M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (84)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfinde mealen; "Bıyığını kesen bizden değildir."diye buyurulmuştur. Bunun hükmünü açıklar mısınız? Kaynak; Abdulkâdir-i Geylânî hazretlerinin kitabı.

Muhterem kardeşlerim! Bıyığı ve sakalı dümdüz kesmek müslümanların âdeti olmayan bir şeydir. Mesela sakalın kazınması haramdır, bütün mezheplerde bu böyledir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in tavsiyesi, sünnete uygun olan şey; bıyığın azaltılmasıdır. Hatta kendisi derinin rengi belli olacak kadar, altından [deri] görülecek kadar kısaltırmış. Pos bıyık değil, koç boynuzu gibi değil, hafif bıyık. Sakalı uzatmayı, bıyığı hafifletmeyi tavsiye edermiş. Tabi bıyığın kazınması da sakalın kazınması da İslâmî olmayan bir şeydir; Allah affetsin, Allah düzeltmeyi nasip etsin.

"Tegannî, nağme ile terennüm etmek suyun hubûbât ve sebzeleri büyüttüğü gibi kalpte nifakı büyütür."hadîs-i şerîfinde geçiyor. İlâhiler bu kategoriye dâhil edilebilir mi?

Hayır! İlâhilerin bu kategoriye dâhil edilmesi [doğru] değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi zamanında böyle şeylere müsaade etti. Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye gelirken onu ilâhilerle, neşîdelerle karşıladılar; müsaade etti.Bayramlarda evinde okudular, müsaade etti. Demek ki meali hak olunca, hayır olunca, iyi olunca müsaade ediliyor. İlâhiler o gruba dâhil değildir, münafıklığa götürücü şeye dâhil değildir.

Birisi; "Bir insanın hiç olmazsa ömründe bir defa 61 günlük bir kefaret orucu tutması borçtur." diye bir söz duymuş, onu soruyor.

Bir insanın kefaret orucu tutması için orucunu kasten, kefareti gerektirecek bir şekilde bozması lazım. Bir insan, Ramazan orucunu niyet ettikten sonra bozarsa 60 gün oruç tutar. Bir gün de bozduğunun yerine ödeyeceği için 61 gün olur; 61 gün tutması gerekir. 60 gün de değildir, iki aydır. Şehreyni mütetâbiayn. "Oruç tutumak iki aydır, bir gün de kazası vardır; 'iki ay bir gün' demektir." Aylar bazen de 29 çeker; onun için 60 şartı da yok. Ama ayın ortasında başlayıp da devam ettiği zaman 60 sayacak, bir ekleyecek, 61 gün olacak. Üzerine böyle bir durum düşmeyen bir insanın tutması gerekmez. Ama ihtiyaten insanın bir defa değil birkaç defa böyle bir kefaret orucu tutması tavsiye olunur.

Hele üç aylarda tutarsa [daha] iyi olur. Peygamber Efendimiz üç aylarda orucu çok tutardı. Çünkü "Biz orucu tuttuk sanırız da zedelemişizdir, kefaret durumuna düşmüşüzdür." diye ihtiyat ediyorlar, duyuyoruz; yapmaları iyi olur. Allah sever, kabul eder. Mecburiyeti yoksa tutmasın ama tutarsa da takvasından tutmuş oluyor.

Bu hususta şeriatin hükmü nedir?

Şeriat kesindir! Öyle tereddüte mahal vermez; "Böyle yaparsan daha iyi olur."demeye getirmez, kesin konuşur. Kefareti gerektirecek bir ceza işlememişse tutması gerekmez. İş bu kadar basit ama bir yerde; "Bir kere ben bir oruç tutuyordum da şöyle bir nane yedim, böyle bir maydanoz yedim."diye şüpheleri varsa o zaman tutsun.

Birisi de Peygamber Efendimiz'i rüyada görmekten bahsediyor; "Rüyada Peygamber Efendimiz'i gördüğümüz zaman onun gerçekten Peygamber Efendimiz olduğunu nasıl bileceğiz?"diyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

"Kim rüyada beni görürse o gerçekten benimdir. Şeytan benim şeklime giremez."

O garantiden dolayı Resûlullah Efendimiz'i simasıyla görmüşse öyledir. Ama bazen simasıyla görmez; sadece bir nur şeklinde; "İşte bu Peygamber Efendimizmiş."diye simasını hatırlayamayacağı bir şekilde görebilir.

Bazen şöyle durumlar da oluyor. Mesela birisi Peygamber Efendimiz'i bıyıksız görmüş, sakalsız görmüş.

Bu neyi gösteriyor?

Kendisinin sakalı bıyığı kestiğini, sünnetleri ihmal ettiğini gösteriyor.

"Nasıl Peygamber Efendimiz hayatı boyunca sakalsız bıyıksız olmamış da, sen ne biçim müslümansın ki sünnetleri tam yapmıyorsun?"diye bir ihtar oluyor.

Demek ki Resûlullah Efendimiz'in yine sevdiği bir ümmeti ama kusurlu olduğundan rüyada öyle ihtar oluyor; böyle şeyler olur.

Münakaşa olmuş, birisi; "İmam Buhârî'nin Sahîh-i Buhârî isimli hadis kitabında, sahih olmayan hadisler de var."diye söylemiş. Halbuki biz de menakıbında okumuştuk. "Her bir hadisi; 'Yâ Resûlallah! Bu senin hadisin mi?' diye rüyasında Resûlullah'a sormuş da onun üzerine kitabına yazmış."deniliyor. " O belki gerçekten peygamber değilmiştir."diye karşıdaki arkadaşı cevap vermiş.

Muhterem kardeşlerim!

İmam Buhârî büyük hadis alimidir, milyon hadis içinden o 5000 küsur hadîs-i şerîfi tam, titiz bir dikkat ile bütün şartlarına riayet ederek kaydetmiştir. Pırıl pırıl, sapasağlam, kale gibi bir kitaptır. Ama değil İmam Buhârî'nin hadis kitabına, Kur'ân-ı Kerîm'e dil uzatan, Allah'a dil uzatan, Peygamber'e dil uzatan insanlar vardır. Öyle ukalalar çıkıyor ki; "Peygamber Efendimiz'den hiç sahih hadis rivayet edilmemiştir ancak 15-16 tane sahih hadis vardır."diye gevezelik edenler, ukalalık edenler oluyor.

Peygamber Efendimiz 23 sene peygamberlik yaptı. Etrafındaki insanlar sakallarını, hatıralarını, hırkasını sakladılar, baş tâcı ettiler; hiç bir şeyini esirgemediler. Konuştuğu zaman can kulağıyla dinlediler, başlarına kuş konmuş da uçacakmış gibi pür dikkat dinlediler, dinlediklerini birbirlerine naklettiler.

"Resûlullah'tan hiç sahih hadis gelmedi!"diye böyle ukalalık olur mu? Bu kadar saçma şey olur mu?

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatı iğne iğne, ilmik ilmik, düğüm düğüm, gergef gibi; her şeyi gayet güzel işlenmiş, besbellidir. İmam Buhârî'nin kitabı son derece kıymetli bir kitaptır. Menâkıbında geçiyor; hani her birini rüyada Resûlullah'a sormuş da öyle yazmış. Bilmiyoruz tabi; o, İmam Buhârî'nin hayatıyla ilgili bir rivayet. Belki öyledir ben itimat da ederim, öyle de olur. Çünkü birçok kimselerden duyduk ki; hadîs-i şerîflerin sıhhatini Allah bazı kimselere bazı şekillerle anlattırıyor. "O hadistir, o hadis değildir."diye ağzından çıkan nurun şeklinden anlıyorlar. Onun için sıhhatlidir; o [söylentilere] aldırmasın.

Büyü nasıl oluyor, büyünün hükmü nedir, nasıl gerçekleşiyor? Bunu benim mantığım almıyor, kafama takılıyor. Bunu izah ederseniz memnun oluruz.

İslâm'da büyücülük yok, büyücülüğe itibar etmek yok ve onların yaptığı şeyi tasvip etmek de yok. "Büyücüler, kâhinler cehennemlik kimselerdir."diye bildiriliyor. Ama kardeşimizin sormak istediği şu;

"Birisi büyü yapıyor da bu yaptığı büyü öbür tarafta nasıl tutuyor?"

Tuttuğu da belli değildir. "Tuttu"deniliyor ama tuttuğu da belli değildir. Fakat tutuyorsa da bu hayatın bir takım başka esrarengiz, bilmediğimiz görünmez tarafları var; şeytanın, cinlerin işleri var; oralardan bazı tesirler olabiliyor.

Ama müslümanın böyle bir şeyden korkmasına hiç lüzum yoktur. Allah'a sığındığı zaman ne cin ne şeytan ne mânevî şeyler insana zarar verebilir. Kulhuvallah, Kul eûzü bi-rabbilfelak, kul eûzü bi-rabbinnas sûreleri bu tesirlere karşı koymak için ve onların tesirlerini izale etmek için yok hale getirmek için inmiş sûrelerdir; onları okur, hiç aldırmaz.

İki arsa takas edildiği zaman fark parasının peşin verilmesi gerekir mi?

Bir yerde bir arsa var, öbür tarafta bir başka arsayla takas ediyorlar. Birisinin değeri takdir ediliyor, şu kadar; ötekisinin değeri takdir ediliyor, şu kadar ve takas ediyorlar. Bu bir alışveriştir. Tabi fiyatlar takdir ediliyor, birisi ötekisine borçlanıyor. Borcunu isterse peşin verir, isterse istediği zaman da verebilir.

"Oğlum sakal bıraktı, gelinim razı değil. Bir kişinin hanımı razı olmazsa sakal bırakabilir mi?"

Böyle bir mecburiyet yoktur. Hanımın onayından geçmesi, tasvibinin alınması gibi bir mecburiyet yoktur. Çünkü sakalın kazınması haramdır, bırakılması sünnettir. Elbette sünnet-i seniyyeye uygun yaşayacak; ötekisi istese de istemese de. Ona da anlatacak. "Bak bu günahtır. Bırakılması Peygamber Efendimiz'in emridir, tavsiyesidir. Onun için böyle olacak. Biz müslümanız; müslümanın da her hâli kendine mahsustur, başkalarına benzemez"diye ikna edecek, gönlünü almaya gayret edecek.

Ailemiz ve çocuklarımızla cemaat olarak namaz kılınabilir mi?

Kılınabilir. Bir insan evinde hanımıyla, çoluk çocuğuyla [beraber] cemaatle namaz kılabilir. Tabi o cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan elbette daha da sevaplıdır. Fakat evde cemaatle namaz, camide cemaatle kılınan namaza asla ve hiçbir şekilde denk olmaz. Onun için evlerde namaz kılmayı, camide namaz kılmanın alternatifi olarak düşünmemek şartıyla gerekirse evde hanımıyla, çocuğuyla cemaat olup namaz kılabilir. Hani namaz vaktini kaçırmıştır, otomobil ile eve yeni gelmiştir, o sırada camide namaz kılınmıştır. O zaman evde hanımıyla, çocuklarıyla cemaatle namaz kılabilir.

Mü'min ile müslüman arasındaki fark nedir?

Mü'min "iman etmiş"demek. Müslüman, müslim kelimesi de; "kendisini Allah'a teslim etmiş, hak yola gelmiş girmiş kimse"demektir. İnsanın ilk işi, kelime-i şahadet getirip İslâm'a girmektir. Tabi bir insan İslâm'dan gayri bir yolda iken, ayrı bir âlemde iken, kelime-i şahadet getirip de müslüman olursa ilk adımı atmış oluyor. Tabii bu henüz kâmil bir insan değil. Evet, kendisini teslim etmiş, İslâm'a gelmiş girmiş ama yeterli değil. Öğrenecek, ilerleyecek, düzelecek, takviye olacak, iman kalbine inecek, yerleşecek; o zaman gerçek mü'min haline gelecek. Bu bakımdan mü'minlik, İslâm'dan daha ileri, yüksek bir seviye olmuş oluyor. Diğer bakımdan alimlerin bazıları da; "İkisi de birdir, fark yoktur; mü'min de Allah'a, peygambere inanmış olarak başından beri yine mü'mindir. Ötekisi kemâlât farkıdır, olgunluk farkıdır."diye de söylüyorlar. Fark, kelime olarak da söylediğim gibi.

Ticarî bir taksi veya dolmuşun zekâtı nasıl verilecek?

Ticaret dükkânlarının, ticaret malzemelerinin zekâta girmediğini biliyoruz. Onun için taksinin kendi bedeli değil de taksinin bir senelik geliri hesap edilecek. Bir gün az olur, bir gün çok olur ama aşağı yukarı bir ortalama değeri vardır. O değer üzerinden kazanılan kazancın, yıllanma olduktan sonra, kırkta biri zekât olarak verilecek.

Allah hepinizden razı olsun!

el-Fâtiha!

Sayfa Başı