M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (90)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Vesveseden kurtulmam için ne yapmam lazım? Evde televizyon olmasının mahzuru var mı?

Vesveseden kurtulmak için abdestli gezmenin faydası vardır. Abdestli gezen insanın yanına şeytan sokulamaz, vesvese veremez. Kur'an okumanın, zikrullahla meşgul olmanın faydası vardır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm ve zikrullah mânevî kalelerdir, bu kalelere sığınan insanlara şeytanın zararı olmaz. Kur'ân-ı Kerîm'in çok âşinâsı değilse Kulhüvallah, Kul eûzü bi-rabbi'l-felak, Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs sûreleri de vesveseden kurtulmak, şeytandan kurtulmak için özellikle indirilmiş koruyucu sûreler olduklarından onları okusun.

Evde televizyonun olması fiilen bugün birçok kimse için mahzur teşkil etmektedir. Çünkü içindeki programlar sabahtan akşama meşgul ediyor. İlim irfan öğrenmesine, dinini öğrenmesine büyük ölçüde mâni oluyor. Elbette televizyonun içinde faydalı şeyler de vardır. Mesela o belgesel filmler var, dünyanın muhtelif yerlerini gösteriyor. İlme ait [yayınlar] var. Tahsil için, açık öğretim için olan yayınlar var. Demek ki televizyonun bizzat kendisinin olmasının mahzuru yok; günahlı şeyleri seyretmek mahzurlu olmuş oluyor. Onun vesvese hâsıl etmek bakımından da feyzin gitmesi bakımından da zararı olur. Günaha bakan insan bu günahın zararını çeker. Güle güle günah işleyen insan ağlaya ağlaya cezasını çeker. Bu bir kâidedir, hepinizin bildiği bir şeydir, muhterem kardeşlerim.

Acaba insanın nefsini tam olarak hayra, güzele yönelik amellere itebilecek meta nedir? Allah'a yönelebileceği en güzel yol nasıl olmalı?

Muhterem kardeşlerim, tabii bu hayatımızın gayesidir. Bu sorulan şey oyuncak değil, teferruat değil, hayatımızın gayesidir. Hepimiz iyi yola yönelip Allah'ın sevgisini, rızasını kazanmak istiyoruz. Hayatımızın amacı bu, çok önemli bir şeydir. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda ve Peygamber Efendimiz'in yolunda yürümek lazımdır. Onun dışındaki yollarda yürününce ne maddî ne mânevî hayır ve feyiz olur. Mutlaka Kur'ân-ı Kerîm'in ve Peygamber Efendimiz'in yolunda yürümek lazım. İnsan Kur'ân-ı Kerîm yolunda yürüyünce, Peygamber Efendimiz'in yolunda yürüyünce ölse şehit olur, kalsa şehit sevapları alır, yüzlerce şehit sevabı alır. Onun için, Kur'an'ı öğreneceğiz. Peygamber Efendimiz'in hadislerini okuyacağız, öğreneceğiz, uygulayacağız.

Görüyorsunuz, Peygamber Efendimiz'in hayatın her konusuyla ilgili emirleri var. Ben mahsustan böyle çeşitli konuları ihtivâ ettiği için bu kitabı okuyorum. Karşımıza bazen şu konu geliyor, bazen bu konu geliyor; cemaat görsün... Bu hazinenin içinde her şey var. Burada her türlü gıda var; ruhun gıdası var, bedenin gıdası var, ailenin gıdası var, cemiyetin gıdası var, gencin gıdası var, yaşlının gıdası var... Herkese faydalı. Onun için, Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyarak, tefsirini okuyarak yürümeli. Hadîs-i şerîfi okuyarak yürümeli. Ahlâkı güzelleştirmeye dikkat etmeli. Zikir ile ahlâkı güzelleştirme, tezkiye-i nefis çalışmasıyla çalışmalı ki bu [gaye] kolay elde edilen bir şey değil. Elde edildiği zaman da insanın hem dünyasını hem âhiretini mutlu eden şeydir.

Kısaca -sözümün çok olmasından dolayı belki unuturlar, insanların akılları farklıdır- bu soruyu soran kardeşime söyleyeceğim; her gün Kur'ân-ı Kerîm okusun, birkaç âyet okusun ve anladığı, öğrendiği âyetleri uygulasın. Her gün birkaç hadîs-i şerîf okusun. Diyanet İşleri Başkanlığı kitabının çok bastığı ve ucuz olan bir Riyâzü's-sâlihîn kitabı var. Onu alsın, birer sayfa ikişer sayfa her gün okusun. Okuduğunu uygulasın, tatbik etsin. Okusun, okuduğunu tatbik etsin, uygulasın; kurtulur. Her türlü derde yavaş yavaş çareler gelecek. İlim yolunda olduğu için sevap alır, âyetleri hadisleri okudukça bilgisi artar, uyguladıkça Allah'ın kendisinden hoşnutluğu artar. Hem de gerçekleri öğrenmiş olur. En güzel yol bu.

Piyasada satılan tavukların hangileri yenir?

Herhangi bir hayvanın yenilebilmesi için onun besmeleyle kesilmesi lazımdır. Besmeleyle kesilmezse yenmez, murdar olur. Mesela sadece domuz eti murdar değil, başka etler de murdar olur.

Neden?

Besmeleyle kesilmedi de ondan.

Biz Alman -Lufthansa- uçağına biniyoruz, gidiyoruz. Bize bir [yemek] geliyor: "Bu yemeğinizin içinde domuz eti yoktur." [deniliyor.] Domuz eti olmaması kâfi değil. Ayrıca kesimin besmeleyle olması, İslâmî usulle olması şarttır. Yoksa murdar olur. Hayvan çayıra otlasın diye bağlanmıştı, ipliği dolaştı, gezerken gezerken boynuna dolandı, boğuldu, hayvan öldü. Boğularak ölen hayvanın eti haram olur, murdar olur. Sahibi onu kesti, yedi, konu komşuya verdi, yedirdi. Olmaz, yiyemez, yediremez. İslâmî usul ile olmadığı zaman haram oluyor. Tavuk da böyledir, koyun da böyledir, sığır da böyledir. Onun için, İslâmî usûle uygun kesilmesinin garantisini bulmak, sağlamak lazım. Eğer bu sağlanmamışsa gözünün önünde kestirsin. Eskiden tavukçulara "Şu tavuğu beğeniyorum." diye gidilirdi. "Şunu beğendim. Tamam, kes şunu." Orada keser, yolardı. Evde ütülemesini vesairesini yapar, [yerdi.] Eğer ithal ise, Allah adına kesilmemişse, besmeleyle kesilmemişse, murdar ise yenmez.

Piyasada tabii lâlettâyin bir yerden almak bu tehlike ihtimali olduğundan takvâya uygun değildir.

Takvâ nedir?

İnsan şüpheli şeyden kaçınacak, biraz araştıracak, haram mı helal mi olduğuna dikkat edecek.

Biz de gıdamızın haram mı helal mi olduğuna dikkat edelim. Bildiğimiz yerden alalım. Tanıdığımız müesseseden alalım. Bu bir.

Eğer tavukların kesimleri hakkında bilgimiz yoksa yenir mi?

Tavukların kesimleri hiç bilinmiyorsa tabii şüpheli olmuş oluyor. Şüpheliden kaçınmak takvânın esası olmuş oluyor. Kaçınması uygun olur.

Mecburiyet varsa, mecburiyet olmuşsa?

Diyebiliriz ki bazı müesseseler umumiyetle dikkat ediliyor. Türkiye'de de mesela ben Et ve Balık Kurumu Genel müdürüyle görüşmüştüm, eski arkadaşımdı, tanıdığımız kimseydi. "Biz kasaplarımıza besmeleyle kestiririz." diye söylüyorlardı. Türkiye'de umumiyetle bu bilinen bir şeydir. "İnşaallah öyle iyi kesilmiştir." diye siz besmele çekip mecbur kalmışsanız belki yiyebilirsiniz.

Ama takvâ nedir?

Şüpheliden kaçınmaktır. Kaçınırsanız, garantilisini bulmaya çalışırsanız daha iyi olur.

Size şöyle deseler: "Bak şurada iki tane köprü var. Şu tarafı yeni yapıldı. Ama bu köprüden gidersen biraz dolaşacaksın, yarım saat yolun uzayacak. Şu köprü eski köprüdür; ama mühendisler 'Çökme ihtimali var.' dediler. Onun için bu yeni köprüyü yaptılar. Bunun üstünden kimse geçmiyor, çökebilir, bazı yerleri çatlamış."

Sen kamyonunu bu köprüye sürer misin?

Sürmezsin. "Ya çatlarsa... Ya çatlağından köprü yıkılırsa..." diye yarım saat dolaşmaya razı olursun, çürükten gitmezsin. İslâmî işlerde de böyle sağlam olan, çürük olmayan taraftan gitmek iyidir.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte; "Her hükümdarın kutsal bir arazisi vardır." diyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin de kutsal sahası, "Kimse girmesin!" diye çevirmiş olduğu saha haramlar sahasıdır. Kim bu sahaya girerse tabii Allah cezalandırır. Yanına yaklaşırsa, sürüsünü bu sahanın yanına yaklaştırırsa belki içine girme tehlikesi mevcut olur. Sürünü hududa yakın sürersen karşı taraftaki Bulgar askeri, Yunan askeri belki kurşun atar. En iyisi hududa bile yaklaşmamaktır.

Buna dikkat etmeye gayret edin.

Eğer askerde isek ve haftada bir böyle bir yemek çıkıyorsa ne yapmamız lazım?

İlk önce mutfaktaki insanlara gidip bunun nasıl olduğunu, nereden geldiğini, ne yolla yapıldığını sorarsınız. Müspet bilgi olursa yersiniz. Menfî bilgi olursa o yemeği yemezsiniz. Kesilmiyor, aldırılmıyor, ithal, şunu bunu olabilir. Bilginize göre hareket edersiniz.

Taklit midir yoksa taktik midir? Bazı din görevlileri ve TRT'de Mevlid uyutmalarında yapılan dualarda bazı kuvvetlere dualar yapıp bize de "âmîn" dedirtiyorlar. Dolayısıyla yapılan ibadetimiz küfür olmuyor mu?

Bir kere ibadet küfür olmaz. İbadet ibadettir de insanın niyetiyle olduğu için... O orada çok güzel şeyler söylüyor da birkaç tane de belki onun hoşuna gitmeyen şey söylüyor. Küfür olmaz. Eğer yanlış bir şey varsa o yanlış şeye tabii iştirak etmeyebilir.

"Bazı kuvvetlere dua yapılıyor" diye kastettiği eğer askerî kuvvetler filansa...

Muhterem kardeşlerim!

Ben kendim şu soru hakkında cevap verirken kendimden misal vereceğim, beni affedin. Ben yedek subaylığa giderken evimden şöyle bir vakitte çıktım. Akşam yemeğini yiyip geç gitmedim. "Bir saat önce asker ocağına gideyim de sevabım daha çok olsun!" diye, muhterem kardeşlerim! Yemeği beklemedim, aç karnına gittim. "Orada aç durayım ama bir saat önce orada olayım!" diye gittim. Asker ocağı bereketlidir. Mübarek bir ocaktır. Bunu böyle kesin olarak bilin. Askerlik, asker ocağı mübarek bir [yerdir.] Ben bunu herhangi bir kimseye yağ çekmek için de söylemiyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"İki göze cehennem ateşi değmeyecek. Bir, hudutlarda düşman gelmesin diye bekleyen bekçinin gözüne cehennem ateşi değmeyecek, cennete gidecek. İki, Allah korkusundan tenhalarda zikredip ağlayan insanın gözüne cehennem ateşi değmeyecek, cehenneme düşmeyecek."

Onun için, nöbet tutmak sevaptır. Cihat etmek sevaptır. Müslümanları korumak sevaptır. Müslümanların hududun gerisinde rahat rahat ibadet etmesini sağlayacak bir hizmette olmak sevaptır. Bu askerlik mesleği de aynı şekilde sevaptır. Meslekte bir kusur yok. Meslek cihat mesleğidir, sevaptır.

Ama içlerindeki yöneticilerin, birtakım kişilerin kendi zihniyetlerinde eksiklikler, kusurluklar olabilir.

Allah ıslah etsin.

Ocak güzeldir. Camiye gelen insanların bazılarında bazı kusurlar var. Cami güzeldir, camide bir kusur yoktur. Ben öyle kardeşler bilirim ki "Başkasının nöbetini ben tutuvereyim!" diye isteyerek alıyorlardı. Enayi mi?

Değil! Nöbet tutmanın sevabı çok olduğundan yapıyor.

Ben bir kardeşimizi hatırlıyorum, Kıbrıs'a giderken mektup yazmış. "Birçok kimsenin özleyip de elde edemediği bir kısmet benim elime geçti, şehit olmaya gidiyorum!" diyor mektubunda... "Ben şehit olacağım, arkamdan çocuklarıma şöyle bakın, hanımıma böyle bakın..." diye vasiyet ederek gidiyor.

Asker ocağı mübarek bir ocaktır.

Allah askerlerimizi ıslah etsin. Komutanlarımızı ıslah etsin. Yanlış yolda olanlarımızı ıslah etsin. İmanında kusur olanlara hidayet eylesin. Yanlış yolda olanları doğru yola çeksin.

Ocak güzeldir. Ama komutanın birisi şöyle kötüymüş, dinsizmiş, küfürbazmış, ayyaşmış, zinacıymış, kumarbazmış... Şahsen kendisi [öyle olabilir.] Her yerde var; mektepte de var, üniversitede de var, piyasada da var, devlet dairelerinde de var, mahallede de var. Hatta ailelerde bile var. Öyle aileler oluyor ki beş parmağın beşi bir olmuyor, birisi öyle birisi öyle olabiliyor.

Çok dua edeceğiz. Cahillik yaygınlaştı. Küfür evlerin içine girdi, insanların kalplerine bile zarar verecek hâle geldi. Çok çalışacağız. Gözümüzü açacağız. Eğriye eğri, doğruya doğru... Tabii kötü insana da yağ çekmek, taviz vermek İslâm'da yoktur. Doğruyu söylemek her yerde lazım geliyor. Hatalı gördüğümüz şeyleri söyleyeceğiz.

Asker veya memur veya müdür veya bakan veya reisicumhur veya başkası dokunulmaz değildir. Onlara da Ümmet-i Muhammed'in nasihat etmesi lazım. Hakkı söylemesi lazım. Mektup yazması lazım. Akrabasıysa ziyaret etmesi lazım. "Bak bu hususta gerçekler şudur." demesi lazım.

Müslüman mütedeyyin kardeşlerimiz bir şehirde güzel bir sergi açmışlar. Karşı taraftan bir grup gelmiş, onların aleyhinde bir sürü bağırmış, çağırmış... Cahil. Yaygın cahillik var. Kendilerini doğru yolda sanıyorlar. Halbuki asıl yanlış yolda olanlar kendileri. Başörtülüye kızıyorlar, halbuki baş açmak günah. Böyle yanlışlıklar var. Tabii yanlışı bile bile desteklemek de İslâm'da yoktur. Hakkı dobra dobra söylemek lazım. Cahillik yaygın olduğundan cahillere de gerçekleri güzel güzel, yumuşak yumuşak tebliğ etmek gerekiyor.

Bir alim "Zaman tarikat değil belki hakikat zamanıdır." diyormuş. Ama günümüzde birçoklarımız tarikat ehli olmuşlar. Kendilerinden başkasını da müslüman görmeyenler mevcut. Kılık kıyafetle mi, sakal bıyıkla mı bu din kâimdir ki sakalsıza selam bile vermiyorlar.

"Zaman tarikat zamanı değil." diyen kişiyi ben tanıyorum, bildiğim bir kimse. Mübarek bir zâttı, Allah rahmet eylesin. Bizim Hocamız'a -Mehmed Zahid Hocamız- Zeyrek camiinde imamken gelmiş. Hocamız rahmetullâhi aleyh bizzat kendisi anlattı. "Ben Nakşbendî Evrâd-ı Şerîfesi'ni okuyorum. Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi hazretlerine muhabbetim vardır, hocamdır, üstâdımdır." demiş. Yani kendisi hem zikir ve evrâdı okuduğunu hem de tarikat büyüklerinden bazı çok meşhur olan alimlere bağlılığının, sevgisinin olduğunu söylemiş. Samsun'da Mustafa Efendi diye bir kardeşimiz var, kendisinin -yani bu alimin- de intisablı olduğunu söylemişti.

"Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanı" sözü [ne demek?]

Tarikat zaten hakikate götüren bir yoldur. Tarikat zaten sonunda insanı marifetullaha erdirir, hakikate ulaştırır. O bakımdan arasında bir fark yoktur. Fakat tarikat erbâbı bu zamanda [nasıl?]

Tabii gerçek mutasavvıflar, gerçek alimler [farklı...] Nerede Yunus Emre, nerede Mevlana Celâleddîn-i Rûmî, nerede Eşrefoğlu Rûmî, nerede Hacı Bayrâm-ı Velî, nerede İbrahim Hakkı-i Erzurûmî... Onlar alim kimselerdi, âbid kimselerdi, fâzıl kimlelerdi, kâmil kimselerdi... Bu devirde de vardır. Ama bu devirde de o devirde de o seviyede olmayan insanlar da vardır.

Yalnız her ne olursa olsun insanın nefsini terbiye etmesi Kur'an'da emrediliyor. Onun için mecbur. Marifetullahı öğrenmesi dinimizin emridir, Kur'an'ın, imanın asıl şartıdır. İhsan makamına ulaşmak en önemli şeydir. O bakımdan, hiçbir zaman insanlar nefis terbiyesinden, marifetullahı tahsil etmekten, güzel ahlâkı elde etmekten, tasfiye-i bâtından, tezkiye-i nefisten ve tehzîb-i ahlâktan uzak olamayacaklarından her zaman için, herkes için bu şeyler lazımdır. Binâenaleyh, öyle bir ayrıma lüzum yok.

Ama alimler çeşit çeşit usullerle İslâm'a hizmet etmeyi denemişler. Kimisi; "Şu metotla hizmet edelim, bu daha önemli." demiş. Kimisi; "Hayır, şu metotla hizmet edelim, şu daha iyidir." demiş. Ben o metotları biliyorum. Eskiden de böyle çeşitleri vardı. Bu zamanda da halkımız İslâm'a girsin diye çeşit çeşit metotlar uygulanmıştır. Herkes kendi metodunu uygulamış, talebelerini yetiştirmiştir. Talebeleri içinden iyi kimseler çıkmışlardır, güzel hizmetler olmuştur. Fikir farkları olabiliyor. Ama nefis terbiyesi mutlaka, her zaman lazım.

"Günümüzde birçokları tarikat ehli olmuşlar ama kendilerinden başkasını müslüman görmüyor."

Bu doğru değil. Yani iyi bir şey değil. Kendisinden başkasını müslüman görmemek doğru bir şey değil. Hatta iyi Müslümanlık, kendisini en aşağı, âciz nâçiz bilip karşısındakine hüsnüzan etmeyi gerektirir. İyi Müslümanlık budur. Böyle bir kimse varsa bu bütün erbâb-ı tarikatin hâli değildir, cahil bir iki kişinin hâlidir. Erbâb-ı tarikat mütevâzı insanlardır. Yunus Emre'yi biliyorsunuz. Ne diyor?

Dövene elsiz gerek

Sövene dilsiz gerek

Derviş gönülsüz gerek

diyor.

Gönülsüz ne demek?

"Mütevâzı."

Yani gerçekleri bu durumda değildir. Kötü misalleri bahis konusu etmeyelim. Her yerde kötü misal vardır. Kötü misalleri bahis konusu edersek iş bitmez. Camideki kötü misalleri ele alıp onu anlatacağımıza; "Vay falanca adam şöyle, filanca adam böyle... Filanca cemaatten filanca şöyle yapmış, falanca filan böyle yapmış..." diyecek yerde güzel şeyleri anlatalım, teşvik edelim. Camiye gölge düşürmeyelim. Mesela birisi diyor ki;

"Niye camiye gelmiyorsunuz?"

"Camide pabuç çalınıyor, ondan gelmiyorum."

Pabucu çalınan camideki cemaat, hırsız caminin cemaatinden değil ki! Hem cemaatin pabucu çalınıyor hem de camiye iftira oluyor. Bunlar doğru değil.

Güzel şeyleri söyleyerek oyuna gelmeyelim. Camiyle hırsızlık [suçunu] yan yana getirmeyelim. Nasıl Papa'yı bir çocuğun elini öperken resmini çekiyor, bu bir taktiktir diye. Kötü şeyleri [yazmayalım.] Nefsi terbiye etmek güzel şeydir. Allah'ı zikretmek çok sevaplı bir şeydir. Bunları kötü imajlarla yan yana getirmek, böyle düşünmek insanın kendisinin de zihninde bir kusurdur. Böyle olmak doğru değil. O bakımdan bu tarzda düşünmesi uygun değil. Bu kardeşimizin de böyle düşünmesi uygun değil.

Bu misallerdeki kişilerin de kendisini tam müslüman sanıp başkasına selam vermemesi, o da uygun değil. Bu kardeşimizin bakış açısı da tenkide uğrayacak bir tarzda. Hem birincide hem ikinci sorusunda kendisinde bir [gariplik] var.

"Kılık kıyafetle mi, sakal bıyıkla mı bu din kâimdir ki sakalsıza selam bile vermiyorlar."

Sakalsıza da selam verilir. Bildiğine de selam verilir, bilmediğine de selam verilir. İslâm kılık ve kıyafetle değildir. Hatta tasavvuf erbâbından birisinin güzel bir şiiri var:

Dervişlik olaydı taç ile hırka

Alırdık biz dahi otuza kırka

"Bu sarıkla cübbeyle olacak bir şey değildir, gönül terbiyesiyle olacak." diye onlar da söylemişler, bu kardeşimiz gibi...

Esas olan şekil değildir, özdür. O bakımdan kimseyi hor görmemek esastır.

Demek ki bu kardeşimiz bazı cahil kimselerle karşılaşmış, onlara kızmış. Öyle anlaşılıyor. Onları tenkit ediyor. Tenkitleri haklı. Tenkit ettiği kimseler kusurlu. Fakat kendisi de hep menfî şeyleri dile getirmek dolayısıyla yanlış bir [durumda.] Bu soruyu soran kardeşimiz de kendisine dikkat etsin.

İmansızlık ve hayasızlık almış yürümüş, kişiler zikirle vakit geçiriyorlar. Hani emr-i bi'l-mâruf? Bilmiyorsan malınla canınla neden bu yolda fedakârlıkta bulunmazsın?

İmansızlık ve hayasızlık almış yürümüşse tabii onunla emr-i mâruf yapılacak, nehy-i münker yapılacak bir mücadele gerekiyor. Yalnız emr-i mâruf nehy-i münker yapmak için kadro lazım. Kadronun da emr-i mâruf nehy-i münkerin de şartı vardır. Açın mesela Tenbihü'l-gâfilîn kitabını; "Kimler emr-i mâruf nehy-i münker yapabilir?" diye [açıklıyor.] Cahil emr-i mâruf nehy-i münker yaparsa kaş yapayım derken göz çıkartır, gönül yıkar, insanları küstürür. Onun için emr-i mâruf nehy-i münkerin birtakım şartları vardır. O şartlara sahip olmadan insan emr-i mâruf yapamaz. O zaman kaçırtır, herkesi küstürtür, darıltır. Nitekim kendisi de misal vermiş, bazı kimselerin tavırlarından rahatsız olmuş. Demek ki ham oldu mu insan faydalı olamıyor. Binâenaleyh, olgunlaşmak esastır. Dinimizin esası budur. İnsan olgunlaşacak. Olgunlaşma da bir olgunluk eğitiminden geçerek olur. Binâenaleyh, o olgunluk eğitiminin bir parçası olan zikri de küçük görmek yanlıştır. İnsan bir müddet zikirle meşgul olur, halvetlere girer, kemalâtı elde eder. Ondan sonra öbür tarafta mürşid-i kâmil olur.

Eşrefoğlu Rûmî buradan kalkmış, Hama şehrine gitmiş, Suriye'ye... Orada Sâdeddîn-i Hamevî hazretlerinden üç erbain çıkartmış. Yani kırkar gün, kırkar gün, kırkar gün, 120 gün, üç ay tenhalarda [halvet] yapmış. Ama ondan sonra Eşrefoğlu Rûmî olmuş, büyük alim olmuş, büyük şeyh olmuş, büyük evliyâdan olmuş. Demek ki bir olgunluk [eğitimini] takip etmeden olmaz.

Ayrıca zikrullahı Allah emrediyor. Allah'ın emrettiği bir fiili küçük görmek doğru değildir. "Allah'ın ismini zikredin. Çok zikredin." diye emrediyor. Kusur Allah'ı zikretmesinde değildir. Müslümanların vazifeleri çoktur. Çok vazifelerden bir tanesini yapar da ötekileri yapmazsa insan zaten kusurlu olur. Mesela namaz. Bir adam namaz kılsa, bir vazife namaz; oruç tutmasa, zekât vermese, hacca gitmese bu adamı methedebilir miyiz?

Edemeyiz. Çünkü müslümanların vazifeleri çok. Namaz da kılacak, oruç da tutacak, hacca da gidecek, zikirle de meşgul olacak, tüm vazifeleri yapacak; yarım yaparsa yarım insan olur diye... Onun için, "Bir kimse zikirle vakit geçiriyor da ötekini yapmıyor!" gibi bir tenkit iyi bir tenkit değil.

Zaten bu zikirle meşgul olan insanların çoğu emr-i mârufu nehy-i münkeri yapıyor, İslâm'a hizmeti yapıyor ve parasını verip de hayrı hasenâtı yapan ekseriyâ bunlardır. Bir envanter çıkartın, inceleyin; ekseriyâ olgun müslümanlar zikirle meşgul olanlardır. Haberiniz olsun. Hacca gidenler, hayır yapanlar, cihat edenler, Allah yolunda malını verenler hep onlardır.

Biz de erbâb-ı zikiriz, elhamdülillah. Emr-i mâruf da yapıyoruz, nehy-i münker de yapıyoruz. Müşahhas bir misal olsun diye kendimizi de ortaya koyalım da mesele iyice anlaşılsın.

Cami cemaatine; "Gel kardeşim, şurada Es'ad Hoca var, gidelim, dinleyelim, bakalım neler öğreniriz..." diyorum, "İşim var, gelemem. Bizim din adamlarımıza ne olmuş... Cami var, TRT var, Mevlid okuyorlar, dualar ediyorum... 163. madde kalkmasın, Ayasofya açılmasın." diyor. Ortalık bunlarla dolu.

Yaygın bir cehaletin, cehaletle dolu devirlerin sonunda tabii tarla ekilmezse, sürülmezse, ayıklanmazsa diken doldu... Uzun zamanlar din eğitimi yapılmadı. Mektepler açıldı, şimdi ilim irfan erbâbı yavaş yavaş yetişmeye başladı. O söyleyen kimsenin "Bizim din adamlarımıza ne olmuş?" dediği, biz de o din adamlarındanız. Onları da biz yetiştirdik. Ben İlahiyat fakültesinde profesörüm. TRT'yi idare eden şahıslardan çoğu da benim talebemdir. Bugün Diyanet'in başındaki adam da benim talebemdir. Geçtiğimiz Diyanet İşleri reislerinden iki tanesi üç tanesi de kaderin sevkiyle bizim önümüzden geçti, imtihan ettik, talebemiz oldu. Çoğu talebemizdir. Demek ki "bizim din adamları" dediği aslında benim, bizim din adamlarımız. Böyle iki türlü üç türlü ayrım yapmasına lüzum yok.

TRT'de bir din eğitimi var; ama yeterli değil. İnsan "Sabahleyin kahvaltı ettim." diye öğle yemeğinden geri kalıyor mu? İkindi yemeğinden, akşam yemeğinden geri kalıyor mu?

Kalmıyor.

Binâenaleyh, TRT'de haftada bir beş dakikalık dinî konuşma var; yetmez! Camideki konuşmalar; yetmez! İmam-Hatip okulları; yetmez! Bu din eğitimi, din öğretimi uzun iştir, hayat boyu devam eden bir iştir. Bu eğitimle insanlar yoğrulacak, iyi insan olacak. Öyle küçücük dozajlarla, azıcık koklamalarla, kokusunu uzaktan koklattırmakla insan [eğitimli] olmaz. O bakımdan, çok çalışılması gerekiyor. Yeterli değil. O kardeşimizin camiye gelmesi lazım. TRT'yi de dinlesin, evinde de çalışsın. Onlar da yetmez, ayrıca ilmini arttırmak için başka kurslara da gitsin. Arapça da öğrensin. Tefsir kitapları da okusun. Hadis kitapları da okusun ki epeyce [bilgisiz] olduğu anlaşılıyor.

163'ün kalkması hepimizin arzusudur. Çünkü dinin ahkâmını uygulansın diye söylemek suç telakkî ediliyor. Bunun için cemiyet kurmak suç telakkî ediliyor. Müslümanın kafa yapısına ters. "Bu bir antidemokratik durumdur, vicdan hürriyetine karşıdır." diye çeşitli konuşmalar yapılıyor. Onun için kaldırılmasını temenni ediyoruz. Camide insan bir hoca efendi hutbede "Faiz haramdır." dedi diye hapsi boylayabiliyor. Faizin haram olduğunu Kur'ân-ı Kerîm söylemiş. "İslâm'da içki içilmez. Devlet içki üretmesin." dediği zaman; "Vay sen devletin müesses, kurulu nizamını dinî esaslara uydurmaya çalışıyorsun!" diye hapse gidiyor. Bu bir haksızlık oluyor. Çünkü Kur'an söylemiş, ben söylememişim ki... Kur'an'ın sözünü nakleden hoca hapse gidiyor diye, bu bir haksızlıktır diye kaldırılmasını istiyor. Binâenaleyh, onun kaldırılmasını isteyecek.

Ayasofya da Fatih Sultan Mehmed'in cami yaptığı bir müessesedir, camidir. Vakfederken "Burası cami olarak kullanılsın." diye emretmiş. Onun vakfiyesine uymamak günahtır. Uyulması lazım. Ben malımı mülkümü tahsis edeceğim, ondan sonra "Ben öldükten sonra bu mallar şu hayırda kullanılsın." diyeceğim, kullanılmayacak. Günahtır bu! Vakfeden kimsenin şartına uymamak günahtır. Onun için, biz hepsini istiyoruz.

İstemek de mi yasak? Güzel şeyleri temenni etmek de mi yasak? "Zulüm kalksın, haksızlık kalksın, kanunlar daha âdil olsun demek de mi yasak?

Bu zaten gazetelerde denilip duruyor.

Demek ki o kardeşimiz çok cahilmiş. Demek ki TRT'den haftada beş dakikalık öğrendiği dinî bilgi doğru düzgün dinî bir vicdanının oluşmasına bile yetmemiş olduğu anlaşılıyor. O kardeşimizin çok daha [bilgilere] muhtaç olduğu anlaşılıyor.

Allah ıslah etsin.

Bu durumlar yaygın. Ama çok güzel gelişmeler de var. Sizler de bizler de çok söyleyip çalıştıkça, gayret ettikçe düzelecek inşaallah.

Kocası üç yıldır kaybolan, kendisine bakılamayan bir kadın mahkeme kararıyla boşansa boş olur mu?

Olmaz. Bizim Hanefî fıkhında bekleme müddeti 100 seneden fazladır. Yani "yok" demektir. Çünkü üç sene Almanya'ya gitmiştir, Avustralya'ya gitmiştir, dördüncü sene kalkar gelir adam. Gelsin veya gelmesin, [boşanamaz.] Gâib yani kaybolmuş olan insanın bekleme müddeti çok uzun yıldır. Onun için [boşanamaz,] şer'an doğru olan bir durum değildir. Eski İstanbul Müftüsü Fikri Yavuz'un Muamelatlı İslâm Fıkhı ve Hukuku kitabında bahis vardır, onu okusun.

Bir kardeşimiz benim özel işimle ilgilenmiş, esef etmiş. "Niçin genç yaşta emekli oldunuz? Hocalık da daha yararlı değil miydiniz?" diye soruyor.

Ben üniversitede profesördüm, niye emekli oldum diye esef ediyor. "Orada çalışsaydın ya..." diye.

Ben üniversitede çalıştığım zaman 200 tane talebeye ders veriyordum. Ama şimdi haftanın her günü bir başka şehre gidiyorum. Orada 3 bin kişiye, 5 bin kişiye ders veriyorum. Dört tane dergi çıkartıyorum. İnşaallah devam eder, daha da artar. Onları pek çok kimse okuyor. Kitaplar çıkıyor. Başka çalışmalar oluyor. Yani serbest olmak mecburiyetindeydim. Yurt dışına gittim. İşçi kardeşlerimiz Almanya'dan çağırıyorlar. Avustralya'dan çağırıyorlar. Üniversitedeyken gidilmiyor. Hacca gideceksin, gidemiyorsun. Yurt dışında hizmet yapacaksın, her yerden çağırıyorlar, oralara gitme imkânımız oluyor. O bakımdan emekli oldum. Çok memnunum. Hürriyetimi elde ettim. Rahat rahat daha güzel hizmet ediyorum. Zaman zaman radyodan, televizyondan yayınlar da olabilir. O bakımdan hürriyetimi elde ettim, iyi oldu.

İslâm bankacılığı câiz midir? Banka yetkilileri "Kâr payı dağıtıyoruz." [diyorlar.] İslâm'ın [bu bankalar hakkında] hükmü nedir? Bu bankalardan kredi alınır mı?

Kâr payı dağıtan insanlarla kâr ortaklığı yapılabilir. Faiz haramdır. Kâr ve zarara iştirak normaldir. O bakımdan o muamelelerin bir mahzuru yoktur. Kurulan müesseseler de kanunî müesseseler.

Sayfa Başı