıyor.

Bu neden oluyor?

Ölüm geliverir. Ölümden sonra da insan bu dünyadaki fedakarlıklarıyla, ibadetleriyle, hayrat ü hasenâtıyla derece alacağı için biraz lezzetleri bir tarafa koyarak, lezzetsiz gibi görünse de, insan istemese bile sevap işleri yapmaya koyulmalı.

İşin bir genel tarafı var. Cennete götürecek işlerde yorgunluklar, zahmetler ve sıkıntılar vardır. İbadetler zahmetlidir. Allah'ın sevaplı, faydalı işleri terlemeyi gerektirir. İnsanlara hizmet, halka hizmet ter dökmeyi gerektirir.

Cehenneme götüren işler de hep rahattır, keyiflidir, bencilcedir, insanın kendi keyfine hizmet etmesidir. Başkalarının aleyhine bile olsa. O hâlde insanın cehenneme düşmemesi için, cenneti kazanmak için, lezzetlerden yüz çevirebilmesi, canı istese bile sabretmesi lazım.

"Yapmayacağım, sabredeceğim, ibadet edeceğim, sabredeceğim."

İbadetlere sabır, günahları yapmamak için sabır. Sabrın çeşitleri var. İbadetlere, taatlere sabretmek; haramları, günahları yapmamak için kendisini tutmak, sabretmek, doğru yolda sebat göstermek. Allah; başına bir ceza, musibet, imtihan getirdiği zaman onun verdiği sıkıntılara sabretmek. Bu da önemli, sabır da önemli. Ölüm olduğu, ölümden sonrası olduğu için, ölümden sonra hesap olduğundan, mahkeme-i kübrâ olduğundan, fedakârlara büyük mükâfatlar verildiğinden, âhirette hesap yapılırken, o zaman lezzetlere karşı sabredip insanın ölümden sonrasına hazırlanması da lazım. Hz. Ali Efendimiz'in rivayet ettiği hadisin üçüncü cümlesi öyle.

Peygamber Efendimiz de kendisi şahsen öyle yaşamıştı. Sabahlara kadar ibadet ettiğini biliyoruz. Ayaklarının şiştiğini ve Hz. Âişe validemizin ayaklarına masaj yapıp, ovuştururken;

"Anam babam sana feda olsun, Allah senin günahlarını zaten affetmedi mi? Niye böyle kendini yoruyorsun? Niye bu kadar zahmet çektiriyorsun vücuduna?" diye sorunca;

"Allah bana o ikramları vermişse niye ben şükreden bir kul olmayayım yâ Âişe?" diye söylüyor.

Demek ki Peygamber Efendimiz'in o hâli Allah'ın kendisine ikramlarına şükür duygusundan kaynaklanıyor.

"Çok şükür yâ Rabbi, beni hâtemü'l-enbiyâ kıldın, seyyidü'l-mürselîn kıldın, ekremü'l-verâ, eşrefü'l-verâ eyledin, insanların en şereflisi kıldın…" diye, Allah'ın verdiği ikramlara, rütbelere, mânevi makamlara şükür için yapıyor.

Nasıl yapıyor?

Ayakları şişinceye kadar, uyku uyumuyor, gündüzleri oruç tutuyor, Allah'ın rızasını kazanmak için ne büyük metanet ve sabır gösterdiğini, Resulullah efendimizin hayatını okuduğumuz zaman görüyoruz, hayran kalıyoruz. O azimlere ve gayretlere, o güzel huylara müslümanların da sahip olması lazım. Sahip olduğu zaman elde edecek İslâmî faydalar ne kadar çok olur.

Ve dördüncü cümlecik. Bu hadîs-i şerîfin içinde;

Ve en tezehhede fi'd-dünyâ hânet aleyhi'l-musîbâtü.

Zehede, fi harf-i cerri ile kullanılınca bir şeye karşı isteksiz olmak, müstağni olmak, arzu etmemek mânasına gelir.

Ve en tezehhede fi'd-dünyâ demek, yani "dünyaya karşı zühd sahibi olan, isteksiz olan, müstağni olan, dünyaya heves etmeyen, arzulamayan."

Bu güzel bir duygudur. Dünyaya karşı zühd içinde olmak. Dünyayı gaye edinmemek, hedef edinmemek İslâmî huylardan bir huydur. Mü'minin gözünde dünya yoktur âhiret vardır, Allah'ın rızası vardır, kâmil mü'minler o dünyanın mevkiine, makamına, şatafatına iltifat etmez.

Sahâbe-i kirâmın hayatını biliyoruz. Bir yere vali olmuş, kıyafetini bile değiştirmemiş. Valilik konağına gidip orada oturmamış bile, mütevâzı bir insan olarak, halkın içinde yaşamış, halkla beraber olmuş, halkın isteklerini, şikâyetlerini dinlemiş.

Resûlullah Efendimiz'in çizgisinden sapmamışlar, ellerine imkân geldiği zaman dahi sapmamışlar. Hz. Ömer halife olduğu zaman beytü'l-mâlin, devletin hazinesinin dolduğu ve devletin gelirlerinden de mü'minlere maaşlar verilip herkese verildiği hâlde, bunların sunduğu imkânları istememiş. Elinde imkân olduğu halde kullanmamış.

Mübarek kızı, Peygamber Efendimiz'in zevcesi Hafsâ validemiz;

"Babacığım artık imkânlarımız genişledi, böyle kuru ekmek yemesen, yamalı cübbe giymesen." dediği hâlde;

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in nasıl yaşadığını unutuyor musun? İşte ben o çizgiyi devam ettirmek istiyorum. Resûlullah'a öyle kavuşmak istiyorum."

Bu nedir?

Zühddür. İşte dünyaya önem vermemek, dünyayı hedef almamak, dünyaya karşı müstağni olmak, dünyaya hevessiz olmak. Âhirete hevesi var. Dünyaya karşı zühd sahibi olmak güzel, makbul bir sıfat olduğundan, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Kim dünyaya karşı hevesi yok iyi bir müslümansa, ahireti hedef alıyorsa, âhiret için çalışan, dünyalığa gözü toksa, karnı toksa o zaman hânet aleyhi'l-musîbâtü. -Hânet de iki gözlü he ile- ona gelen musibetler, onun gözünde hafif olur. Hafif gelir."

Aldırmaz, "Dünya hayatının cilveleri olabilir." der, musibetlerden sarsılmaz. Musibetlere sabrı ve tahammülü çok olur. Musibetlerden dolayı kendisini darmadağın dağıtmaz, perişan olmaz, feleğini şaşırmaz.

Böyle tabirlerle anlatayım.

Başka insanlar ne yapıyor?

Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-keder. "Kadere inanan, iman eden, kederden uzak olur, emniyette olur."

Başka insanlar ne yapıyor, inancı olmayan insan?

Bir amansız hastalığa tutulur. Ya çocuğu ölür veya işinde bir kusur olur. Köprüden kendisini aşağı atmaya kalkıyor. Polisler geliyor, yalvarıyorlar; "Etme, eyleme, aman…" Veyahut da binanın üst katına çıkıp kendini atacağını söylüyor veya eline tabancayı alıyor "İntihar edeceğim." diyor.

Neden?

Sabırsız. Musibetin karşısında sabra tahammülü yok.

Öyle olmaz. Mü'min öyle olmayacak.

Musibeti de Allah insanın alnına kader ve imtihan olarak yazmış. Musibetin karşısında da insanın sağlam durması lazım. Kulluk çizgisinde titreme, yamulma ve eğrilme olmaması lazım.

Bunu kim yapabilir?

Dünyaya karşı müstağni, dünyaya hevesi olmayan, dünyaya karşı gözü tok olan, âhiret ehli insanlar yapar, musibetlere tahammül eder. Musibet insanın sıhhatine gelebilir, hasta olur, sabreder. Malına gelebilir malı telef olur, sabreder. Çoluk çocuğuna, ailesine, yakınlarına ve sevdiklerine gelir, sabreder. Daha başka şekilde olabilir, sabreder. Yani musibet; Allah'ın kaderinin, çizgisinin, yazgısının eseri olarak insanların başına gelen bir olay, nâhoş bir olay. Hoş değil ama ne yapalım Allah böyle yapmış, hastalık da Allah'tan, sıhhat de Allah'tan, güzel günler de Allah'tan, üzüntülü günler de bir imtihan.

Peygamber Efendimiz'le mübarek elini tutup biat eden müslümanlar, fi'l-mekrehi ve'l-menşati Resûlullah'ı her hâlukârda sevinçli zamanda da, hoşuna gitmeyecek zamanda da bağlı olacaklar diye yemin eder biat ederlerdi.

"Her şey tatlı olduğu zamanda sana itaat edeceğim, biraz keyfim kaçtı mı yan çizip kaytaracağım, kaçacağım…" demezlerdi.

Fi'l-mekrehi ve'l-menşati. Ne demek?

"Nefse nâhoş gelen durumda da, yâ Resûlallah, ben sana bağlılığımı var gücümle devam ettireceğim. Neşeli hâlimde de yani hoş, güzel düğün bayram olduğu zamanda da bağlılığımı devam ettireceğim, nâhoş bir şey olduğu zaman da devam ettireceğim." derlerdi.

İslam bu.

Biz Allah'a bağlılığımızı böyle yapıyoruz. Biatimizi böyle yapmamız lazım. Bir mü'minin Allah'ın alınyazılarına karşı sabırlı olması lazım. Kadere kaderdir deyip tahammül etmesi lazım, dağıtmaması lazım. İsyana, intihara, ileri geri konuşmaya, şikayete kalkmaması lazım. Zaten onların da faydası yok. Büyükler onu güzel söylemişler, başa gelen çekilir, istesen de istemesen de çekilir zaten başa gelen de. Yalnız o olayı sabırla karşılayan mükâfat alır. Sabırsız olunca da hiçbir şey kazanmıyor. Başa geleni çektiği ile kalır sevap da kazanmaz.

Neden?

İmtihanı kaybetti. Bu hadisi şerif çok umumi, İslâmî kaideleri ihtiva ediyor. Cenneti istiyorsa, hayırlar yapmaya yarışırcasına koşacak mü'min, cehenneme inanmış, cehennemden korkuyorsa ki öyledir, şehvetlerden, şehevânî arzulardan kendisini frenleyecek, yasaklara yanaşmayacak Allah'ın yasakladığı günah olan işleri yapmayacak. Ölümü gözünün önünde tecessüm eden bir insan ölüme hazırlanacak. Ölümden sonrasına hazırlanacak, lezzetlerini terk edecek, âhirete hazırlanmak için. Dünyaya karşı zühd sahibi olabilmiş gerçek mü'minler;

"Dünya nedir ki? İşte ben bir yolcu gibiyim." buyurdu peygamber efendimiz dünyada. Dünyaya karşı müstağni, gözü tok olan insan da musibetlere karşı sabırlı olacak.

Allahu Teâlâ hazretlerinden dilediğimiz hepinizi, hepimizi cennetlik eylesin, cehenneme düşenlerden etmesin, cehennemden âzat ettiğinden, affettiği kullarından eylesin. Ölümden sonrasına hazırlananlardan eylesin. Nefse ağır da gelse, meşakkatli de gelse güzel şeyleri yapmaktan yılmamayı nasip etsin, başımıza gelen felaketlerden, üzüntülerden, fitnelerden, fesatlardan dolayı da kulluğumuzda kaybedecek ters davranışlara düşmemeyi nasip etsin.

Hepimize ömür boyu mutluluklar, tatlılıklar temenni ederim. Allahu Teâlâ hazretleri her gününüzü bir bayram gibi eylesin, hoşça vakit geçirmenizi nasip etsin. Ama bir hastalık, bir musibet gelirse de bilin ki sabredenlere mükâfatı çok. Sabretmeyenlerin de eline geçecek bir şey yok. Sabırsızlığından bir şey elde edemez, sevapları kaçırır. Bağırıp çağırmasıyla, isyan etmesiyle, itiraz etmesiyle imtihanı kaybetmiş olur. Başka bir şey olmaz. Allahu Teâlâ hazretleri bizi güzel İslâmî ahlâk sahibi eylesin, bahtımızı güzel eylesin, dünyada, âhirette mesut ve bahtiyar eylesin, sevdiklerimizle, çoluk çocuklarımızla beraber iki cihanda sevdiği kullarıyla beraber eylesin. Cennetiyle, Cemâli'yle müşerref eylesin. Firdevs-i âlâ'da Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin. Şu hadisleri rivayet etmiş olan Hz. Ali Efendimiz'e de komşu eylesin. O mübareklerin yanında olmayı, komşuluklarını yaşamayı cennette nasip eylesin.

Allah hepinizden razı olsun.

es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Sayfa Başı