M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (87)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Türk ordusu Irak'a karşı harekete geçerse bir ihtimal beni de çağıracaklar. Acaba orada böyle bir harpte ölen kişi şehit olur mu?

Cevap: Müslüman müslümanla harp etmez. Ben dergide açıkça yazdım; "Herkes bilsin, herkes bunu da söylesin." diye yazdım. "Kimse güvenmesin." diye yazdım bunu. Müslüman müslümanla harp etmez. Senin karşına Kerküklü Ahmet'i, Mehmet'i getirecekler, sen de "düşmanla savaşıyorum" diye çata pata silah atacaksın.

Olur mu öyle şey?

Olmaz! Harpsiz halletmeyi öğrensinler.

Demokrasi yok mu? Var.

Söz bizim değil mi? Milletin istediği olmuyor mu? Söz milletin mi değil mi?

"Yeter, söz milletindir." Tamam, söz milletinse biz savaş istemiyoruz. Olmaz öyle şey!

Burada bir savaş çıksa, şu direğin bu tarafındakiler bu direğin bu tarafındakilerle çarpışacak.

Acaba bunlar çarpışırlarsa ölen kişi şehit olur mu?

İkisi de cehenneme gider! Peygamber Efendimiz; "İki müslüman silah çekip de birbiriyle karşı karşıya geldiği zaman, ölen de öldüren de cehennemdedir." diyor Onun için savaş yapmasınlar. Müslüman müslümanla, mü'min kardeşiyle savaş etmez. Allah'ın emri bu. Öldürülse bile savaş etmez.

Peygamber Efendimiz; "Âhir zamanın güç durumlarında sen fitneye karışma, evinden çıkma, kenarda dur ama birisi başına silahla gelirse Hz. Âdem'in hayırlı evladı gibi ol!" buyuruyor.

Ne demek istiyor?

"Hâbil gibi ol, Kâbil gibi olma!" demek istiyor. "Öldüren olma, öldürülen ol!" demek istiyor. Öldürülürsen mazlum olursun, öldürürsen bir müslümanın kanına girmiş olursun.

Birisi savaşta tam yere yatırılmışken lâ ilâhe illallâh dedi ama onunla mücadele halinde olan kimse başlamış olduğu hızla onu öldürdü. Peygamber Efendimiz'e bildirdiler.

"Niye öldürdün?" diye sordu.

"Benimle çarpıştı çarpıştı, tam aşağı düşünce lâ ilâhe illallâh dedi, ölüm korkusundan söyledi." diyor. Efendimiz;

"Kalbini yarıp baktın mı? Nereden biliyorsun? Lâ ilâhe illallâh diyen bir insanı öldürmemen lazımdı. Mahşer gününde, mahkeme-i kübrâ'da senin o insanla halin ne olacak?" diye söyledi durdu.

Allah bu duruma düşürmesin! O çok önemli. Bak ben durup dururken değil, "herkes bilsin" diye mecmuada yazdım. Herkes okuyor; "Bakalım Es'ad Coşan ne diyor?" diye. Bilsin. Öyle şey olmaz! Halletsinler.

Soru: Ahîlik teşkilatından kısaca bahsederek, diğer tarikatlerden ayrılan yönlerini belirtebilir misiniz?

Cevap: Ahîlik, "bir meslek teşekkülü" olarak görülüyor. Kelime olarak ahî; "cömert" demekmiş, "ağa" demekmiş. "Ahîlik, ağalık" mânasına. Meslek teşkilatı olarak bir mesleğin mensupları başlarına bir "ahî, ağa, yiğitbaşı" denilen birini getiriyorlar. Meslekî faaliyetler onun başkanlığı altında sürdürülüyor. "Çırak olma, usta olma" o töreye göre oluyor, belli kuralları var. Piyasayı açarken dua ediyorlar, ondan sonra o günkü meslekî faaliyetleri yapılıyor; kapanırken, piyasadan ayrılırken yine dua ediyorlar. "Bir meslek teşkilatı" görünümünde oluyor. "Çalışan insanların bir organizasyonu" gibi oluyor ve bu organizasyona mensup insanlar muhtelif tarikatlere mensup olabiliyor.

Soru: Yazdığınız Makâlât Alevîler tarafından beğenildi. Size böyle bir müracaat oldu mu? Böyle bir sevgi adına Alevîler'i biraz anlatır mısınız?

Cevap: O şahısların sevdiği Hacı Bektâş-ı Velî. Onlar Hacı Bektâş-ı Velî'yi seviyorlar. Hürmet ettikleri, büyük bir şahsiyet. Ben de Hacı Bektâş-ı Velî ve Makâlât'ı üzerine bilimsel bir araştırma yapmışım. Araştırmayı bilimsel buldukları için çok kimse beğendi ve bunu ifade ettiler.

Bizim esas görüşümüze göre; Hacı Bektâş-ı Velî mü'min, namazlı niyazlı bir kimse. Kitabından o bilgiler çıkıyor. Biz bunları; "Bak, Hacı Bektâş-ı Velî sizin sandığınız öteki Bektâşîler gibi değil, içki içen öteki Alevîler gibi değil. Fikirleri şöyle; bak içkinin aleyhinde, namaz kılmayanı uzak sayıyor. Tasavvuf erbabı. Gönül terbiyesini, ahlâk sahibi olmayı teşvik ediyor." diye şimdiye kadar bilinmeyen güzel yönlerini delillendirerek anlattık. Çok çalışarak anlattık. Dört beş sene kasaba kasaba dolaşarak kütüphane kütüphane çalıştık. Tabi bilimsel olduğu için kimse bir şey diyemiyor, delille konuşuyoruz. Delilsiz ve subjektif bir şey katmamaya çalıştım. Onun için beğeniliyor.

Çok takdirler oldu. Profesörlerden, rektör yardımcılarından çok müraacatlar oldu; "Gel bizim üniversitede profesörlük yap, gel bizim şehrimizde bulun." diyenler oldu. "Hocam bu eseri basmakta zorluk çekiyorsanız biz basalım, destek olalım." diyenler oldu. Radyoda, televizyonda epeyce bir methiyesi oldu. Hacı Bektâş-ı Velî'nin iyi anlaşılmasına yardım etti. Sanıyorum Alevîler'in de bazı hatalarını anlamasına; bir tebliğ mahiyetinde namaz, oruç, ibadet, vesaire hususunda Allah'ın razı olacağı bir durumun kavranmasına faydası oldu. O bakımdan inşaallah iyi oldu.

Alevîler, Türkiye'de Hz. Ali Efendimiz'in sevgisiyle tanınmış kimseler. Ama bu zümre bu sevgi dolayısıyla ifrata vardığından, Kur'ân-ı Kerîm'in çizgisindeki müslümanlardan farklı bir çizgi içinde bulunuyorlar. Ve haram olan bir takım şeyleri açıkça icra ettikleri için tasvip edilemeyecek bir durumda bulunuyorlar. Birkaç tanesi ile görüştüm. "İçki içer misin?" diyorum.

"İçeriz." diyor. "Allah ‘içmeyin' buyurmuş, niye içiyorsun?" Bir hata.

"Namaz kılar mısınız?" diyorum. "Kılmayız." diyor.

"Allah ‘namaz kılın' buyurmuş, niye kılmıyorsun?"

"Kur'ân'a inanır mısınız?" diyorum. "İnanırız." diyor.

Kur'ân-ı Kerîm'e inanıyorlar. İnanmasalar onlara da söyleyeceğim, deliller var.

"Kur'an'a inanıyor musunuz?" "İnanıyoruz, biz sizden fazla okuyoruz."

Okuyorsun da; içinde Allah, "namaz kılın" diyor, niye kılmıyorsun?

"Bizim namazımız evvelden kılınmış." Olmaz!

"Evvelden kılınma" diye bir şey olmaz. Herkesin şahsen, günde beş vakit namaz kılması gerekiyor. O bakımdan hatalarının anlaşılmasına daha da gayret etmek lazım.

Hz. Ali'ye intisap güzel bir şey. İsevîler'in, hıristiyanların Hz. İsa'ya intisabı güzel ama Hz.İsa onlardan memnun mu? Değil.

"Yâ İsa! Bunlara, ‘beni ve annemi tanrı edinin, put edinin' diye sen mi söyledin?"

"Hayır! Ben söylemedim." diyor.

Böyle diyeceği, âhirette böyle olacağı Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor. Nasıl Hz. İsa bugünkü hıristiyanların batıl inançlarını uygun görmüyorsa, Kur'ân-ı Kerîm onu tenkit ediyorsa; bu çizgiye, Allah'ın varlığını, birliğini kabule çağırıyorsa; bizim de "madem sen Hz. Ali'yi tanıyorsun, seviyorsun, bak Hz. Ali'nin hayatı budur, sözleri budur, icraatı budur" diye anlatmamız lazım.

Biz bu tarzda anlatma çalışmasına giriştik. İlk önce Hacı Bektâş-ı Velî'den başladık. Bu bir serinin başlangıcıdır. Hacı Bektâş-ı Velî'yi tanıdılar. Gördüler ki o, kendilerinin kafasında değil. Oradan bir şey tutturamazlar. Şimdi de Cafer-i Sâdık hazretlerini anlatmamız lazım.

Sen Câfer-i Sadık hazretlerini sever misin?

Evet, severler. Baş tacı ederler. "On iki imam" deyince eriyip giderler.

Cafer-i Sâdık hazretleri hakkında bir kitap yazmamız lazım.

Hz. Ali Efendimiz'le ilgili bilimsel ama hiç inkâr edemeyecekleri gerçekleri anlatan kitaplar yazmamız lazım.

Allah onları da nasip eder inşaallah.

Soru: Yaklaşık olarak dört beş yıldır aksatmadan namaz kılıyor, Ramazan'da oruç tutuyor, boş zamanlarında tesbihler çekiyor, iyi bir kul olmaya çalışıyor. Ancak başı açık. Kendisi de kapanmak istiyor. Açıklığı onu rahatsız ediyor fakat bir türlü kapanamıyor. Kapanmasını kolaylaştırmak için ne tavsiye edersiniz?

Cevap: Kapanması gerktiğini ifade eden âyetleri; Allah'a âsî gelindiği zaman, günah işlendiği zaman onun cezasının neler olduğuna dair bilgileri ve tesettürle ilgili kitapları vermek, okutmak lazım. Allah'tan korkması lazım. Evet, namaz kılmak iyi, tamam, bu müspet tarafı ama baş açıklığı Allah'ın emrine aykırı. Bir taraftan iyi bir işi yapıyor, bir taraftan yanlış bir işi sürdürüyor. Bilgisinin artması, korkusunun artması lazım. Korkusu eksik olduğu için günahlardan kesilmesine yetmiyor. İnsanlardan korkuyor da Allah'tan korkmuyor. "Kapanırsam ne derler?" diye insanlardan çekiniyor ama Allah'tan korkmuyor, o korkunun artması lazım.

Soru: Niçin günümüzde halvet olmuyor? Olmaz mı? Olacak mı?

Cevap: Günümüzde halvet oluyor, olmuyor değil. Olmuş, olabilir. İleride de olacak inşaallah. Halvet; "dervişin çileye girmesi, kırk gün kendisini ibadete tahsis ederek bir tenha yerde ibadet etmesi" demek.

Soru: Son günlerde bazı müslüman cemaatler arasında soğukluk var. Bu buzlar nasıl çözülecek?

Cevap: Müslüman cemaatler arasındaki soğuklukların çözülmesi için hüsn-ü zan edip herkesin birbirine saygı duyması, kibar ve centilmen davranması gerektiğini düşünüyorum. Herkesin öteki müslümanların kusur tarafını araştırmaktan ziyade müşterek noktaları araması lazım. Ve kusurlarını yakın zamanda bırakmasını temenni etmek lazım. "Bırakacak" diye bir müsamaha içinde olmak lazım. Bu iş yavaş yavaş oluyor, birden olmuyor. Yumuşak yumuşak, severek, zamana yayarak bunu yapmak lazım.

Şahsen yapacağımız şey şu: Bütün müslümanları müslüman olduğu için sevmemiz lazım. Bunu hayatımda tecrübe etmişimdir, denemişimdir; yüzde yüz bir gerçektir: Siz bir insanı kalbinizden severseniz ama hakikaten severseniz karşınızdaki o sevgiyi anlıyor. Konuşmasanız, yanına gitmeseniz bile o sevgiyi anlıyor. Hiç konuşmuyorsunuz, hiç yanına gitmiyorsunuz ama sizin sevginizden dolayı mânevî bir ilgi meydana geliyor, onun da size karşı bir sevgisi ve ilgisi beliriyor. Sadece tasavvufî mânada değil. Hiç tasavvufî olmayan ortamlarda, muhitlerde bile. Hayatımda bunu çok denedim.

Mesela ben küçükken, ortaokul talebesiyken mahallemizdeki bir ağabeyi "mert, dürüst" diye uzaktan sevmişim. Benim onunla bir ilgim yok ama onun da bana muamelesinin sevgiyle olduğunu gördüm. Halbuki çok sevimli bir insan değilim.

Bu neden oluyor?

Sevgi sirayet ediyor ve karşılık görüyor.

En iyi tedavi tarzı, müslümanın öteki müslümanlarda kusur görmemesi ve sevmesi. Bunu yaparsanız yaklaşma olur. Buzların çözülme çaresi bu. Başka türlü buzlar çözülmez. "Ben haklıyım, öteki haksız." Kusur gördüğün müddetçe arkadaşlık olmaz. Kusur görmeyeceksin. "Kusursuz insan olmaz" diyeceksin, iyi taraflarını görmeye çalışacaksın. Bu bir tasavvufî terbiyedir. "Her geceni Kadir, her gördüğünü Hızır bil!" demişler. Herkes Hızır değildir ama böyle bilirsen iyi oluyor. Öyle çözülebilir.

Soru: "Özgün müzik" adı altında İslâmî mesajlar veren çalışmalar yapıyorlar, caiz midir?

Cevap: Her amelde bir, niyet önemlidir; bir de, işin icraatının bizzat kendisi "caiz mi değil mi?" o önemlidir. Farz edelim bir kimse; "Ben iyi niyetle falanca kişiye içki ikram ediyorum." dese bu geçerli bir sebep olur mu? Olmaz! Çünkü Allah "içkiyi ikram etmeyin, içmeyin, taşımayın" diye her şeyini yasaklamış; böyle bir iyi niyet geçerli olmuyor.

Şimdi, bu iş "mûsikî nedir?" sözüne bağlanıyor. Mûsikî soyut bir faaliyettir. Bizâtihî kötü veya bizâtihî iyi denmez. Kullanış yerine göre değer kazanır. Mesela bir bakıma ezan da bir dinî mûsîkî olayıdır.

Ve rettili'l-Kur'âne tertîlâ. Kur'an'ın da bir ahenk ile, hazin bir ahenk ile, lahn-i Arab ile okunması tavsiye edilmiş. Kur'ân-ı Kerîm düz bir nutuk gibi okunmamış. Demek ki mûsikî iyi bir amaçla kullanıldığı zaman caiz oluyor, kötü amaçla kullanıldığı zaman veya din dışı amaçlarda kullanıldığı zaman nifakı arttırıyor; zevke, nefse kuvvet veriyor. Oradan da günaha meylettiriyor.

Mesela adam işe hafızlıktan başlıyor; sesi güzel. "Aman hocam, biraz da ilâhi söyle" derken ilâhi söylemeye geçiyor. "Aman hocam, sesin çok güzel, bir de kasîde okusan" derken kasîde okumaya geçiyor. Kasîde okumaktan mevlid okumaya geçiyor, mevlid okumaktan şarkı okumaya, gazinoya geçiyor. Ne oluyor? Yavaş yavaş, yavaş yavaş kayıyor.

Misalleri yok mu? Var. Bakıyorsunuz büyük bestekârlardan bazıları hafızmış ama lâdînî bestelerini, şarkılarını görüyoruz. Böyle bir tehlike var; heyelan tehlikesi var, kayma tehlikesi var. Ama müspet istikamette kullanıldığı yerler de var. Dinî mahfillerde Kur'an okumak, ezan okumak, ilâhi okumak vesaire onların faydası oluyor. O çizgiye dikkat etmek gerekiyor.

Soru: Biz müritlerinize müritliğin esaslarını ve gerçek dervişliğin nasıl olması gerektiğini, iyi bir müslümanın nasıl olması gerektiğini açıklar mısınız?

Cevap: İslâm Mecmuası yeni abone devresinde İmam Sühreverdî Efendimiz'in, "o da Sühreverdî tarikatimizin pîridir, bizim bağlı olduğumuz beş tarikattan biridir- onun Avârifü'l-maârif kitabının tercümesini veriyor. Bu kardeşimiz onu okusun. Adres veriyorum, referans veriyorum. "Müritliğin esaslarını, gerçek dervişliğin nasıl olması gerektiğini, iyi müslümanın nasıl olması gerektiğini" oradan öğrensin.

İyi müslüman, "iyi derviş" olmakla olacak. Orada "iyi dervişliğin nasıl olduğunu" okuyabilir, hakikaten istifade eder. O eseri elde edemezse İmam Gazzâlî'nin İhyâ'sı güzel bir eserdir, büyük bir eserdir; onu okuyabilir. Tabi [Mehmed Zahid] Hocamız'ın Tasavvufî Ahlâk eserini okuyabilir. Okuduğunu uygularsa istediği noktaya ulaşır.

Soru: Kardeşim Doğu'da asker. Görev icabı terörist aramasına çıkıyor. Bazen çatışmaya giriyor. Böyle bir durumda görev icabı ölürse şehit olur mu? Nasıl davranmasını tavsiye edersiniz?

Cevap: İslâm'da yol kesmek yoktur. Buna kâtıu't-tarîk diyorlar; yol kesmek, haramîlik yapmak, eşkıyâlık yapmak yasaktır ve bunlarla uğraşmak meşrudur. Yasak olan şeyleri yapan kimseleri te'dib etmek için yapılan çalışma meşru bir çalışma oluyor. O bakımdan da niyetine göre, mü'min olan insan için böyle bir durumda can vermesi şehadet olur.

Hatta daha başka bir misal vereyim. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde geçiyor: "Bir insan yolda giderken; dağda, dağ yolunda, tenha yerde giderken önüne eşkıyâ çıksa, malını istese; o da malını vermemek için mücadele etse ve ölse şehittir." diyor.

Çünkü o haksız bir istekte bulunuyor, bu da hakkını korumaya çalışıyor. İslâm'da haktan yana olmak ve hakkın korunması önemli.

Bak adam; "Nikaragua'daki haksızlığı anlatmadık, onu engellemeye çelışmadık" diye bizi tenkit edecek bir yer buluyor.

Ben Nikaragua'nın nerede olduğunu şimdi öğreniyorum. Amerika'da ama neresinde çok iyi bilemiyorum. O kadar uzak bir diyar. Yoksa zulme razı olduğumdan değil. Zulüm her yerde zulümdür. Bir de oradaki oyunların detayını bilmiyorum. Türkiye'de bile anlamak kolay değil, çeşitli yönleri var. Bilmediğim sahada konuşmak istemiyorum. Yoksa küfre ve zulme razı olduğumdan değil.

İnsan kendini korumak için, nefsini korumak için, malını korumak için meşru olarak çarpışsa ve ölse şehit oluyor. Başkalarını korumak için olunca da hayırlı olur inşaallah.

Soru: Bediüzzaman Said-i Nursî hazretlerinin tarikatimizle ilişkisi hakkında bir söz duydum. Bu ne oranda doğrudur? Böyle ise şimdiki talebelerin ne yapması gerekir? Gereken iş nedir? Tarikatimizle ne gibi bir ilişki içine girmeleri gerekir?

Cevap: Bazen isim vermek doğru olmuyor ama Samsun'da Mustafa Bağışlayıcı diye ak sakallı, çok yaşlı bir amca var; kitapçıdır. O kendisinin bir hatırasını anlattı. Fiilen, bizzat "Said-i Nursî hazretlerinin, Gümüşhaneli hazretlerine mensup olduğunu söylediğini ağzından duyduğunu" nakletti. Ben de Hocamız rahmetli Mehmed Zahid Efendi'den şu kulaklarımla duydum: Hocamız Zeyrek camiindeyken Said-i Nursî hazretleri onun yanına gelmiş. "Bugün mahkememiz var." diye dua istemiş. Bu arada da; "Efendim, ben de Evrâd-ı Bahâiyye okuyorum." demiş, yani "Bahaeddin-i Nakşibend hazretlerinin evradını okuduğunu" söylemiş, yani bizimle ilgisi olduğunu ifade etmiş.

Hatta biz Bağışlayıcı'ya dedik ki; "Sen yaşlısın; imzalı bir vesika olarak nerede, kimin yanında gördüğünü söyle." Çünkü o bazı isimleri daha zikrediyor; " O toplantıda şunlar da vardı, şunlar da vardı." diye söylüyor. Said-i Nursî merhumun Evrad ve Evrâd-ı Bahâiyye'yi okuduğu, Gümüşhânevî hazretlerine muhabbeti olduğu, bağlılığı olduğu, zikir ve tesbihleri yaptığı anlaşılıyor.

Ama tabi kendisinin eserlerini biraz daha iyi inceleyip bunu öyle konu etmek lazım. Arkadaşlarımız araştırsınlar. "Risale-i Nur içinde tasavvufla ilgili bölümler" diye bir incelemeyi tavsiye ederim. O zaman daha iyi olur. Tabi "hocalarının durumu ne ise talebelerinin de ona uymaları uygun olacak" demektir. Sorunun öbür tarafı oradan daha iyi çıkacak.

Soru: Bir öğrencinin fıkıh ilmini tahsil etmesi için neler yapması lazım? Hangi kitapları tavsiye edersiniz?

Cevap: En iyisi, iyi bir fıkıh hocası ile beraber kitapları okumaktır. Kendi kendine okuyacaksa biz Ni'met-i İslâm'ı neşrettik ki o güzel bir şerhtir, oldukça güzel bir kitaptır; onu okuyabilir. Arapçası varsa bir tarafta Arapça metni bir tarafta tercümesi olan fıkıh kitapları var; onları okuyabilir. Eğer genel bir bilgiyi süratle elde etmek istiyorsa Fikri Yavuz Hocaefendi'nin Muamelatlı İslâm Fıkıh ve Hukuku derli toplu, baştan sona anlatan, öz bir kitap olduğu için onu okuyabilir.

Sayfa Başı