M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Amelleri İptal Eden Altı Şey

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Mesela benim başımdan geçti. Kâbe-i Müşerrefe'nin karşısında namaz kılıyorum cemaatle. İmam esselamu aleyküm ve rahmetullah dedi sağ tarafa döndü ben de döndüm. Sonra sol tarafa esselamü aleyküm ve rahmetullah dedi ben de sol tarafa döndüm. Bizim mezhebimizde imama uyarız aynı şekilde selam veririz.

Yanımdaki Suudlu yakama yapıştı, niye sen selam verdin?

"İmam selam verdi, onun için selam verdim." dedim.

Hayır diyor, imam bir sağa selam verecek bir sola selam verecek sen ondan sonra sağa sola selam vereceksin. İmamın [selamının] hepsi bitecek ondan sonra.

İyi ama aziz kardeşim, biz Hanefi mezhebindeniz, bizim mezhebimizin alimlerimiz, hocalarımız bunu böyle söylemişler. Senin dediğin senin kanaatin ama bizim kanaatimiz öyle değil. Benim yaptığım yanlış değil. Benimkinin delili var ben tam imama uyuyordum. Fakat o bilmediği için bana kusur yapmış gibi söyledi.

Bir kardeşimizle hadis kitabında okuduk, Peygamber saallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Rüknü Yemânî'yi öpmüş, yanağına koymuş. O kardeşimiz gitti tavaf esnasında, Rüknü Yemânî'ye, Hacer-i Esved'ten önceki köşeye gelince orayı öptü, yanağına koydu. Arap başına dikildi, "Yapma böyle, haram!" diyor. Haram değil dedi kardeşimiz, güleç yüzle haram değil dedi. Sünneh, Peygamber Efendimiz böyle yapmış dedi.

Demek bilmeyince, öbür taraf bilmeyince yaptığı tenkit haksız oluyor. İnsan tenkit yaparken o konuyu bilmeli, karşı tarafı severek söylemeli. Belki kendisinin bilmediği bir nokta vardır karşı taraf haklıdır. Demek ki ayıpla hiç meşgul olmamak diye bir yasak yok, mümkünse bunu tenhada arkadaşına söyleyeceksin. Nefsi kabartmayacak şekilde, üzülmeyecek tarzda söyleyeceksin, severek söyleyeceksin, yumuşak yumuşak söyleyeceksin o da sana teşekkür edecek;

"Allah razı olsun. Hay Allah, ben doğrunun böyle olduğunu bilmiyordum." diyecek düzeltecek. Daha güzeli hiç ona sezdirmeden düzeltmek.

Biz kardeşlerimizle bir yere gittik, orada İslamî çalışma yapıyoruz. Herkes yuvarlak halka oldu, Fâtiha sûresini öğreneceğiz. Meğer pek çok kimse Fâtiha sûresini doğru okumasını bilmiyormuş, o anlaşıldı. Ama herkes okuyor, atlayarak, eksikli, kusurlu, harfleri doğru çıkartmadan. Hata söylemek yok. O okuyor, ondan sonra yanındaki okuyor, ondan sonra yanındaki okuyor, böyle bir halka, kaç kişi varsa herkes okuyor. Herkes okudukça kendisi ile arkadaşının okuyuşu arasındaki farkı o şahıs kendisi müzakere ediyor zihninden, "Bak ben böyle okuyordum bu böyle okuyor." O okunan Fâtiha sûresinde kendisine ikinci defa sıra gelinceye kadar o şahıs, "Haydi bakalım sıra sana geldi, yine oku." deyince bu sefer bakıyorsun daha düzgün okumuş. Bir daha döndüğü zaman artık tamamen kusur gitmiş olur. Bu, hiç kusuru belli etmeden düzeltmektir.

Büyük mürşitlerimiz, büyük evliyaullah, büyük alimler kusurları kişilerin haberi olmadan, sessizce, farkına varmadan düzeltmeye dikkat etmişlerdir. Nefsi kırılmasın, üzülmesin diye sessizce yapmaya dikkat etmişler. Bazen bir müridin bir kusurunu düzeltmek için on sene fırsat kolladıkları olurmuş. Şimdi söylesem olmaz, dinlemez beni, dur bakalım münasip bir zamanı arayayım, onu söyleyeyim diye on sene bekleyip ondan sonra yeri gelince münasip bir işaretle işaret edip düzelttirirlermiş bu kusurları. O bakımdan kusur düzeltmek var, biribirimizin elbette kusurunu düzelteceğiz, biribirimize nasihat edeceğiz, samimi davranacağız ve terakki edeceğiz, ilerleyen bir toplum olacağız. Her gün aynı durumda kalmak zarar.

Menistevâ yevmâhu fe-hüve mağbunün. "İki günü aynı olan insan zarardadır."

İkinci gün biraz daha ileri gidecek müslüman. Hayatının her gününden biraz daha ileri giderek üstün bir insan olacak, güzel ahlaklı, bilgili insan olacak. Diğer insanlara faydalı işler yapan bir kimse olacak, günden güne...

Bugün ne yaptın akşama kadar?

Boş oturdum.

Boşuna geçirmişsin vakti, yazık, faydalı iş yapsaydın. Caminin etrafında çiçek dikseydin, çimenleri düzeltseydin, boyası dökülmüş şeyi boyasaydın hiç olmazsa, bir iş yapsaydın.

Yani iki günü bir olmayacak müslümanın, iyi insan olacaksın, yüksek aklaklı insan olacaksın.

Biliyor musunuz ki, -zaten bildiğinizi tahmin ederim- söz tesir etmiyor da hareket daha çok tesir ediyor. Yani siz beğenilecek hareketlere, beğenilecek tavırlara, beğenilecek görünüme sahip olduğunuz zaman İslâm'ı daha iyi temsil edersiniz. Başkaları İslâm'a daha rahatlıkla girer. Kuru söze bazen kızıyorlar, "Sözü başka işi başka!" diye o zaman daha beter kızgınlık bile olabiliyor.

Onun için başkalarının ayıplarıyla mümkün olduğu kadar meşgul olmayalım, kendi ayıplarımızla meşgul olalım. Kendimizi düzeltmeye çalışalım. Başkalarının ayıbıyla eğer meşgul olmamız gerekiyor ise o kardeşimizi severek ve o kardeşimizi bir tenha kenara çekerek öylece tatlıca anlatalım. Hatta mümkünse hiç ona söylemeden bir kitabın bir sayfasını önceden kıvıralım onun da bulunduğu bir zamanda, "Haydi bir sayfa açalım okuyalım." filan diye orayı açalım o açılan yerde o bahsi bir okuyalım. O kardeşimiz hatasını kendisi görsün, kendisi düzeltsin.

Biliyorsunuz, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz yaşlı bir ihtiyarın yanlış abdest aldığını görmüşler. Gitseler doğrudan doğruya, "İhtiyar amca, sen bu kadar yaşa gelmişsin abdesti yanlış alıyorsun!" deseler o ihtiyarın kalbi kırılacak diye kendi aralarında düşünmüşler bir kurnazlık aramışlar, nihayet o kurnazlığı da bulmuşlar.

O yaşlı amcaya gitmişler demişler ki, "Amca, biz iki kardeşiz, abdest alacağız, bak bakalım hangimizin abdesti doğru hangimizin ki kusurlu? Bir incele ikimizin de abdestini."

"Peki!" evlatlar demiş, bir tanesi bir abdest almış, tabii gayet güzel, tam sünnet-i seniyyeye uygun bir tarzda abdestini güzel almış. Dikkatle adam da inceliyor kusuru var mı diye. Ondan sonra ikincisi abdest almış o da onun gibi, o da gayet güzel bir şekilde abdest almış. Onun üzerine sonunda, "Hangimizin ki daha güzel?" diye sorunca adam gülmüş. Ârif bir kimseymiş demek ki, gülmüş ve demiş ki, "Sizin ikininiz de abdesti güzelde benimkisi yanlış." Ya sizinkiler güzel. Ama "Senin abdestin yanlış." diye gitselerdi belki kızacaktı, belki kırılacaktı, belki darılacaktı. Onun için öyle nasihat etmenin, doğruyu söylemenin güzel yollarını araştıralım, severek yapalım bu nasihati.

Bu ayıpla meşgul olmak zarar değildir.

Efendimizin hadisinden kötü olan şeyleri sayıyoruz şimdi.

Sittetü eşyâe tuhbitu'l-âmâle el-iştiğâlü bi-uyûbi'l-halkı ve kasvetü'l-kalbi. "İkincisi kalbin kasveti."

Kalbin kasveti demek insanın duygusuzluğu demek. Yani kalbi katılaşıyor, nasihat söylese dinlemiyor, öğüt, vaaz dinlese gözü yaşarmıyor, duygulanmıyor. Söz anlamaz bir durumda, kendi böyle bir şey duruma düşmüş. Böyle olmayacak, hassas olacak müslüman, duygulu olacak, söylenen sözleri derin derin düşünecek, muhasebeyi nefis yapacak, kendi hatalarını düşünecek, başkalarıyla mukayese yapacak. İbretle etrafına bakacak, her şeyin hikmetini sezmeye çalışacak, hassas bir kimse olacak.

Bizim mesela eski büyüklerimizin hayatlarını okuyoruz. Şu Yunus Emre'yi görüyoruz, Yunus Emre mesela "bostan dolabı" hakkında bir şiir yazmış. Bostan dolabı dönüyor gıcır gıcır, gıcır gıcır, kovalar suyun içine dalıyor çıkıyor suyu boşaltıyor, öteki kova boşaltıyor tekrar suyun içine giriyor. Dolap yani bostan dolabı. Şimdi o bostan dolabına soruyor; "Derdin nedir dertli dolap, niçin inilersin? Niye böyle gıcır gıcır, ah vah ediyorsun?" filan diyor. Dolabın derdi filan yok, onun inilemesi de bir şeye üzüldüğünden değil ama onunla konuşur gibi yaparak duygulanmış yani, duygulu bir insan.

Sonra sarı çiçeğe diyor ki, niye benzin sarı? Niye benzin sarı acaba?

"Ölüm bize yakın da o sarı." diyor çiçek. Çiçeğin konuştuğu filan yok.

E niye boynun eğri?

"Boynum eğri ama içim doğru." diyor filan böyle, ölüm yakın diyor filan.

Demek ki insan çiçekten ibret almalı, dolaptan ibret almalı, kuştan ibret almalı, böcekten ibret almalı, etrafındaki hadiselerden ibret almalı duygulu müslüman olmalı, gözü yaşlı olmalı, hassas olmalı, iyi şeylerden memnunluk duymalı, kötü şeylerden hüzünlenmeli, müslüman kardeşlerini sevmeli, merhametli olmalı, onları kendisini onların yerine koyarak öyle kollamaya, korumaya çalışmalı.

Kalbin katılığı, katı kalplilik, merhametsizlik iyi değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz torunlarını severken bedevinin birisi geldi;

"Biz torunlarımızı sevmeyiz." dedi.

Hasta olan torununu kucağına aldığı zaman ağladı; "Ne o yâ Resûlallah! Sen de ağlıyor musun? Allah'ın takdirine ağlanır mı?" filan gibilerden. Dedi;

"Bu, Allah'ın insanın kalbine verdiği bir duygudur, merhamettir, merhametli olmak lazım." dedi Peygamber Efendimiz.

Demek ki duygulu insan olmaya kendimizi zorlamalıyız. Katı kalpli olmamalıyız, duygusuz olmamalıyız. Çünkü bu, amelleri iptal eden bir kötü sıfat oluyor. Üçüncüsü;

Ve hubbü'd-dünyâ. "Dünyayı sevmek."

Dünya sevgisi de insanın amellerini mahveder, iptal eder, insanı yanlış yollara götürür, yanlış işler yaptırır, zararlara sokar.

Hubbü'd-dünyâ nedir? Yani biz bu manzaraları sevmeyecek miyiz? Bu çiçekleri sevmeyecek miyiz? Bu çimenleri, bu temiz havayı, bu güzel meyveleri, sebzeleri sevmeyecek miyiz?

Hubbü'd-dünyâ ne demek?

Hubbü'd-dünyâ demek, dünyanın dünyalık, dünyada kalacak olan fani şeylerine bel bağlayıp, hırs ile yönelip her işini ona göre yapmak demek. Yani parayı esas alıyor, mevkiyi esas alıyor, yükselmeyi esas alıyor. Ben mevki sahibi olayım, çok zengin olayım, çok para kazanayım, herkesin başına geçeyim, herkes benim emrimde olsun.

İşte bunlar derece derece nedir?

Bir insanın midesine düşkünlük yani çok yemeği sevmek, sonra seks arzularına düşkünlük, sonra mala düşkünlük, sonra mevkiye düşkünlük, sonra başkanlığa, reisliğe heves ve düşkünlük. Başkan olayım ben, etrafımda da herkes pervane gibi dönsünler filan. Demek ki böyle derece derece çeşitli sevgiler, arzular ve hırslar oluyor. Bu hırslar insanı Allah'ın emirlerini dinlemekten, doğru hareket etmekten alıkoyabiliyor. Hırsından dolayı yanlış işler ve günahlar ve haramlar işlemesine sebep olabiliyor. Müslüman böyle yapmayacak, âhirete sevgi duyacak, âhiretin sevabını düşünecek. "Şurada çok para var, şunu şöyle yaparsan çok para kazanacaksın." denildiği zaman;

"Para var ama helal yoldan mı, haram yoldan mı?"

Haram yoldan.

Ben o parayı istemem.

"İşte gel şöyle şöyle yaparsak büyük menfaat sahibi olursun."

Olurum ama şunu kıracağım, bunu üzeceğim, şöyle bir vefasızlık olacak, böyle bir haksızlık olacak, şu kadar kardeşimiz zarara uğrayacak. Ben o işi yapamam diyebilmeli insan. Yani icabında arzularını dizginleyebilmeli, frenleyebilmeli. Eğer frenleyemiyorsa, dizginleyemiyorsa arzularını o zaman bu sevgi, bu hırs, dünya hırsı insanı çok zararlara götürür.

Namaza getirtmez çünkü ticareti devam ediyor, dükkanı kapatıpta ziyana mı uğrasın?

Namaza gelmez, zekat verdirtmez, hayır yaptırtmaz, cihat ettirtmez, ilim öğrettirmez, arkadaşlara vefa gösterttirmez, dostluk yaptırtmaz, bir sürü zararlara uğratır. Onun için dünya sevgisini gönlümüzden çıkartacağız âhiret sevgisini yerine yerleştireceğiz.

Gayemiz âhiret olacak, Allah'ın rızası olacak ama dünya için çalışmak yok mu?

Var, çalışabilirsin.

Para kazanmak yok mu?

Var, kazanabilirsin.

Bunların hepsi [olabilir.]

Mevki sahibi olmak mümkün değil mi?

Mümkün.

Meşru yoldan, doğru yoldan, hak yoldan, Allah'ın razı olduğu yoldan olunca hiçbir zararı yok ve faydası vardır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

Ni'me'l-mâlu's-sâlihu li'r-raculi's-sâlihi. "İyi bir insana çok para ne kadar yakışır."

Çünkü o iyi insan çok para sahibi oldu mu zekat verecek, hayır yapacak, camiye yardım edecek, yetimleri doyuracak, kollayacak, dullara yardım edecek, çeşitli imkanlarını çeşitli hayırlı işlere sevk edecek.

Onun için mal da lazımdır ve iyidir ama kazancına dikkat etmesi lazım.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz zengin bir insandı. Hz. Osmân-ı zinnûreyn Efendimiz zengin bir insandı. Yani eski büyüklerimizden böyle çok zengin kimseler vardı. İmâm-ı Âzam Efendimiz zengindi, ticaretle meşgul olurdu ama haram girmemesi için ne kadar titiz davranmış ticaretine, ne kadar itina etmiş. Birazcık şüpheli bir şey olduğu zaman nasıl böyle çok çok mallarını, kazancının tamamını hemen hayra sevk edivermiş.

Öyle olduktan sonra ne mutlu! Yani böyle Allah rızası için her işini yapabilen insan olduktan sonra ne mutlu!

O halde bizler de dünya sevgisinin bizi zarara uğratmamasına dikkat edelim. Dünyanın güzel olduğu bir ülkedeyiz, zevkin çok olduğu bir ülkedeyiz. Keyif malzemelerinin fazla olduğu bir ülkedeyiz. Kadınlar açık, barlar pavyonlar açık, her türlü kötülük imkanı var. Eh, insan bunlara kapıldı mı, bunları sevdi mi, bunların peşine takıldı mı din zarar görür. Dinimizin zarar görmemesi için bu hırsların, bu sevgilerin önüne geçebilecek bir duygumuz olmalı, takvamız olmalı, azmimiz olmalı, irademiz olmalı, vicdanımız olmalı ve bu hatalara düşmemeliyiz.

Sonra dördüncüsü;

Ve kılletü'l-hayâi. "Utancın azlığı."

Bu da insanı mahveder. Müslüman utangaç olur, utanır; Allah'tan utanır, peygamberden utanır, diğer müslüman kardeşlerinden utanır. Günahlı şeylere, arsızlıklara yanaşmaz, utangaçtır.

Musa aleyhisselam da son derece hayâlı bir kimse olduğu için, böyle örtünmeye son derece dikkat ettiği için kavmi onu bir takım kusurlarla itham etmişler. Ama öyle değil, iman insanı utangaç yapıyor, iman insanı saygılı yapıyor, iman insanı örtülü yapıyor, iman insanı bazı şeyleri yaparken utancından hayâsından dolayı yapamama durumuna getirtiyor. Bu güzel bir şey, hayâ imandandır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri;

el-Hayâu mine'l-îmân. buyurdu.

Hatta bir ağabey bir kardeşine, "Ya bu kadar utangaç olma, biraz yırtık ol, biraz yırtıcı ol, utanma, arlanma, biraz cesur ol filan gibi sözler söyleyince, Peygamber Efendimiz, da'hu. "Bırak onu. Hayâ imandandır, ona hayâsını bırakmasını tavsiye etme." dedi.

İnsanın hayâ duygusu olmasa her edepsizliği yapar. Utanma duygusu olacak. Çoluk çocuğumuza onu yerleştirelim, yetiştirelim.

E hocam küçücük çocukları da örtmeye lüzum var mı? Onlar daha masum yavrucuk, bebecikler, ne olur?

Geçen günlerde Arap kardeşlerimizin camisine gittik, çocuklarını getirmiş oradaki şeyler. Koca koca 10 yaşında, 12 yaşında kızlar mini etekli mini etekli.

Yani camiye gelirken öyle kısa etekli gelinir mi?

Gelinmez.

Ama onlar daha küçük hocam, daha masum.

Hayır, küçükten sen onu örtmeye alıştırmazsan o zaten çevredeki açıklığı gördüğü için sonra hiç örtünmez. Başını örtmez, "Başımı örtmeye utanıyorum." der. "Manto giy!" diriyorsun, "Utanıyorum." diyor; "Başını ört!" diyorsun, "Utanıyorum." diyor.

Neden?

Küçükten alıştırılmadı.

Bizim bir kardeşimiz vardı, küçük küçük böyle yavruları vardı, birer karış birer karış. Onları gayet güzel giydirmiş, böyle büyük insan gibi gayet güzel tesettürlü giydirmiş, her gittiği yerde herkes bakıyor, "Ah yavrucuklar, maşallah ne kadar yakışmış." filan. Böyle güzel namaz başörtüsü gibi örttü mü küçücük çocuğa da çok yakışıyor, yani en üstün süslerden daha süslü oluyor. Koca koca kadınlar ellerinde fileler dönüp dönüp, "Ah, maşallah, bilmem ne, ne kadar güzel!" diye bakıyorlarmış. Küçücük bir çocuğun kıyafeti onlara bir ibret oluyor.

Demek ki hayâ duygusunu çocuklarımıza küçükten vermeliyiz. "Ya evladım böyle olmaz! Sakın ha, herkesin yanında böyle açılınmaz." filan diyerek hayâlı yetişmelerine, utangaç yetişmelerine dikkat etmeliyiz. O duygu insanı koruyup kolluyor. O olmadığı zaman insanın amelleri mahvoluyor.

Utanmadı mı?

İzâ lem testahyi fe'sna' mâ şi'te. "Utanmıyorsan ne yaparsan yap!"

Her şey serbest, çıplak da gezer, çıplakların kampına da gider, her türlü edepsizliği yapar. Yapıyorlar, var, Türkiye'de de var, başka diyarlarda da var, burada da olduğunu duyuyoruz. Millet şimdi, "Hayâ duygusuna ne lüzum var, hayvanlar gibi yaşayalım!" diye bir felsefe, onu böyle bazı bölgelerde tatbik ediyorlar. "Tabii yaşayacağız!" filan diyerek öyle şey yapıyorlar.

Olmaz. Bizim dinimiz utanmayı uygun görüyor, bizim dinimiz örtünmeyi uygun görüyor. Biz inancımıza uygun olarak her şeyi hayâ duygumuz ile yapacağız, terbiyeli terbiyeli yapacağız. Bizim erkeklerimizin bile kızlar gibi yüzü kızarır. Hayâsız bir şey olduğu zaman, öyle bir şey gördüğümüz zaman yapamayız, biz öyle hayâlı bir ümmetiz, buna dikkat edeceğiz.

Sonra?

Ve tûlu'l-emel. "Bu insanın amellerini iptal eden şeylerden birisi, insanı mahveden şeylerden birisi de arzularının, emellerinin uzayıp gitmesi, tûl-i emelidir."

Yani bir sürü programları var, bir sürü hedefleri var, bitmez tükenmez bir sürü arzuları var. Kendisini de sanki yüzlerce yıl yaşayacakmış filan gibi hiç âhirete hazırlık yapmıyor, boyuna dünya peşinde koşuyor. İşte şunu da yapacağım da bunu da yapacağım da, şu ticareti de genişleteceğim de, şurada da ev alacağım da, şurada da dükkan yapacağım. Bir sürü telaş telaş telaş...

E mübarek bir gün gelip ölmeyecek misin?

Ölüm sana yakın değil mi?

Âhirete hazırlanman icap etmiyor mu?

Nedir bu gözü kapalı gidiş?

Hiç ölmeyecekmiş gibi böylece gözü kapalı bir tarzda şey yapıyorsun?

Bir sürü arzular etrafını sarmış, bu da insanı şey yapar. İnsanın emeli uzun olmayacak, ölümü yakın görecek. Belki yarın sabaha çıkmam onun için borçlarımı ödeyeyim, kimsenin hakkı üzerimde kalmasın, tevbemi yapayım diye düşünecek insan.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Accilû bi't-tevbeti kable'l-mevt. "Ölüm gelmeden evvel tevbeyi çarçabuk yapın."

Hizaya gelin, yolu düzeltin çünkü [ölümün] ne zaman geleceği belli olmaz.

Hele dur bakalım hocam, daha on sene bir geçsin, hele bir emekliliğe ayrılayım da hacca giderim de, sakal bırakırım da, tevbe ederim de filan derken bir dahaki seneye çıkmayıveriyor.

Evliyaullahtan birisi bir ayakkabıcıya gitmiş oturuyor, ama herkes onun, meczub olduğu için, evliya olduğunu belki bilmiyorlar. Adamın birisi gelmiş, "Bana bir ayakkabı yap ama çok sağlam olsun! Çok sağlam iplerle dik!" demiş. "Sağlam ip kullan, sağlam kösele kullan, 3-5 sene dayansın." filan deyince oradaki gülmüş böyle ona, kah kah gülmüş. Tabii adam kızmıştır, neyse gittikten sonra demiş ki ayakkabıcı;

"Niye güldün be adam bunun böyle söylemesine, sağlam ayakkabı istiyor?

"Sağlam ayakkabı istiyor ama iki günlük ömrü kaldı." demiş. Yani onun ecelinin yakın olduğunu görmüş. O da böyle 3-5 senelik dayanacak ayakkabı istiyor, böyle sağlam ayakkabı istiyor filan.

Durumumuz böyle gülünç durumda olabilir. Onun için tûl-i emeli bırakalım, Allah'a yönelelim, âhireti kaybetmemeye dikkat edelim. Her an, "Gel bakalım artık senin vaktin yetti, canını, emanetini teslim et bakalım." denilse; "Eh tamam, elhamdülillah! Her şeyim hazır, her türlü hazırlığım yapılmış durumda, bir eksiğim yok. Hatta kefenimi bile hazırlatmışım, cenaze masraflarımı bile kenara ayırmış durumdayım. Ne yapalım vademiz bu kadarmış. Rabbimin ikramı elbette dünyanın fani hayatından daha iyidir." diye, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammedün Resûlullah diye gidebilmeli insan, öyle hazırlıklı olmalı, tûl-i emel olmamalı. Ne nihayet;

Ve zâlimün lâ yentehî. "Bitmez tükenmez zulüm ile meşgul olan zâlim." diyor.

Bu da amelleri iptal eder. Zulmün her çeşidinden kaçınmalıyız. Zulmün her çeşidini bırakmalıyız. Adaletli olmalıyız. Doğru sözlü, doğru özlü olmalıyız. İsterse bizim aleyhimize bile olsa hakkı söylemeliyiz. İsterse anamızın babamızın aleyhine bile olsa doğruyu söylemeliyiz. Bize bunu Kur'ân-ı Kerîm emrediyor.

Ve lev alâ enfusiküm evi'l-vâlideyni ve'l-akrabîne. "İsterse kendi aleyhimize olsun, isterse anamızın babamızın aleyhine veya akrabalarımızın aleyhine olsun adaletli hareket edin, adaletten ayrılmayın." diye emrediyor Kur'ân-ı Kerîm.

O halde birisi bir şey sorsa bize söylese, biz de adalet duygumuzun gereği olarak hakkı söylemeliyiz, doğru şahitlik yapmalıyız. Adaletin tecellisine yardımcı olmalıyız. Yanlış işlerin gelişmesine destek olmamalıyız. Adaletsizlik yapmamalıyız, zalimi desteklememeliyiz, zalime meyletmemeliyiz.

Ve lâ terkenû ile'l-lezîne zalemû fe-temessekümü'n-nâru. "Zalimlere meyil etmeyin, destek olmayın sonra siz de cehenneme düşersiniz, azaba uğrarsınız." diye Allahu Teâlâ hazretleri ihtar ediyor.

Müslümanın her şeyi adaletlidir; evlatlarına adalet eder, hanımlarına adaletle davranır, komşularına adaletle muamele eder, konuşmasında adaletli davranır, alışverişinde ölçülü, adaletli olur. Hile yapmaz, tartıyı eksiz tartmaz, ölçeği eksik ölçmez, müslümanın her şeyinde adalet olur, hakkı tutar hakkı söyler. Bir kişi kalsa da hakkı tutacak, hakkı söyleyecek, haklıyı destekleyecek. Nasıl Yasin sûresindeki o Habîbünneccâr'ın macerasında şehrin ta arkasından, uzağından koşarak gelmiş o mübarek ve o doğru insanları desteklemiş ölümü pahasına da olsa bunlar haklıdır, bunlara bu muameleyi yapmayın diye onları korumaya çalışmış. Allah'ın gönderdiği mürsellere destek olmaya çalışmış. Biz de her yerde her zaman zulmün karşısında olmalıyız, adaletin destekçisi ve ihtarcısı olmalıyız, her işimiz adaletli olmalı.

Demek ki altı tane kötü huyu Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte bize öğretmiş oldu. Biz de onları öğrenmiş olduk. İnşallah bundan sonra bu kötülükleri yapmamaya, bunlarla uğraşmamaya çalışalım.

Şimdi bir kere daha okuyalım bakalım bu altı kötü şey neydi?

Bir; başkalarının, halkın ayıplarıyla meşgul olmayalım, doğru değil.

İki; kalbin kararması, kasveti, katı kalplilik, bu doğru değil hassas olacağız.

Üç; hubbü'd-dünyâ, dünya hırsı, bu doğru değil.

Dört; kılletü'l-hayâ, hayanın, utanç duygusunun olmaması, ar damarının çatlaması. Utangaç olacağız, Allah'tan utanacağız, peygamberden, insanlardan utanacağız.

Beş; tûlu'l-emel, yani insanın arzularının, bitmek tükenmez peş peşe oyalaya oyalaya devam etmesi. Böyle arzulara katılmayacağız. İşin sonunun birden gelivereceğini düşünerek daima tedbirli, basiretli olacağız.

Altı; zulme meyil etmeyeceğiz.

Diğer hadîs-i şerîfe geçiyorum.

Şimdi burada da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri;

Sittu hisâlin mine'l-hayr. "Altı şey vardır ki onlar hayırdandır." buyuruyor.

Madem kötü şeyleri öğrendik, altı da güzel şey öğrenelim. Böylece o hayırlı şeyleri de yaparak sevap kazanmaya gayretli olalım.

Cihâdu a'dâillahi bi's-seyfi ve's-savmu fî yevmi's-sayfi ve husnü's-sabri ınde'l-musîbeti ve terkü'l-mirâi ve ente muhikkun ve tebkîru's-salati fî yevmi'l-ğaymi ve husnü'l-vudûi fî eyyâmi'ş-şitâi.

Bu güzel şeylerin altı tanesini saymış Peygamber Efendimiz.

Şüphesiz ki güzel şeyler çok olabilir ama Peygamber Efendimizin öğretim metodu nasıldı?

Muhatabının anlayacağı kadarını söylemek, fazla söylememek; anlayacağı tarzda söylemek, onu da bir başka zaman söylerim diye kısa kesmek. Arzu varken konuşurdu, bıkkınlık gelmeden sözünü kısa keserdi. Bazen sözünü iki üç defa tekrar ederdi, karşı taraf iyice o sözü anlasın diye. Onun için Peygamber Efendimiz'in buradaki saydığı şeyleri hayrın tamamı olarak değil de bazı hayırlar olarak hatırımızda tutalım. Bunları yapmaya gücümüzün yettiğince çalışırız ama dinimizde daha başka sevaplı şeyler, hayırlar da vardır diye onları da bileceğiz elbette. Hepsi bu hadîs-i şerîfte sayılmaz, zaten sayılsa kimse hatırında tutamaz. Böyle karşımıza hadis olarak gelemezdi, hiç kimsenin hatırında kalmazdı.

Birincisi neymiş?

"Allah'ın düşmanlarıyla kılıçla cihat etmek."

Biliyorsunuz cihad, cehd kökünden geliyor. Cehd de, "gayret sarfetmek" demek. Ama cihad, cehd değil cihad tarzında gelmiş.

Bunun mânası ne?

Yani karşı taraftan size karşı bir hücum oluyor, cehd oluyor, siz de ona karşı bir cehd ile karşı koyuyorsunuz, direniyorsunuz, buna cihat derler. Yani cihat olması için iki güç olması lazım. Bir düşman güç, saldırıyor, bir de müslüman kendi gücünü ortaya koyuyor, saldırıyı engellemeye çalışıyor. Mesela Afganistan'ı ele alalım. Afganistan'daki kardeşlerimiz masum masum dururken neticede Rusya'nın istilasına uğradı. Rus askerleri hudutlarını geçti, her tarafı şey yaptı.

Ne oldu bu?

Onların müslüman bir ülkeyi istila etmek için bir yürüyüş oldu.

Ne yapacak müslüman?

Elbette Allah'ın düşmanlarıyla, adaletsiz, haksız iş yapan kimselerle elbette kendi hukukunu korumak hususunda kendi cehdini ortaya koyacak. İşte bu cehde cihat derler. Yani buradan anlaşılıyor ki aslında İslâm'ın mantığı iyilikle davranmak, iyilikle hareket etmek ama bir karşı hücum olduğu zaman o hücumun karşısında da gevşek ve aciz durmamaktır. O bakımdan müslüman daima bir gayret cehd ve cihat şuuru içinde olacak.

Cihadın çeşitleri çok fazladır ama en önemli, cihadın bir önemli tarafı insanın kendi kendisiyle cihat etmesidir. Çünkü insanın kendi içinde de bir duygu vardır o da insanı Allah'ın yolunda yürümemeye sevk eder. Günahı işle, zinayı yap, içkiyi iç, faizi ye, hatayı işle, keyfine bak, çalışmayı yapma filan içerden böyle duyumlar gelir bazı insanlar da buna kapılır.

Dün bana bir arkadaşım diyor ki, "Hocam ben fena bir aileden değildim ama kendimi tutamıyorum, bazı kusurlar da yapıyorum." diyor. Yani demek içimizde bir düşman var ki tutamıyoruz onu, o bize bazı kötülükleri yaptırtıyor. İşte bununla da cihat etmek lazım. En büyük düşman da budur. Çünkü öteki düşmanlarla uğraşırsın, yenersen yenmiş olursun, düşman defolur. Yenilirsen, ölürsen şehit olursun.

Ama bu içindeki düşmanın düşman olduğunu zaten kaç kişi biliyor?

Kendi kendisini aldatanın içinde bir düşman olduğunu kaç kişi biliyor?

İşte onunla uğraşmak bu nefisle mücadeledir, nefsi yenmeye çalışmaktır, insanın kendi kötü arzularını engelleme çalışmasıdır, çok önemli bir çalışmadır. Kaliteli iyi müslüman olmak için bu şart oluyor. Ama eğer müslümana bir dış saldırı olursa o dış saldırıda da müslüman eline silahını alır var gücüyle çalışır, korkmaz. Çünkü ölürse şehit olacak kalırsa gazi olacak, iki iyilikten bir tanesine kavuşmuş olur. Onun için biz hiç korkmayız. Bizim dedelerimiz istiklal harbinde malum hücuma uğradılar, kazmayla kürekle, kadınla erkekle, yaşlıyla gençle elhamdülillah çarpıştılar.

Demek ki cihat İslam'ın hayırlı, önemli, sevaplı, yüksek amellerinden birisi olmuş oluyor. Eğer hücum manevî, fikrî yönden geliyorsa, İslâm'ı kötülemek durumunda geliyorsa hücum o zaman da ona fikir yoluyla savunma yapmak lazım. İslâm'ın savunmasını ve tebliğini yapmak lazım. İslâm kötüdür diyor, İslam Peygamberine dil uzatıyor, İslâm'ın prensiplerine karşı çıkıyor, sen de İslâm'ın güzel olduğunu anlatmak için çalışman gerekiyor. Bu da bir cihat.

Onun için cihadın kendi nefsimizle olan cinsini de yapalım, düşmanlara karşı olanını da yapalım, manevî ve kültürel yönden olan şeyini de yapalım, şeytana karşı olanı da yapalım. Kötü huylara karşı olanını da her çeşidini yaparak dinimizi, dindarlığımızı pırıl pırıl, sapasağlam, zinde, ayakta tutmaya gayret edelim.

Bu hadîs-i şerîfte anlatılan güzel şeylerden bir tanesi de;

Ve's-savmu fî yevmi's-sayfi. "Sıcak ve uzun günlü yazlarda, yaz aylarında oruç tutmak."

Kısa günde oruç tuttumu insan çabucak akşam geliverir. Zaten havada serin olduğundan oruç tutmak kolay olur ama yaz gününde oruç tutmak biraz insanın dudaklarını kurutur, kendisini baygınlaştırır ama oruç tutmak nefse hakimiyet çalışması olduğundan sevaplı bir ibadettir. Sabır olduğundan sevaplı bir ibadettir. Müslümanın bu ibadeti de zaman zaman yaparak nefsine engel olmayı, nefsine hakim olmayı öğrenmesi gerekiyor. Demek ki orucu tutacak, hele ki yaz günlerinde tutunca bu da üstün bir fazilet oluyor.

Ve husnü's-sabri ınde'l-musîbeti. "Başına bir musibet geldiği zaman müslüman sabırlı olacak, bu da güzeldir."

Çocuğu ölüverdi, veyahut arabası bir kaza yaptı, veyahut hanımı hastalanıverdi, veyahut kendisine bir üzücü hadise geldi, ne yapacak?

Sabredecek. Bu Allah'ın takdiridir diyecek sabredecek. Sabrederse Allah sabredenlere büyük sevap verir. Musibet geldiği zaman müslüman sabreder, sabrettiği zaman sevap gelir. Çünkü bizim başımıza çeşitli olaylar, hadiseler gelir biz bunları engelleyemeyiz.

Hangi insan isteyerek trafik kazasına uğrar?

Hiç kimse.

Hangi insan isteyerek işini berbat eder, ticarette zarar eder?

Hiç kimse.

İsteyerek yapılmaz bunlar ama geliyor. Gelince de insan Allah'ın başına getirdiği musibete sabrederse imanından dolayı çok sevap kazanır. Biz de başımıza musibet geldiği zaman sabredelim ama Allah'a da musibet gelmemesi için de dua edelim; "Yâ Rabbi! Sen bize her zaman afiyet nasip eyle, mutluluk nasip eyle, azap, keder getirme." diyelim.

Ve terkü'l-mirâi ve ente muhikkun. "Haklı olsan bile münakaşayı terk etmek."

Bu da güzel bir şeydir. Kardeşliğin bozulmaması için önemli oluyor.

Ve tebkîru's-salati fî yevmi'l-ğaymi. "Bulutlu günlerde de namaza erkence gelip namazı tehlikeye düşürmemek."

Ve husnü'l-vudûi fî eyyâmi'ş-şitâi. Kış günlerinde de abdestini güzelce almak."

Soğuk da olsa sakınmamak, ibadettir, bu ibadetin vesilesidir, onu güzelce yapmak uygun oluyor.

Demek ki insan dini uğrunda bazı fedakarlıklar yapabilmeli demiş oluyor Peygamber Efendimiz.

Rabbimiz bizi dinimizi güzel anlayan, uygulayan ve dinimiz için gerektiğinde fedakarlık yaparak güzel ahlak ile yaşayan hayırlı işler, eserler ortaya koyan kimselerden eylesin.

Bi-hürmeti esrâri sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı