M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Âdet Budur, En Sonra Gelir Bezme Ekâbir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillahi rabbi'l-âlemîn hamden kesîran tayyiben mübareken fîh alâ külli hâlin ve fî külli hîn hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih vessalâtü vesselâmü alâ hayra halkihî seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti muhammedini'l-mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.

Emmâ ba'd:

Çok kıymetli, pek değerli mü'min kardeşlerim!

Bizi yaratan, sayısız, türlü nimetlerine gark eyleyen, lütfuyla yaşatan, nimetlerinden istifade ettiren Allahu Teâlâ hazretlerine sonsuz hamd ü senâlar olsun.

Bizi o yarattı. Bir hiç idik. Her şeyi yaratan O. Bir incir çekirdeğinden kocaman ağaç, birlerce meyve, senelerce mahsul... Bir küçücük tohumdan kâinatın harikası eşref-i mahlukât, insan cinsini yaratıyor. Bir küçücük zerrenin içine dünyayı çatlatan, yeri yerinden oynatan, zehiri asırlarca patladığı yerden gitmeyen kuvveti depo ediyor. Bir küçücük atom denilen, gözle görülmeyen zerrenin içine şu koca kudreti sığdıran Rabbü'l-âlemîn, bir küçücük çekirdeğin içine koca bir ağacın kabiliyetini veren Rabbü'l-âlemîn, bir küçücük tohuma yüz yıl marifetle dolan, bir hazine olan insanı meydana getirecek kabiliyeti yerleştiren Rabbü'l-âlemîn, bizi yoktan var etti. Kâinatı yoktan var etti. Her şey O'nun mülkü. Her kudret onun. Lâ havle velâ kuvvete illâ billah. Başka güç kuvvet yok. O müsaade ederse bir şey olur, O müsaade etmezse hiçbir şey olmaz. Varlık bile olmaz. Tecelli etmese, lütfetmese varlık bile olmaz.

O Rabbü'l-âlemîn, O kudret-i külliye sahibi hâlik-ı kâinat, mâlikü'l-mülk o kadar çeşitli mahluklar yaratmış ki… Şu dünya denilen küçücük kürede, ki fezada adı okunmaz, cismi hesaba girmez, zerre gibidir. Şu dünyanın içinde öyle esrar, öyle hikmet, öyle sanat, öyle kudret var ki insan gözlüğünü takıp da baktığı zaman hayran olmaması mümkün değil. Yakından baktığı zaman hayran olmaması mümkün değil. Gayri muntazam görülen şeylerde bile bir intizam, öyle bir muazzam intizam var ki akıllı insanı divane eder. Mikroskoba yanaşıp da baktığı zaman, "Allah Allah!" diye insanın tüyleri diken diken olur... Ben bu kâinatı darmadağın sanıyordum, pejmürde, perişan sanıyordum, yığın sanıyordum, meğer her şeyde bir intizam varmış, dizi varmış, hesap varmış diye insanın aklı başından gider, mest olur insan.

Bu kudretin sahibi Rabbü'l-âlemîn bunca mahlukâtının arasından insanoğlunu eşref-i mahlukât eylemiş. Eşref-i mahlukât... Adını bildiğimiz bilmediğimiz, şeklini gördüğümüz görmediğimiz, tanıdığımız tanımadığımız, aletlerimizin müşahede sahasına giren girmeyen sayısız varlıkların içinde biz insan neslini eşref-i mahlukât kılmış. Âdemoğullarına en büyük şerefi vermiş, eşref-i mahlukât eylemiş.

Niçin?

Bir de akıl nimetiyle taltif eylemiş, düşünce nimetiyle taltif eylemiş ki bu eşref-i mahlukât olan Âdemoğlu bir karış boyuyla kâinatı dolaşıyor, yıldızlardan yıldızlara sefer yapıyor, bombalar patlatıyor, dağları deviriyor, dereleri dolduruyor, yeri deliyor, yerin içinden yedi bin metre, on bin metre altında ne varsa orayı karıştırıyor, denizin içindeki balinaları alt ediyor, ormandaki kaplanları, arslanları kafeslere sokuyor…

Ne sayesinde?

[Allah'ın] verdiği akıl nimeti sayesinde. Bu insanoğluna [Allah'ın] verdiği bu akıl nimeti sayesinde bu insanoğlu kâinatın sultanı olmuş.

Evelem yerav ennâ halaknâ lehüm mimma amilet eydîna en'âmen fe-hüm lehâ mâlikûne.

Cümle mahlukât hizmetine verilmiş.

Ve le-kad kerremnâ benî âdeme ve hamalnâhüm fi'l-berri ve'l-bahri. "Âdemoğlunu biz mükerrem mahluk kıldık, müstesna, şahane varlık kıldık, yeryüzünde, denizlerde ona taşıyacak vasıtalar ikram eyledik." Hayvanlar emrinde; binerler, keserler, yerler. Bitkiler emrinde; istifade ederler.

Sunan?

Hep âlemlerin Rabbi.

İkram?

Hep âlemlerin Rabbinden.

Neden insanoğluna bu aklı, bu şerefi vermiş?

Kendisini bilsinler diye. Bilmesinin de kuvvetli olması için kâinata, mahlukâta bir hürriyet, insanlara bir serbestlik bahşetmiş, bir irade-i cüz'iye vermiş. Önüne iki tane yol çıkarmış; hidayet yolu ve dalâlet yolu. Karşısına bir düşman, azılı düşman yaratmış; şeytan aleyhillâne. İçine bir azılı, tehlikeli mahluk sıkıştırmış; nefs-i emmâre.

Önünde yollar çeşit çeşit, dünyanın nimetlerini süslemiş, gözünün önüne sermiş, bu eşref-i mahlukât olan yarattığı bu insanoğluna bakıyor ki; bu kadar hilenin arasından, bu kadar tuzağın arasından bu akıl sahibi mahlukât acaba kendisini bulabilecek mi?

Bu kadar aldatmanın arasından, bu kadar düşmanın içinden yaratanını bulabilecek mi?

Nazar ediyor. Bulabilirse ikram ediyor.

Ama serbest bırakmış; isterse iman etsin, isterse kâfir olsun, isterse münkir olsun, isterse kıpkızıl olsun, isterse kapkara olsun!.. Umurunda değil.

Neden?

Kâinatın kıymeti yok, varlığın kıymeti yok.

Nedir ol kim ey habibim diledin,

Bir avuç toprağa minnet mi eyledin?

Âdemoğulları onun için bir avuç toprak.

Kâinat onun için kün emrinin bir neticesi. Kün... Kün!.. Fe-yekûn...

Ol dedi bir kerre, var oldu cihan.

Ol!..

Elinde mi olmamak!?

Bunca düzen içinde bu kâinat şekil şekil, hücreler dizi dizi, titreye titreye, zerreler titreye titreye, döne döne Rabbü'l-âlemîn'in emrine girdiler, neyi olmak lâzım geliyorsa onu oldular.

Neden?

"Ol!" dedi.

Onun emrinde başka bir şey yapmak kimin haddine?

Ol dedi bir kerre, var oldu cihan.

Olma derse?

Olma derse mahvolur ol dem heman.

Yok ol!.. Mahvol!.. Kahrol!.. derse ne olacak?

Kahrolur.

Var mı bir durduracak Allah'ın kahrını, gazabını?

Yok. Hepimiz biliyoruz. Âmennâ ve saddaknâ... Lâ havle velâ kuvvete illâ billah... O kudret-i külliye sahibi Rabbü'l-âlemîn'in kullarıyız. Vazifemiz O'nun varlığını bilmek, O'na kulluk etmek.

Vazifemiz ne?

Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'büdûne.

Neden yarattı Allahu Teâlâ hazretleri cinleri, insanları, Âdemoğullarını, kâinatı?

Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'budûne. "Bilsinler beni, bana ibadet etsinler!" diye yaratmış. Öyle bildiriyor, öyle ferman ediyor. Kur'ân-ı Kerîm'de öyle bildiriyor. Başka bir şey değil.

Doktorluk yapsınlar, mühendislik yapsınlar, ziraat yapsınlar, yeri kazsınlar, ağaç bitirsinler diye mi?

Ağacı sen mi bitiriyorsun?

Hastaya şifayı sen mi veriyorsun?

Şu tuğlanın malzemesini sen mi yarattın?

Her şeyi bedava bulmuşsun, kullanıyorsun. Tohum bedava gelmiş eline, buraya kazıyorsun, eşeliyorsun, sokuyorsun. Allah bitiriyor.

Bitirmediği zaman bir şey yapabiliyor musun?

Çernobil'de atom bombası patladı da Trakya'daki bütün ay çiçekleri tohumları filizlenmedi. Haydi bakalım filizlendir, göreyim seni!.. Ortada kabadayı kabadayı dolaşan ilim adamı!.. Haydi bakalım bir ay çiçeğinin tohumunu filizlendir de göreyim seni, haydi!.. Allah vermiyor. Haydi bakalım filizlendir!.. Filizlendiremez muhterem kardeşlerim!

Yâ eyyühe'n-nâs! Duribe meselün fe's-temiû lehû. "Size bir misal veriliyor, kulak verin!" İnnellezîne ted'ûne min dûnillâhi len yahlükû zübâben velevi'c-teme'û lehû. "Sizin o Allah'tan gayriye tapındığınız o varlıklar var ya." Taşlar, yontmuşsunuz, heykel yapmışsınız, ağaçtan, taştan, demirden, bilmem şöyle böyle... ne kadar süslense o kadar mülevves... "Onlar bir sivrisineğin, bir sineğin kanadını yaratamazlar yahu!.."

Len yahlükû. "Yaratamayacaklar da..."

Şimdiye kadar yaratamamışlar, bundan sonra ilim ilerler de yaratabilirler mi?

Yaratamazlar, yaratamayacaklar!..

Len yahlükû zübâben velevi'c-teme'û lehû. "Hepsi bir araya gelseler bile, kafa kafaya verseler bile…"

Kafaları ne olacak, kafa kafaya verseler ne olacak!?

"Bir sineğin kanadını meydana getiremezler." Bir tohuma hayat veremezler. Hayat sahibi bir tohumu bitiremezler. Biten bir bitkiyi geliştiremezler. Sararıp solmaya başladığı zaman engelleyemezler. Kudret O'nun elinde. Hüküm O'nun, ferman O'nun, emir O'nun. Ne dilerse öyle olur.

Öyle mi?

Öyle. Âmennâ ve saddaknâ!.. İnanıyoruz cân u gönülden. Canımız feda... Canlar feda...

Canlar feda...

Rabbü'l-âlemîn lütf u kereminden Âdemoğlu yeryüzüne gönderildiği zamandan beri onlara doğru yolu gösterecek insanlar da göndermiş. Musa aleyhisselam, miraç'ta, mâneviyat aleminde, bizim gözlerimizin göremediği, gönüllerimizin nüfuz edemediği âlemde, karşısına geldiği zaman atalarımızın atası olan Âdem aleyhisselam'a Musa aleyhisselam demiş ki;

"Sensin değil mi, o yasak ağaçtan yiyip de bizi cennetten çıkartan sen değil misin?" diye sitem edecek olmuş. Hani;

Ve lâ tekrabâ hâzihi'ş-şecerate fe-tekûnâ mine'z-zâlimîne. "Yâ Âdem, yâ Havva! Şu ağaca yaklaşmayın, o zaman günahkâr olursunuz, zalim olursunuz."

Fe-ekelâ minhâ fe-bedet lehümâ sev'âtühümâ ve tafikâ yahsifâni aleyhimâ min veraki'l-cenneti. Dinlemediler, o ağaçtan yediler, ondan sonra cennetten çıkarıldılar. Musa aleyhisselam cennetten çıktığına üzülüyor, demiş ki;

"Sen değil misin bizi cennetten böyle söz dinlemeyip de âsi olup da [çıkartan?]"

Ve asâ âdemü rabbehû fe-ğavâ. Yani Kur'ân-ı Kerîm, "Âdem isyan etti, söz dinlemedi, çıktı." diyor. Âdem aleyhisselam demiş ki;

"Sen beni takdir kaleminin yazdığı yazıdan, mürekkebi kurumuş olan yazıdan dolayı mı ayıplamaya kalkıyorsun be oğulcuğum? Kader öyle yazmış! Kader öyle yazmış, ondan dolayı mı beni ayıplamaya kalkıyorsun?"

Allah'ın takdiri bu! Yeryüzü insan nesliyle şereflenecek. O neslin içinden Muhammed-i Mustafâ gelecek!..

Evvelü mâ halakallahu nûru muhammed. Sallallahu aleyhi ve sellem. "İlk yarattığı Muhammed-i Mustafâ'nın nuru." Bîsetinde muahhar, hâtemü'l-enbiyâ ama hılkatinde mukaddem, yaradılışı evvel. Hz. Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yaradılışı mukaddem, gelişi sonradan.

Âdet budur, en sonra gelir bezm-i ekâbir.

Âdet de böyledir zaten, meclise en büyükler en sonra gelir. En sonra gelir! Hâtemu'l-enbiyâ olmasından ne gam, nuru evvel yaratıldı.

Ne demek nuru evvel yaratıldı?

Evvelü mâ halakallahu nûru muhammed. Peygamber Efendimiz rivayet eylemiş, nûrî buyuruyor. "Evvela benim nurumu yaratmış Allah."

Ne demek?

Rabbü'l-âlemîn murad eylemiş, bilinmek istemiş, kullar kendisini bilsin istemiş, hem de zorlansın, çeşitli tehlikelerin arasından uğraşsın da bulsun istemiş.

Yoksa ona hiç âsi olmadan ibadet eden mahlukâtı yok mu?

Sayısız mahlukâtı var. Melekleri var; hiç Allah'a âsi olmazlar, ne emredildiyse onu yaparlar. Nefis yok, nefis diye bir şey verilmemiş kendilerine. Bize nefsi veren de Allah celle celâlühû. Şeytanı bizim karşımıza hasım diken de Allah celle celâlühû...

İnne'ş-şeytâne le-küm adüvvün fe't-tehizûhü adüvvâ. "Şeytan sizin düşmanınızdır, ben onu size düşman yarattım." Fe't-tehizûhü adüvvâ. "Siz de onun düşman olduğunu bilin, aklınızı başınıza toplayın." diye bize tekrar ihtar eden, ihbar eden de Allahu Teâlâ hazretleri.

Neden?

Kul zorlansın, çırpınsın, çabalasın, Rabbü'l-âlemîn'i alnının teriyle bulsun da Allahu Teâlâ hazretleri o zaman seviyor. Teklif, mükellefiyet, böyle çeşitli ihtimallerin içinden nefsi bir tarafa çeker; gel bu tarafa, burada çalgı, eğlence, keyif, içki var; mehtap, kaymak, bal, börek çörek var; bu tarafta da Allah'ın rızası var. Ben Allah'ın rızasını isterim dediği zaman seviyor Allah!.. Fedakârlık ettiği zaman seviyor. Allah yoluna, Allah'ın yolunu tercih ettiği zaman seviyor. Bir insan önüne iki tane ihtimal çıktığı zaman Allah'ın rızası tarafını seçebiliyorsa Allah'ın sevdiği kuldur. İmân-ı kâmil kuldur.

İşte o öyle olsun diye sahneyi böyle yaratmış. Muhammed-i Mustafâ'sı gelsin diye Âdem atamızı cennetten çıkartmış. Yeryüzüne insan neslini yaymış. Ama insan neslini rahmetinden, lütfundan, kereminden habersiz, habercisiz bırakmamış; ihtarsız, ihbarsız bırakmamış peygamber göndermiş. İlk insan ilk peygamber. İnsanoğlunun ebü'l-beşer, babası, Âdem atamız.

Peygamberlerin evveli Âdem atamız. Ona peygamberlik vermiş, ona varlığını bildirmiş. Onu, varlığını bildirsin diye kendisine peygamber kılmış. Ondan sonra adını bildiğimiz bilmediğimiz nice peygamberler gelmiş, geçmiş.

Hepsi neden?

Allah'ın rahmetinden, Allah'ın kullarına şefkatinden.

Allahu Teâlâ hazretleri cenneti yarattığı zaman, hadîs-i şerîfte bildirildiğine göre, ulu meleği Cebrail aleyhisselam'a buyurmuş ki;

"Yâ Cebrail! Cennet diye bir yurt yarattım, bir yer yarattım, git gör."

Cebrail aleyhisselam cenneti gitmiş görmüş. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, akla hayale sığmayan, tarifsiz, şahane, müstesna lütuflar, nimetler, güzellikler, şahaneler şahanesi, kelimelerin izahtan âciz kalacağı şahane cennet... Cebrail aleyhisselam gelmiş.

"Gördün mü cennetimi yâ Cebrail?"

"Gördüm yâ Rabbi! Bu cennetin varlığını kim duyarsa, ne yapar yapar buraya gelir, koşar gelir. Bunun adını duyan, bunun şöhretini duyan, bunun varlığından haberdar olan, ne yapar yapar kapağı cennete atar, koşar gelir buraya."

Bunun üzerine Rabbü'l-âlemîn cennetin etrafını mekârih ile ihâta eyletmiş.

Mekârih ne demek?

Nefse ağır gelen, zor gelen, meşakkatli gelen ama aslında güzel olan şeyler. Nefsin hoşuna gitmiyor.

Geceleyin kalkıp namaz kılmayı sever misin?

Severim ama hocam çok zor. Yorgun yatıyoruz zaten, gece geç vakit yatıyoruz, sabah namazına zor kalkıyoruz. Üç defa geliyorlar başıma; kalk yahu, ezan vakti geldi, şimdi bak kalkmazsan yüzüne su dökeceğim... Üstümden yorganı çekiyorlar filan, zar zor uyanıyorum.

Kalkamıyor, neden?

Zor geliyor nefsine. Uykuyu bırakıp şey yapmak zor geliyor.

Yaz gününde oruç tutmayı sever misin?

14-16 saat gündüz, cayır cayır, 41 derece sıcak, karpuzlar karşıda yiyemiyorsun, buzlu limonatalar şarıl şarıl vitrinlerde dolaşıyor, içemiyorsun, dermanın kalmıyor.

Oruç tutmayı sever misin?

Severim ama, işte memurum da, yorgunum da, işte tutamıyorum da, bilmem ne de filan.. bin bir türlü bahane. Çalışıyorum, ağır iş görüyorum da tutamıyorum.

Huffetü'l-cenneti bi'l-mekârih. "Cennetin etrafını nefse zor gelecek, meşakkatli olan, ağır gelecek şeylerle çevirmiş."

Allah yolunda cihad eder misin? Yaralanmaya var mısın? Canını hak yola kurban etmeye var mısın?

Birisi erkekçe söylemiş, demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Ben korkak bir insanım, sana bey'at edeceğim, elini tutacağım ama bana cihadı emretme, korkak bir insanım ben. Bir de, deveciklerim az, ailem kalabalık, zar zor geçiniyorum, bir de benden zekât vermeyi isteme. Onun dışında her şeyimle sana tâbi olurum, uzat elini sana beyat edeyim." Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

"Cihad olmazsa, zekât olmazsa nasıl Müslümanlık olur? Cihad olmazsa, zekât olmazsa nasıl Müslümanlık olur? Cihad olmazsa, zekât olmazsa nasıl Müslümanlık olur?"

Öyle Müslümanlık olur mu, canı feda etmek lazım.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisine bey'at edene; "Ne üzerine bey'at ediyorsun? Öl desem öl dediğim yerde ölür müsün?" diye sorardı. Bazılarına sormuş. Ölürüm diyemezse müslüman olmaz.

O Resûlü Kibriyâ'nın zamanına yetişecek, cemalini görecek, elini tutacak da canının kaygısını çekecek insan!.. Bin tane can feda olsun diyemezse, fidâke ebî ve ümmî, cü'iltü fidâke yâ resûlallahi diyemezse öyle Müslümanlık mı olur?

Verebilir misin canını? Şimdi verebilir misin?

Vallahi hocam enjeksiyon yapılmasından bile korkuyorum, çiçek aşısı bile cırt cırt üç defa bu tarafa bu tarafa çizgi yapılıyor, onu bile arkadaşlarıma yaparken ben baktım mı bir fenalık geçiriyorum, kolonya koklatıyorlar, aklım ondan sonra başıma geliyor; bana böyle ağır şeyleri teklif etme.

Teklif etme ama hayırlar nasıl fetholacak, şerler nasıl def olacak, düşmanlar nasıl alt olacak, mazlumlar nasıl kurtulacak?

Cihad da lazım, para da lazım, yorgunluk da lazım, ibadet de lazım, uykusuzluk da lazım, zahmet de lazım!

Cennet kolay mı kazanılır?

Huffetü'l-cenneti bi'l-mekârih. Allah, etrafına böyle nefse hoş gelmeyecek şeylerle çevirmiş;

"Git yâ Cebrail, bir daha bak bakalım cennete." [demiş.]

Cennetin içi güzel ama etrafı nefse hoş gelmeyen şeylerle dolu. Nefse hoş gelmeyen şeylerle etrafı çevrilmiş. Cennete gitmek için onları yapıp da öyle gideceksin. Onları geçip de öyle varacaksın cennete. Gelmiş;

"Nasıl buldun?"

"Yâ Rabbi! Bu nefse hoş gelmeyen şeyler var ya, bunlar yüzünden korkarım ki insanların hiçbirisi buraya gelemez; bunlardan çekinir, bu fedakârlıkları yapamaz, cennete giremez."

"Öbür taraftan, cehennemi yarattım, git bir gör."

Cehennemi gitmiş görmüş; korkunç azaplar, etrafa kükrüyor alevleri, müthiş, facia, dehşetli bir manzara. Dönmüş gelmiş;

"Nasıl buldun?"

"Yâ Rabbi! Bu cehennemin adını duyan, bu cehennemi duymamak için tir tir titrer, bu cehenneme girmemek için her türlü tedbiri alır girmez cehenneme. Ölse girmez. Günahlara yanaşmaz. Cehennemin korkusundan titrer, hiç günaha, harama yanaşmaz, cehenneme düşmez. Çünkü bu korkunç şeyin nâmı bir yayıldı mı kimse o tarafa uğramaz."

Filanca yerde terör var, filanca karayolunda saat altıdan sonra eşkiyâ aşağı iniyor, geçen kamyonları, arabaları soyuyor.

Geçer misin oradan?

Yoo, nemelâzım, işim mi yok, eşkıyayla uğraşmak... Yarın gidiveririm, başka yoldan gidiveririm, dolanırım. "Köpekle dalaşmaktan çalıyı dolanırım daha iyi." der insan.

Onun üzerine Allahu Teâlâ hazretleri cehennemin etrafını da nefse tatlı ve hoş gelecek şeylerle çevirmiş . Keyifler, çalgılar, zevkler, çengiler, oyunlar, lezzetler, keyifler... Ooh oh diyecek şeyler. Gelmiş tekrar bakmış. Rabbü'l-âlemîn sormuş ki;

"Nasıl buldun?"

"Yâ Rabbi! Etrafı öyle nefse tatlı gelecek cazibeli şeylerle çevrilmiş ki herkes onu yapmaya gelir, oradan pat cehenneme düşer."

Rabbü'l-âlemîn cennet yaratmış, mü'min kulları için; cehennem yaratmış, Azîzün züntikâm olduğu için, kâfirlerden intikam alma yeri olarak, ceza ve ikap yurdu olarak... Ama bunların hepsini bildirmiş; bunların hepsini peygamberler göndererek bildirmiş.

Peygamberler göndererek bildirmiş de Hz. Âdem, Nuh aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam, nice nice Kur'ân-ı Kerîm'de ismi zikredilen, zikredilmeyen peygamberler gelmiş ama bir taraftan da bir peygamberin nâmı aynı zamanda yürümüş. Bir âhir zaman peygamberi olacak, habîbullah, resûl-i ekrem, en şerefli, en asil peygamber diye namı [yürümüş.]

E nasıl olur bu? Önceden bildirilir mi, önceden bilinir mi?

Sen bir filmi önceden bir defa görmüş olsan sonunu bilir misin bilmez misin?

Bilir. Daha önce görmüştüm bu filmi, bunun sonu böyle bitecek. Bu adam bunu öldürecek, bu bunu alacak, bu bunu verecek, bu hapisten kurtulacak, şöyle bitecek diye bilir.

E sen kendin bir şeyi kendin yazıyorsan, bir romanı, hikayeyi, sonunu nasıl bitireceğini sen zihninden tasarlayamazsın mısın?

Tasarlarsın.

Yahu bu kâinatın sahibi Allahu Teâlâ hazretleri, alîmün habîr, her şeyi bilen, her şeyi yaratan. Her şeyi bilen Allah evvelini de âhirini de biliyor, olacağı da olmayacağı da biliyor, zamanı da mekânı da yaratmış, Rabbü'l-âlemîn her şeyi yaratmış... Onun için âhir zamanda bir âhir zaman peygamberi gelecek.

Gelecek mi?

Gelecek.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şu içinde yaşadığımız "İstanbul muhakkak fetholunacaktır." dedi mi demedi mi? Le-tüftehanne'l-konstantıniyetü... buyurdu mu buyurmadı mı?

Buyurdu.

Fetholundu mu olunmadı mı?

Olundu.

Nasıl bildi?

E Rabbü'l-âlemîn ona bildirdi. Rabbü'l-âlemîn biliyor, Rabbü'l-âlemîn ona bildirince o da biliyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mübarek sahabesi işkence çekerken, azap görürken, azınlıktayken, Kureyş'in müşrikleri, azılı eşrafı, köleleriyle, paralarıyla, develeriyle âciz, zavallı azınlık müslümanlara baskı yaparken, işkence yaparken, bazılarını şehit ederken Peygamber Efendimiz ne dedi?

Bu işkencelerin hepsi bitecek, Allah bu dini hakim kılacak, bu din okyanuslardan öbür taraflara gidecek dedi mi?

Dedi.

Allah bildirince istikbal bilinir. Allah bilir, bildirdiği kullarına da bildirince onlar da söylerler.

Muhterem kardeşlerim!

Musa aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, daha başka adını, namını bilmediğimiz peygamberler Peygamber Efendimiz'den yüzlerce asırlar önceden o Peygamber-i zîşân gelecek diye bildirdiler. Eğer bildirmeseler bu zamanın münkir insanları derler ki;

Ne mâlum, çıkmış kabiliyetli bir insan, zeki bir insanmış... Öyle diyorlar, başka bir şey diyemiyorlar. Muhammedü'l Emin, eminliğinden başka bir rivayet gelmemiş. Başarılı bir insan. Dünya nüfusunun beş kişiden bir tanesi, bir milyar taraftarı olan bir din getirmiş ortaya... Tamam diyorlar, zeki diyorlar, bilmem ne diyorlar, methediyorlar ama kalplerinde nur yok, kapkara kalpleri. Allah'ın peygamberi diyemiyorlar!

Yahu Allah yardım etmezse olur mu?

Allah'ın peygamberi diyemiyorlar.

Başka türlü izah ederlerdi ama Allah önceden de bildirmiş.

Ve iz kâle îsebnü meryeme yâ benî isrâîle. Hani o günleri hatırla ki ey resûlüm, ey okuyan, ey Kur'an dinleyen kişi! "Hani o günler ki Meryem hatunun oğlu İsa aleyhisselam kavmine ne demişti?"

Yâ benî isrâîle. "Ey İsrailoğulları!" Daha ortada Peygamber Efendimiz yok. Daha altı asır evvel.

Daha Peygamber Efendimiz yok ortada, İsa aleyhisselam ne demişti?

Yâ benî isrâîle. "Ey İsrailoğulları!" İnnî resûlullâhi ileyküm. "Ben sıradan bir insan değilim, ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim." Ben peygamberim, ben müstesna bir insanım, Allah'ın vazifelendirdiği bir insanım, Allah'ın size gönderdiği bir elçiyim ben, resûlüm ben.

İnnî resûlullâhi ileyküm musaddikan limâ beyne yedeyye mine't-tevrâti. "Benden önce Musa aleyhisselam'ın Tur Dağı'nda aldığı vahiyleri, daha başka vahiyleri ihtiva eden Tevrat kitabındaki hakikatler, onlar da ilahi hakikatlerdir, onları tasdik ediciyim."

Onlar ilahîdir, onlar peygamberlere gelmiş hakikatlerdir. Onları tasdik ediciyim, korkmayın, çekinmeyin, siz benî İsrailsiniz; ben Musa aleyhisselam'a gönderilmiş olan hakikatlerin münkiri değilim, onlardan sizi koparmak istemiyorum, onları tasdik ediciyim ama yeni bir peygamberim. Yeni bir peygamberim, onları tasdik ediciyim, çekinmeyin, ben sizdenim, sizin tarafınızdanım ama;

Ve mübeşşiren bi-rasûlin ye'tî min ba'dî. "Bir vazifem daha var, benden sonra gelecek olan bir habibullahın müjdecisiyim ben!" Bir peygamber gelecek, onu bildirmekle vazifeliyim!..

"Tevrat'ı tasdik ediciyim." Ve mübeşşiren bi-rasûlin ye'tî min ba'di's-m-hû ahmed. "Adı da Ahmed olacak!.."

Adı Ahmed olacak olan bir habibullah, bir ekrem-i rusül, seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, seyyidi'l-mürselîn bir Muhammed-i Mustafâ gelecek. Onu da müjdelemekle vazifeliyim." diyor. Hz. İsa diyor!

Demin Yahya Hoca kardeşimiz ne güzel söylüyor; Falanca alim kitabında Tevrat ve İncil bu kadar bozulmuş olmasına rağmen, onun içinde peygamberimizle ilgili 114 tane yani Kur'an sûreleri adedince, o kadar delil var diyor. Bize de üniversitede okurken hocalarımız, profesörlerimiz getirdiler İncil'i, Tevrat'ı, ben elimi değdirmekten çekindim, hani Kur'an'ımız var bizim elhamdülillah, ama sayfalarını açtılar gösterdiler; bak burada ne diyor, bak burada ne diyor, bak burada ne diyor…

Bir peygamberi müjdeliyor. Bir peygamber gelecek diye Hz. İsa müjdeliyor.

İncil ne demekmiş?

Sonradan müslüman olmuş olan çok alim bir papaz diyor ki;

"İncil zaten müjde demektir." Kelime mânası müjde demektir diyor.

Neyin müjdesi?

Hz. İsa her gezdiği yerde, her vaazında benden sonra bir mübarek peygamber gelecek diye onu müjdelerdi. İncil odur işte diyor. Yani Peygamber Efendimiz'in geleceğinin müjdelerinden meydana gelmiş bir kitap. İsmi de Ahmed olacak. İsmini de veriyor.

Daha ne terüddüt edecek, [terüddüt edecek] bir şey mi kalıyor?

Selmân-ı Fârisî radıyallahu teâlâ anh hazretleri İran'dan yetişmedi mi?

İran'dan yetişti.

Anası babası dihkandı, bir köyün ağasıydı, ateşe tapmıyorlar mıydı?

Ateşe tapıyorlardı. Allah ona hidayet ihsan eyledi, o ateşe tapmadı. O zaman devr-i Muhammedî daha gelmemiş, Muhammed-i Mustafâ'nın güneşi daha doğmamış, daha henüz ondan evvelki devre. Bir papazın yanına gitti, onun sözlerini doğru gördü, o dine girdi. Yani o devir için hak din olan dine girdi. Selmân-ı Fârisî ateşe tapmadı, Allah'ın hak dinine girdi.

Sonra o [papaz] öleceği zaman;

"Sen öleceksin, ben şimdi hak dine girdim. Ben seni iyi bir alimsin diye yanına geldim, hizmetinde bulundum. Şimdi sen ayrılıyorsun, âhirete göçüyorsun. Bana ne tavsiye edersin?"

"Falanca şehirde bir başka, benim itimat ettiğim, takvâ ehli bir alim vardır. Onun yanına git. Ona inanıyorum, ona güveniyorum. Onun yanına git."

Selmân-ı Fârisî onun yanına gitmedi mi? O ölünce ötekisinin yanına gitmedi mi? O ölünce ötekisinin yanına gitmedi mi? Bursa'nın karşısında iki tane tepe olan, Çağlayan Köyü'nün karşısında orada bir papazın hizmetinde bulunmadı mı? Antakya'da bulunmadı mı?

Evet, tarih kitapları "bulundu, bulundu.." [diyor,] hep tasdik ediyor.

Sonra en son üstadı ona ne dedi?

Sen ölüyorsun, ben ne yapayım? Hep tutunduğum, eteğine tutunduğum hocalar, din adamları vefat ediyor, ben şimdi ne yapayım?

Âhir zaman peygamberinin gelmesi yakındır, Hicaz taraflarından çıkacağı kitaplarımızda yazılıdır. Fırsat bulursan o tarafa git demediler mi Selmân-ı Fârisî hazretlerine?

Dediler. Daha peygamberimiz yok ortada.

Selmân-ı Fârisî'ye o zamanın papazları böyle demediler mi?

Böyle dediler. Tarih kitapları böyle yazıyor.

O zamanın yahudileri Araplarla kavga ettikleri zaman, kızdıkları zaman; bizim, İbrahim aleyhisselam'ın soyundan, içimizden bir peygamber çıkacak, o zaman biz sizin putlarınızın hepsini kıracağız, sizi de keseceğiz, sizi de emrimize alacağız diye bir peygamber beklemiyorlar mıydı?

Bekliyorlardı.

Hatta İsa aleyhisselam'a ben Allah'ın peygamberiyim dediği zaman kendisi, sen o hani o peygamber misin, o Allah'ın çok methettiği âhir zaman peygamberi misin diye sormamışlar mıydı?

Sordukları zaman; hayır, ben o değilim, o benden sonra gelecek dememiş miydi?

Öyle demişti.

Dünyadaki bütün din kitaplarında bu bilgiler var. Hindistan'ın adını bilmediğim kitaplarında bu bilgiler var. İran'ın adını bilmediğim kitaplarında bu bilgiler var. Bu şerefli zât-ı muhteremin geleceğini Allah ümmetlere önceden bildirmiş. Bu hakikatler Kur'ân-ı Kerîm ile de sabit, o tarih kitaplarında da var.

Alimin birisi Hindistan'ın eski dinlerinden birisinin kitabından fotokopi almış, [o kitapta] diyor ki;

"Filanca diyarda bir peygamber çıkacak. Bu peygamber savaş yapacak."

O zamanın insanına garip geliyor. Yani hem peygamber olsun, hem halim selim, merhametli olsun, hem de savaş yapsın.

"Savaş yapacak. Savaş yapan bir peygamber çıkacak. Kavmi onu doğduğu yurttan çıkartacaklar, başka şehre hicret edecek, şöyle olacak..." diye Peygamber Efendimiz'in vasfını bildiriyor.

Bütün eski, yeni din alimleri, hıristiyanlardan, yahudilerden, hintlilerden, japonlardan dini inceleyen insanlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e evet, o beklenen âhir zaman peygamberidir diye iman ettiler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medîne-i Münevvere'ye vardı. Gün gibi aşikâr.

Muhterem kardeşlerim!

Şöyle şu elle tutulacak gibi bir hadise bu. Medîne-i Münevvere'ye vardı. [Medine ahalisi;]

"Peygamber denilen birisi gelmiş, gidelim bir bakalım." [dediler.]

Gittiler baktılar. Bakan şahıs diyor ki;

Fe-izâ vechühû leyse bi-vechi kezzâb. "Yüzüne bir baktım ki yalan söyleyecek insan yüzü değil ki." Nur mübarek! Nur... Yalan söyleyecek bir insan yüzü değil.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, yahudilerin havrasına gitti. Yanında sahabesinden birkaç kişi, yahudilerin havrasına gitti, içeriye girdi, dedi ki;

"Ey yahudi alimleri, ey hahamlar, ey ahbâr-ı yehûd! Sizin Tevrat'ınızda şu âyet yok mu, şu âyet yok mu, şu âyet yok mu, şu âyet yok mu?" diye Tevrat'ın [âyetlerini] okudu onlara; kendisini bildiren, kendisini müjdeleyen, kendisine tâbi olmayı emreden âyetlerini Tevrat'tan okudu. Ses yok. Hiç ses çıkartmadılar. Havranın içinde hahamlar hiç ses çıkartmadılar. Durdular. Efendimiz onlara tebliğ etmiş olmak için gitmişti.

Sahabesiyle havradan çıktı, haydi gidelim [dedi.] Döndüler, giderken o iki cihan güneşi, arkasından Abdullah b. Selâm isimli yahudi alimi koştu geldi, dedi ki;

"Yâ Resûlallah! Yâ Resûlallah! Senin söylediklerinin hepsi doğrudur! Evet, o âyetler o Tevrat'ta var ama bu bizimkiler kıskançlıklarından, hasetlerinden, menfaatleri bozulacağı için evet diyemediler. Ben diyorum, evet var." dedi. İmana geldi o.

Riyazü's-salîhin'de var. Okuyun bu hadis kitaplarını. Bunlar sıhhatli kitaplar, ana kaynaklar. Yahudi alimlerinden birisi ötekisine dedi ki;

"Şu peygamberim diyen insanın yanına bir gidelim. Bir gidelim, soru soralım şuna, yoklayalım şunu." Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gittiler, dediler ki;

"Musa aleyhisselam'a indirilen dokuz emir neydi? Dokuz tanesi neydi, dokuz emir neydi?" diye soruyu böyle sordular. Peygamber Efendimiz de dedi ki;

"Zina etmemek, hırsızlık yapmamak, adam öldürmemek... bu dokuz emri, dokuz tanesini saydı. Dokuz tanesi tamam. Bir de dedi, sizin sakladığınız, dokuz tane diyorsunuz, dokuz tane değil onlar, on tane! Onuncusu da cumartesi gününe hürmet edip, cumartesi gününe Allah hürmet edin diye size emretmiş, o hürmete riayetsizlik yapmamak, bir de onuncusu cumartesi gününü çiğnememek." dedi.

O iki yahudi Peygamber Efendimiz'in ellerine sarıldılar, bir!.. Şap diye ellerini öptüler, [iki]...

El öpmek var mı İslâm'da?

Demek ki varmış.

Ellerini öptüler. Duramadılar, bir de ayaklarını öptüler. Bir de mübarek ayaklarını öptüler Peygamber Efendimiz'in o iki yahudi. Hem ellerini öptüler hem de ayaklarını öptüler;

"Şehadet ederiz ki sen Allah'ın Resûlüsün" dediler. Öyle bir peygamber... Bizim Peygamber-i zîşânımız öyle bir peygamber!

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bir insanın dürüstlüğünü anlamak, anlatmak için düşmanlarının ifadelerine bakacaksınız. Dostları metheder, dostları kusur görmez. Dost gözü kusur görmez. Düşman ayıpları ortaya atar, aleyhinde konuşur. İşte bunlar rakiplerin sözleri. İşte bunlar hasımların sözleri. İşte bunlar daha Peygamber Efendimiz dünyaya teşrif eylemeden önce yazılmış kitapların satırları bu sözler. Yani o kitaplar, daha önceden, Peygamber Efendimiz'den önce yazılmış. Bu oyun olamaz, düzmece olamaz, uydurmaca olamaz diye herkesin kabul etmek zorunda kalacağı deliller bunlar.

Lut Gölü'nün kenarındaki mağaralarda, çok eski mağaralar buldular yahudiler, orada eskiden yazılmış Tevrat ruloları buldular. Kumran harabelerinde, mağaralarında rulolar buldular. Ruloların bir kısmını Amerika'ya kaçırdılar, bir kısmını Vatikan'a kaçırdılar, bir kısmı Ürdün devletinin elinde kaldı. Bu kitaplarda, bu rulolarda, bu yazılarda Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinde bildirilen hakikatler aynen var. Çünkü o zaman sahtekârlar İncil'den, Tevrat'tan müslümanların lehine olan âyetleri çıkaramamışlardı. Öyle bir şey bahis konusu değildi, yazılar orada aynen var. Ama müzelerde okutmuyorlar, anlatmıyorlar. Tek tük alimler yazı yazıyor.

Peygamber Efendimiz'in peygamberliğine kendisinden asırlar önce yazılmış kitaplar şahit, kendinden önce gelmiş ümmetler şahit, kendinden önce gelmiş peygamberler şahit, kendisinin ahlâkı şahit, kendisinin asaleti şahit, kendisinin icraatı şahit, kendisinin başarısı, zaferleri şahit. Öyle bir peygamberin ümmetiyiz, elhamdülillah...

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, "Ben İbrahim aleyhisselam'ın duasıyım." diyor. [İbrahim aleyhisselam] Hicaz kavmi için elini açmış dua etmiş.

İbrahim aleyhisselam çok sevdiği oğlunu [ekin bitmez taşlık bir vadiye bırakmış.] Yıllar yılı bir evladım olsun diye beklemiş beklemiş, onun için ikinci bir defa evlenmiş. Bir erkek evlâdı olmuş, bu kadar erkek evlâdı düşkünü olan bir insan, oğlunu götürüp de ekin bitmez taşlık bir vadiye bırakır mı anasıyla?

Bırakır mı!?

Bırakmaz.

İsmail aleyhisselam küçücük bir bebekken annesiyle beraber İbrahim aleyhisselam onları getirdi şimdiki Mescid-i Harâm'ın olduğu yere, Safâ'nın, Merve'nin, zemzemin, Kâbe'nin, Mescid-i Harâm'ın olduğu yere bıraktı. Ondan sonra elini açtı, dedi ki;

Rabbenâ innî eskentü min zürriyetî bi-vâdin ğayri zî-zer'in. "Yâ Rabbi! Ben zürriyetimden, evladımdan bir kısmını ekin bitmez bir vadiye bıraktım." İşte buraya bıraktım. Bunları rızıklandır, nimetlendir, meyveler, sebzeler, çeşit çeşit [rızıklar ver.]

Ekin bitmez bir vadi, taşlık. Biliyorsunuz, Mekke'nin etrafına baktığınız zaman, toprak yok, çatır çatır her tarafı volkanik kaya. Oraya bıraktı. Ekin bitmez.

Eskentü min zürriyetî. "Zürriyetimden bir kısmını..." Ötekiler başka yerde. Bunları aldı getirdi buraya, anasını, oğlunu buraya bıraktı.

Nereye bıraktı?

Ekin bitmez bir vadiye bıraktı.

Sonra boynu bükük, kalbi üzgün yürüyüp gitti. Arkasından Hacer validemiz diyor ki;

"Yâ İbrahim! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun? Burada su yok, yiyecek yok, insan yok, ev yok, bir şey yok, yani ekin bitmez bir vadi. Bunu Allah'ın emriyle mi yapıyorsun?"

"Evet, Allah'ın emri olduğu için yapıyorum." dedi.

İnsan yıllar yılı beklediği evladını, sevdiği hanımını ekin bitmez bir vadiye bırakabilir mi?

Hayvanını bırakabilir mi, kuzusunu bırakabilir mi?

Bırakamaz.

Neden?

Oradan, o İsmail aleyhisselam'ın neslinden Muhammed-i Mustafâ gelecek! Ondan [bıraktı,] çare yok.

Halîlullah... Allah ne emrettiyse onu yapmaya hazır. Evladını kes deseler [kesecek.] Rüyada kes diye emrolunmuş, kesmeye hazırlandı. Kesme [vakti gelince],

Kad saddakte'r-rü'yâ. "Sıdkını, sadâkatini ispat ettin, [oğlunu] kesme, onun yerine şu koçu kes." diye Allah onun beğendi, imtihanı başardı.

Oraya onu yerleştirdi. O zürriyetini oraya yerleştirdiği zaman da;

Verzukhüm mine's-semerâti. "Bunlara çeşit çeşit nimetler ver, çeşit çeşit meyvelerle ikram et bunlara, insanlar bunlara teveccüh etsinler gelsinler." diye dua etti. Peygamber Efendimiz diyor ki;

Ben kimim biliyor musunuz?

"Ben dedem İbrahim aleyhisselam'ın duasıyım, işte dua ettiği insan benim."

Peygamber Efendimiz, İbrahim aleyhisselam'ın duası.

Daha nice nice şeyler var söylenecek de... Söz benim sözüm olmasın diye bir iki hadîs-i şerîf de okuyuvereyim.

Muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Ene seyyidü'l-mürselîn izâ bu'isû. "Ba'sü ba'de'l-mevt'ten sonra ben peygamberlerin serveriyim, seyyidiyim, efendisiyim."

Ba's olundukları zaman peygamberler var, yaşlıları var, gençleri var, Hz. Âdem atamız var, ak sakallı, İbrahim aleyhisselam var... Hepsi Peygamber Efendimiz'in zaten sevdiği, hürmet ettiği kimseler ama Peygamber Efendimiz, makâm-ı mahmûd'un sahibi o. Ba's olundukları zaman efendi o, bir.

Ve sâbikühüm izâ veradû. "Cennete girip de havz-ı kevserin başına doğru gidecekleri zaman, o gidiş esnasında en evvel gideni olacağım." Hepsinin başında olacağım, en evvel gideni olacağım.

Ve mübeşşiruhüm izâ üblisû. "Hepsinin me'yus olduğu, kendisinin korku içine düştüğü, acep Rabbü'l-âlemîn nasıl muamele eder diye çekindiği zamanda hepsine müjdeyi verecek olan benim."

Herkes kendi [derdine düşmüşken,] bütün insanlar peygamberleri dolaşacaklar, şu mahşer gününde aman diyecekler, hepsini dolaşacaklar, herkesin, hepsinin bir sıkıntısı, bir üzüntüsü, bir derdi, bir telaşı, bir korkusu, bir çekindiği nokta olacak... Peygamber Efendimiz müjdeci, mübeşşiri.

Ve imâmühüm izâ secedû. "Saf bağlayıp namaz kıldıkları, secde ettikleri zaman imamı, imamları Peygamber Efendimiz..." Yaşça küçük, en son gelmiş ama Peygamber Efendimiz imamları.

Ve akrabühüm meclisen ize'c-teme'û. "Rabbü'l-âlemîn'in huzûr-u izzetinde toplandıkları zaman Rabbü'l-âlemîn'e en yakın olanları Peygamber Efendimiz."

Hepsi Allah'ın sevgili kulu, hepsi Allah'ın peygamberi ama Allah'a en yakın olanı Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ...

Allah şefaatine cümlemizi nâil eylesin.

Etekellemü fe-yüsaddikunî. "Ben konuşacağım, Rabbü'l-âlemîn beni tasdik edecek." Ben konuşacağım, âlemlerin rabbi, "Evet, doğru, öyledir, tamam." diye beni tasdik edecek.

"Beni tasdik edici." Ve eşfe'u fe-yüşeffi'unî. "Ben de şefaat dileyeceğim, ümmetime şefaat dileyeceğim, yâ Rabbi affet bunları diyeceğim; şefaatimi Allah kabul edecek."

Böyle bir peygamberin ümmetiyiz…

Ve es'elü fe-yu'tînî. "Ben Rabbü'l-âlemîn'den isteyeceğim, Allah ne istersem verecek."

Ved-Dûhâ sûresinin sonundan Kur'ân-ı Kerîm'in sonuna kadar okunurken herkes ne diyor?

Allahu ekber Allahu ekber, lâ ilâhe illallahu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillâhi'l-hamd.

Niye diyorlar?

Ved-Dûhâ ve'l-leyli izâ secâ mâ veddeake rabbüke vemâ kalâ. "Duhâya andolsun ve geceye andolsun; Rabbin seni terk etmedi, sana darılmış değil! O müşriklerin itftiralarına, yalanlarına dolanlarına üzülme! Rabbin seni terketmiş değil! Rabbin seni seviyor, sen Rabbü'l-âlemînin habibisin! Hiç endişe etme!"

Vele sevfe yu'tîke rabbüke feterdâ.

Ved-Dûhâ, ve'l-leyli izâ secâ, mâ veddeake rabbüke vemâ kalâ.

Velel'âhiretü hayrün leke minel'ûlâ.

"Âhiret senin için bu dünya hayatından daha hayırlıdır!"

Bu dünya hayatı imtihan yeri olduğundan sen aç kalırsın, hava sıcak olur. Ümmetinden bazı insanlara işkence ederler. Haberi sana gelir. Üzülürsün. Telaşlanırsın…

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem karşıdan gelirken sarı bir bulut görse sapsarı kesilirdi. Acaba benim ümmetime de âd kavmine, Semûd kavmine gelecek bir azap mı geliyor, diye ümmeti için telaşa düşerdi.

Lekad câeküm resûlün min enfüsiküm azîzün aleyhimâ anittüm harîsün aleyküm.

Ümmetine harîs!

Bi'l-mü'minîne raûfu'r-rahîm. "Re'fetli, merhametli, şefkatli bir Peygamber!"

Hep onların iyiliğini istiyor:

"Dünya hayatı sıkıntılı ama âhiret senin için hayırlıdır."

Ve le sevfe yu'tîke rabbüke feterdâ. "Rabbin sana o zaman ne istersen verecek de verecek! Verecek verecek verecek, sen hoşnut ve razı oluncaya kadar! Kalbin hoş oluncaya kadar verecek verecek verecek!"

"Ey Raûf u Rahîm olan Muhammed-i Mustafâ! Korkma, âhiret senin için daha hayırlı! Senin gönlün hoş oluncaya kadar Rabbin sana ikram edecek, ikram edecek, ikram edecek; istediğini verecek, verecek!.." deyince bu âyet-i kerîmeyi duyan sahâbe-i kirâm ne yaptılar?

Allahu ekber dediler. Allah'ın azametini, kibriyâsını, lütfunun büyüklüğünü düşünüp coştular. Allahu ekber dediler. O zamandan beri Kur'ân-ı Kerîm'in hatmi esnasında Ve'd-Duhâ'dan sonra Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs'a kadar Allahu ekber diye diye gitmek ondandır. O ikramın, müjdenin coşkunluğundandır, o müjdeden dolayıdır. Allahu Teâlâ hazretleri o Habîb-i Edîb'ini öyle sevmiş; öyle ikram etmiş, öyle ikram edecek. Böyle başarı vermiş.

Bir dürriyetim; babası vefat etmiş, küçük yaşta [iken] anası âhirete göçmüş. Asil bir aile, asil mi asil! Allahu Teâlâ hazretleri insan neslini yarattığı zamandan beri hangi aile en asilse o aileye [nurunu geçirmiş]. Ondan sonra insanlar çoğalıp gruplara ayrılmışsa hangi grup daha hayırlıysa o safa, sonra hangi kabileye ayrılmışsa hangi kabile daha hayırlıysa Peygamber Efendimiz'in nuru o kabileye geçmiş. Oradan oraya, oradan oraya, oradan oraya; Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın cemâline aksetmiş Nûr-u Muhammedî, pırıl pırıl!

Yoldan geçerken kadınlar Peygamber Efendimiz'in babasına laf atarlarmış! Peygamber Efendimiz'in babasının cemâlindeki, suretindeki nurdan dolayı kadınlar dayanamaz da laf atarlarmış. Nikâhına talip olurlarmış. "Gel bizi al, bizimle evlen…" derlermiş. O nurun şaşaasından gözleri kamaşırmış.

Ona gelmiş, oradan Muhammed-i Mustafâ dünyaya gelmiş. Hz. İsa'dan 571 sene sonra bir bahar günü, bir Nisan günü, 21 Nisan'da pazarı pazartesiye bağlayan gecede o Muhammed-i Mustafâ dünyayı teşrif etmiş. Ne mutlu!..

Nasıl bir insan?

Tariflere sığmaz bir insan! Tariflere sığmaz derecede cömert, bir kere tariflere sığmaz derecede, tarif edilemeyecek kadar güzel!

Men reâhu bedîheten hâbehû. "Kim onu ilk görürse hürmetinden titrerdi."

Peygamber Efendimiz şanlıydı, mehabetliydi. Gören, saygıdan titremeye başlardı. Kapıdan birisi Peygamber Efendimiz'in meclisine girsin, ona şöyle bir baksın, [titrerdi].

Yahudi kapıdan bakıyor:

Fe izâ vechuhû leyse bi-vechin kezzâb. "Yüzüne baktım, yalancı yüzü değil ki!.."

Yüzünde pırıl pırıl nuraniyet var, yalan söyleyecek bir insan olmadığını o bakışta anlamış.

Men reâhu bedîheten hâbehû.

İlk defa ansızın gören, dönemeci döner dönmez Nur-u Muhammedi ile birden karşılaşıverdi; ne yapar?

Tir tir titremeye başlar, tir tir titrerdi.

Ve men hâletahû ma'rifeten ehabbehû. "Sohbetine devam ederse gül cemaline bakarsa sohbetini dinlerse tanırsa dayanamaz, âşık olurdu; kim görse âşık olurdu."

Ve yekûlü nâitühû. "Onu vasfedecek bir insan ancak şöyle vasfederdi." Lem erâ kablehû ve lâ ba'dehû mislehû. "Asla ondan önce de ondan sonra da onun gibi bir insan görmedim!"

Efendimiz böyle bir insan! Emsali olmayan güzellikte bir insan! İnsanların en güzeli!

Kaşları güzel, gözü güzel, yüzü güzel, huyu güzel, hâli güzel, gücü kuvveti güzel…

Tuttuğu insanı yenerdi. O zamanın pehlivanlarından azılı, kuvvetli, güçlü; demiri sıksa suyunu çıkartacak bir pehlivan önüne geleni yeniyordu. Peygamber Efendimiz; "Bir de beraber güreşelim." dedi. Hâlini gösterecek, güreştiler. Küt, Peygamber Efendimiz yere vurdu!

Peygamber'in pazusunun karşısında kim durabilir? Kaç kilo olursa olsun, ne kadar kuvvetli olursa olsun!..

Adam, "Olmadı!" dedi. Bir daha yaptı. Küt, bir daha vurdu. "Olmadı!" dedi. Bir daha hamle etti, bir daha yere vurdu!

Anladı ki nübüvvetin gücündendir, yanına erişilecek bir güç değil. Öyle güçlüydü.

Harbe gidildiği zaman ilk önde kim giderdi?

Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem giderdi.

İnsanlar harpte bozguna uğradığı zaman en arkada kim durdu?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem! Asla geri dönmedi:

"Ben peygamberim, ben Muhammed-i Mustafâ'yım. Ben Allah'ın Resûlü'yüm. Ben yalancı bir insan değilim…" diye kendisine saldıran düşmanların karşısında bir adım geri gitmedi. Öyle cesaretli, şecaatli, öyle merhametli, öyle güzel bir insan!

Etrafında olan insanları müşrikler şöyle tarif ediyor. Çok gezmiş bir tanesi diyor ki;

"Ben İran sarayına gittim. Bizans sarayına gittim. Mısır'a gittim. Hükümdarları gördüm; ben bu Muhammed-i Mustafâ'nın etrafındaki ashabı gibi adamı olan bir kimse görmedim. Bu Muhammed-i Mustafâ'nın etrafındaki insanlar kadar insanlar kendisine bağlı başka kimse görmedim!"

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'le nasıl konuşurlardı?

Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! "Anam babam sana kurban olsun ey Allah'ın Resûlü!" diye söylerlerdi.

Kendisinin feda olması bir şey değil. İnsanın annesi babası kendisinden kıymetlidir. Annesine babasına bir şey gelse öne atılır, onları korumak için canını feda eder. Annesini babasını [yardımsız] bırakmaz.

Annesine birisi saldırsa ne yapar?

Katil, elinde bıçak var; annesine saldırmış… Bir çocuk ne yapar?

Saldırır, annesi için canını verir. Onun için Peygamber Efendimiz'e; Fidâke ebî ve ümmî, "Anam babam sana feda olsun. Canımın feda olması bir şey değil, anam babam sana feda olsun!" diyorlardı.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

Lâ yu'minu ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve'n-nâsi ecmaîn. "Ey mü'minler! Sizden biriniz beni çok sevmedikçe; o kadar sevecek ki ben onun nazarında babasından da evladından da tüm başka sevilebilecek insanlardan da daha sevgili olmadıkça mü'min olmuş olamaz, gerçek mü'min olamaz!"

Muhterem kardeşlerim!

Sizi üzmek istemem. Hepinizin en âcizi ben kardeşinizim.

Ama en çok Muhammed-i Mustafâ'yı sevecek hâle nasıl geleceğiz?

Parayı seviyoruz. Alkışı seviyoruz. Mevkii seviyoruz. Yazlığı seviyoruz. Plajı seviyoruz. Zevki keyfi her şeyi seviyoruz… Ne sünnet-i seniyyeye sarılıyoruz ne Ümmet-i Muhammed'e hizmete koşuyoruz.

Nasıl olacak bu sevgi? Bir müslüman nasıl Resûlullah için canını verecek hâle gelebilecek? Nasıl olacak da gözü başka bir kimseyi görmeyecek, sadece Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aşkından yanılıp yakılıp uykusu kaçacak hâle gelecek?!..

Gerçek mü'min olmanın şartı Resûlullah'ın sevgisinin insanın kalbini cayır cayır yakması, tutuşması. Bir mü'minin ağzından, burnundan, kulağından dumanların çıkması lazım. "Resûlullah" dediği zaman tüylerinin diken diken olması lazım.

Mübarek, evliyâlar sultanı galiba Emir Sultan; büyük evliyâ. Müritlerine tavsiye etmiş, emretmiş, işaret eylemiş:

"Resûlullah'ın aşkına şevkine muhabbetine dair bir şeyler yazın bakalım."

Süleyman Çelebi rahmetullahi aleyh çıkmış, bir Mevlid manzumesi yazmış ki yedi asır okunuyor!

Nasıl âşık, anlattığı şeyleri nasıl anlatmış, Resûlullah'ın hayatı nasıl içine işlemiş? Nasıl kelamından inciler mercanlar dökülüyor, nasıl anlatıyor?!..

Dedi gördüm ol Habîb'in ânesi

Bir aceb nur kim güneş pervânesi

Berk urup çıktı evinden nâgehân

Göklere dek nur ile doldu cihân

Peygamber Efendimiz'in annesi rivayet ediyor ki;

"Parıldayarak evimden bir nur çıktı ki göklere kadar her taraf pırıl pırıl nur doldu. Güneş onun sanki pervanesi. Sanki güneş kelebek, sanki o da onun etrafında, kandilin etrafında pır pır dönüyor gibi."

Bir aceb nur kim güneş pervânesi

Berk urup çıktı evimden nâgehân

Göklere dek nur ile doldu cihân

Öyle öyle nice âşıkâne beyitlerle anlatmış.

Kâdi İyâz rahmetullahi aleyh, Kitâbu'ş-şifâ' bi-ta'rîfi hukûki'l-Mustafâ [eserinde] Peygamber Efendimiz'in evsafını, ahlâkını; ona itaatin farz olduğunu, ona ümmetliğin nasıl yapılacağını, onun sevgisinin muhabbetinin nasıl kazanılacağını anlatmış. Ciddi alim, büyük alim! Her şeyi senediyle, aslıyla, âyetle güzel güzel anlatmış.

Muhterem kardeşlerim!

Kütüphaneleri incelerken gördüm ki her kütüphanede kaç tane var!.. Demek ki bizden önceki büyüklerimiz; babalarımız, dedelerimiz, Resûlullah'ın aşkını elde etmek için onun hayatını okumuşlar. Sîretini okumuşlar. Onunla ilgili esereleri okumuşlar. Onunla ilgili âyetlerin toplandığı kitapları okumuşlar. Bunları müzakere etmişler. Köy odalarında kış gecelerinde mangalı yakıp ocağı çatıp etrafa toplanmışlar. Açmışlar hadisleri okumuşlar, âyetleri okumuşlar. Kendileri nasıl müslüman olmak gerekiyorsa öyle olmuşlar. Resûlullah'ın aşkını, muhabbetini, şevkini gönüllerine hâsıl etmişler.

Sabahları İmam Bûsirî'nin Kasîde-i Bür'e'sini okuyoruz. Ayaklarına felç gelmiş, mübarek o kasideyi yazmış. bu kasideyi yazdıktan sonra rüyasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gelmiş, mübarek eliyle ayaklarını sıvazlamış. Sabahleyin kalkmış ki felç yok! Felci gitmiş!

Kasîde-i Bür'e, ne demek?

"Hastalıktan berî olma kasidesi."

O kasideyi yazmış. Efendimiz'in hoşuna gitmiş. Ruhlar âleminden, mâneviyat âleminden gece rüyasına girip rüyasında ayağını sıvazlamış. Maddî felci yarın sabah şifayâb olmuş. Geçmiş. Sağlam olarak ayağa kalkmış. Tarih kitapları yazıyor. İmam Bûsirî böyle tanınmış. İmam Bûsirî'nin Kasîde-i Bür'e'si böyle anlatılıyor.

Demek ki bir insanın gönlünde Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in aşkı, muhabbeti yer ederse o kimse cehenneme girmez. Gönlü o sevgiyi tadamamışsa alamamışsa o kabiliyeti yoksa ona erememişse o insan hakiki müslüman olmaz.

Müslüman olmanın anahtarı: Ezanlarda; Eşhedü en lâ ilâhe illallah'ın arkasından, Ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlühû diye minarelerden adı okunan o Resûl-i Kibriyâ'nın; namazlarda Tahiyyat'ın arkasından, Allahu Teâlâ hazretlerine Tahiyyat okunduktan sonra salât u selâm getirilmeden selam verilmeyen o Muhammed-i Mustafâ'nın sevgisini elde etmeye çalışmak lazım!

O sevgi nasıl hâsıl olur, onun esrarı, anahtarı, onun yolu nedir?

Onun yolu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetine ittiba etmektir. Sünnetine uymaktır. Sünnetine göre yaşamaktır. Sünnetini takip etmektir. Sünnetini ihya etmektir.

Muhterem kardeşlerim!

Sünnet-i seniyyesini ihya edene şehit sevapları var. Sünnetini ihya eden, durduğu yerden, ölmeden şehit sevabı kazanıyor. Onun için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatını öğreneceksiniz, hadislerini öğreneceksiniz. Sünnetini ihya edeceksiniz.

"Sakal bırakmışsın yahu, niye traşlı değilsin?"

Efendimiz'in sünneti.

"Sarık sarmışsın yahu, niye şapka giymiyorsun?"

Efendimiz'in sünneti.

"Misvak kullanıyorsun, niye öyle yanında böyle bir odunu gezdiriyorsun?"

Efendimiz'in sünneti…

Her şeyini Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun, emrine uygun yaparsa bir insan felah bulur. Peygamber Efendimiz'in sünnetine ittibâ etmeyen, bid'atlarda koşturan insanın ibadeti bile makbul olmaz. Onun için biz bir tekkeyiz. Bir tarikatın mektebi burası. Bir tekkeyiz ama bizim kitabımız hadis kitabı!

Râmûzü'l-ehâdîs, ne demek?

"Hadisler ummanı, hadisler deryası" demek. Hocamız Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi; "Müritlerim bu hadisleri okusun." diye hadisleri seçmiş, toplamış.

Niye böyle yapmış? Niye böyle aşkullahtan muhabbetullahtan, edebiyattan, şiirlerden vs. tutturmamış da bizim mürşidimiz niye hadîs-i şerîf kitabı yazmış?

Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeüdin Efendimiz padişahların hürmet ettiği insan!

Çünkü yol Peygamber Efendimiz'in yolu da ondan! Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor:

Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fe't-tebiûnî yuhbibkümullâh ve yağfir leküm zünûbeküm vallâhu ğafûru'r-rahîm.

"Ben Allah'ı seviyorum."

Şimdi böyle diyen insan çok!

"Tamam, ben Allah'a inanıyorum."

"Tamam tamam canım, fazla uzatma…" demek istiyor sanki.

"Tamam tamam, ben Allah'ı seviyorum…"

Allah celle celâlüh Kur'ân-ı Kerîm'de onlara cevap veriyor:

Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fe't-tebiûnî. "Eğer Allah'ı seviyorsanız Resûlullah Efendimiz'e uyacaksınız!"

Uymuyor.

Uymuyorsa kıymeti yok! Bak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde ne buyuruyor:

Ene seyyidü veledi benî âdem. "Ben âdemoğullarının efendisiyim, seyyidiyim."

Seyyid, seyyidü'l-kavm, "bir kavmin en üstünü olan, başında olan, en şereflisi olan kimse" demek.

Ene seyyidü veledi benî âdem yevme'l-kıyâmeti.

Âdem evlatları hangi cinsten olursa İngiliz, Amerikalı, Fransız, Arap, Türk, Kürt, Çerkez… ne olursa olsun âdemoğullarının en şereflisi!

"Hepsi mü'min olsa; hangi tipten, hangi cinsten, hangi boydan postan, hangi renkten olursa olsun ben kıyamet gününde âdemoğullarının efendisiyim, başıyım, en şereflisiyim!"

Dünyada tabii anlayan var anlamayan var. İzanlı var izansız var. Peygamber Efendimiz'in amcası inkâr etmiş. Taşı ilk önce o kaldırmış savurmuş. Anlamazsa anlamaz. Dünya böyle ama âhiret öyle değil, âhiret öyle değil. Dünyada küfür de serbest iman da serbest. Kâfirler dünyada azılılık yapabiliyor ama âhirette öyle değil.

"Âhirette ben âdemoğullarının seyidiyim, başkanıyım, efendisiyim!"

Ve lâ fahre. "Övünmek yok."

"Ben bunu övünmek için söylemiyorum. İnsanlar bilsin diye söylüyorum."

Ve lâ fahre. "Övünmek yok."

Peygamber Efendimiz mütevazıydi. Bir paça yemeğine çağrılsa giderdi. Fukaranın evine giderdi, fukaranın yemeğine, fukaranın sofrasına otururdu. Fakirler ile miskinler ile daha çok düşer kalkardı. Zenginler derlerdi ki;

"Bize özel, daha güzel bir meclis yap. Bu adamların kokusundan rahatsız oluyoruz biz!"

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde Kehf sûresinde Peygamber Efendimiz'e emrediyor ki;

"O ihlâslı fukaranın yanından ayrılma! Ötekilerin sözüne uyup da onların yanına gitme!"

Efendimiz böyle mütevazıydı ama âdemoğullarının efendisi!

Daha asıl söyleyeceğim yere geleceğiz:

Ve bi-yedihî livâü'l-hamdi ve lâ fahr. "Elimde Livâü'l-hamd olacak, hamd sancağı olacak. Övünmek yok, Allah bana bu şerefi vermiş. Kıyamet gününde elimde hamd sancağı olacak, dalgalanacak. O sancağı ben tutacağım."

Çünkü herkes sancağın altında toplanacak. Sancak yukarı çıkacak ki herkes görecek, toplanacak. O livâü'l-hamd altında herkes toplanacak.

Ve mâ min nebiyyin yevme izin Âdemu fe men sivâhu illâ tahte livâi.

İşte burası benim anlatmak istediğim:

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Hiçbir peygamber yok ki o gün Âdem ve başkası, ebu'l-beşer dedemiz Âdem aleyhisselam ve öbür bütün peygamberler; hepsi benim sancağımın altında toplanacak. Sancak benim elimde olacak, hepsi benim sancağımın altında toplanacak!"

Ve ene evvelü men tenşekku anhü'l-ard ve lâ fahr. "İlk önce kabirden kalkacak, yerin yarılıp da defnolunmuş mevtanın kalktığı zaman haşr gününde yerin yarılıp da ilk çıktığı kimse ben olacağım; övünmek yok, hakikat böyle!"

Ve ene evvelü şâfiun ve evvelü müşeffaun ve lâ fahre. "Rabbü'l-âlemîn'e ilk şefaat edecek olan ben olacağım."

"Yâ Rabbi! Şunu affet, bunu affet… diye [ilk şefaat edecek] ve şefaati ilk kabul olacak kimse ben olacağım; övünmek yok!"

Cennetin kapısına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gelecek de cennetin kapısına geldiği zaman cennetin bekçisi melek, Rıdvan diyecek ki;

"Kimsin?"

Kapı çalındığı zaman kapılar kapalı.

Hani aşağıda ziyafet oluyor da çoluk çocuk evvelden dolmasın diye hocaefendiler, ziyafetin sahipleri geldikten sonra usulüne göre girilsin diye oraya nöbetçi koyuyorlar. Cennetin kapıları kapalı. Mahşer gününden sonra, hesaptan, mahkeme-i kübrâdan sonra Peygamber Efendimiz cennetin kapısına geliyor. Kapı çalınıyor.

Rıdvan, cennetin meleği soruyor:

Men ente. "Kimsin ey kapıyı çalan kişi?"

"Cennetliksin belli, mübareksin belli ama sen kimsin bakalım."

Demek ki böyle sorması gerekiyor. Demek ki bilemiyor. Onun üzerine Peygamber Efendimiz buyuracak ki;

"Ben Muhammed-i Mustafâ'yım, Allah'ın peygamberi. Adım Muhammed-i Mustafâ."

Onun üzerine o melek diyecek ki;

Bike ümirtu en lâ eftaha li-ehadin kableke yâ Resûlallah. "Ey Allah'ın Resûlü, bana emrolundu ki senden önce bu kapıyı kimseye açmayayım! Onun için soruyorum, sensen buyur!"

Peygamber Efendimiz ilk defa cennete girecek!

Rabbü'l-âlemîn bizi Peygamber Efendimiz'in sünnetini ihya edenlerden eylesin. Şehit sevapları kazananlardan eylesin. Livâü'l-hamd'i altında peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle beraber bizi de haşreylesin. Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelendirdiği kullarının arasına bizi de dâhil eylesin. O Eşref-i Mürselîn Muhammed-i Mustafâ Muhtârü'l-Mahmûdü'l-Emîn hazretleri Peygamber-i Zîşânımız, cennetin kapısına gelip de ilk defa cennete dâhil olduğu zaman bizi de duhul-ı evvelîn ile Firdevs-i Âlâ'sına Rabbü'l-âlemîn dâhil eylesin. Habîb-i Edîb'i Muhammed-i Mustafâ'sına komşu eylesin. Selamına nâil eylesin. Selâmün kavlen min Rabbi'r-rahîm, selamına mazhar eylesin. Cemâlini müşahede şerefine cümlemizi nail eylesin.

Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente'l-alîmü'l-hakîm.

Subhâne Rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhâb.

Elhamdülillahi hakka hamdihî ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Allahümme yâ Rabbenâ yâ Rabbenâ, yâ Rabbenâ!

Yâ Rabbe'l-âlemîn, yâ Rabbe'l-âlemîn, yâ Rabbe'l-âlemîn…

Yâ Rabbi! Sen duaları kabul edicisin. Günahları affedicisin. Rabbü'l-âlemînsin. Kimsesizlerin sahibisin. Çaresizlerin çare bulucususun yâ Rabbi! Günahkârız yâ Rabbi! Günahlarımıza çare eyle yâ Rabbi! Günahlarımızı affeyle yâ Rabbi! Bize tevfîkini refîk eyle yâ Rabbi! Hiçbir ibadetimiz senin şanına layık değil yâ Rabbi!

Subhâneke mâ abednâke hakka ibâdetike yâ mâbud!

Sana hakkıyla ibadet edemedik yâ Rabbi! Eksiğimiz çok yâ Rabbi!

Nebûu bi-ni'metike aleynâ ve nebûu bi-zünûbinâ!

Senin bize nimetlerini biliyoruz. Sen ikram eyledin yâ Rabbi! Biz sana kulluk edemedik. Sen ikram eyledin, biz isyan eyledik yâ Rabbi! Çaresisiz yâ Rabbi! Affeyle yâ Rabbi! Habîb-i Edîb'in hürmetine affeyle yâ Rabbi! Esmâ-i Hüsnâ hürmetine affeyle yâ Rabbi!

Adın senin Gaffar iken

Kime varam sen var iken

Yâ Rabbe'l-âlemîn!

Fe-in tağfir fe-ente ehlün lizâkâ ve in tatrüd fe-men yerham sivâkâ.

Affedersen affedersin. Affetmezsen nereye gideriz yâ Rabbi! Günahlarımızı affeyle yâ Rabbi! Aciz naçiz, eksikli kusurlu ibadetlerimizi kabul et yâ Rabbi! Azımızı çoğa say yâ Rabbi! Bize fazl u kereminden ihsan ve ikramını daim eyle yâ Rabbi! Gayb hazinelerinden nimetler ihsan eyle yâ Rabbi!

Şu akşam okuduklarımızı, daha evvel yaptıklarımızı, daha sonra yapacaklarımızı lütfunla kereminle ahsen ve etemm olarak kabul eyle yâ Rabbi! Biz bunları âcizane naçizane çaresizliğimizden, bilgisizliğimizden, cahilliğimizden; çam sakızı çoban armağanı misali Habîb-i Edîb'ine hibe ve hediye ettik, vasıl eyle yâ Rabbi!

Habîb-i Edîb'ini bizlerden razı eyle yâ Rabbi! Bizde sevmediğin ne gibi hâl ve huy varsa bizi onlardan sen pak eyle yâ Rabbi! Bizi kurtar yâ Rabbi! Habîb-i Edîb'inin cemâlini görmemize ne mânî ise bizi onlardan kurtar yâ Rabbi! Habîb-i Edîb'ine bizi sevdir yâ Rabbi! Habîb-i Edîb'ini bize sevdir yâ Rabbi! Sünnetini sevdir yâ Rabbi! Yolunu sevdir yâ Rabbi! Ümmetine hizmet ettir yâ Rabbi! Ömrümüzü boşa geçirtme yâ Rabbi! Gafletten, cehaletten kurtar yâ Rabbi!

Peygamber-i Zîşân'ın etrafında halka halka nur halkaları gibi halkalanan, ona hizmet eden, canını malını feda eden ashâb-ı kirâmına rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn o mübareklere de hediye ettik; fazl u kereminden onlara ihsan eyle yâ Rabbi! Onları da hissemend ü hisseyâb eyle yâ Rabbi! Onları da bizlerden hoşnut ve razı eyle yâ Rabbi!

Bu diyarlara kadar cihat ederek gelmiş olan Mihmandâr-ı Peygamberî Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimize hediye ettik ve sâir sahâbe-i kirâm ki İstanbul'da metfunlar; onlara da hediye ettik, onların da şefaatine nail eyle yâ Rabbi! Onlar bizim cennet yoluna giderken önümüzde olacaklar yâ Rabbi! Onlara bizi sevdir yâ Rabbi! Onların yolundan bizi ayırma yâ Rabbi! Asırlar geçtikçe Peygamber Efendimiz'e ittibâ etmeye devam eden, Peygamber Efendimiz'in hakiki varisleri olan Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri olan ulemâ-i muhakkikîn, meşâyıh-ı vâsilîn olan sâdâd-ı turuk-u aliyyemizin, evliyâullah pirlerimizin, şeyhlerimizin, mürşitlerimizin; kendisinden feyz aldığımız Muhammed Zâhid-i Bursevî Hocamız'a kadar turuk-u aliyyemizden güzerân eylemiş olan cümle sâdâd ve meşâyıh-ı turuk-u aliyyemizin ve halifelerinin ruhlarına hediye eyledik, vasıl eyle yâ Rabbi!

O evliyâullah, o ricâlullah, o ehlullahın himmetlerine, teveccühlerine bizleri nail eyle yâ Rabbi! Bizleri onların zümresinde haşreyle yâ Rabbi! Bu beldeleri Allah Allah diye diye senin rızanı kazanmak için cihat ederek fethetmiş olan fatihlerin, Fatih Sultan Mehmed Han'ın ve mübarek ordusu mensuplarının, şehitlerin, gazilerin ve tekrar tekrar bu diyarlarda müşriklerle kâfirlerle cihat edip bu diyarları korumuş olanların; cephelerde Allah Allah diye diye canını feda edenlerin, şehitlerin, mücahitlerin, ruhlarına hediye eyledik, vasıl eyle yâ Rabbi!

Geceleri uyumayıp sana ibadet eden, tesbih çeken, senin rızanı kazanan evliyâullahın, Salihlerin, velilerin ruhlarına hediye eyledik; vasıl eyle yâ Rabbi!

İçinde ibadet ettiğimiz camiyi yaptıran, tamir ettiren, genişleten mübarek bânisinin ve tekrar tekrar tamir ve tecdit edenlerin, az da olsa buna yardım edenlerin de kendilerine ve geçmişlerine hediye eyledik; vasıl eyle yâ Rabbi!

Âhirete göçmüş olan analarımızın, babalarımızın, dedelerimizin, ninelerimizin; evvelki zamanlara kadar gelmiş geçmiş müslüman ecdâd u ceddâdımızın, akraba ve taallukâtımızın ruhlarına da hediye eyledik; vasıl eyle yâ Rabbi! Kabirlerini nur eyle yâ Rabbi! Kabirlerini pürnûr eyle yâ Rabbi! Ruhlarını şu hediyelerimizden şu mübarek günde hissedâr ve haberdâr ve memnun ve mesrûr eyle yâ Rabbi!

İhvân-ı dinimizin, ihvân-ı tarikatımızın, kardeşlerimizin, dostlarımızın, arkadaşlarımızın, yakınlarımızın, sevdiklerimizin ruhlarınada ikram eyle yâ Rabbi! Bizden dua bekleyenlerin, bize dua vasiyet etmiş olanların, bizim üzerimizde hakkı olanların ruhlarına da hediye eyledik; onlara da vasıl eyle yâ Rabbi!

Sâir mü'minin ü mü'minât ve müslimîn ü müslimât kardeşlerimizin cümlesinin de ruhlarına dereceleri üzere ikram eyle yâ Rabbi! Bizim onların ruhlarını şad edecek neyimiz var yâ Rabbi! Hepsi senden, gayb hazinelerinden; sen hepsine ikram eyle yâ Rabbi! Hepsinin ruhunu şâd eyle yâ Rabbi! Hepsinin kabrini cennet bahçesi hâline tahvil eyle yâ Rabbi! Bu saydıklarımızdan, o yakınlarımızdan dünyadaki kusurlarından dolayı kabirde azap görenler varsa lütfunla, kereminle, affınla, azaplarını def ü ref eyle yâ Rabbi! Seyyiâtları olanlar varsa seyyiâtlarını hasenata tebdil eyle yâ Rabbi! Kabirlerini cümlesinin cennet bahçesi hâline getir yâ Rabbi! Ruhlarını şâd eyle yâ Rabbi! Makamlarını âlâ eyle yâ Rabbi!

Onlar geldiler göçtüler. Biz imtihandayız. Bize de tevfîkini refîk eyle yâ Rabbi! Bizi de sevdiğin kul eyle yâ Rabbi! Sevdiğin ahlâk ile muttasıf eyle yâ Rabbi! Sevdiğin sıfatlar ile muttasıf eyle yâ Rabbi! Sevdiğin yollarda yürümeyi nasip et yâ Rabbi! Sevmediğin işlerden uzak eyle yâ Rabbi!

Cümlemize helal kazançlar nasip eyle yâ Rabbi! Dert verip de çaresiz bırakıp da derman aratma yâ Rabbi! Dertlerimize devalar ihsan eyle! Borçlularımıza borçlarını eda nasip eyle! Nâmurad olanlarımızı bermurad eyle! Nâşâd olanlarımızı kariben şâdân u handan eyle yâ Rabbi! Yüzümüzü güldür yâ Rabbi! Mahzun etme yâ Rabbi! Sen, suçlu kullar bile "Yâ Rabbi, yâ Rabbi, yâ Rabbi!.." deyince affedersin, affeyle yâ Rabbi! Affeyle yâ Rabbi! Affeyle yâ Rabbi!

Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlarına cümlemizi nail eyle! Biz bilmiyoruz, sen biliyorsun; sana sığındık yâ Rabbi! Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü şerlerinden bizi mahfuz eyle, sen koru yâ Rabbi! Sen biliyorsun, biz bilmiyoruz! Sen kudret sahibisin, biz aciziz! Senin kahrından da senin lütfuna sığınırız yâ Rabbi! Senden de sana ilticâ ederiz yâ Rabbi!

Rahmetini dileriz yâ Rabbi! Bizi gazabına uğratma yâ Rabbi! Azabına düşürme yâ Rabbi! Nâr-ı cehîme atma yâ Rabbi! Ateşlerde yakma yâ Rabbi! Defter divan açıp bizim kusurlarımızı mahşer halkına saçıp bizi mahçup etme yâ Rabbi! Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelendir yâ Rabbi! Defter divan açmadan bigayrihisâb cennetine dâhil eyle yâ Rabbi! Havz-ı Kevser'in başına varıp Havz-ı Kevser'den doya doya nûş etmeyi nasip eyle yâ Rabbi!

Habîb-i Edîb'inin sevdiği ümmet eyle yâ Rabbi! Havz-ı Kevser'in başına gelirken melekler tarafından durdurulup yoldan çevrilenlerden etme yâ Rabbi! Firdevs-i Âlâ'ya lütfunla, kereminle dâhil eyle yâ Rabbi!

Bi-hürmeti esmâike'l-hüsnâ ve bi-hürmeti habîbike'l-müctebâ Muhammedini'l-Mustafâ ve bi-hürmeti zikrike'l-cemîl ve bi-hürmeti leylet-i mevlîdi'n-Nebiy ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha!

Sayfa Başı