M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mirâc Kandili

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.

Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve üsvetüne'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ. Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Üç aylar başladı. Regâib kandili ile bereketli, hayırlı, feyizli geceleri karşıladık. Göz yumup açıncaya kadar Receb ayı, şehrullah, Allah'ın kullarını mağfiret ettiği ay çıkmak üzere.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz;

"Receb ayı, Allah'ın ayıdır." diye buyurmuş. Aylar da, yıllar da, yerler de, zamanlar da, mekânlar da, varlık da, insan da, ins de, cin de hepsi Allah'ın, her şey Allah'ın.

"Bu ayın Allah'ın ayı olması nedir yâ Resûlallah?" diye sorulduğu zaman Efendimiz;

"Allah'ın günahkâr, kusurlu kulları affettiği aydır." diye açıklamış.

Kardeşlerimiz bilsin ki pîrimiz Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, yazmış olduğu Gunyetü't-tâlibîn isimli kitabında bu mübarek gecelerle, aylarla ilgili verdiği mâlumat ve yaptığı nasihatler ve işaretler arasında, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şöyle buyurduğunu nakletmiş:

Men sâme yevme's-sâbii vel-işrûne min receb, kütibe lehû sevâbü sıyâmü sittûne şehren ve hüve evvelü yevmin nezele fîhi Cibrîlü ale'n-nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme bi'r-risâleti. "Kim Receb ayının yirmi yedisinde oruç tutarsa ona altmış aylık oruç sevabı verilir. Bu gece Cebrâil aleyhisselam'ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ilk indiği gecedir."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e yalnızlık, yalnız kalmak, insanlardan uzak olmak, halvet sevdirildi. Efendimiz; gürültünün, meşguliyetin, meşgalenin olmadığı, insanları rahatsız eden, aklını başka taraflara çeken olayların olmadığı sakin bir yerde günlerce insanların arasına inmeden ibadet ediyordu.

O Hıra mağarasında, o güzel püfür püfür esintili yerde; geceleri şahane, gündüzleri soğuktan mahfuz yerde. Kayanın arasından esrarengiz, ilâhî bir serinlik geliyor, sanki vantilatör çalışıyormuş gibi. Orada yalnız olarak günlerce Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet ederken Cebrâil aleyhisselam'ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e ilk görünmesi de Receb ayının 27. gecesinde, böyle Miraç gecesi gibi bir gecede olmuş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzur-u izzetine hayat-ı dünyada iken, ahirete göçmemişken varıp o şerefe nâil olması, başka hiçbir beşere, Âdemoğlu'na nasip olmamış bir devlete ermesi de, yani Miraç hadisesi de yine böyle bir günde olmuş.

Allah'ın rahmeti ayı, mağfireti ayı olduğunun Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz üzerindeki tezahürleri, tecellileri muhteşem. Vahiy geliyor, gözüne melekler görünüyor ve buralardan semâlara, semâlardan Arş-ı Âlâ'ya, Cebrâil aleyhisselam'ın geçemediği yerlere; "Bir adım daha atsam yanar mahvolurum!" dediği yerlere vâsıl olmak, kabul olunmak, o iltifata nâil olmak şerefi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e; o merhameti, şefkati, re'feti çok olan, ümmetine olan ilgisi, acıması, itinası çok olan Peygamber Efendimiz'e o tecelliler bu aylarda olmuş.

Efendimiz de;

"Receb ayı, Allah'ın mağfireti ayıdır. Siz de bu mağfiretten hissenizi almaya çalışın." Buyuruyor

Nasıl olacak?

Çok oruç tutarsınız; nefsinize hâkim olursunuz, sahip olursunuz. Şeytana uymamayı, harama bakmamayı öğrenirsiniz. Günahlardan, yasaklardan, haramlardan kendinizi tutmayı öğrenirsiniz.

Tabi Peygamber Efendimiz;

"Günahta mukim iken, günahı yapmakta iken, günaha müdavim iken, isyanda devam ederken, ‘Estağfirullah' diyen kimse…" Ke'l-müstehzî bi-Rabbihî. "Rabbiyle alay eden insan gibidir." buyuruyor.

Hem günaha devam ediyor hem de "Tevbe yâ Rabbi! Estağfirullah yâ Rabbi!" diyor.

Önce kesilecek.

Kesilme nasıl olur?

Oruçla belli olur. Oruçta insan helâllerden bile kesiliyor.

Su içmek haram mı?

Değil. Su yasak değil.

Yemek yemek haram mı?

Değil, serbest.

Et, ekmek, meyve, sebze haram mı?

Helâl ama onlardan da kesilmeyi öğreniyoruz.

Onlar insana büyük ihtiyaç; susuz durulmaz, aç durulmaz. Olsun. Bak "O ihtiyacı olan şeyleri yapmaya yapmaya, hiç ihtiyaç olmayan şeyleri yapmamayı öğrensin." diye oruç bir idman ibadeti.

Bizim günaha ihtiyacımız var mı? Günaha muhtaç mıyız? Bu insanoğlunun biraya, içkiye ihtiyacı var mı?

Hiç bir ihtiyacı yok! Ondan âlâ nice nice meşrubatlar var, nice nice faydalı içecekler var. O geride dursun, eksik olsun, olmaz olsun! Zaten olmuyor da.

Bizim hayatımıza girmemiş de, biz zarar mı etmişiz?

Elhamdülillah, biz kârdayız.

Avrupa Amerika yaka silkiyor. Şu Amerikalılar deli dolu bir millet ama her şeyi denemişler; 1920'li senelerde bir ara içkiyi yasak etmişler. "Yasak!" demişler ama milletlerini tutamamışlar ki adamlar içmeye alışmış, vazgeçirememişler.

Mesela şimdi; "Sigara paketlerinin üzerine ‘Bu sağlığa zararlıdır.' diye yazacaksın, televizyonda reklamını yapmayacaksın!" diyebiliyorlar. Söylüyorlar, hatalarını anlıyorlar, düzeltmeye çalışıyorlar.

Elhamdülillah, bizim bu haramlara ihtiyacımız yok. Biraya ihtiyacımız yok. Zararlı, muzır. İnsanın ciğerini parçalıyor, karaciğerini mahvediyor, midesini deliyor. Neslini bozuyor, kafasını bozuyor, beynini sulandırıyor, melekelerini dumura uğratıyor.

İhtiyacımız yok!

İhtiyacımız olan şeyleri yapmamayı öğrene öğrene; acı, tatsız, tuzsuz, zararlı, muzır şeyleri de yapmamayı öğrenmek için bir vesile idi.

"Bak, ömr-ü şitâbânım." dediği gibi şairin, geçip gidiverdi. Regâib kandili, Miraç kandili.

Ne demek?

"Receb geldi, gidiyor." demek.

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn demek...

"Zaman hızlı geçiyor." demek.

Muhterem kardeşlerim!

Zaman hızlı geçiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

Heleke'l-müsevvifûn. "İşlerini tehir edenler, ileriye atanlar helâk oldular, mahvoldular."

"Yarın yapacağım, öbür gün yapacağım, ileride yaparım, hele dursun şimdi. Yapacağım yapacağım, tamam, tamam; ama sonra yapacağım!"

Sevfe ef'alü. "İlerde yapacağım."

Hayrı, aklına geldiği zaman hemen yap! Hemen tevbe eyle!

Accilû bi't-tevbeti kable'l-mevti. "Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz!"

Ölüverirsin ha, birden ölüm geliverir.

Camiden adımını atarken fenalaştı...

Havalar bozuldu, sobaların gazları fazla çıktı. İşte bu havalar damar sertliği olan, kalp hastalığı olan insana yaramıyor.

"Filanca hacı efendiyi hastaneye kaldırmışlar. Dün akşam namazı da beraber kılmıştık. Duydun mu, gördün mü? Vah vah!"

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.

Ölüvermiş.

Neden?

Ölüm etrafımızda...

Halkı bostan edinmiştir,

Dilediğin üzer ölüm.

Halk sanki bostan tarlasında kavun karpuz; ecel de bağa girmiş, bostan koparan bir kimse. Onu koparıyor, bunu koparıyor, koparıp koparıp gidiyor. Gözümüzün önünde aramızdan birileri gidip duruyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

"Ben bir ara sizin kabirleri ziyaretinizi engellemiştim. Şimdi artık gidebilirsiniz; o size ölümü hatırlatır, öleceğinizi hatırlatır."

Herkesin bildiği birçok şey var ama insanların bildiğine göre hareket etmesi çok az oluyor. Bir ay fırsat verildi, 27 gün geçti. Receb'in 27'si.

27 günde tevbe ettik mi?

Bir kere şöyle geriye doğru bir muhasebemizi yapalım. 27 günün altına bir çizgi çekelim, toplayalım, çıkaralım bakalım. Kâr tarafını, zarar tarafını toplayalım!

Tevbe ettik mi? Çok oruç tuttuk mu? Günahlardan kesildik mi? Haramları bıraktık mı? İbadete yöneldik mi? Allah'ın sevdiği bir hâle büründük mü? Miraca çıkacak hale geldik mi?

Bazı şeyler beni çok heyecanlandırıyor. Muhakkak siz de duyduğunuz zaman heyecanlanırsınız. Mesela;

"Secde, Rahmân'ın ayaklarına kapanmak gibidir." diye hadîs-i şerîfte okuduğu zaman insan heyecanlanıyor.

"Namaz mü'minin mirâcıdır." denildiği zaman insanın tüyleri diken diken oluyor.

Namaz mü'minin mirâcı.

İnsanın tüyleri havaya kalkıyor. Yani Rabbü'l-âlemîn'in huzuru. "Allahu Ekber" dediğin zaman bir kapı açılıyor, âlemlerin yaradanının, kâinatın sahibinin huzuruna dîvâna durmuşsun. Muazzam bir şey! İnsana yeter.

Namazı sevmek için yeter, yola gelmesi için yeter, ıslah olması için yeter, gafleti günahı bırakması için yeter.

Namaz ne güzel ibadet!

Mirac gecesi, Efendimiz'in şerefinin üzerine bir katmerli şeref daha. Tâcının üstüne bir taç daha. Habîbullah tâcının üstüne bir taç daha... Sâhibü'l-Mi'râc; öyle bir peygamber ki Mirac sahibi. Yedi kat gökleri geçmiş, Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna girmiş; bî-hurûf u lafz u savt Rabbü'l-âlemîn ile söyleşmiş; Allahu Teâlâ hazretlerinin ikramına ermiş.

O onun şerefi. Biz de yolunda gidersek "onun ümmeti olma" şerefindeyiz. Bizim Miracımız da namaz. Ne güzel bir yâdigâr, ne güzel bir hatıra, ne güzel bir ibadet ki "Allahu Ekber" diyorsun. Allah, mukayesesiz en büyüktür. Şundan daha büyük, bundan daha büyük değil, mukayesesiz en büyüktür. Büyükler büyüğü. En büyüktür.

Hz. Ali radıyallâhu anh ve kerremallâhu vecheh hazretleri şöyle diyor:

"Allah kâinatın yaratıcısıdır. Yaratan yarattığından büyüktür."

Buyur avluya çık, yamaca otur; denize, dağlara, semaya, yıldızlara bak! Şu kâinatın ebadını, boyutlarını, buudlarını, derinliğini ölçmek mümkün değil. Oradan yıldız parlamış, milyarlarca senede bu tarafa ışığı geliyor da, bize yeni ulaşmış. Işık hızıyla geliyor. Milyarlarca sene geçiyor, ondan sonra ışığı bize geliyor.

Ta'rucü'l-melâiketü ve'r-rûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhû hamsîne elfe senetin. "Melekler ve Rûh yani Cebrail aleyhisselam, Allahu Teâlâ'nın dergâhına öyle bir günde, urûc ediyorlar, yükseliyorlar, mirac ediyorlar ki; Mikdâruhû hamsîne elfe senetin. "Bir günü elli bin yıla denk."

Mesafeleri artık yıllık hesaplarla, ışık hızlarıyla ölçülen bir kâinatın karşısındayız ve bu kâinâtın yaradanının kullarıyız ve yaradanının sevdiği bir zümredeniz, sevdiği zümrenin içinde doğmuşuz. Allah bizi de sevdiği kul etsin. Sevdiği zümredeniz. Çünkü

Vallâhu veliyyü'l-mü'minîn. "Allah mü'minlerin velîsidir, dostudur; onları sever."

Seviyor, biliyoruz. Allah, mü'min olanları seviyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi de imandan ayırmasın, ayağımızı kaydırmasın, yanıltmasın, şaşırtmasın. Âsî olup da sevmediği, huzurundan tard ettiği, kovduğu, nazar etmediği, bakmadığı bir kul durumuna düşürmesin. Annemizden, babamızdan mü'min doğmuşken, mü'min diyarda yaşamışken, o sıfatı Allah elimizden almasın.

Bizi hatalarla, kusurlarla, günahlarla bu Peygamber'in ümmeti olmaktan ayırmasın. Onun huzuruna varırken, meleklerin yolu kesip de; "Sen dur, sen o tarafa gidemezsin!" diye ayırdığı bedbahtlardan etmesin.

Muhterem kardeşlerim!

Miraç'da bir şey daha beni çok heyecanlandırıyor; Miraç karşısında Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in hareket ve davranışı, kanaati ve düşünce tarzı gözümüzün önüne seriliyor. Sıddîklik ne demekmiş, sıddîkıyyet ne demekmiş, insan onu anlıyor.

Bir insan, bir gerçeği bulmak için bir zaman payı istemekte haklıdır.

"Müsaade et, bir düşüneyim." diyebilir. Düşünür, istihâre yapar, istişâre yapar, karar verir. Karar verdikten sonra da bir yol tutturur.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz ki bizim hem Nakşî tarikatimizin silsilesinin başıdır hem Peygamber Efendimiz'in kayınpederi durumundadır. Hem Peygamber Efendimiz'in yâr-ı gârı, gam-güsârıdır. Hicreti beraber yaptıkları, mağarada beraber bulundukları; Kur'ân-ı Kerîm'de sâniyesneyni "O iki tane hicret yolcusu, o Peygamber ve o yanındaki şahıs" diye o mağaradaki halleri anlatılarak, Kur'ân-ı Kerîm'in içine yâdı, hatırası girmiş olan o zât-ı muhteremdir.

Diyorlar ki:

"Bak, arkadaşını görüyor musun, şimdi de ne demiş? Güya Kudüs'e gitmiş, güya göklere çıkmış; bunu söylüyor. Daha önce ‘Melek geliyor, bana vahiy geliyor, ben Allah'ın peygamberiyim.' diyordu, âhiretten gaybden bahsediyordu. Bak şimdi bu sefer de ne diyor? Güya Kudüs'e gitmiş, Kudüs'ten de yedi kat semayı geçip âşikâre Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna varmış da, Miraç eylemiş." deyince, Ebû Bekir Efendimiz'in o halini, tavrını görür gibi oluyorum. Diyor ki;

"Bu sözleri o söyledi mi? Yoksa siz mi uyduruyorsunuz, atıp tutuyorsunuz?"

"Söyledi, hakikaten." denilince;

"O söylediyse doğrudur." diyor.

Bitti. İşte Peygambere bağlılık, işte sıddîklik, işte has mü'minlik! Bağlılığa bak! Malını istiyor, veriyor; canını fedâ ediyor, "yılan sokmasın" diye yılan deliğine ayağını dayıyor. "O söylemişse doğrudur." diyor.

O bizim büyüklerimizin, zincirimizin halkasının başı, altın halkanın en yukarısı.

Biz bu büyüklerimizden ne zaman ibret alacağız? Biz ne zaman ıslah olacağız?

Fe-menü'l-cenneti lâ ilâhe illallah.

"Cennete girmenin pahası Lâ ilâhe illallah'ı halis muhlis inanarak söylemektir." "Allah celle celâluhu ve lâ ilâhe gayruhu var, eşi dengi benzeri yok. Allah var, şeriki naziri yok."

Bu inanca, bu bağlılığa, bu hakikate, bu muazzam gerçeğe ulaşamamış, bunu anlayamamış, kavrayamamış bir insana cennet yok. Ona cennet yok. Allah, cennetine kendisinin varlığını ve birliğini, şeriki naziri olmadığını bilen insanı sokacak.

"Allah'a inanıyorum amma…" Amması yok! Ammasız istisnasız bu böyle. Müşrik Araplarda en büyük olarak gene Allah'ı biliyorlardı. "Allah" ismini "Rahman" ismini kullanıyorlardı ama putları şerik ettikleri için, meleklere yanlış inandıkları, Allah'ın kızları dedikleri için, Hıristiyanlar Hz. İsa Allah'ın peygamberi olduğu halde Allah'ın oğlu dedikleri için.

Lekad keferellezîne kâlû innallâhe hüve'l-mesîhü'b-nü meryem.

Kafir oldukları âyet-i kerîme'de bildiriliyor. Olmuyor. O zaman cennet haram. Cennete giremez. La ilahe illallah sözünü ne kadar seviyorsak bu söze ne kadar ciddiyetle bağlıysak. Bu sözün üzerine canımızı vermeye razıysak, vermişsek, bizden öncekiler vermiş…

Kudüs'e öteki hainler girdiği zaman 70 bin Müslümanı kestiği zaman ne dediler? Ne dedi onlar?

La ilahe illallah dedi. Kesersen kes kafamı. Canımı veririm imanımı vermem dedi. La ilahe illallah dediler.

Muhterem kardeşlerim bunu biliyoruz ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yemin ederek söylüyor ki;

Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım elinde olan Allaha yemin olsun ki." Lâ tedhulu'l-cennete hattâ tü'minû. "Cennete inanmadıkça girmeyeceksiniz." velâ tü'minü hattâ tehâbbu. "Birbirinizi sevmedikçe de hakiki mümin olmanız mümkün değil."

Niye birbirimizi sevmek hususunda kusurluyuz?

Niye ümmet-i Muhammed birbirini sevmiyor?

Neymiş Suriye'si, Irak'ı, Lübnan'ı, Ürdün'ü, Kuveyt'i, İran'ı... Ne hakla?!

el-küfrü milletün vâhidetün.

"Kafirlerin hepsi nasıl birleşiyorlar."

İngiliz, Almanla çarpıştı şimdi ortak pazarda beraber. Alman Fransa'ya hücum etti birkaç gün istila etti bitirdi. Manş Denizi'ne dayandı. Şimdi ortak pazarda beraber. Rus, Amerika'yla uzun yıllar iki kutup halinde dünyayı karmakarışık rekabetle ettiler. Bir yerde komünistler bir karışıklık çıkartıyor. Öbür tarafta Amerikalılar onlara müdahale ediyor. Şimdi can ciğer beraber.

Peki "birbirinizi sevmedikçe Müslüman olamazsınız. İlle birbirinizi seveceksiniz." diyen dinimizin mensupları nasıl?

Mü'minler nasıl?

Birbirinden haberdar değil. Bir kere hududun ötekisinin dilini bilmez. Halini bilmez. Sıkıntısını bilmez. Hududun içindekilerde birbirinin dostu değil, aynı şehirdekiler de birbirinin dostu değil. Aynı tarikattakiler de birbirinin dostu değil. Aynı camidekiler de birbirinin dostu değil. Aynı evdekiler de birbirinin dostu değil!

Subhanallah!

Bu ne gaflettir?!

Aynı evde baba evlada düşman, kızına düşman. "Çarşaf giyiyorsun benim evime gelme" diyor. Ermeni'yle evlenmiş, kendi kızı müslüman, beş vakit namazda… "Sen çarşaf giyiyorsun eve gelme. Reddettim seni evlatlıktan."

Subhanallah!

Bu ne gaflet! Bu ne şaşkınlık! Bu ne dalalet! Bu ne sapıklık! Bu ne acı hal! Bu ne feci hal?!

Bunun için çarpışması lazım değil mi müslümanların?

Müslümanların bu hali izale etmeye gayret etmesi lazım değil mi?

Karnımız tok sırtımız pek. Elhamdülillah paramız var. Buğdayımız var. Ambarlarımız dolu. Öbür tarafta milyonlarca müslüman aç. Para istemem. Ben kardeşin olduğum için sana bu buğdayları veriyorum. Al bu elbiselerimin fazlalarını hocam. Camide bir dernek kurun, bir şey yapın. Fazla giyeceklerinizi gönderin aç, çıplak milletlere. Paralarımızın fazlasını alın hocam. Yapın şu hayırları…

Niye müslümanlar müslümanlarla ilgilenmiyor?

Bir insanın düşebileceği en büyük kötülük nedir?

Aç kalmak mı, susuz kalmak mı?

Değil.

İmanı gitti mi en kötü duruma düşüyor. Senin müslüman kardeşinin imanı gidiyor. Dinden, imandan çıkıyor. İslâm'ı bilmiyor, senin haberin yok. Namaz kılmasını bilmiyor. Senden yardım istiyor, senin haberin yok.

"Tamam hocam diyor kusurumu biliyorum. Kabahatimi biliyorum. Sen bana namaz kılmayı öğretecek hoca gönder" diyor. Hoca olacaklara söylüyoruz. Gitmez.

"Ben orada ne yiyeceğim ne içeceğim? Nasıl yaşayacağım?"

Nasıl yaşayacaksan yaşa... Sahabe-i kirâm nasıl gidiyordu?

Sahabe-i kirâm nasıl Allah'a tevekkül ediyordu?

Sen Allah'ın rızasını kazanmak istemiyor musun?

"Yürü sende git!" Hocayı çağırıyorlar dağın başındaki köye. "Çocuklarımıza Kur'an öğret."

"Ben muallimiyim! Ben cami hocasıyım gelmem."

Öyle şey olur mu?

Kur'an öğrenmek istiyor işte. Senden istiyor. Ganimet bileceksin. Koşacaksın gideceksin. Birbirimizi sevmedikçe gerçek mü'min olamıyoruz. Lâ ilâhe illallah'ın arasında bunu da hatırlatayım.

Birbirimizi seveceğiz. Allah'ı aldatamaz kimse. Kimse Allah'ı kandıramaz. Ya gerçekten mü'minler birbirlerini sever, Allah rızası için birbirlerini sever ya da yalancıktan seviyorsa Allah'ı aldatamaz. Allah'ı aldatmak isteyen kendisini aldatır. Onun için seveceksiniz.

"Nasıl seveyim hocam?"

Kusuru var. Kusuruyla seveceksin. Hatasıyla, kusuruyla, eksiğiyle, noksanıyla seveceksin. "Bu benim kardeşim" diyeceksin. "Allah bunu benimle kardeş, beni bununla kardeş etmiş. Hatası varsa düzeltmeye çalışayım." diyeceksin. Koluna gireceksin, evine davet edeceksin, yemek ikram edeceksin, hediye vereceksin.

İyice yumuşattıktan sonra;

"Kardeşim senin şöyle bir kusurunu gördüm." diye kenarından köşesinden konuya gireceksin. Çare arayacaksın. Kandırmaya çare arayacaksın. Başka çaresi yok. Birbirimizi sevmedikçe gerçek mü'min olamıyoruz. Gerçek mü'min olmayınca da cennete girilmiyor. Bir müslümanın bir müslümana üç günden ziyade dargın kalması helal olmaz.

Niye dargın kalıyorsun?

Haramdan korkmuyor musun?

Müslümanın müslümana gıybet etmesi haramdır.

Haram mı? Gıybet haram mı?

Haram.

Niye gıybet ediyorsun? Niye gıybet ediyorsunuz birbirinize?

Allah'tan korkmuyor muyuz?

Onun için Lâ ilâhe illallah diyoruz, ama cennete girmek için.

Allah bizim bu sözlerimizi cennete girmeye vesile eylesin. Muhterem kardeşlerim. Bu yol incedir. İslâm dini ince bir dindir. İslâm dini eşsiz bir dindir.

Bugün bir cami harap olmuş, onu tamir edin diye bir toplantı yaptık. Arkadaşlar mazisini araştırmışlar; camisi var, yanında tekkesi var, medresesi var, vesairesi var. O civarda laleleriyle, karanfilleriyle tanınırmış bahçesi, ceylanlar gezermiş, manzaralıymış, güzelmiş…

Şimdi?

Şimdi hiçbir şey yok. Bütün güzellikler elden kaçırılmış, yok edilmiş, çiğnenmiş, en güzel şeyler en berbat şeye döndürülmüş.

Neden?

Çalışmamışız. Haramdan, helalden korkmamışız. O caminin yerine gelmiş gecekondu yapmış insan. Gelmiş vakıf malını yağmalamış.

Vakıflar genel müdürü kardeşimiz diyor ki;

"Sizin fakülteden mezun olmuş filanca şahıs, milletvekili de olmuş... Vakfın arazini yağmalayanlardan biriside bu… Bu ne biçim ilahiyat mezunu" diyor.

Neden?

Korkma kalmamış. İman zaafı, menfaat duygusu, Allah'tan korkmak, utanmak, zayıflamış. Nasihatten de anlamak kalmamış. Söz de tesir etmiyor. "O zaman salavat getirin batıyoruz" dediği gibi bir durum oluyor. O zaman batıyoruz. Bu gidiş doğru bir gidiş değil.

Onun için muhterem kardeşlerim şu Recep ayı çıkmadan kendimizi bir güzel ıslah edelim. Tam bir tevbeyle tevbe edip Allah'ın sevdiği bir kul olalım. Böyle yarım yamalak, uydurma, aldatma, takma boyama… Boyama olmaz, boya dökülür, boya bozulur. Hakikisi olacak. Allah'ın boyasıyla boyanırsan "sıbğatallâh!" Allah boyasıyla boyanırsan Allah'ın rengine, imanın rengine boyanırsan o çıkmaz. Öteki boyaların hepsi dökülür.

Bi hürmeti esmaikel Hüsna ve bi hürmeti zikrikel cemil. Ve bi hürmeti hatamatil Kur'anil azim ve bi hürmeti salavati şerife ve bi hürmeti süveril Kur'aniyye ve bi hürmeti leyletil mirac

Bi-hürmeti esrâri sûreti'l-Fâtiha!

Sayfa Başı