M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz ... idi.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdulillâhi Rabbi'l-âlemîne 'alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Vessalâtu vesselâmu âlâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn.

Emmâ ba'dü

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Kâne'n-nebiyyü kemâ ruviye ennehû kân:

İzâ dehale kâle hel i'ndeküm ta'âmün fe-in kîle lâ kâle innî sâimün.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri vefat etmiş olan hatuna rahmet eylesin cümle geçmişlerimizle beraber. Sizlere hayırlı uzun ömürler ihsan eylesin, salih ameller nasip eylesin. Ölümden ibret almayı cümlemize nasip eylesin.

öksürük

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek âdetlerinden, îtiyatlarından, hâlinden, şemâilinden, sîretinden rivayetleri okuyama devam ediyoruz. Hz. Âişe anamız radıyallahu anhâ'nın rivayet ettiğine ve Ebû Davud rahmetullâhi aleyh'in kitabında kayıtlı olduğuna göre;

"Eve geldiği zaman sorardı, buyururdu ki..." Hel i'ndeküm ta'âmün. 'Yanınızda yiyecek bir şey var mı?' Fe-in kîle lâ. "Eğer 'yok, hayır, mevcut değil' diye cevap alırsa…" Kâle innî sâimün. "O zaman 'ben oruçluyum, oruç tutacağım.' derdi."

İsm-i fâil sîgası isim cümlesinde kullanılınca istikbale ait bir mâna verir. "Oruç tutmaya karar verdim, oruç tutacağım." derdi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Hâne-i Saadetinde, Zevcât-i Tâhirâtın hücrelerinde yiyecek bazen bulunurdu bazen bulunmazdı. Bulunduğu zaman ikram ederdi, kendileri tenâvül buyururlardı. Ama ekseriya etrafındaki fukarâ-i müslimîne ve mescidin bir köşesine yerleşmiş bulunan, mescitten başka barınağı olmayan Ashâb-ı Suffe'ye, çağırırlardı onlara yedirirlerdi. Yemeği depo etmezlerdi. Yemek dediğimiz şey de, onların yanında bazen bir avuç hurma, bazen bir tas süt, bazen bir avuç bir şey kurutması, böyle buğday kurutması filan gibi şeyler olurdu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz eve gelirken düşünürdü. Oruç tutayım, tutsam mı, tutmasam mı diye. Evde sorduğu zaman; "Yiyecek bir şey var mı, yanınızda mevcut bir şey var mı bugün?" "Yok." dedikleri zaman; "Ben de zaten oruca niyetliydim, oruç tutayım diye düşünmekteydim, bugün ben oruç tutuyorum, oruç tutacağım." derdi.

Allahu Teâlâ hazretleri şefaatine nâil eylesin.

Bizlere de insaf ihsan eylesin ki biz peygamber değiliz sahabe değiliz, Allah'ın âciz nâçiz günahkâr kullarıyız. Bize Allah padişahlara layık yiyecekler, içecekler, giyecekler, rahatlar, imkânlar nasip etmiş. Eski devirlerde evliyâullahın kerâmet yoluyla bir mekândan bir mekâna tayy-i mekân ederek gittikleri gibi bugün en basit bir insan bile uçağa biniyor iki buçuk saatte Cidde'ye varıyor. Denizlerde, deryalarda geziyor, karada dağları aşıyor. Kaloriferli otomobilinin içinde dışarıda kar yağarken sıcacık rahat koltuğunda bir beldeden bir beldeye ulaşıyor.

Düşünün ki o devirde bir deve olduğu zaman onu bile çok büyük bir nimet olarak kabul ederlerdi ama siz devenin üstüne çıksanız muhakkak ciğerleriniz ağzınıza gelir. Öyle onun sallanmasından şey yapmasından şöyle yarım saatlik bir yol yürüseniz yürüyemezsiniz devenin üstünde, binemezsiniz, onun sallantısından içiniz allak bullak olur, içiniz dışınıza gelir. O mübarek mücâhitler nasıl yaya yürümüşler, nasıl o sıcak beldelerde buzdolapsız, susuz o ağır tuzlu sularla yaşamışlar, nasıl bir hurmayla ömürlerini geçirmişler…

Biz ne kadar büyük nimetlere sahibiz elhamdülillah. Evet, nice nice nimet sahibi insan vardır ki şükrederse, nimetin kıymetini bilirse oruç tutmuş, ibadet etmiş insan gibi de sevap alır. Bari, bari bize verilen nimetlerin kadrini kıymetini bilelim. Bilelim ki Allah'ın sevgili kulları olmadığımız halde Allah fazl-ı kereminden, Allah'ın nice nice sevgili kulları açlıktan günlerce karınlarına taş bağladığı halde biz böyle çeşit çeşit nimetler içindeyiz. Bu nimetlerin kadrini kıymetini bilelim, bir. Bir de demek ki lüks bir hayat içinde rahat yaşıyoruz onlara göre, bu fazla kazançlarımızla bunları israfa sarf etmeden fazla kazançlarımızla İslâm'ın gelişmesine, ilerlemesine, yükselmesine, müslümanların kuvvetlenmesine yardımcı olalım.

Hangi şehre gitsek, hangi müslüman kardeşlerle bir akşam bir yerde otursak bir sohbet eylesek yüreğimiz parçalanıyor, memleketin halini düşünüyoruz. Sizler de muhakkak öylesiniz. Düşünüyoruz ki bu dışarıdaki;

Ol zayıf ümmetlerin hali n'ola.

Hazretîne nîce anlar yol bula.

dediği gibi Süleyman Çelebi'nin Miracı anlatırken.

Bu dışarıdaki bu müslüman kardeşlerimiz şehitlerin torunlarıydı, müslümanların evlatlarıydı, şimdi şu hallerine bak! Şimdi acaba İslâm'ı gaye edinip de, "Ben her şeyimle, varımla, canımla, malımla, her türlü ilmimle, bilgimle, mevkiimle, makamımla İslâm'a hizmet edeceğim. Acaba İslâm'ım ihtiyaçları nelerdir? Acaba ben İslâm'a nasıl faydalı olabilirim? Acaba müslümanlara benim ne gibi yardımım olabilir?" diye ana gayesi, asıl işi İslâm olan kaç tane müslüman var? Kaç tane müslüman var böyle her şeyi tam düşünen?

Halbuki başka memleketlerde başka dinlerin sahibi olan insanların, artık onlar dünyalığı çok bizden fazla topladıklarından mıdır bilmiyorum, o kadar büyük hayırları var ki, o kadar büyük imkânlar vermişler ki dinlerine... Diyorlar ki mesela, Münih şehrinin üçte biri kilisenin malıdır. Üçte biri! Zaten üçte biri çayır çimen, demek ki üçte biri de kilisenin. O kadar zengin imkânları var. O kadar zengin paraları var. Yurtları, hastaneleri, fakülteleri, üniversiteleri var. Onlar o yanlış, eskimiş, tahrife uğramış, bozulmuş dinleri için o kadar malî fedakârlıklarda bulunuyorlar.

Bizim bir tek üniversitemiz yok. Bir tek böyle güçlü kuruluşumuz yok. Bir tek müslüman hastanesi yok. Zavallı müslüman kadınlar bir hastalansalar, bir hastaneye gittikleri zaman başhekim ilkönce başörtüsüne sarılıp çekip alıyor, "Çıkart bunu!" diye bağırıyor. Kadıncağız zavallı, doğum evine gitmiş, doğum sancıları içinde feryâd-ı figân ederken ilk azarı başörtüsünden dolayı işitiyor.

Doğru düzgün, yani diyanete bağlı, bir camiye bağlı, bir müslümanların şeyine bağlı özel bir hastane kuramamışız. Kur'ân-ı Kerîm'in halka esnafa anlatıldığı bir müessese kuramamışız.

Çocuklar imam-hatip okuluna gitsinler, öğrensinler ama peki halk İslâm'ı nasıl öğrenecek?

Yok.

Hadisleri nasıl öğrenecek?

Yok.

Fıkhı nereden öğrenecek?

Yok.

Yani müesseseleşmemişiz, eğitim müesseselerini kurmamışız. Bütün müesseseler bizim gayelerimizin dışında kurulup çalışıyor. Ondan sonra mezun olanlar, yetişenler, blucin pantolonlu, ne bileyim âsi gençlik, meşin ceketli, motosikletle gezen veyahut otomobil tokuşturan veyahut kız arkadaşıyla gezmeye giden veyahut kız ise saçlarını rüzgârda uçuştura uçuştura üstü açık otomobilde gezen insanlar hâline geliyor. Bir müslüman ümmetin, bir müslüman milletin şehit çocukları dinden, abdestten, namazdan, gusülden, haramdan helalden habersiz bir yola doğru gidiyor.

Allah cümlemize dinin gayretini, İslâm'a hizmet gayretini ihsan eylesin.

Çünkü çok nimet içindeyiz. Allah bize bu nimetleri soracak. Bu nimetleri yerken insan korkarak yiyor. "Bunların bir hesabı olacak" diye, "ben Rabbim bana bunca ikramlarda bulundu ben ona nasıl kulluk edebildim?" diye bu soru ister istemez insanın hatırına geliyor.

Allah hepimize İslâm'a malıyla canıyla, her türlü çalışmasıyla güzel hizmet edenlerden olmayı nasip eylesin.

Kâne izâ dehale'l-cebânete yekûlü es-selâmü 'aleyküm eyyühe'l-ervâhu'l-fâniyetü ve'l-ebdânü'l-bâliyetü ve'l-'ızâmü'n-nahiratülletî harecet mine'd-dünyâ ve hiye billâhi müminetün allâhümme edhil 'aleyhim ravhan minke ve selâmen minnâ.

İbn Mes'ud radıyallahu anh rivayet etmiş ki; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mezarlığa, kabristana gittiği zaman kabirdekilere selam verirdi."

Kabirdekilere selam verirdi çünkü ölümle hayat bitmiyor. Ölüm insanların bir dünyadan öteki dünyaya geçişidir, ruhun bedenden ayrılışıdır. Yoksa ruhun yok olması mânasına değil. O kabirlerde neler oluyor görenler görüyorlar. Neler olduğunu görenler görüyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir keresinde iki kabrin yanından geçerken dedi ki; "Bu iki kabirdeki şahıslar azap görüyorlar." Azap gördüğünü gördü, Allah'ın bildirmesiyle bildi. "Bu iki kabrin içindeki şahıslar şu anda azap görüyorlar. Hem de büyük bir sebepten, sizce büyük gibi görünmeyen bir sebepten dolayı kabir azabına uğramış durumdalar. Bir tanesi küçük abdestini yaparken sakınmazdı." Yani örtünmezmiş, nâmahrem yerleri görünürmüş anlaşılan. Kâne lâ yestetirü 'an bevlihî. "Yani küçük abdestini, idrarını yaparken sakınmazmış, örtünmezmiş ondan dolayı [azaba uğramış]. "İkincisi de söz götürüp getirirmiş ondan dolayı."

Tabii onlar yine hayâ sahibidir de mesela eteğini toplayacaksa ayaktayken toplamıştır ondan görünmüştür. Yoksa kendisi isteğiyle soyunup soyunup soyunup da avuç içi kadar bir şeyi önüne, avuç içi kadar bir şeyi arkasına tutturmakla ortalıkta kabara kabara hindi gibi dolaşan insanların hali nasıl olur bilmiyoruz.

Bir de çıplak gezen insanlar var. Tamamen çıplak, üryan, yani anasından doğmuş olduğu gibi. Bir de aile olarak böyle gezenler var.

Nasıl geziyorlar?

Böyle bizim Güneydoğu Anadolu'nun o sıcak iklimli güzel sahillerinde, çamların, denizin, deryanın olduğu yerlerde yer kiralamışlar, çevirmişler etrafını parmaklıklarla, tel örgülerle. Çıplaklar kampı; oraya girdi mi insan çıplak olacak. Anası danası çocuğu hepsi soyunuyorlar, el ele tutuşuyorlar öyle geziyorlar. Hiçbir şey yok üzerlerinde.

Artık onların hali ne olacak?

Yani bir müslüman, müslüman iken bir ihtiyacını göreceği zaman erkenden açındı diye kabirde azap görürse, bu edepsizlerin hâlinin ne olacağını artık oradan kıyas etmek mümkün olur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kabir ahvalini böylece görürdü. Evliyâullahın da kabirdeki halleri gördüğünü söylerler. Allah kime bildiriyorsa, gösterirse onların da gördüğünü ifade ederler.

Hatta böyle bir hâkim arkadaşımız vardı da, Allah selamet versin, dindar bir kimseydi. Bir yerden bir yere seyahat ederken makberenin yanından geçerken, her kabrin yanından geçerken selamlar verip dualar ederdi. Yani edilmediği zaman birilerinin kalkıp da oradan beddua ettiğini görür gibi olduğunu ifade ederdi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz makbereye girdiği zaman selam veriyormuş. Ne diyormuş? Sözü şöyle;

es-Selâmü 'aleyküm. "Allah'ın selâmı sizin üzerinize olsun…" Eyyühe'l-ervâhu'l-fâniyetü. "Ey fâni ruhlar!" Ey bu dünyada hayatları bitmiş, bu dünyadaki hayatları fâni olmuş olan ruhlar, işte o makberede bulunan ruhlar… Ve'l-ebdânü'l-bâliyetü. "Ey yıpranmış, çürümüş bedenler…" Ve'l-'ızâmü'n-nahiratü. "Toprak olmuş, ufalmış kemikler…" Elletî harecet mine'd-dünyâ. "Dünyadan çıkmış…" Ve hiye billâhi müminetün. "Allah'a inanmış olarak âhirete göçmüş olan varlıklar." Yani mü'minler olduklarını böyle ifade ediyor Peygamber Efendimiz. "Dünyadan Allah'a inanmış bir vaziyette çıkmış fâni ruhlar, yıpranmış bedenler, çürümüş kemikler selam olsun sizlere." diye böyle selam verirdi.

Ondan sonra da arkasından, Allâhümme edhil 'aleyhim ravhan minke. "Yâ Rabbi! Sen bunların üzerine, bu bizden önce vefat etmiş olan bu mü'min kardeşlerimize sen rahmetini indir, rahatlık ve huzurunu indir…" Ve selâmen minnâ. "Bizim de selamımızı onlara bildir yâ Rabbi!" diye dua ederdi.

Demek iki şey yapıyor; bir, onun mübarek gözüne ayân olan ruhlara, bedenlere, kemiklere, kabirlere selam veriyor; bir de Rabbine onlardan rahmet diliyor ve selamını onlara iletmesini bildiriyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz müşriklerin cesetleri toplanıp da Bedir'de bir kuyuya atıldığı, çukura atıldığı zaman onun başına gidip dedi ki;

"Ey kâfirler, ey müşfikler! Biz Rabbimiz'in bize vaat ettiklerine nâil olduk. Siz de Rabbimiz'in size tehdit olarak, vaîd olarak söylediği cezalarla karşılaştınız mı, onları gördünüz mü?" diye onlara böyle hitap etti. Dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Duyarlar mı, anlarlar mı?"

"Sizden daha iyi duyarlar." dedi, "Sizden daha iyi duyarlar, daha iyi anlarlar." dedi.

Muhterem kardeşlerim!

İnsan bu dünya hayatında, hepimiz aldanıyoruz. Bugün yarın derken dünyanın işleri oyalıyor. Bazen cahillikten bazen gafillikten, bazen telaşımızdan bazen bu dünyanın güzel şeylerine gönlümüzü fazla taktığımızdan âhireti unutuyoruz. Halbuki asıl hayat âhiret hayatı.

Allahümme lâ 'ayşa illâ 'ayşi'l-âhireh. Asıl hayat âhiret hayatı. Bu dünya hayatı onun yanında sıfır, bir nokta, kısa bir an. Bir göz yumup açınca geçiyor ondan sonra asıl ebedî hayat, öbür hayat geliyor. Asıl mü'min olan insanlar, hakiki, uyanık kimseler, has müslümanlar bu işleri anlıyorlar da âhirete hazırlanıyorlar. Fakat anlamayanlar bu dünyanın işte arsasıydı, apartmanıydı, apartmanın içinde mobilyasıydı, süsüydü, ziynetiydi, başkalarına karşı böbürlenmekti, onları aldatmaktı, kandırmaktı, zulümdü, cevirdi, cefaydı, gadirdi... böyle aldanıp gidiyorlar ama işte sonu öyle.

Âhir ne?

Âhiri hiçlik, yokluk, toprağın altında bedenlerin çürümesi... Bu senin izz-ü nâz ile beslediğin bedenleri kurtlar yiyor, toprağın arasına karışıyor. Bir zaman kemiklerle, kafataslarıyla çocuklar oynuyor, kabir açılırsa çocuklar oynuyor.

Allah bize gerçekleri görüp âhirete göre hazırlanmayı nasip eylesin.

Kâne izâ dehale 'alâ merîdın ye'ûduhü kâle lâ be'se tahûrun inşâallâhu teâlâ.

Buhârî'nin rivayet ettiğine göre rahmetullâhi aleyh Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ nakletmiş, rivayet eylemiş.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hastanın yanına girince, onu ziyaret etmek, onu teselli etmek maksadıyla onun yanına girince ne derdi?"

İşte böyle derdi; Lâ be'se tahûrun inşâallâhu. "Beis yok, üzülme, tasa çekme, tasa çekmeye değmez, zararlı bir durum yok." Hastaya söylüyor bunu. "İnşallah günahlardan temizlik vesiledir bu." derdi. Yani o hastalıktan kalktı mı günahlardan pâk olacak olduğu, tertemiz kalkacağı için öyle derdi Peygamber Efendimiz. "Beis yok, üzülme, tasalanma, gam keder çekilecek zararlı bir durum yok. Hastalanmışsın, işte bu hastalıktan kalkınca tertemiz olacaksın. Hastalıkların günahlardan temizlenmene vesile olacak. Beis yok, inşaallah Allah'ın lütfu keremiyle, Allahu Teâlâ'nın dileğiyle inşaallah tertemiz olacaksın." derdi.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

İnsanlar bazen sıhhatli oluyorlar. Tabii sıhhatli hallerinde sıhhatlerine şükretsinler. Sıhhati de Allah'tan istemek lazım. "Yâ Rabbi! Sen bana sıhhat âfiyet ihsan eyle. Hem dinde hem dünyada hem âhirette. Yani dinimde bir hastalık olmasın; itikadımda, kafamda, kalbimde bir karalık bir bozulma bir fesat bir şey olmasın. Hem dünyam rahat olsun, huzurlu sıhhatli, hem âhiretim rahat olsun, elemlerden, kederlerden, cezalardan veballerden uzak olsun." diye âfiyet istemek, tamam.

Sıhhatli olmak güzel ve sıhhatli olduğu zaman insan şükrederse, tamam daha iyi. Fakat hastalanırsa, bu hastalık bir çeşit piyango gibi bir şeydir. Yani mânevî bir şey. İnsan hastalandı da sabretmesini bildi mi, hastalığın Allah'tan geldiğini bildi mi, sabretti mi, şikâyet etmedi mi, yani gelene gidene kendisini ziyaret edene hâlinden şikâyet etmedi mi, Allah'ın [takdirine] razı olarak, hastalığına sabrettiği zaman günahlarından anasından doğduğu gün gibi tertemiz, temizlenmiş olarak çıkarlar. Allahu Teâlâ hazretleri ona buyurur ki;

"Haydi bakalım tertemiz oldun." Fe-ste'ni fi'l-'amel. "İşe yeniden, sıfırdan, başla." Bak hiçbir günahın kalmadı, defter-i âmâlin bembeyaz, pırıl pırıl, her günah silindi, haydi bakalım artık bundan sonra dikkat et." mânasına Fe-ste'ni fi'l-'amel denir." diye bildiriliyor hadîs-i şerîflerde.

Ve bir hastanın uykusu bile ibadettir. İniltisi bile sevaptır, tesbih yerine geçer. Yapamadığı bütün ibadetler, mesela sıhhatli olduğu zaman bu adam ne yapardı? Bu adam beş vakit camiye giderdi, şimdi hasta gidemiyor, camiye gitmiş gibi sevap alır. Geceleyin kalkar teheccüt kılardı, teheccüt kılmış gibi sevap alır. Pazartesi-perşembe günleri oruç tutardı, oruç tutmuş gibi sevap alır. Hasta, tutamıyor ama bütün sıhhatinde yapmış olduğu amelleri yapmış gibi Allah ona o hastalığı anında sevap verdirtir ve duası makbul olur, uykusu bile ibadet olur. Yani hastalığın böyle tarafı var. Bu mükâfatları gördüğü zaman insanlar, yani hastalık temenni edilmez Allah'tan ama, hasta olduğuna üzülmemesi lazım. "Yani ne yapalım Allah böyle bir rahatsızlık vermiş. Eh bu da bir piyango, bir mükâfat gibi bir şey oluyor." diye teselli, müteselli olması lazım.

Bu gibi hadîs-i şerîfleri hatırınızda tutun. Hastanın bir de duası makbuldür. Hastanın ziyaretine gitmek de müslümanın müslüman kardeşi üzerindeki vazifelerinden bir vazifedir. Birbirimize karşı birtakım vazifelerimiz var. Hastalandığımız zaman birbirlerimizi ziyaret etmek. İşte bu ziyaretlerde bu hadîs-i şerîfleri söylersiniz. Efendimiz gibi söylersiniz siz de; Lâ be'se tahûrun inşâallâhu teâlâ dersiniz. "Beis yok, üzülme, oh oh oh maşaallah, dersiniz, Allah'ın izniyle, inşaallah tertemiz çıkacaksın hastaneden bu odadan." diye onu teselli edersiniz, duasını istersiniz.

Tabii hastanın yanında fazla kalınmaz. Kısa bir ziyaret olacak, kısaca bir ziyaretle bu iş tamam olur. Bir girersiniz, alnına bir elinizi koyarsınız, duasını alırsınız, "Bir isteğin var mı?" dersiniz, ondan sonra gelirsiniz. Hastanın yanında fazla durmak da âdaptan değildir, âdâba aykırıdır. Hastalığını sormak da âdaptan değildir. Çünkü belki söylenmeyecek bir hastalığı vardır, olmadık bir yerinde bir rahatsızlığı vardır. "Geçmiş olsun." dersin. Hastalığını da sormak da âdâba aykırıdır.

"Nerenden neyin var?"

Canım sana ne, doktor musun?

"Geçmiş olsun" de, dua et, duasını al, istifade et geç.

Muhterem kardeşlerim!

Müslümanlık böyledir, hastalandı mı insan sevap alır. Her şeyde, Müslümanlıkta her şeyde insan kazanıyor; otursa, kalksa, yürüse, konuşsa, sussa, uyusa, uyansa kazanıyor.

Allah bizi şu has Müslümanlığa erdirsin ve has müslüman olmaktan ayırmasın.

Kane iza dehale recebü kâle allâhümme bârik lenâ fî-recebe ve şa'bâne ve belliğnâ Ramadân ve kâne izâ kânet leyletü'l-cumu'ati kâle leyletün ğarrâu ve yevmün ezheru.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Recep ayı geldiği zaman şöyle dua ederdi." diyor.

Acaba Recep ayı ne zaman gelecek?

Recep ayının gelmesine çok az kaldı. Gözünüz aydın olsun ki, üç ayların kokusu tütmeye başladı. Yavaş yavaş uzaklardan güzel, latif kokusu duyulmaya başlandı. Şimdi Cumâdelâhire'deyiz. Bu Şubat'ın bilmem kaçındaysa artık, üç ayların ilki olan mübarek Recep ayı girecek.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Recep ayı geldiği zaman ne dermiş?

Şöyle buyururmuş; Allâhümme bârik lenâ fî-recebe ve şa'bân. "Yâ Rabbi! Sen bize Recep ayını ve Şaban ayını mübarek eyle." Yani bu ayların içinde bizlere bereketler, hayırlar, rahmetler ihsan eyle.

Ve belliğnâ Ramadân. "Ve bizi Ramazan ayına, o mübarek 11 ayın sultanı olan Ramazan ayına yâ Rabbi, sıhhat afiyetle ulaştır." diye devam ederdi. Çünkü Ramazan ayı ümmetin ayıdır. Ümmet-i Muhammed'in mağfiret, gufran ayıdır. Günahların eridiği, Allah'ın çok lütuflar, ihsanlar, bağışlarda bulunduğu bir aydır. "Ramazan'a bizi sıhhatle ulaştır." diye Ramazan'a şevk duyarak böyle dua ederdi Peygamber Efendimiz.

Ramazan geldiği zaman da Ramazan'ın son on gününde de evinden bile ayrılır, camiyi ev edinir camide itikâfa niyet eder, bayrama kadar gece gündüz ibadet eylerdi o gelmiş gelecek günahları affedilmiş olan Peygamber-i Zîşân Efendimiz. Günahları affolmuş olan o Peygamber-i Zîşân Efendimiz böyle dua ederdi, böyle ibadet ederdi, günlerini böyle geçirirdi. Haftalardır okuduğumuz rivayetlerden gördüğünüz gibi her anında Rabbi hatırında idi, her anında duada idi, her anında niyazda, her anında Ümmet-i Muhammed için hayırlar istemekte, etrafına dualar etmekte idi.

Rabbimiz bizi de o hallere sahip ve nâil eylesin.

"Ve Cuma gecesi olduğu zaman da Peygamber Efendimiz derdi ki, buyururdu ki; 'Bu pırıl pırıl nuranî bir gecedir ve şaşaalı ışıl ışıl bir mübarek gündüzdür.' diye söylerdi."

Tabii bu her cuma için böyledir. Yani her cuma gecesi son derece mübarek bir gecedir ve perşembe günü akşam ezanı okunduğu zaman başlar cuma gecesi. Akşam, yatsı cumanın [akşamıdır,] yatsısıdır, gece cumanın gecesidir, sabah cumanın sabah namazıdır. Cuma namazı kıldığımız öğle cumanın öğlesidir, ondan arkasından kıldığımız ikindi cumanın ikindisidir, ondan sonra okunan ezanla giren akşam cumartesinindir artık. Yani namaz kıldıktan sonraki akşam, öteki günün, cumartesi gününün akşamıdır.

İslâm'da bizim dinî takvimimizde, zamanlamamızda güneş battığı zaman gün biter. Güneşin batmasıyla beraber bir gün de bitiyor. Güneş gitti o gün de bitti, artık yeni bir gün başlamış oluyor. Onun için eskilerle yeniler perşembe gecesi, cuma gecesi sözlerinde biraz şaşırırlar.

"Bu Cuma gecesi bize buyurun."

Yani ne zaman gelecek?

Perşembeyi cumaya bağlayan gece, o arada gelecek demek, cuma gecesi odur.

Şimdi bizimkiler nasıl anlıyor?

Takvim gece yarısında değiştiği için bizde saat 12'den sonra. Bu yeni ama, bu karar yeni, 50 yıllık bir şey bu. Bundan önce akşam ezanı okununca saatler ayarlanırdı. On iki olurdu saat, biterdi, yeni gün başlardı. Ezanî saat böyleydi. Şimdi akşamüstü gün değişse, takvim değişse birtakım ticarî hayatta bozukluklar olacak diye gece yarısına aldılar değişme zamanını. Günün değişme zamanını 12'ye aldılar. Onun için iş karıştı. Biz gece deyince, cuma gecesi deyince cuma namazı kıldıktan sonraki geceyi anlıyoruz. Halbuki o cumartesi oluyor.

Cuma gecesi hangi geceymiş?

Perşembeyi cumaya bağlayan vakitmiş. Akşam ezanından itibaren başlar kronometre çalışmaya, ertesi gün cuma namazını kılıp da ikindi olup da ikindi de bittikten sonra güneş batınca, cuma günü biter artık cumartesi gelir. "Bugün ve bu geceyi överdi Peygamber Efendimiz, ışıl ışıl mübarek bir gece, ışıl ışıl mübarek bir gün." diye methederdi.

E ne yapmamız lazım?

Bu Cuma günlerinde mü'minlerin ibadete daha çok rağbet eyleyip, kendilerine daha çok çekidüzen vermesi icap eder. Cuma guslü alırlar, bedenlerini tertemiz yıkarlar, pırıl pırıl tertemiz elbiselerini giyerler. Cuma namazına erken vakitte gelirler, gusül abdesti aldıktan sonra erkenden abdestli olarak cumaya gelirler, burada Kur'an okurlar, tesbih çekerler, vâiz varsa onun konuşmasını vaazını dinlerler. Ondan sonra ezan okunduğu zaman sünnetleri kılarlar, iç ezan okunduktan sonra imam hutbeye çıkar hutbe îrâd eder, onu konuşmadan dinlerler. O gecesi de çok mübarektir gündüzü de mübarektir.

Peygamber Efendimiz, "Cuma gecelerinde cuma gündüzlerinde bana çok salât ü selam eyleyin." diye emrediyor, tavsiye ediyor. Onun tavsiyesi böyle. Sizler de cuma günleri cuma geceleri olunca Resûlullah Efendimiz'e çok salât ü selam eyleyiniz. O mübarek gecelerin mübarekliğinden ve o mübarek gündüzlerin mübarekliğinden istifade edin.

Bu geceler ve gündüzler herkes için mübarek değildir, mü'minler için mübarektir. Kıymetini bilenler için mübarektir. Nice gafiller vardır ki horul horul günah içinde uyurlar. Nice gafiller cahiller vardır ki haramlar içinde yüzerler cuma günü. Onlara cuma gününün bir şeyi yok, o cumadan istifade etmesini bilen mü'minler içindir, cuma namazı kılanlar içindir.

Allahu Teâlâ hazretleri o mübarek günlerin fırsatlarını iyi değerlendirmeyi cümlemize nasip eylesin.

Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfini hatırlıyorum; "Cumanın içinde öyle bir saat vardır ki, kim o saate duasını denk getirirse duası makbul olur." Öyle bir saat vardır, onun için o duanın makbul olduğu saati kollamak, gözlemek, ekseriya dua içinde olmaya çalışmak icap ediyor.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki, buyururmuş ki; "Yâ Rabbi! Recep ve Şaban ayını bize mübarek eyle, bu aylarda bereket ihsan eyle, rahmetine bizi daldır, bizi Ramazan'a eriştir." dermiş. Cuma günü gecesi olunca da, "Bu ışıl ışıl, pırıl pırıl bir gecedir, mübarek bir gecedir, mutlu bir gecedir, gündüz olunca da bu mübarek pırıl pırıl, ışıl ışıl, şaşaalı bir gündüzdür." dermiş.

Bu her cuma için olduğu gibi özellikle Recep'in ilk cuması. Recep'in ilk cuması ki, o Recep'in ilk cuması gecesine, yani perşembeyi cumaya bağlayan geceye Regâib gecesi diye ad verirler ve o bir kandil gecemizdir bizim. İbadet ve taatle geçirmeye gayret etmek icap eder. Mübarek gecelerden birisidir. Bu hususta Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kitabında Gunyet'üt Tâlibîn'de güzel rivayetler, bilgiler, teşvikler var. Onları da okursa insan "Hakikatten o fırsatları elde etsem de o geceleri ihyâ etsem." diye temenni eder durur.

Bundan sonraki rivayet.

Kâne izâ dehâle ramadânü atlaka külle esîrin ve a'tâ külle sâilin.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ayı geldiği zaman yanında ne kadar esir varsa hepsini âzat ederdi ve her isteyen ne isterse istediğini verirdi." Her isteyene boş çevirmezdi, verirdi. Ramazan'a çok özel ihtimam gösterirdi Peygamber Efendimiz. Zaten Ramazan'a Recep'ten başlardı hazırlanmaya; "Yâ Rabbi! Bizi Ramazan'a eriştir." diye iki ay önceden heyecanını, şevkini, aşkını ifade ediyor.

Recep ayı Allah'ın, şehrullah Allah'ın ayıdır, Şaban ayı Peygamber Efendimiz'in ayıdır, Ramazan ayı da ümmetimin ayıdır diye böyle rivayetlerde bildirilmiş.

İşte az kaldı, Rabbimiz bizi o güzel zamanlara eriştirip güzel ibadetlere muvaffak eylesin.

Kâne izâ dehale Ramadânü şedde mâzerahû sümme lem ye'ti firâşehû hattâ yenselihu.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ramazan ayı girdiği zaman eteğini derler toparlardı ve yatağına bu ay çıkıncaya kadar öyle doğru düzgün girmezdi." Gecelerini hep ibadetle geçirirdi. Bir gayrete gelirdi Ramazan gelince, bir ibadete düşerdi, yatağına girmezdi, öyle geceleri ihyâ ederek geçirir idi.

Kâne izâ dehâle ramadânü teğayyere levnuhû ve kesürat salâtühû vebtelehe fi'd-duâi ve eşfeka levnuhû.

"Peygamber Efendimiz'in Ramazan girdiği zaman rengi değişirdi, Peygamber Efendimiz'in Ramazan girdiği zaman rengi değişirdi, namazı duası artardı. Çok namaz kılmaya çok dua etmeye başlardı ve duada böyle yarışırcasına fazla dua ederdi ve Peygamber Efendimiz'in mübarek çehresi şafak gibi pırıl pırıl olurdu, şafak gibi pırıl pırıl olurdu."

Ramazan girdiği zaman nasıl değişikliğe uğradığını çeşitli rivayetlerle peş peşe sıralamış Hocamız, siz de dinlemiş oldunuz.

Kâne izâ dehâle'l-'aşru şezze mîzerahû ve ahyâ leylehû ve eykaza ehlehû.

Buhârî, Müslim ve diğer Sıhâh-i Sitte'den kaynaklar bunu rivayet ediyor. Hz. Âişe validemiz şey yapmış [nakletmiş]; "Son on günü girdiği zaman..."

Hangi ayın?

"Ramazan'ın son on günü girdiği zaman elini eteğini derler toplar." Yani bu eteğini toplamaktan maksat şudur; uzun etekli olan bir insan bir iş yapmaya giriştiği zaman eteğini şöyle beline doğru toparlar ondan sonra girişirdi işe. Hani kollarımızı sıvamak gibi, öyle bir şey, "Kollarını, paçalarını sıvadı bu işe girişti." deriz biz. Yani eteğini toplardan maksat, "Resûlullah Efendimiz kolunu paçasını sıvadı ibadete sallallahu aleyhi ve sellem düştü demektir. Son on gün geldi mi böyle yapardı."

Ve ahyâ leylehû. "Gecesini, bu son on günün gecelerini ihyâ ederdi."

Geceyi ihyâ etmek nasıl olur?

Kendisi uyumamak suretiyle namazlar kılmak, zikirler etmek, tevbeler istiğfarlar eylemek, Kur'an'lar okumak suretiyle olur gecenin ihyası, ibadetle olur.

Ve eykaza ehlehû. "Aile efradını da uyandırırdı." Haydi bakalım siz de kalkın, mübarek gecelerdir, siz de istifade edin, ibadet eyleyin diye kaldırırdı.

Muhterem kardeşlerim!

Burada bir şeyi size hatırlatmak istiyorum. Yapmadığımız bir şey gibi geliyor bana da onun için hatırlatmayı düşünüyorum. Suudi Arabistan'da sabah ezanlarını çok, çok evvelden okurlar. Hatta teheccüd vaktinde bir ezan okurlar, daha şey bitmeden. O ezanı duyup kalktığınız zaman teheccüd namazı kılarsın, oruç tutacaksanız yemeğinizi yersiniz, imsak ondan sonra kesilir. Yani geceleyin böyle bir ezan okurlar onlar. Sabah namazı ezanını da çok erken okurlar, yani hemen bakın imsak kesildiği zaman ezan okunmaya başlanır orada. Erken vaktinde de hemen de çarçabuk da kılarlar.

Şimdi sabahın o erken vaktini üstüne bastıra bastıra şu sebepten söylüyorum. Bizim tanıdıklardan birisinin misafir gittiği evde küçük bebeğin burnunu sıkmış annesi, burnunu sıkmış yanağını sıkmış böyle şey yapmış. Mışıl mışıl beşikte uyuyan bebeğin burnunu sıkınca tabii nefessiz kalır çocuk çırpınır, bir yanağını şey yaptın mı cıp cıp filan yaptın mı [uyanır]. Çocuğu uyandırmış.

"Niye uyandırıyorsun?" filan diye [sormuş] bizimkiler. Tabii Türkiye'den gitmiş olanlar bilmiyorlar bunun sebebini;

"Ne diye uyandırıyorsun?" filan.

"Bu mübarek saatte uyumaya alışmasın. Şu mübarek saatte şu çocuk uyumaya alışmasın." demiş.

Muhterem kardeşlerim!

Biliyor musunuz bu zamanın doktorları diyorlar ki çocuğun terbiyesi ananın karnında başlar. Çocuğun terbiyesi daha annesinin karnındayken başlar. Bir kere annesi haram lokma aldı gitti çocuk. Haramla beslendi mi gitti. O orada artık terbiyenin bir ayağı kaydı zaten. Bir de annesinin intizamlı hayatı ona tesir eder. Çocuk küçüktür ama etrafından duygular toplaya toplaya gittikçe duyguları gelişiyor, uzuvları ona göre gelişiyor. Sonra sen ona, çocuğa mesela belli saatlerde yemek vermeye, mama meme vermeye alıştırdın mı o saatlerin dışında sakin durur çocuk. Altı saatte bir vereceksin, dört saatte bir vereceksin yani çocuğun şeyine göre neyse. İntizama alıştırdın mı intizamlı gider. Belli saatlerde altını yapmasına bir alışkanlık verdin mi, altını açmaya alıştırdın mı o saatlerde yapmaya başlar. Yani insanın vücudu bu şeye şuursuz olarak uyar, alışır.

Şimdi küçücük çocuğun burnunu tutuyor, yanağını sıkıyor uyandırıyor çocuğu, sabah namazı vaktinde uyumasın çocuk diye.

"Canım çocuktur daha." filan demişler.

"Yok, demiş, babası görse beni öldürür alimallah, babası izin vermez, babası görse öldürür."

Çocuk o vakitte uyanacak, geceleri o vakitte uyanmaya alışacak, büyüdüğü zaman sabah namazı zor gelmeyecek.

Anlıyor musunuz muhterem kardeşlerim?

Şimdi siz kendi ailenizi düşünün, kendi çocuklarınızı düşünün, kendi hanımlarınızı düşünün, beni dinleyen [okuyan] hanımlar kendi beylerini düşünsünler, şimdi bu mikrofondan ve şeyden [sonra videodan]. Bazen hanımlar ibadete düşkündür, beyi kaldırmaya çalışır "Iııhh ıııhh." kalkmaz. O tarafa o tarafa döner bey kalkmaz. Veyahut adam ibadete düşkündür hanımı kaldırmaya çalışır hanım bir türlü kalkmaz. Yonganı bu taraftan çeker bir bu taraftan çeker ne yapsa nafile, hanım uyanamıyor, yani mümkün değil. Çocuğu kaldırmaya gidersin çocuk kalkmaz. Uyandırırsın, koca delikanlı çocuk, sana düşman gibi kindar kindar bakar, "Ya sabahın bu vaktinde, Sübhanallah şu babamın yaptığına bak. Beni böyle uykudan uyandırdı, tatlı yatağımdan kaldırdı." bilmem ne filan. Sanki kalkacak bir kavga başlayacakmış gibi. Yani bir, iki, üç sonra artık sen, "Ne yapayım, söyledikçe kötü oluyorum." diye yanına gitmemeye başlarsın.

Muhterem kardeşlerim!

Bak terbiye küçükten oluyor. Çocukların terbiyesi küçükten oluyor. Siz onu bebekken burnunu sıkar yanağını okşar uyandırırsanız o vakitte uyumamaya alışır. Büyüdüğü zaman da şıp otomatik olarak sahur vaktinde bakarsın çocuğun gözleri açılmış. "Tamam, al evladım Kur'ân-ı Kerîm'den bir cüz oku. Şurayı ezberle. Haydi bakalım derslerini çalış." Okula oo saatler var, okula gidinceye kadar çocuk her şeyini halleder. Ama akşamdan televizyon seyrettirirsen, geç vakit yatırmaya alıştırırsan, büyüklerinin sohbetlerine kulak dikip de böyle müdahale etmeye alıştırırsan o çocuk tabii ne sahur vaktine kalkar ne seher vaktine kalkar. Uykunun zamanı, uyanıklığın zamanını bilelim, kârın zamanını, zararın zamanını bilelim.

Bazı zaman uyumak zarar verir, bazı zaman uyumak sünnet olur sevap kazandırır insana. "Günün orta yerinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kaylûle uykusu uyurdu."

Ne zaman?

Saat on birde, on bir buçukta, öğlenden biraz evvel, öğlenden bazen biraz sonra uyurdu Peygamber Efendimiz. O vakitte uyu. Sen de uyu, sünnettir sevap kazanırsın. Hem uyku uyursun hem sevap kazanırsın. Hem dinçleşirsin hem de sıhhat kazanırsın. Çünkü günün o vaktinde bir uyudun mu, bir dene bak, turp gibi, ateş gibi olursun. Ondan sonra artık ne başında ağrı kalır öğleden sonra, ne yorgunluk kalır kollarında bacaklarında, gayet rahat edersin. Demek ki hayatın güzelliği, sıhhati, mutluluğu İslâm'daymış. İslâm'ın her çeşit emrine uyduğu zaman insan, tam müslüman olduğu zaman en mutlu insan olur.

Kâne izâ de'â esâbethü't-da'vetü ve veledehü ve veled veledihi.

Huzeyfe radıyallahu anh'ten Ahmed b. Hanbel rahmetullâhi aleyh rivayet etmiş. Diyor ki bu rivayette;

"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kişiye bir dua etti mi, o dua o adama tutar, tesir ederdi, o adamın çocuğuna da tesir ederdi, o adamın çocuğunun çocuğuna da tesir ederdi."

Resûlullah bir dua etsin, bir duasını alsın, tamam. Dua da böyle beddua da böyle. Beddua ettiği kimse de iflah olmazdı. Etmedi ama. Lanet etmedi, beddua etmedi umumiyetle. Çok azılı müşrikler hariç çoğunu affetti. Kendisine zulmedenlerin çoğunu affetti. Fakat bir kimseye lütfedip de bir dua etti mi o duanın eseri o adamın üzerinde de görülürdü, çocuğunda da görülürdü, çocuğunun çocuğunda da görülürdü. Nereye kadar duası böyle tesir edip geçip gidiyor Peygamber Efendimiz'in.

Bir gün minberdeyken kalktı bedevinin birisi, çölden gelme bedevi; "Yâ Resûlallah! Hayvanlarımız susuzluktan ölüyor, topraklarımız susuzluktan çatladı, dua et de Allah bize yağmur versin." dedi. Peygamber Efendimiz hutbedeydi. Elini açtı Allahu Teâlâ hazretlerinden rahmet diledi, yağmur diledi Peygamber Efendimiz. Bu hadisi rivayet eden şahıs diyor ki; "Vallahi o anda Medine'nin filanca tarafındaki dağın üstünden atlı bir süvari gibi bir bulut peyda oldu, yağmaya başladı." diyor. "Gökyüzü masmaviydi, bembeyazdı, hiç bulut yoktu, hiç bulut yokken sanki bir böyle atlı süvari geliyormuş gibi -dağın ismini de söylüyor da benim hatırımda değil- o dağın üzerinden sanki bir atlı süvari koşturarak geliyor gibi yetişti bulut diyor, şakır şakır Resûlullah Efendimiz dua eder etmez yağmaya başladı." diyor.

Ne kadar yağdı biliyor musunuz muhterem kardeşlerim?

Çok enteresan! Bir dahaki hafta hutbeye kadar yağdı. O hutbe esnasında o adam kalktı da dedi ki; "Yâ Resûlallah! Her taraf su doldu dua et de artık yağmur kesilsin." dedi. Onun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem "Yağmur kesilsin." demedi! Sözün edebî, duanın edebî, şekli şemaili var. Dedi ki; havâlînâ yâ rabbenâ. "Rabbimiz çevremize yağdır." dedi. Yani "Bizim üzerimize yağdırma da etrafımıza yağdır yâ Rabbi!" dedi. Her şeyi güzeldi Resûlullah Efendimiz'in.

O güzellikleri anlayıp o güzelliklere uymayı Rabbimiz cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı