M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (83)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Sınırlarda vergi verilmesin diye rüşveti hak kabul edenler var. Bu konuda vergiyi vermeli miyiz, yoksa vergiden kaçınmamız câiz olur mu?

Konut fonu filan gibi şeyler oluyor. İslâm'ın kendi mantığına göre İslâm'ın alınmasını emrettiği şeyler vardır. Mesela zekât vardır. Öşür vardır. Sadaka-ı fıtır vardır. Harac vardır, cizye vardır. Bu İslâmî çizgilerin dışında şahıslar kendi kendilerine birtakım şeyler koyarlarsa, "Şu şöyle olsun, bu böyle olsun." diye, o zaman o koymanın sebebi ve koymadaki adalet ne derecededir, o bahis konusu olabilir. O tenkit edilebilir. Ona karşı insan yine belli yollarla muhalefetini yürütebilir.

Böyle bir devlet yönetiminde diyelim ki yönetim yüzde yüz müslüman insanların elinde ve konulan kanunlar, kâideler yüzde yüz iyi niyetlerle ve Allah'ın ahkâmına uygun bir tarzda konuluyor. O zaman zerre kadar bir aykırılık yapmak olmaz. Ama öyle olmadığı zaman da, kanunların çoğunun yine devletin yönetimi için, insanların faydası için, birtakım işlerin yapılması için konulduğu da ortadır. Eğer bu kanunlar hakkaniyet esasına göre âdilâne bir şekilde konulmuşsa o zaman onun verilmediği takdirde, ötekiler veriyor, berikisi vermiyor; haksızlık olur, kul hakkı geçer. Kul hakkı geçmesinin de âhirette hesabı olur.

Müstehcen basının kuponla veya bunun gibi metotlarla çeşitli hediye, araba vermesi ve İslâmî basının da kura ve kuponla umreye göndermesinin hükmü nedir?

Bu fıkıhla meşgul olan müftü efendilere, hocaefendilere sorulmuştur. O bir hediye olduğu için buna müsaade ediliyor. Birinci sorusu herhalde "Onların kuponlarını biriktirip de o şeye, arabaya sahip olsak olabilir mi?" demek istiyor galiba. O da nasıl olsa gönül rızasıyla veriyor, olur.

Organ nakli hakkında bizlere bilgi verir misiniz? Bir insana verilen organ hayırda kullanılırsa bize sevap kazandırır mı?

Organ naklinin bazı şartlarla câiz olduğunu bazı alimler kabul ediyorlar. Bazı alimler bu hususta menfi tavırdalar. Bazıları mütereddit. Bizim İslâm Mecmuası'nın son sayısında bu konuda yazı vardır, onu okurlarsa [anlarlar.] Bendeki, bazı kimselere de sorup da edindiğim intiba, belli şartlarla câiz oluyor. Bazen zaruri oluyor; böbrek veriyorsun, karşındaki adam yaşıyor; kan veriyorsun, karşındaki adam yaşıyor. İyilik oluyor tabii, faydası oluyor.

Satranç, dama gibi oyunları oynamak hakkında dinimizin emri nedir?

Bunların oynanması doğru değildir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in oynanmaması konusunda hadîs-i şerîfleri vardır.

Okuldaki derslerden dolayı Allah'a ibadet etmekte güçlük çekmekteyiz. Bu durumda öğrencilerin durumu nasıl olmalı?

Okuldaki derslerden dolayı ibadette güçlük, ancak Cuma namazında olabilir. Çünkü biz de öğrencilikten geçtik. Şu kadar yıllık tecrübemiz var. İnsan öğrencilik devresinde hiçbir namazı geçirmeden, kaçırmadan, ibadetlerini muntazaman yapabilir. Orucunu tutabilir. Ancak küçük çocuklara bazı öğretmenlerin, zorla "Sen daha küçüksün, orucunu tutma." gibi laflar, ilkokulda böyle şeyler yaptıklarını duyuyorum. Ona da velî gidip müdahale edebilir. Yani "Ben tutturmak istiyorum, karışma." diyebilir.

Bizim Türkiye'de sadece Cuma namazı büyük bir problemdir. Hem çalışanlar için böyledir, hem öğrenciler için böyledir, hem belki yöneticiler için de birtakım sıkıntılar var. Bu sıkıntılardan kurtulmak için Pakistan'da şöyle bir çare düşünmüşler: Şehirlerin çeşitli camilerinde Cuma namazlarını kaydırılmış vakitlerde kılıyorlar. Mesela diyelim ki Adapazarı'nı ele alalım, Adapazarı'nda Aziziye Camii'nde 12'de kılınıyor. Yeni camide yarımda kılınıyor. Kozlu camiinde 1'de kılınıyor. Kayabaşı camiinde 1 buçukta kılınıyor. Böylece kaydırmalı olarak kılındığı için öğle tatili eline hangi zamanda geçiyorsa kişinin, gidip orada kendi zamanına uygun bir yerde namaz kılması mümkün olabilir.

Türkiye'de demokrasi var mı, yok mu? Türkiye'de hürriyetler var mı, yok mu? Mesele bu.

Yani adam komünizm suçundan, devleti yıkmak için çalışan insana ceza veren 141., 142. maddeyi kaldırmayı hürriyet sayıyor; beri tarafta dinine göre Cuma namazına gidecek olan, başını örtecek olan insana yasak koyuyor. Böyle saçma şey olmaz ki! Bu aşikâr bir şey.

Peki yasak şeyler oluyor, saçma şeyler oluyor, olmadık şeyler oluyor.

Neden?

Senin ve benim hakkımızı aramasını bilmememizden oluyor.

Millet reyi verirken veriyor; milletvekiline "Sen benim vekilimsin, ben senden şunu istiyorum." demesini bilmiyor. Yani işçi tutuyor, işçisine işi tarif edemiyor, iş yaptırtmıyor. Patron işçisine hâkim değil.

Öyle şey olur mu?

Memleketin yüzde doksan dokuzu müslüman.

Benim hanımım başını örtecek. Benim kızım başını örtecek, okula gidecek. Hiçbir profesör benim paramla kurulmuş olan üniversitede benim maaşımı alırken laboratuvara benim kızımı almazlık edemez! Ben patronum, söz benim!

Hiçbir kimse de, Allah "Cuma namazına gelin, gelmezseniz ceza olur." deyip dururken, "Cuma günü gelmesin." diyemez.

Derse ne olur?

Günah olur, vebal olur. Gidemeyenlerin bütün vebali onların omzuna yüklenir.

Adam omzunu silkiyor, "Bana ne!" diyor, "Günah gelirse gelsin..."

Kâfir zaten.

İyi ama yüzde doksan dokuzu müslüman olan bir ülkeyi bir kâfirin arzusuna ne diye uyduralım? O zaman müslümanın kendisinin arzusunun yerine gelmesi lazım.

Kâfire biz "Plajda soyunma!" desek kıyameti kopartırlar. Diyoruz ama... Yani "Gel buraya, soyunmayacaksın!" diye kapıda dikilsek, eylem yapsak, "Burada kim mayo giyerse canına okuruz!" desek o zaman kıyamet kopar, bütün dünya ayağa kalkar, Avrupa da kalkar, Amerika da ayağa kalkar;

"Vay Türkiye'de plajda mayo giydirtmiyorlarmış!"

Şimdi onlar ilk önce uzun şeylerden başladılar, gittikçe kısalttılar işi, sonunda üstsüze getirdiler, üstsüz mayolara, ondan sonra altsıza getirdiler. Rezaletin her perdesini sergiliyorlar. Bir şey değil. Gazeteler de onları yazıyor, resmini de basıyor, alkışlıyor gibi de, sanki öteki kızlara da "Siz de böyle olun." der gibi bir tavır takınıyorlar.

Beri tarafta benim türbanlı kızım sanki vatan hainiymiş gibi, bilmem ne düşmanıymış gibi, sanki devletin bilmem nesiymiş gibi muamele görüyor. Benim Cuma namazı kılan kardeşim sanki vatan hainiymiş gibi, sanki tembelmiş gibi, sanki şöyleymiş böyleymiş gibi bir şey oluyor. Bu büyük bir rezalettir, kepazeliktir, son derece saçma bir şeydir. Bunun hürriyetle, demokrasiyle, yaşadığımız ülkenin kanunlarıyla, şartlarıyla [alakası yok.]

Bunun için çalışmamız lazım. Hedefimiz, cuma günü muhakkak ibadet şartını sağlamamız olmalı. Hatta cuma tatilini sağlamamız olmalı. Şu kadar milletvekili var, sen seçmişsin, kanun verirlerse, ne diye...

Cuma günü tatil olsa kıyamet mi kopar?

Suudi Arabistan'da cuma günü tatil. Bir de yalan söylüyorlardı;

"Başka ülkelerde hep pazar günü tatil olduğundan, biz şu zamanda [tatil] yaparsak ticaret iyileşmezmiş..." bilmem neymiş.

Yalan!

Beynamaz özrü hepsi. Suudi Arabistan'da cuma günü tatil, herkes ona göre ayarlıyor. Daha başka Arap ülkelerinde cuma günü tatil, herkes işini ona göre pekâlâ ayarlıyor. Avrupalı benimle iş yapacaksa bana göre ayarlasın. Ne biçim şey... Veyahut da cuma günü çalışmayıversinler. Ne yapalım, bir cuma günü eksik olsun. Ben onun yerine cumartesi çalışacağım, pazar çalışacağım.

Sakarya Akademisi'nde biz hocalık yaparken, burası mahrumiyet bölgesi diye, tatil günleri olan cumartesi, pazar günü tatil değildi; biz ders verirdik. Ben Ankara'dan dört saat ders vermeye Sakarya Akademisi'ne derse gelirdim. Burada pazar günü de ders vardı, cumartesi günü de ders vardı. Hiçbir şey olmadı. Gayet iyi oldu. Gayet rahattık. Hocalar bulunuyordu ve çok kaliteli bir eğitim vardı. Burada şimdi hâlâ oradan yetişmiş çok kıymetli kimseler vardır. Belki sohbetimize iştirak eden kimseler bile vardır.

Bunların bu söyledikleri mugâlatadır, şarlatanlıktır, şaklabanlıktır, başka bir şey değildir. Biz çalışacağız, bu şeyi sağlayacağız, uğraşacağız. Uğraşmazsak Allah bize de sorar, "Ne biçim insansınız ki bir şeyi sağlayamadınız..." diye.

Allah akıl fikir versin.

"Kadının yüzüne bakmak haramdır." dediniz. Peki bakılması haram olan bir yerin açılması da haram olmaz mı?

Bir kere şöyle söyledim; "Yüzü, eli, ayakları hariç kadın her tarafını örtecek." dedim. İnsan kadının yüzüne mesela bir defa bakabilir. O ilk bakış, ilk defa bakışta bir şey yok da tekrar tekrar bakmak yasak.

Bir baktın, bir daha dönüyorsun yine bakıyorsun.

Niye bakıyorsun?

Yeter artık. Bir bakıştan sonrası suiniyet olduğundan, kötü niyete dayandığından doğru değil. O bakımdan esas itibariyle kadının yüzüne bir defa bakmak haram değil. İnsan tabii karşısındakini görecek, konuşacak, normal bir şey de... Yani kötü maksatla tekrar tekrar dönmek [uygun değil.]

Bakılması haram olan bir yerin açılması da haram. Bu soruyu soran kardeşimiz şunu demek istedi galiba;

"Yüzün de örtülmesi lazım değil mi?"

İslâm'da yüz örtmek mecburiyeti yok. Yüz hariç, elin bilekten aşağısı hariç, ayağın bilekten aşağısı hariç yukarıları örtülecek, öbür tarafları örtülecek. El, yüz, ayak serbest oluyor. Fakat eğer fitne varsa...

Fitne varsa ne demek?

Birtakım nâhoş olayların olması, birtakım günahların işlenmesi bahis konusu olursa o zaman peçe örtebilir diye ulemâ fetva vermişler. Ve birçok İslâm ülkesinde de halen o uygulanıyor, yani yüzünü de örtüyor ki herhangi bir fitne bahis konusu olmasın diye.

İş icabı mecburen devamlı mahrem yerlere bakmak zorunda kalan bir kişinin abdest ve boy abdest durumunu açıklar mısınız?

İş icabı, mesela doktor olabilir, röntgen mütehassısı olabilir, buna benzer meslekler olabilir; kadın hastalıkları mütehassısı olur, ebe olur, vesaire olur. Bu gibi kişilerin abdest durumu, boy abdest durumu; sırf bakmaktan dolayı bizim mezhebimizde abdest bozulmuyor. "Bir kimsenin avret mahalline bakıldığı zaman abdest bozulur." diyen alimler de var. Ama bizde eğer herhangi bir heyecan ve o heyecandan dolayı bir akıntı bahis konusu olursa o zaman bozuluyor. Akıntı abdesti gerektirecek akıntıysa abdest almak gerektiriyor, guslü gerektirecek şeyse o zaman gusül gerekiyor.

Kutuplarda altı ay gece, altı ay gündüz oluyor. Oradaki insanlar neye göre oruç tutup namaz kılacaklar? Açıklarsanız memnun oluruz.

Bu da şöyle düşünülüyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

"Kıyamet kopacağı zaman güneş batıdan doğacak."

Doğu'dan doğardı ama âhir zamanda kıyamet alameti olarak güneş Batı'dan doğacak. İlk önce şöyle olacak: Batı'dan batacak, üç gün doğmayacak. Ondan sonra Batı'dan, ters taraftan doğacak. Bunu böyle anlatırken sahâbe-i kirâm demişler ki;

"Yâ Resûlallah! Peki üç gün güneş doğmayınca o zaman biz namazları nasıl kılacağız?"

Sahâbe-i kirâmın akıllarına hemen namaz gelmiş. Yani o hadise üzerine...

"Eğer o vakit bizim başımıza koparsa, biz o vakte erişirsek, o zaman ne yapacağız?" diye sormuşlar.

Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

"Evvelki normal zamanlarınıza kıyasen kılarsınız."

Saat 6'da sabahı kılıyorduk, 12'de öğleyi kılıyorduk, 3'te ikindiyi kılıyorduk, 5'te akşamı kılıyorduk, 6 buçukta yatsıyı kılıyorduk gibi öyle kıyas ederek kılarsınız, buyurmuş.

O hadîs-i şerîften ve başka delillerden faydalanılarak deniliyor ki; dünya üzerinde gecenin ve gündüzün teşekkül etmediği yerler var. Yani bizim memleketimiz normal bir memleket de, İsveç'in, Norveç'in kuzeyinde 51. enlem dairesinden yukarıda mı, daha fazla yerlerde mi, neyse, oralarda güneş altı ay batmıyor. Ufukta yükseliyor, ufka yaklaşıyor, ondan sonra yine yükseliyor, yine yaklaşıyor.

Neden?

Dünyanın üst tarafında oldukları için. Batacağı zaman bize göre batmış olmasına rağmen onlar güneşi görüyorlar, dünyanın duruşu dolayısıyla. Altı ay da hiç güneş doğmuyor. Bir alaca aydınlık oluyor, altı ay hiç güneşi görmüyorlar. O zaman da böyle ters dönük geçtiği için güneşin olduğu taraftan, altı ay müddetiyle de o bölgeler güneşi hiç görmüyorlar. Biz görüyoruz. Onlar orada arka tarafta oldukları için güneşi göremiyorlar.

Bu durumlarda ne yapacaklar?

Onlar da kendilerine yakın olan, daha aşağıdaki enlemlerdeki beş vakit namazın teşekkül ettiği yakın şehre uygun olarak kılacaklar. Yani böylece ibadetsiz, taatsiz kalmayacaklar. Alimlerimizin kanaati bu.

Müzik dinlemek ne ölçüde haram? Nasıl müzikler dinlenebilir? Saz çalmak günah olur mu?

Mûsiki bizâtihî geniş bir ilim dalı. Ses ve seslerin kompozisyonlarıyla ilgili bir ilim dalı ve geniş bir saha. Bunun meşru uygulamaları, mesela Kur'ân-ı Kerîm bir makamla okunacak, tertil ile, bir elhan ile okunacak. Tamam, bunu Peygamber Efendimiz istemiş. Yani Kur'ân-ı Kerîm'i nutuk okur gibi veyahut bir hatibin konuşma yapması tarzında okumuyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'i bir makam ile okuyoruz. Öyle emredilmiş olduğu için bu olacak. Kur'ân-ı Kerîm'i namazda da hocaefendi okurken bir makamla okuyor, mihrapta da okurken bir makamla okuyor.

Mûsikî, kullanıldığı yer ve içindeki kelimeler itibariyle bazen haram olur. Mesela aşktan, şaraptan, kadından, vesaireden bahseden bir şarkı; tamam, bu tepeden tırnağa haramdır çünkü muhtevası, muhteviyatı haram. Gazinoda içki içerken, dans ederken, valstı, şunuydu, bunuydu, haram olur. Kullanıldığı yer İslâm'ın uygun görmediği yer olduğu için.

Ama ilâhiler var; mesela Yunus Emre'nin sözleri, falanca ârif zâtın güzel sözleri. Muhtevası güzel. Bunlar da bestelenmiş, bayağı musikîşinaslar bestelemişler ve bunlar da makamla okunuyor, birçok şeyleri biliyoruz. Bunların da kullanış gayesi ve muhtevaları temiz olduğu için câiz oluyor. Yani mûsikî kullanış yerine göre değer kazanan bir dal ve saha oluyor. İyiye kullanılırsa iyi oluyor, kötüye kullanılırsa kötü oluyor.

Yalnız doğrudan doğruya saz aletleriyle meşgul olmak zamanla insanın gönlünde nifak tohumlarını yeşerten, yani münâfıklığa doğru kaydırtan bir özelliğe sahip diye hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz bildirmiştir. Yani mûsikî kalpte nifak tohumlarını yeşertir, geliştirir.

Bunun misali:

Çok meşhur ve besteleri çok güzel olan bir bestekâr var. Bu bestekâr, ismini söylemiyorum ki Allah taksirâtını affetsin, nasıl başlamış işe?

İşe hafız olarak başlamış. Hafız, Kur'ân-ı Kerîm'i hıfzetmiş. Bir camide hatip. Adını söylemeyeceğim bir şehirde, adını söylemeyeceğim bir camide hatipmiş. Bizim tanıdıklardan dinleyen kimseler var;

"Nefis konuşurdu." diyorlar. "Güzel sarığıyla, cübbesiyle çıkar, şahane, gayet zarif, gayet güzel konuşurdu." diyorlar.

Tamam, hafız, imam hatip; güzel değil mi? Ama mûsikiyle meşgul ola ola sonra ne hale gelmiş?

İlk önce hafızlığa yakın olan şeyden başlamışlar işe; Mevlid'ten, "Allah âdın zikredelim evvela..." diye. Ondan sonra Mevlid'ten kasideye, çeşitli kasidelere... "Aman efendim falanca hafız ne güzel kaside okuyor, buyursun bir okusun..." bilmem ne derken, hafızlıktan mevlidhânlığa, mevlidhânlıktan kasidehânlığa... Kasidehânlıktan sonra "Canım bu kasideyi okuduğu gibi hadi bir de şu şarkıyı okuyuverse ya..." İşte falanca yerden rica, falanca yerden tazyik derken şarkıya dökülmüş iş ve başlamış şarkı bestelemeye. Bu şahsın ismini söylesem bileceksiniz, besteleri de güzel, şarkıları da meşhur, belki bazıları sizin de kulağınıza gelmiştir.

Bu zâtın son zamanlarını, son demlerini bana anlattılar. Bizim Fakülte'den bir arkadaş ziyaretine gitmiş. Hastalanmış, yatağa yatmış. "Esîr-i firâş" derler, artık yatağın esiri olmuş. Yatış o yatış, ondan sonra oradan kabristan... Esîr-i firâş olmuş. Diyormuş ki bizim arkadaşa;

"Ah ah! Bir iyi olsam, bir kurtulsam... Şu hastalıktan bir paçayı kurtarsam, bir ayağa kalksam, inşaallah bundan sonra hiç şarkı bestelemeyeceğim, türkü bestelemeyeceğim. Hep inşaallah dinî şeylerle meşgul olacağım."

Tabii o haliyle vefat etti gitti.

Yani hadîs-i şerîfin işaret ettiği husus meydana gelmiş oluyor.

Ne diyor Peygamber Efendimiz?

Nifak hâsıl olur. Çünkü bu tehlikeli bir konudur.

İnsan esansçı dükkânına giderse, esansçı dükkânına giden bir insana eve geldiği zaman ne derler?

"Ya efendi, sen biraz güzel güzel kokuyorsun."

"Vallahi bilmem, bir şey sürünmedim ama... Haa filanca esans dükkânına gitmiştim, onun havasından üzerime sinmiş demek ki..."

Ben bazen geç vakitte eve gelirdim, Ankara'da üniversitede hocayken... Tabii otobüslere binmişim, iki vasıtayla gelmişim. Evde hanım;

"Aman, bu ceketi balkona as, havalansın; leş gibi sigara kokuyorsun." derdi.

Sigara içmem ama otobüslerde, şurada, burada insan zehirleniyor.

Birisi bana bir tesbih verdi; siyah amber ağacından yapılmış amber tesbih. Kokluyorsun, şahane bir kokusu var. O tesbihi elime aldım, şehirlerarası otobüse bindim, Ankara'dan İstanbul'a [Mehmed Zahid] Hocamız'ı ziyarete geldim. Otobüsün içinde böyle mutfak gibi sigara içildiği için duman her tarafı... Benim tesbihe sindi; sigaranın kokusu benim tesbihimin güzel kokusunu bastırdı. Başladı benim amber ağacından yapılma o kıymetli nâdide tesbihim sigara kokmaya. Kaldırdım koydum bir kenara. Çok üzüldüm. O güzel ağacın içine bile sindi.

O bakımdan, güzel kokulu yere gidenin kendisine güzel koku siniyor. Kötü kokulu yere gidenin, sigara içilen kahveye girip çıkanın üzerine kahve kokusu siniyor. Mûsikînin yanına yanaşan da aman sıkı dursun, dikkatli dursun; bunun öbür tarafı dinî mûsikîden lâdinî mûsikîye, lâdinî mûsikîden gazino mûsikîsine, gazino mûsikîsinden günahlara böyle gidiyor. İşin aslı böyle.

Allah hepimizi yolunda dâim, zikrinde kâim eylesin. Sevdiği şekilde ömür geçirmeye muvaffak eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı