M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (80)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: İslâm'da nişanlılık dönemi var mıdır? Varsa zamanı ne kadardır? Bu arada nikâh caiz midir?

Cevap: İslâm'da "nişanlılık şu kadar sürecek" diye bir şey yoktur. Bir insanın evlenmesi için nikâh esastır. İki tarafın icab ve kabulüyle, nikâhlanmasıyla evlilik olur. Ondan önceki bir nişanlılık devresi için "şu kadar zaman" diye tayin edilmiş bir şey yoktur. O devrede insan nikâhlanırsa nikâhlanmış olur, evlenmiş olur. Kendisinin bileceği bir şey... Yani resmî nikâh, dinî nikâh yapıldı mı, nikâh mükellefiyetlerine uymayı gerektirir.

"Yaptık dinî nikâhı, ondan sonra anlaşamadık, ayrıldık."

O zaman gayri medhûlin bihâ olan bir zevceye verilecek olan mehrini verirsin, ayrılırken o şartlara göre ayrılırsın. Şartlarına riayet edeceksen yaparsın. Edemeyeceksen, o zaman evleneceğin zaman nikâh yaparsın.

Soru: Namaz kılmaya geç başlayan kişinin kaza namazları varken nafile namazları kılması nasıl karşılanır?

Cevap: Bizim Hanefî mezhebinde bu yanlıştır, doğru değildir. Çünkü zaten namazı kazaya bırakmış, bir kabahat işlemiş; bir de o kabahatini ödeyecek, sünnetleri kılıp sevap kazanacaktı, Peygamber Efendimiz'in tavsiyesini tutmuş olacaktı, onları kılmıyor. Onları ihmal ediyor, öteki borcunu ödüyor. Zaten sen bunu bırakmakla bir kabahat işledin, öderken de ikinci bir kabahat işliyorsun. Bizim Hanefî mezhebinde caiz değildir.

Öyle diyenler var. Onlar başka mezhepte oldukları için kendi mezheplerinin görüşlerini söylüyorlar.

Kardeşlerimiz hem o hadîs-i şerîflerde methedilen, tavsiye edilen namazları kılacak hem de kaza namazları varsa onları da ödeyecekler, öylece gayret edecekler. Ödeyemeden ölürse Allah niyetine göre me'cur eder. Âhirette de farzlardan eksikleri olanların sünnetlerden tamamlanır, sünnetlerden eksikleri olanların nafilelerden tamamlanır.

Rabbimiz'in karşısında kulluğumuzu bilip edeple, tevazuyla, O'na tevekkül ederek, dayanarak hareket edersek Rabbimiz lütfeder. Tevbe etti mi bağışlıyor, niyet etti mi niyetine göre de mükâfatı veriyor. Onun için pek öyle bezirgan hesabı iyi olmaz.

"Ben öyle hesap yapıyorum, şuradan şöyle oluyor, buradan böyle oluyor..."

Sen ince hesaba dayanamazsın. Ne sen dayanırsın ne ben dayanırım. Eğer Rabbimiz ince bir hesap yapacak olsa, Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Kimse ameliyle cennete girecek değildir."

Herkes Allah'ın lütfuyla cennete girecek. Allah'ın lütfuyla cennete girecek olduktan sonra da kuralları çiğnemeden yapalım bu işleri...

Soru: Sizin çarşafa karşı olduğunuzu duydum. Açıklar mısınız?

Cevap: Hayır, çarşafa karşı değilim. Açıklıyorum: Çarşafa karşı değilim. Çünkü o da örtünme şekillerinden güzel bir şekildir. Bir müslüman hanımın örtünmesi gereken yerlerini güzel bir şekilde örtüyor.

Bu soruyu soran kardeşlerimiz sordular, dediler ki;

"Efendim ‘çarşaftan başka kıyafet olmaz' diyorlar. Kur'ân-ı Kerîm'de ille çarşaf emrediliyormuş; olur mu olmaz mı?"

Ben dedim ki;

"Hayır, yanılıyorsunuz. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini doğru bilmiyorsunuz. Doğru öğrenmemişsiniz. Örtünmenin hangi şekliyle olursa olsun, örtündü mü olur. Hatta Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz cihat için paralarının hepsini verdi de hasıra büründü, öyle çıktı Peygamber Efendimiz'in yanına. Yani iyi niyetli olduktan sonra ille pantolon olacak, şalvar olacak...

Peygamber Efendimiz "Şalvar giyenlere Allah rahmet eylesin, Allah razı olsun." diyor. Çünkü iyi örtündüğü için. Ama entari de giyse, altında mesela donu olmasa, sadece entari giyse, -Suudi Arabistan'ın şartlarına göre diyorum. Bizim memlekette şimdiki örfümüze göre düşünmeyin. Yani meseleyi geniş olarak düşünün.- örtündükten sonra olur. Ama şalvar giyen daha iyi korunacağı için daha çok methediyor, onu tavsiye ediyor.

Çarşaf giymiyor da bir insan harmani giyiyor. Harmani giymiyor da abâye giyiyor. Abâye giymiyor da çok bol bir manto giyiyor. Çok bol bir manto giymiyor da çok bol bir şalvarla omuzlarından üstüne bir atkı atarak öyle giyiniyor. Hepsi olur kardeşlerim...

İslâm fıkhında deniliyor ki; "Bizim fıkhımız bir kıyafeti mecburi kılmamıştır." Üniformalı değiliz yani...

"Üniform" ne demek?

Tek bir şekil. Tek bir şekil değil, mühim olan tesettürü sağlamaktır.

Erkeğin tesettürü bizim mezhebimizde göbekle diz kapağıdır. Kadının tesettürü yüzleri, elleri ve ayakları hariç bütün vücudunu örtmektir. Örtmezse tesettür olmaz. Çarşaflı bir kadın, bileğinden yukarısı görünürse tesettürü tam olmaz. Naylon çorap giyiyor. Naylon çorap tesettür vasıtası değildir; altı görünüyor, hatta daha güzel görünüyor. Naylon çorabı giymese o kadar parlak görünmeyecek. Naylon çorabı giyince daha fena... Öyle şey olmaz. Yani mühim olan kapatılması gereken [yerleri] kapatmaktır.

Çarşafa karşı değilim. Kimisinin ekonomik durumu onu gerektiriyor. Çeşit çeşit örf var... Ben bir ilim adamı olarak bir sözü cevaplandırırken bir şehri düşünemem ki... Dünyanın üzerinde bir sürü İslâm ülkeleri var, her ülkenin başka türlü giyim tarzı var.

Çarşaf giymeyen başka ülkelerin bütün ahalisini suçlamak olur mu?

Olmaz. Mühim olan tesettürdür, çarşaf da bu tesettür vasıtalarından biri olduğu için ben onu kınamıyorum, ayıplamıyorum. O da olabilir. Ama "herkes ille öyle yapacak" diye de bir zorlama yapmıyoruz. Biz o [görüşte] de değiliz.

Soru: Şuur nedir?

Cevap: Şuur -psikolojik bir olay olarak- insanın uyanıklık halinde olması, bir şeyi kaçırmadan, akılla takip ederek, anlar durumda, anlayışlı durumda olması demektir. Her nefeste insan uyanık olacak, gafil olmayacak. Yaptığı şeyin neye yaradığını bilecek. Hayır mı işliyor, şer mi işliyor, pozisyonunu bilecek. Şuur budur. Yani gevşek olmamak, gafil olmamak, cahil olmamak.

"Anlamadım, farkında değilim. Önümden Ahmet Efendi mi geçmiş? Hiç görmedim."

Gözlerin açıktı ya...

"Dalmışım."

İşte dalgınlık şuurun zıttıdır. Dalgınlık, gaflet şuurun zıttıdır. Şıp diye anlamak da şuurdur. Şuur, zihin uyanıklığı demektir. Müslümanın öyle olması lazım.

Soru: Bir eve iki maaş geliyor. Biri normal kazanılan maaş, diğeri de bankada çalışılarak elde edilen maaş. Bu maaşlar eve gelince ister istemez karışıyor. Aile fertlerinin bu paralar ile alınan yiyeceklerden yemesi nedir? Ne yapmak gerekir?

Cevap: Paranın helalden kazanılması mecburiyeti var. Helalden kazanılmasının şartları da, alınan satılan şeylerin helal olmasıdır. Mesela içki satarsa haram oluyor. Meyhanede çalışırsa uygun olmuyor, vasıta olduğu için... Onlara dikkat etmek gerekiyor. Kurtulmaya çalışmak gerekiyor. Karışırsa, gıdasına şüpheli bir şey karışmış olur.

"Acaba benim gıdam helalden mi geldi, haramdan mı geldi?.."

Şöyle bir ayırım yapabilirler: Yeme, içme vesaireyi helal taraftan yaparlar; kira, vergi vesaire şeyleri öbür taraftan yaparlar. Kısmen, muvakkat bir tedbir [olur.] En doğrusu helal rızık kazanmaya çalışmaktır.

Soru: Ben hem talebelik görevi yapıyorum hem de imamlık görevi yapıyorum. Bazı vakitlerde camiye yetişemiyorum. O cemaatin benim üzerimde hakkı olur mu?

Cevap: İlim öğrenmek de önemli bir şeydir. Birçok kardeşimiz bu tarzda fakülteleri bitirdiler, yüksek mevkiler elde ettiler. Cemaate borçlandığını bilsin, "o borçları bir zaman gelip de ödeyeceğim" diye düşünsün. Mümkün olduğu kadar camiyi de hizmetçisiz bırakmasın. Bir arkadaşa vekalet versin. "Benim olmadığım zaman sen şu namazı kıldır." desin. O da Allah rızası için kabul edince, vekaleten de o işi yapınca inşaallah affolur. Kendisi de ilim yolunda olduğundan inşaallah Allah onu da affeder.

Soru: Bir müslüman topluluğun birleşerek bir kuvvet oluşturabilecek yerde bu kuvveti oluşturmayıp kuvvete sahip olanı destekleyerek onu daha da kuvvetlendirmesi doğru mudur? Bu destekleme menfaat amacıyla olursa durumun İslâmî yönden uygunluğu nedir?

Cevap: O kadar âşikâr bir şey ki sormaya lüzum yok. Bir müslüman tabi müslümanlarla birlik beraberlik içinde olacak, gidip de başkalarıyla olmayacak. Başkasını desteklerse yanlış bir iş yapmış olur. O desteklediği kimse de müslümanlara zarar verirse onun vizr ü vebali onun da omzunda olur. Gayet belli bir şey... Müslümanların bu hususlarda uyanık ve şuurlu olması gerekir. Böyle bir şey yapması uygun olmaz.

Soru: Bir kişi "müslümanım" diyor. Onu destekleyerek müslümanlara karşı cephe alması engellenmiş olur. Bu ne kadar doğrudur?

Cevap: O da bir metoddur. Bazı kimseyi okşarsın, neticede zararını engellersin, faydalı hâle getirirsin. Peygamber Efendimiz'in zamanında gayrimüslim olan, müşrik olan, İslâm'a girmemiş olan kimselere bile Efendimiz kalbi İslâm'a ısınsın diye bazı yardımlar yapardı. Müellefe-i kulûb vardı. Bunlar İslâm'ın şuuruna sahip olan insanların sürdürecekleri irşat çalışmalarının detayıdır. Elbette böyle böyle birtakım şeyler yapacak.

Soru: Bir kişi "müslümanım" demesiyle bizim onu müslüman olarak kabul etmemiz mi gerekir? Yoksa o kişinin yaşantısına, Müslümanlığın alâmetlerini mi görmemiz gerekir? Bu konuda ölçümüz ne olmalıdır, nasıl davranmalıyız?

Cevap: Söze itibar yoktur.

Âyînesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

dediği gibi Ziya Paşa'nın... Bir adam "müslümanım" diyebilir. Ameli, işi müslümanların zararınaysa zararlıdır. Veya münafıktır veya cahildir veya müslümanları aldatıp bir şey yapmak istiyor. Ona uymamak lazım. Fırsat vermemek lazım. Bu hususta ölçü Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'inde ve hadîs-i şerîflerdeki Peygamber Efendimiz'in bize verdiği ölçülerdir.

Soru: Kişinin kuvvetinden kendi menfaatimize olarak yararlanmamız mümkünse bir müslüman olarak o kişiyi destekleyebilir miyiz? Eğer desteklememiz mümkünse, bu destek ne kadar olmalıdır?

Cevap: Kendi menfaatlerimize yarayacak ise ve ikisinden birisini destekleyeceksek, bize en çok destek olabilecek olanı destekleriz. Hiçbirisinden fayda yoksa hiçbirini desteklemeyiz. Ona göre basiretli bir politika izlenebilir.

Soru: Üniversitede bir profesör, İslâm tarihçisi Kâbe'de çarşafsız yani örtüsüz kadınların tavaf yaptıklarını, Kâbe'yi ziyaret ettiklerini söylüyor. Bu doğru mudur?

Cevap: Eski devirlerde, cahiliye devrinde belki yapmışlardır. Bu devirde örtüsüz müsaade edilmiyor. Orada bekçiler var, imamlar var, vazifeliler var, mutavvıflar var. Kadınları belli yerlere sokmuyorlar. Kıyafetinde aykırı bir şey olsa, ona mümkün olduğu kadar mâni olurlar.

Yalnız bazı nâhoş şeyleri görebiliyorsunuz. Pakistanlı kadınlar üstlerine örtü -kıyafet- alıyorlar fakat kıyafetleri şeffafımsı, ince oluyor sıcak ülkenin insanları oldukları için... Bazı yerleri belli oluyor, görünüyor. Mesela buna benzer kusurlar olabiliyor. Afrika'dan gelmiş [insanlardan], zencilerden esas itibariyle örtülü olup, örtünmüş olup da dikkat etmediği için açılmış olanlar olabilir. Veballeri kendilerine aittir. Tavafın şiddetinden dolayı da bazı şeyler olmuş olabilir. Tabi o kadar 1,5 milyon kalabalığın içinde bazı böyle kusurlu şeyler görülebilir. Ama çok değil...

Soru: Benim soracağım mesele en fazla tartışılan konulardan biridir. Bugün bazı zâtlar diş kaplatmanın ve diş doldurtmanın câiz olmadığını, diş dolduranların temiz olamayacaklarını, gusülden çıkmayacaklarını söylüyorlar. Bir kısmı da "zararı yok" diyorlar. Ben de sırf şüpheden kurtulmak için dişimi doldurtmak yerine çektirdim. Şimdi bir iki tane daha çürüyen dişlerim var. Eğer câiz ise doldurtmayı düşünüyorum. Aydınlatmanızı umuyorum.

Cevap: Bu husus Diyanet'te ve muhtelif yerlerde konuşuldu. Diş doldurmanın bir mahzuru yoktur. Tabîb-i müslîm-i hâzık "bu diş doldurulsun, çekilmeden bu daha istifadeli olur" dedikten sonra doldurulur, kaplatılabilir. Peygamber Efendimiz'in zamanında dişi kaplanmış sahabe vardı, yani bu işlem yapılmıştı. "Câiz değildir." diyenlerin bir mesnedi yoktur. Doldurulabilir, yapılabilir.

Soru: Sakal kesmenin hükmü nedir? Biz öğrenciyiz, kesmemiz nasıl olur? Haram mıdır?

Cevap: Fıkıh erbabı "Sakalı kesmek bütün mezheplerde haramdır." diyor. Ama bugün Türkiye'nin şartları içinde -mesela eskiden padişahından ordusuna, paşasına, eratına kadar sakallıymış da şimdi şartlar değişmiş- kıyafet yönetmelikleri gelmiş, polisler bıyık dahi bırakamıyorlar, memurlar sakal bırakamıyor.

Tabi bu gibi mecburiyetlerden kesemeyenler bir kabahat işlemiş oluyorlar. Allah mazeretlerini kabul ederse kurtulurlar. Etmezse ona göre cezalarını çekerler. İnşaallah Rabbimiz affeylesin. Yani şuur derecesine göre...

Kesilmesi doğru değildir. İslâmî bakımdan, fıkıh bakımından doğru değildir. Bütün mezheplerde erkeğin sakalını kesmesi haramdır. Ama mecburiyetlerden dolayı, ed-darurâtu tubîhu'l-mahzûrât "Zaruretler mahzurları mübahlaştırır." diye bir söz var; oraya girer mi, hakikaten zaruret durumuna giriyorlar mı, durumları öyle midir? Öyleyse mâzur olabilirler.

Bir kısmı da mâzur olmaz. Sakalını kesmiş kardeşlerimizin bir kısmı mâzur olsa bile, bir kısmı istese bırakabilir ama bırakmıyor. Bırakmaları lazım aslında çünkü kesilmesi haramdır.

Soru: Sarığın bir ucunun omuzlara kadar ya da göğüs kısmına sarkıtılması ayrıca bir sünnet özelliği taşır mı? Yoksa sadece başa sarık sarılmakla sünnet yerine geliyor mu? Açıklar mısınız?

Cevap: Sarık Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği bir sünnettir. Sarıkla kılınan namaz sarıksız kılınan namazdan 70 kat daha sevaplıdır. Onun için bir insan sarığı sardığı zaman sevap kazanır. Bu sevabı kazanır; Allah'ın lütfundan umarız, kazanıyordur.

Peygamber Efendimiz'in sarığı sardığı zaman ucunu iki küreğinin arkasına, yani omzunun arkasına doğru sarkıttığı rivayet ediliyor. O şekle uyarsa Peygamber Efendimiz'in sarık sarma şekline daha uygun sarmış olur. O daha iyi olur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sarığı böyle sardığı gibi bazen sırf "takke" diyeceğimiz "kalensüve" denilen şeyle namaz kıldığı, bazı kereler de hiçbirisi olmadan da namaz kıldığı olmuş. Yani sıralayacak olursak; en sevaplı şekil sarık sarmaktır. Sarık sarmanın da güzel şekli, sarığı dolamasının çok olmasıdır. Dolaması çok oldukça sevabı daha çok oluyor. Onun için ince tutup çok dolamalı yapmakta bir fayda vardır. Ucunu da sarkıtmak Efendimiz'in sarış tarzına daha uygun oluyor.

Soru: Havale işlerinde faydalanmak üzere bankalarda cüzi hesap açtırmak câiz olur mu?

Cevap: Bir işlem yapıldığı için, bilmiyorum, belki bir müsaade olur. Aslında yanlış olan bir şeyin yapılmasını kuvvetlendiren bir mekanizma oluyor. Mecburiyet de var, ticarî hayatta böyle şeyler oluyor, diye düşünülebilir.

Soru: Râmûzü'l-ehâdîs adlı hadis kitabında mevzû ve zayıf hadislerin çok olduğu bizlere okulda söyleniyor. Bizi tatmin edici bilgi vermenizi rica ediyoruz.

Cevap: Râmûzü'l-ehâdîs hadis koleksiyonu Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin hazretleri tarafından telif edilmiş bir kitaptır. Bu, büyük ölçüde İmam Suyutî'nin el-Câmiu's-sağîr'iyle çakışır. Yani birçok hadîs-i şerîfler her ikisinde de müşterektir. Hocamız Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin bazı kaynaklardan başka bazı hadîs-i şerîfler de almıştır.

Zayıf hadisler hadis kaynaklarında olabilir. Ama onu hadis alimi kendisinin tecrübesine dayanarak kitabına almayı -vasfını belirtmek suretiyle- uygun görmüş oluyor. Bu kitabı yazan hadis ilminden cahil bir insan değildir. Yani hadis ilmini çok iyi bilen bir insandır. Hadislerin arkasında zayıf olduğunu belirtiyor. Hatta bazılarında "Bu hadise filanca alim ‘mevzû' demiştir." diye belirtiyor. O kaydı da belirtiyor.

Yalnız bazı alimlerin "mevzû" demiş olduğu hadislerin aslında başka kaynaklardan deliller getirilerek mevzû olmadığını ispat eden çalışmalar da yapılmıştır. Mesela İm am Suyutî, kendisi İbnü'l-Cevzî tarafından "mevzû" denilen 50 küsur kadar hadîs-i şerîfin kaynaklarını göstererek bu iş hükmünde İbnü'l-Cevzî'nin biraz sert davrandığını, acele ettiğini belirtmiştir. Yani bu hadis alimlerinin ilimleriyle ilgili meslekî bir problemleridir.

Bu hadîs-i şerîflerin bu durumlarını bildiği halde, bilmesine rağmen bu kitabın içine almış ve bunların bilinmesini uygun görmüş. Zayıf hadislerden ahlâkî hadislerden istifade edilir, edilegelmiştir. [Ahmed Ziyaeddin] Hocamız mevzû olduğu söylenen hadîs-i şerîflerin de bir kısmının mevzû olmadığına kâni olmuş olabilir. Bir kısmının da o haliyle bilinmesini uygun görmüş olabilir.

Hocamız şöyle bir metod takip ediyor: Birisinin bir "zayıf" veya "mevzû" dediği hadîs-i şerîfi alıyor, altında ona benzer bir iki rivayet daha getirerek, "bak, buna ‘mevzû' diyorlar ama aslında başka kaynaklardan da bunun böyle olmadığı görülüyor, işte..." demiş gibi bir metodu var.

Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi hadis alimidir. O fakültedeki şahıslar kadar bu meseleleri bilen bir insandır. Uygun görmüş. Biz de okuyoruz bu kitabı. "Okunsun da istifade edilsin." demiş.

Siz bu hadislere gelinceye kadar her gün nice gazete okursunuz. Kütüphanenizde nice romanlar vardır. Nice kitaplar vardır. Nice nice başka eserler vardır... Bu hadîs-i şerîf külliyâtı içindeki malzemenin hepsi istifadeli ve tecrübeli bir insanın süzgecinden geçmiştir. Hocamız bunların okunmasını, bilinmesini uygun görmüş. Yetişmemiz bakımından "bunları okuyun" diye kitabına derc etmiş. O bakımdan faydalıdır. Okuyoruz, faydasından biz de istifade ediyoruz.

Allah hepinizden razı olsun. Allah dünya ve âhiretin hayırlarına cümlenizi, cümlemizi nâil eylesin.

el-Fâtiha...

Sayfa Başı