M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (68)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bundan 1,5 yıl önce falanca yerde bir dernek kurduk. Hâlihazırda derneğimizin maddî imkânları sıfırın altında. Herhangi bir faaliyet yapsak devamlı borçlanıyoruz. Bize destek veren bir esnaf bile yok. Bizde para yok ki iş yapalım. Borcumuz da var. Biz ne yapalım? Emirlerinizi bekliyoruz.

Dernek demek, derlenip toplanıp bir araya gelmek demek. Maksadımız müslümanların bir araya gelmesi, bir araya gelecekler, oturacaklar; "Bak burada Allah'ın kullarıyız, hepimizin hizmet etmesi lazım. Allah hizmet edenleri seviyor. Yapılacak vazifeler yapılmadığı zaman müslümanlar sorumlu duruma düşer. Allah bu güzel günlerin hesabını sorar. Bu güzel günlerde İslâm için çalışılmayıp da sonra memleket kâfirlerin istilâsına uğrarsa? Başka ülkelerde olmadı mı? Emsâli yok mu? Çalışmamız lazım! İslâm dininde namaz bir ibadet. Onun gibi zekât da bir ibadet değil mi? Parayla da ibadet mecburiyeti yok mu? Onun için, hepimiz elimizden geldiğince yardım edelim." diye nasihat etmek gerekiyor. Birbirimize nasihat ederek bu tembelliği bırakmamız gerekiyor.

Evet, her şey parayla oluyor, muhterem kardeşlerim!

İslâm'ın gelişmesinde de böyleydi. Ebû Bekr-i Sıddîk'ın bilmem kaç bin altını vardı, hepsini Resûlullah'a verdi. Osmân-ı Zinnûreyn nice nice paralar verdi.

Bu işler, orduların teçhiz edilmesi, silahların alınması paralarla oluyor. Bugün Azerbaycan'ın elinde modern silahlar olsun, Ermenistan'ı siler süpürür, Türkiye'ye komşu olur. Parası olmadığı için olmuyor. Bosna-Hersek'in elinde füzeler olsun, Sırbistan'ı siler süpürür, müslümanlar tekrar Yugoslavya'da İslâm cumhuriyeti kurarlar. Parasızlıktan oluyor. Müslümanlar parayı vermediği için yeniliyorlar. İngilizler Çanakkale'ye kadar gemilerini yanaştırdılar. Oradan top atıyorlar, bizim askerlerimizi şehit ediyorlar. Bizim toplarımız onların gemilerine ulaşmıyor. Teknolojik gerilikten ölüyoruz. Parasızlıktan, teknolojik yönden geri olduğumuz için kaybediyoruz. İmanımız var, cihadımız var, gayretimiz var, iyi niyetimiz var; yetmiyor. Para ortaya konulacak. Müslümanlar ciddi çalışacak.

Güzel bir misaldir:

Japonlar Amerikalılar'a yenildiler. Hiroşima, Nagazaki, iki tane atom bombasını yiyince, "Üçüncüyü Tokyo'ya atacağız ha!" deyince Japon imparatoru dedi ki;

"Ey Japonlar! Maalesef düşmanın elinde çok ileri silahlar var. İki şehrimizi mahvetti. Tokyo'ya da atarsa biteriz. Teslim oluyoruz."

Kayıtsız şartsız teslim oldular. Ama bir cümle söyledi, dedi ki;

Savaş şimdi bitmiyor. Savaş şimdi başlıyor!" dedi.

Şimdi Japonya Amerika'yı yenmiş durumda.

Neden?

Japon parası Amerikan parasından kuvvetli. Japonlar Amerika'ya yerleştiler. Japonlar Amerikan şirketlerini sermayedârı oldular, hisselerini aldılar. Avrupa'ya mal satıyorlar, Amerika'ya mal satıyorlar, Türkiye'ye mal satıyorlar… İsuzu, Nissan, Toyota, Mazda; bize bir sürü ismi öğrettiler. Harıl harıl paracıklarımızı alıyorlar.

"Japon harikası gaz sobası."

Ne harikası; kokudan yanına yaklaşılmıyor! Ama kokusuz, dumansızmış; aldatmaca, boyamaca…

Aslında biz her şeyi kendimiz yapabiliriz. Ama iş parayla oluyor. Ekonomik savaş çok önemli.

Bu ekonomik savaşta ben ne diyorum size?

Düşmanınızın malını almayın, onu yenersiniz. Malını almayın, bak nasıl dize gelir. Türkiye'yi çok güzel bir pazar olarak görüyorlar. Bizim ağalarımız, paşalarımız hepsi efedir; 500 Mercedes'den aşağı binmezler. "Mercedes alacağım." dediği zaman da Mercedes fabrikasının sahibi koltuğuna geriliyor, göbeğini geriyor;

"Şu kadar fiyat."

"Olsun, ver."

Veriyor, alıyor; veriyor, alıyor...

Ya ne olacak, kendin yerli bir araba yap, [onla] gez. Çekoslavakya yapıyor. Yugoslavya yapıyor. İtalya yapıyor. Rusya yapıyor. Külüstür, tangır tungur arabaları... Romanya yapıyor. Dacia marka [vesaire...] Türkiye niye yapamasın?

Yapar. Daha âlâsını yapar. Geliştirir.

Yabancı malı kullanmayacağız. Düşmanımızın malını katiyen almayacağız.

Ölecek durumda değiliz. Memleketimizde sebze var, meyve var, her türlü imkânımız var. Hiç başkasının malını almayın. Ve almamayı herkese söyleyin. Herifleri besle; besle kargayı, oysun gözünü... Sen ticaret yapıyorsun, alış veriş yapıyorsun, zenginleştiriyorsun; o paraları götürüyor, düşmanına veriyor, seni yeniyor. Kullandığınız bir yabancı mal, o kadar paranın düşmana yardımı demek. Deterjanlar, losyonlar, şampuanlar, ıvırlar, zıvırlar, biralar, Tuborglar, Efes Pilsenler vs. vs. Tabii İslâm'da içki haram. Ama bira yapmak zor bir şey mi?

Yani ne mantık, anlayamıyorum. Yapılamayacak şeyi al, anladık; ama yeme ya, içme! O devirde miyiz, şu anda memleket batıyor. Hükümet işçiye, memura para veremiyor. İç borçlanma, dış borçlanma... Bir ayda şu kadar para dışarıya ödüyoruz. Herkes cebine döviz parası koymuş, Türk parası koymuyor. Dövizin enflasyonu kadar da Amerika'ya senede , Almanya'ya %5-6, Fransa'ya bilmem ne kadar para kaptırıyoruz. Böyle aptallık olur m u ya?

Kullanma hiçbir şeyini! Kil çamuruyla yıka. Sabunsuz yıka. Pek ak olmasın, pek parlak olmasın. Ciklet çiğneme. Ivır zıvır şeyi yeme, içme. Ayran iç. Koyun besle. Kendi mahsulünü kullan. Şu heriflere para kaptırma. Bu bir savaş. Oyuncak değil, savaş! Bir şeyini almayacaksın. Anlatamıyoruz...

Devletler şimdi konvansiyonel devlet oldu, tüccar devlet oldu. Ticaret ile gelişiyor. Ticaret olmadığı zaman batıyor. İç ve dış ticaret dengesi aleyhine [olduğu] zaman gemisi batmaya başlıyor.

İngiltere batmak üzere. Fransa sallantıda. Avrupa parası tehlikede. Tamam işte, herifleri tam batacağı sıra, ne destekliyorsun? Ne alıyorsun?

Alma. Yeme. Sabret. Ne aç kalırsın, ne açık kalırsın.

Millet bunun bir savaş olduğunu bilmiyor. Hele hele münevverler, aydınlar hiç bilmiyor. "Git, işin mi yok?" diyor. Girecek yabancı süpermarkete, dolduracak bilmem kaç yüz binlik bilmem kaç milyonluk parayı, "Ucuza aldım." diyecek. E memleketi batırıyorsun! Senin mahallendeki adamdan al, fukarâcıktan...

Gittim, bakkal dükkânında oturdum, inşaat malzemesi satan dükkânda oturdum, başka yerde oturdum. Ticaret mallarımızın yüzde 50'den fazlası gayrimüslimlerin imalatı. Yani batmışız. Açıkça söylüyorum: Memleket olarak batmışız! Malı ben üreteceğim, kendi malımı kullanacağım, başkasına da satacağım. O zaman zengin olacağım. Dışarıdan boyuna [al…] Dünyanın en güzel pazarı; Öyle şey olur mu?

Herkes malını buraya yığıyor, satıyor. Onları alıyorsun, kendi sanayin ölüyor. Kendi paran sudan sebeplerle, tozdan sebeplerle dışa gidiyor.

Bunu millete anlatamıyoruz. Siz anlatın biraz. Yakınlarınıza söyleyin. Çok önemli... Savaş [bu!] İnsan düşmana cephane, silah verir mi? Para verir mi? Para demek, "silah" demek. Para kazandırır mı insan düşmana?

Ben şahsen çarşıya pazara çıkarken; "Yâ Rabbi! Beni hayırlı kimseyle alış veriş yaptır. Müslümanın malını bana nasip et." diye dua ediyorum. Siz de öyle dua edin. Müslümanın malı olmazsa almayın. Aklınızı kullanın.

Hocam her tanesinde Allahu Teâlâ'nın birer ismi olan tesbihle tuvalete girilmesinde mahzur var mıdır?

Cevap: Âyet, hadis, Allah ismi yazılı şeylerle mümkünse öyle yere girmemek lazım. Onları dışarıda tutmaya çalışmak lazım. Ama; "Cepte olunca, sarılı olunca, üzerine sargı filan olduğu zaman mahzuru yoktur." demişler. O zaman mahzur olmaz; çünkü içeride, dışarıda değil.

Şu anda imam nikâhıyla nişanlıyım. Hanımım daha evvel açık olduğu halde şimdi tesettürlü. Buraya kadar her şey normal. Fakat annemle babam onlardan hiçbir maddiyat beklemediğim ve istemediğim halde ve hiçbir mazeretleri olmadığı halde annelik ve babalık haklarıyla beni tehdit edip haklarını helal etmeyeceklerini söylüyorlar. Düğünüme gelmiyorlar. Beni kendilerine bir ihtiyarlık güvencesi olarak gördükleri için ve sanki rızıklarını hâşâ ben veriyormuşum gibi telaşa düşmüşler.

Evlilikte mühim olan nikâhlanacak insanların birbirleriyle rızasıdır. Mühim olan budur. Kız ve erkek birbirleriyle razıysa evlenirler. Fakat bazı mezheplere göre mesela kızın anne babasının, velisinin hakkı vardır. "O izin vermeyince olmaz." diyen mezhepler var. Bizde hak, doğrudan doğruya kızındır. Anneleri babaları da böyle mutlu bir vesilede üzmemeye çalışmak esas olmalı. Yani annenin babanın da rızasına uygun bir namzet bulmaya çalışmalı.

Ama böyle iş olmuş bitmişken, yani nikâhlanmış, -imam nikâhı demek nikâh işte, artık bunun şusu busu yok, nikâhlanmış- artık pişmiş aşa su katılmaz. Burada anne babanın biraz anlayışlı olması lazım.

Tabii anlayışlı değiller. Ne yapacak o zaman? Nikâhlanmış da... Lüzumsuz yere kadın da boşanmaz. Şer'an evli. Ne yapacak?

Yumuşak dillilikle annesinin babasının gönlünü almaya, endişelerini izâle etmeye, onları sevindirmeye çalışacak. Bu politikayı uygulamaya çalışsın. Başka bir çaresi kalmamış. Anne babasına iltifat edecek, hediye alacak, ellerini öpecek, söyleyecek, anlatacak, uyuşacak.

Oruçlu iken el ile istimnâ etmek yani yıkanacak hâle gelmek kefâreti gerektirir mi?

Bu doğru bir şey değildir. Kesin olarak orucu bozar. Bu konuda alimlerin muhtelif kanaatleri vardır. "Kefâreti gerektirir." diyenler de vardır. O bakımdan [öyle] yapmamaya gayret etmek lazım.

Annem benim evlenmemi istiyor. Ancak ben Kur'an kursuna gitmek istiyorum. Ahlâkî ilimleri öğrenip faydalı bir anne olmak istiyorum. Bu durumda sizin görüşünüzü alabilir miyim? Nereyi tavsiye edersiniz? Falanca yere gidebilir miyim?

Kur'an kursuna gitmek istemek, ilimleri öğrenmek güzel bir duygu. Bunu tavsiye ederim. Fakat annesi babası da, demek evlenme yaşına gelmiş, evlendirmek istiyorlar. Hayırlı bir kimse olursa tecil etmeyip, evlenip evliliği içinde eğitimine, gelişmesine çalışmak uygun olabilir. Geciktirmek yerine evlenmeyi tercih etmeli.

İslâm'da dostluk nasıldır? Bir kimseyle çok samimi arkadaşlığı olduğunu söylüyor. Eğer bu sevgi Allah yolunda yürümemize güç katıyorsa yine de sakıncalı mıdır? Şaşkınız. Bu hususta başvuracağımız, tavsiye edeceğiniz emirlerinize tâbi olmak istiyoruz.

Müslümanın müslümanı sevmesi lazım. Bu sevginin samimi olması lazım. Arkadaşlığın içten olması lazım. Böyle bir muhabbet rahat, iyi bir şey, tavsiye edilen bir şey.

Ama bu sevginin, muhabbetin çok fazla olmasından bahsediyor. Diyor ki;

"O arkadaşla aynı yerdeyken, onunla sohbette bulunurken ne yemek, ne içmek, ne uyku, ne de benzeri ihtiyaçları hissetmiyorum. Bundan da tedirgin oluyorum. Bu kadarı da fazla mı?"

Tabii kontrol ederek, aşırı bir noktaya kaymamaya dikkat etmeli. Ama Allah yolunda arkadaşlık, sırf rızâ-i Bârî için olunca samimi ve içten olur. Bu konuda güzel, olması gereken şeklini öğrenmek istiyorsa İmâm-ı Gazzâlî'nin İhyâ-u Ulûm'unda kardeşlik bölümü vardır, birinci ciltte, onu okumasını tavsiye ederim.

Soru: Benim hiçbir işim yolunda gitmiyor. Benim babam kızdığı zaman beddua eder. Bana da çok beddua etti. -"İşlerimin yolunda gitmemesi ondan olabilir." demek istiyor.- Bu konuda ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.

Tabii babası nasıl bir insan?

Müslüman da bu evlatlığını güzel yapmıyor da ondan beddua ediyorsa işi rast gitmez. Annesi babasını hoşnut etmeye, gönlünü almaya, evlatlığını güzel yapmaya çalışacak. Hayır duasını almayı başarması lazım. Ama annesi babası kusurluysa yumuşak yumuşak, damarına basmadan ona yaklaşmanın yolu önemli, onu bulmalı.

Bir hanımın beyi üzerinde, beyin de hanımı üzerinde hak ve görevleri konusunda bilgi verir misiniz?

Bu uzun bir konudur. Ama Mecmau'l-âdâb diye bir kitap vardır, çok güzel bir kitaptır. Türkçe'ye eski harflerle tercüme edilmiştir, yeni harflerle de basılmıştır. Gitsinler, Mecmau'l-âdâb kitabını alsınlar. Bu bir eski müftü efendinin yazdığı çok güzel bir kitaptır. Orada kadının koca üzerinde, kocanın karı üzerindeki vazifelerini hadîs-i şerîflere dayalı güzelce anlatmıştır, sayfalarca sürer. Oradan okusun.

Hocam bu sistemde mahkemeye başvurmak câiz midir? Bunun ölçüsü nedir?

Câizdir. Çünkü netice itibariyle bir haksızlığa uğramıştır, hakkını arayacaktır. Hakkını arayabilir. Hâkimlerin içinde de elbette müslüman olup, hukuk tahsili yapıp o makama gelmiş, adalet duygusuna sahip iyi insanlar vardır. Bunun ölçüsü, isteğin İslâmî bakımdan haklı olmasıdır. Yani haklı olduğu şeyi dava edip isteyebilir.

İlkokulu bitiren bir oğlum var. Hangi okula göndermemizi tavsiye edersiniz?

Ben dinî bilgileri kazanmasına yardımcı olacağı için bir İmam-Hatip okuluna gitmesini öncelikle tavsiye ederim. Çünkü çocuk bu yaşlarda dinî bilgisini alamazsa sonradan öğretilemiyor. Okulda öğrensin. Kaliteli bir okula göndermeye çalışsın. Anadolu İmam-Hatip okulu gibi yabancı dil öğreten [okullar] oluyor. Ya da herhangi bir normal okula gönderse bile yaz aylarında, akşamlarda, pazarlarda dinî bilgisini kazanmasını sağlayacak eğitim versin.

Sigara içenin arkasında namaz kılmak câiz midir?

Câizdir. Sigara kerahât-i tahrimiye ile mekruhtur. Bazı mezheplere göre haramdır. Ama imam sigara içiyor diye arkasında namaz kılmazlık yapılamaz, kılınabilir.

Allah kurtarsın. Doğru bir şey değil.

Hükmü nedir? Haram mı, mekruh mu?

Bizim mezhebimize göre kerahât-i tahrimiye ile mekruhtur. Bazı mezheplere göre haramdır. Suudi Arabistan'da haram diye fetva vermişlerdir.

Ama israf olması haramdır. Çünkü para havaya gidiyor. İsraf oradan haram. Sıhhate; kalbe, akciğere, karaciğere zararı oluyor. Kansere sebep olduğunu biliyoruz. Sigara içenlerin yüzde 80-90'ının kanser olduğunu biliyoruz. Sıhhatine suikast etmesi de haramdır. O bakımdan doğru olmuyor. Haramlık tarafı kuvvet kazanıyor.

İçenleri Allah yakın zamanda kurtarsın. Hatta hemen kurtarsın. Yanınızda varsa dışarıda çöp tenekesine atın, içmeyin.

Nisab miktarına ulaşan dövizlerin zekatını TL olarak mı, yoksa aynı cinsten mi ödemek lazım? Nisab miktarını TL'ye kıyaslayarak mı anlamalıyız?

Nisab miktarı, "bir insanın zekât verme mecburiyetine girdiği miktar" demektir. Onun miktarı ilmihal kitaplarında "şu kadar miktar altındır, şu kadar miktar gümüştür" diye yazar. O miktar mala sahip olan zekâtını vermesi gerekir. Borcu olmayan, havâic-i asliyesinden fazla elinde imkânı olan kimse o imkânâtı üzerinden havl-i havelân, bir sene geçmişse, o zaman zekât vermesi gerekir. O miktar paralar nakit için, altın için, gümüş için kırkta bir olduğundan, kırkta birini hesaplar, elindeki miktarın kırkta birini zekât olarak verir. Bu nisabı yaptığı zamanki para olarak da verir, Türk lirası olarak da verebilir, o döviz cinsinden de verebilir, Türk lirasına çevirerek de verebilir. Daha başka şekilde de vermesi câizdir.

Peygamber Efendimiz'in zamanında tarikat var mıydı?

Vardı. Tarikat-ı Muhammediyye'ydi. O tarikat Peygamber Efendimiz'in yoluydu işte. Biz de o yolda gitmeye çalışıyoruz.

Şu anda bir tarikate, bir hoca efendiye bağlanmak gerekli mi?

Elbette. Peygamber Efendimiz'e sahabenin bağlanması gerektiği gibi şimdi de bağlanması lazım. O zamanki insanlar bağlanıyor da şimdikiler niye boş kalacak? Peygamber Efendimiz'e bağlanmıyorlar mıydı o zaman?

Peygamber Efendimiz'in vârislerine, vekillerine bağlanacaklar.

Filanca camide birisi; "'Benim mürşidim kalbimden geçeni bilir.' derse dinden çıkar." dedi. "Hatta Peygamber Efendimiz dahi bilemez, yalnız Allah bilir." buyurdular.

Bu hocanın veya vaizin söylediği yalan ve yanlıştır, doğru değildir. Çünkü Allah bazı kullarına bildirir. Bildirince o da bilir. Bunun misalleri vardır. Hatta hadîs-i şerîften de delili vardır. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Bir kul iyi kul olup da ibadetlere devam ederse ben onu severim. Sevdiğim zaman da gören gözü, söyleyen dili, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benimle görür, benimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, benimle yapar, eder." diyor.

Tabii bu hal ne demek?

Kerâmet hâli demektir.

Allah bir kimseye kerâmet verdi mi, o ikramâtı verdi mi o kimse bilebilir. Hadîs-i şerîf böyle derken "Bunu söyleyen kâfirdir." derse o hoca hocalıktan istifa etsin, o vaiz vaizliği bıraksın. Çünkü dini bilmiyor, halkı da yanlış yola sevk ediyor.

Evet, gaybı sadece Allah bilir; ama Allah bazı kimselere bazı şeyleri bildiriyor. Peygamber Efendimiz'e İstanbul'u alacağını kim söylettirdi?

"İstanbul mutlaka fetholunacaktır." dedi, fetholundu.

"Kıyamette, âhir zamanda şunlar şunlar olacak." diye bildiren kim? İstikbal değil mi?

Allah bildirince o zaman oluyor. Evliyâullahtan ne zaman vefat edeceğini Allah tarafından rüyada gösterilip bilip de önceden söyleyenler var. Bizim bir tanıdığımız kâmil şeyhlerimizden, büyüklerimizden karşısındakinin kalbinden geçeni bilip söyleyen vardır. Binâenaleyh, bu kerâmet bâbına girer.

"Bunu söyleyen kâfir olur." diyen din adamı değil, bu konuyu iyi bilmiyor. Vazifesinden istifa etsin veya tevbe etsin.

Necip Fazıl'ın şeyhi Abdülhakim Efendi Beyazıt camiinde vaaz verirmiş. Bizim gibi "Bu sayfaya geldik, bu sayfada bıraktık." dermiş. Bir gün oturmuş vaaza, açmış sayfayı; "Ey cemaat! Şurada kalmıştık. Şuradan başlamamız lazım. Ama konuya girmeden evvel üç sorunun cevabını vereceğim, öyle başlayacağım." demiş. Meğer o gün üç kişi oraya gelmişler, demişler ki; "Hoca kerâmet sahibiyse şu sorunun, şu sorunun, şu sorunun cevabını versin." demişler. Üç sorunun cevabını kendileri kafalarından düşünmüşler. Hoca kitabı açıyor, derse başlamadan onların cevabını veriyor, öyle başlıyor.

Yine benim Ankara'da bir arkadaşım anlatıyor:

"Ben jandarma karakolunda çavuştum. Bizim başçavuş arkadaşla o zaman Seyda dedikleri bir zâtı ziyarete gittik..."

Seyda ilmi seviyesi belli bir noktaya gelmiş insanların hepsine diyorlar orada. Yani Seydalar bir tane değil, çok olabiliyor.

"Cizre'deki Seyda kâmil bir zat, mübarek bir insan, Nakşbendî meşâyihinden. Onu ziyaret edelim." demişler.

Bir tanesi; "Ama Şeyh Efendi biz oraya gittiğimiz zaman bize hindi dolması ikram etsin." demiş. Aklından böyle geçirmiş.

Bir tanesi de; "Şu soruya cevap versin." demiş.

Bir tanesine de; "Sen ne düşündün?" demişler.

"Ben bir şey düşündüm ama size söylememem."

"Allah aşkına söyle!" diye zorlamışlar.

"Ben cünüb gideceğim, benim cünüb olduğumu bilsin." demiş.

"Olmaz, edepsizlik yok. Biz gitmiyoruz." demişler.

"Yok, ille gideceksiniz." demiş. Böyle diyen başçavuşmuş. Zorlamış. Korka korka... "O zaman jip de yok, Cizre'ye atla gidiyoruz." diyor.

"Uzaktan Cizre göründü." diyor.

"Karşıdan bir atlı tozu toprağa kataraktan dıgıdık dıgıdık geldi.

Selâmun aleyküm dedi.

Aleyküm selam dedik.

'Şeyh Seyda hazretlerini ziyaret etmek isteyen üç kişi siz misiniz?' dedi.

Birbirimize baktık. 'Evet, biziz.' dedik.

'Şeyh hazretlerinin selâmı var. İçinizden bir tanesi Dicle'de yıkansın, öyle gelsin dedi.'" diyor.

"Başçavuş atın üstünde, baktım yıldırım vurmuş gibi oldu, sallandı, neredeyse aşağı düşecekti. Girdi, yıkandı." diyor.

"Ondan sonra gittik. Bizi güzel karşıladı." diyor.

Anlatan üç kişiden biri, gidenlerden birisi anlatıyor.

"Bizi güzel karşıladı. Yemek ikram etti. İstediğimiz yemeği ikram etti." diyor.

"Bu zamanda insanlar çok acayiptir. Şeyhten yemek isterler ama o yemeğin nereden bulduğunu hiç düşünmezler!" demiş.

"Üçüncü meseleyi de söyledi." diyor.

Ben kendi hayatımdan misal anlatayım:

Ilgazlı Ahmed Efendi vardı. Biz de Kastamonu'ya gidiyorduk. Yanımda da Diyanet'te müfettiş olan bir talebem vardı. "Ahmed Efendi benim babamın şeyhiydi, oraya uğrayalım, elini öpelim." dedi. "Olur." dedik. Ben de o zaman İlâhiyat'ta asistanım. Gittik, elini öptük. Mübarek bir insan, cennetmekân. Tatlı dilli, güleç yüzlü. Çok sevindi. Elini öptük, dua etti. Yemeğe bırakmadı. Ve bizim oraya giderken otomobilimizde kendi aramızda konuştuğumuz her şeyi konu edindi, orada onları söyledi.

İşte bunlar oluyor. Ben bunları görmüşüm.

Onun için, bu gibi şeyler bir çeşit inkârdır. Bazıları kerâmeti bilmiyor, yaşamamış. Öyle insanların yanına gitmemiş. Kabul etmiyor;

"'Mürşidim kalbimden geçeni bilir.' derse dinden çıkar."

Allah bildirdiyse? Ne olacak o zaman? Niye dinden çıkıyor?

Kerâmât-i evliyâ hak değil mi?

Hak.

Ama tabii herkes herkesin kalbinden geçeni bilir mi?

O ayrı, tabii herkes bilmez. Allah bildirirse bilir.

Her zaman bilir mi?

Her zaman da bilmez. Allah bildirmezse bilmez.

Allah Peygamber Efendimiz'e bile düşmanının sayısını az göstermiş. Âyet-î kerîmeyle öyle bildiriyor.

Fî a'yüniküm kalîlen ve yükallilüküm fî a'yünihim. Müslümanları öbür tarafın gözünde az göstermiş. Müslamanlara da onları az göstermiş. Savaşa girsinler ve Allah'ın hükmü yerine gelsin diye.

Allah bazen az gösterir. Vardır bir hikmeti. Hikmetinden sual olunmaz. "Öyle olacak, böyle olacak…" denilmez. Ama kerâmât-i evliyâ haktır, misâli çoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de de vardır.

Soru: Arapça'yı merak ediyoruz, öğrenmek istiyoruz. Fakat cumartesi pazar günü hariç çok yoğun bir çalışma sistemimiz var. Bu şartlar altında Arapça'yı nasıl öğrenebiliriz? Bu konuda bizi aydınlatır mısınız?

Arapça konusunda benim çok hevesim var. Bana öyle geliyor ki, içimdeki hevesten neşemden dolayı, bir haftada otursam Arapça öğretirim gibi geliyor. Çok kolay. Bizim hocamız var, Salim Mahmud Hoca. Mahmud Bayram Hoca, şurada oturur. Belki namaza geliyor, belki şu anda yazlıkta olabilir. Ben liseyi bitirdim, edebiyat fakültesine gittim. Beni babamdan istemiş; "Onu çağır bana. Onlar dilbilgisi okudukları için dili kolay öğrenirler." demiş. İlk ders bir şeyler yazdırdı, ikinci ders cümle kurdurdu. İkinci ders Arapça cümleler kurduk. Ben de birkaç hafta sonra köydeki dedeme Arapça mektup yazdım. Kim bilir o mektup şimdi elime geçse nasıl yazmışımdır Allâhu âlem... Ama bir cesaret, bir heves... Olabilir. Onun için, korkmayın. Cumartesi pazarları çalışmakla çok şeyler elde edilir. Keşke muntazam bir [çalışma] olabilse... Keşke burada bir esnafa, iş güç sahibi kimselere bir cumartesi pazar okulu açsak da bu dersleri versek. Zor değil, kolay...

Cemaatimizin yüksek mevkilerinde görevli bazı ağabeyler maalesef birçok kardeşimizle parmaklarının ucuyla musafaha yapıyor ve yüzlerine bakmıyorlar. Bu durumdan birçok kardeşlerimiz büyük bir üzüntü içindedirler. Bu durumun düzeltilmesini umuyoruz.

Yüksek mevkilerdeki ağabeyler, bu dilekçe size. Parmaklarınızın ucuyla musafaha yapıyormuşsunuz. Musafaha yaptığınız insanlara tepeden bakıyormuşsunuz. Haberiniz olsun, şikâyet var.

Onun için, biraz daha tuttunuz mu sağlam tutun. Biraz boynuna sarılın. Biraz güleç yüzlü olun. Tatlı dilli olun. Çünkü mü'minin mü'minin yüzüne gülmesi sadakadır.

Tebessümike fî vechi ahîke sadakatün. "Senin kardeşinin yüzüne güleç yüzle bakman sadakadır."

Beleşten bedavadan bir sadaka istemez misin?

Cebinden para çıkmıyor, bir şey olmuyor, sadaka sevabı alıyorsun. Tebessüm ediver.

Büyük ağabey, yüksek mevkide, kibrinden bu tarafa bakmıyorsa... Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete girmeyecek. Mütevâzı olmayı öğrenelim. Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Topraktan yaratıldık. Testi de topraktan yaratıldı, biz de topraktan [yaratıldık.] Ne olacak, testi de kırıldığı zaman toprak olur, biz de mezara gömüldüğümüz zaman biz de toprak oluruz. İnsanı insan yapan güzel duygulardır. Güzel duyguları olmadıktan sonra kıymeti yok. Mevki makam burada kalır. Para pul burada kalır. İnsanın iyilikleri âhirete gider.

Evlilikte aslolan töre, örf ve âdet midir, yoksa İslâmî kurallar mı?

Cevap: Hâşâ sümme hâşâ! Öyle şey olur mu? Tabii İslâmî kurallar esastır. Töre, örf ve âdete İslâmî kurallara uygunluğu nispetinde müsaade vardır; aykırısına müsaade yoktur. Töre, örf ve âdet İslâm'a aykırıysa solda sıfırdır.

"Efendim bizim töremize göre kadın başını açar da, erkeklerin arasında şıkır şıkır oynar da ondan sonra gelin olur."

Böyle töre olmaz!

Veyahut;

"Bizim töremize göre damat gerdeğe girmeden önce bir şişe rakı içer de ondan sonra girer."

Böyle töre olmaz!

Neden?

İslâm'a aykırı. Allah'ın emirlerine aykırı.

Ama bizim töremize göre büyüklere saygı el öperek gösteriliyor. Câizdir. Peygamber Efendimiz'in de elini hatta ayağını öpmüşler. Câizdir. El öpmek yasak değildir. Suudlular her ne kadar karşı çıksalar da örfte bu vardır. Şeriatin yasaklamadığı -dinî- konularda örfün bir itibarı vardır.

Asteğmen olarak askerlik yapıyorum. Askerî kantinlerden subay ve astsubaylar KDV oranı yüzde 0 olan fişleri alıp vergi iadesinden faydalanıyorlar. Ben de alıp sevap beklemeden bir yerde kullanabilir miyim?

İbrahim Hakkı hazretleri; "Mü'min işi rengolmaz." diyor. Yani mü'minin işi hile olmaz. Yaptığı işi dürüst yapacak. Sorduğu zaman;

"Bu senin alış verişin mi? Bunu sen yaptın mı?"

Yapmadıysan "yaptım" diyemezsin. Müslüman yalan söyleyemez.

Onun için, müslümanın işi hile olmaz, açık seçik olur. Hileden hud'adan gelecek para gelmesin.

Sonra sen burada vergi iadesinden faydalanıyorsun, yani devletten para alıyorsun. Kimin parasını alıyorsun?

Yetimin, yoksulun, dulun vesairenin hakkını geçiriyorsun. Hayrını görmezsin.

Dürüst olmak, açık olmak lazım. Şüpheliden bile kaçmak lazım. Temiz yemek lazım. Helal yemek lazım.

Ben bir yahudinin yanında çalışıyorum. Sakal hariç diğer ibadetlerime karışmıyor. Yalnız bankaya ve müşterilere gittiğim için sakal bırakmama izin vermiyor. Ben işimden memnunum. Bu konuda ne yapmam gerekir?

Sakal sünnettir. Sakalın kesilmesi bütün mezheplere göre haramdır. Ama şimdi mecburiyetlerden, baskıyla, töre değiştiğinden ve bazı yerlerde yasaklandığından yapılmıyor. Yasaklayanlar vebal altında kalır. Bu şartta bunun bir dinî mahiyeti olduğu söylenebilir. Ressamlar sakal bırakıyor. Sanatkârlar sakal bırakıyor. Mimarlar sakal bırakıyor, saç uzatıyor. Barış Manço omuzlarına kadar saçını uzatıyor. Herkes istediğini yapıyor. "Bu konuda hürriyetlere müdahale etmek doğru değildir." diye söylemesi lazım.

Kadının kocasına ismiyle hitap etmesi câiz midir? Yoksa nasıl hitap etmesi lazımdır?

Bizim töremizde kocasına ismiyle hitap etmesi yoktur. Bey nezaketen "hanım" der, "Ayşe, Fatma" demez. Hanım da efendisine "efendi" der. "Efendi hoşgeldin, nasılsın? Bugün seni üzüntülü görüyorum." İsimle hitap etmek ayıptır. Töre bu. Yoksa normal bir şey. Madem o isimle tanınmış, onunla konuşabilir. Ama öyle değildir, hürmet vardır. Babasına insan "Ahmet nasılsın?" diyemiyor. Onun gibi... Büyüğe saygıdan dolayı isim olmuyor.

Kadının başka bir erkeğe selam göndermesi câiz midir, değil midir? Hanımın erkeğiyle kardeşine selam söylemesi gibi...

Akrabalık münasebetleri olanlara selam Allah'ın selamet dileğidir, bir çeşit duadır. Aralarında akrabalık münasebetleri olanlara gönderilebilir.

Fakirleri arayıp bulma teşkilâtı kurulsa uygun olur mu?

Olabilir. Fakirleri birbirinize bildirin. Zenginlere ihtiyaç sahiplerini bildirin. Devlete yardıma muhtaçları bildirin. Çünkü Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte buyurmuş ki;

Ebliğû hâcete men lâ yestatîu iblâğa hâcetihî. "Kendi hâlini ilgili yerlere arzu edemeyen kimselerin hâcetini resmî rakamlara bildirin."

"O zaman beytülmalden para verilecek." diye bunu tavsiye etmiş. O iyi olur.

Banka müfettişinin kazancı haram olur mu? Bu meslekten biriyle evlenilir mi?

Banka faizli işlem yapan bir bankaysa o zaman uygun olmaz. Çünkü faizi Allah haram kıldığından o haramla [kazanan] bir müesseseyi yöneten de, bu işe karışan da -kâtibi de yasaklandığı için hadîs-i şerîfte- uygun olmaz. Ama kâr ortaklığı şeklinde çalışan bir [kurumsa] o zaman câiz olur. Aksi takdirde uygun olmaz.

Ama herhangi böyle bir müessesede şoförlük yapıyor, ya da aşçılık yapıyor, ya da faizin alınması verilmesiyle ilgili bir işleme katılmıyorsa veya inşaatta çalışıyor, o zaman elinin emeği [olur,] çalışabilir. Faizle ilgili haram muamelelerin yapılmasına katkısı olursa uygun olmaz.

Hocam bir öğrenci sokaktaki herhangi bir esnaftan veya bir iş adamından burs alabilir mi? Alabilirse o burstan sorumlu mudur?

Alabilir. Talebeye herkes zekâtından burs vermek istiyor, "okusun" diye. Esnafın böyle akıllı uslu basiretli olanları var. Fakir talebeleri kollamanın zekâtın çok güzel bir sarf yeri olduğunu bildiği için bunu yapıyorlar. Alınır.

Hocam frenk yaka[ya ne dersiniz]?

Frenk yaka, "üçgen yaka" demektir. Çünkü eskiden bizim gömleklerimiz yakasız olurmuş. Bu kulaklı yaka Batı'dan geldiği için buna "Frenk yakası, Frenk gömleği" diyorlar. Şimdi yaygınlaşmış. Eski gömleklerimiz yakasızdı. Şimdi bir kulak icat edilmiş, yaka çıkmış...

Burada Frenkler'e uymak, onların âdetlerini taklit etmek doğru olmadığından bir mekruhluk var, doğru olmama [durumu] var. Fakat çok yaygınlaşmış olduğundan, şu anda artık Frenkler'in alâmeti olma durumundan çıktığı için durum biraz hafiflemiş oluyor.

Tabii her hususta titiz olsak da kendi örfümüze uygun giyinsek iyi olur. Fakat ne pantolonumuzda ne tişörtümüzde ne gömleğimizde bunu uygulayamıyoruz. Uygulayanlar az. Güzel giyinenler de var. Genellikle uygulanmıyor. Bu hususta titiz olmanızı tavsiye ederim.

Bir kabzadan az olan sakala ne dersiniz?

Sakal sakal oldu mu farzı kurtarıyor. "Uzun olması sünnete uygundur." demişler. Mühim değil, hiç olmazsa olsun.

Bir şey bulduğumuzda sahibi adına hiçbir iz yoksa ne yapalım?

Hayır yerine vermeli. Sahibini bulma imkânı olmayınca hayır yerine verilir.

Hocam dua ederken şeyhin, evliyânın, Hz. Muhammed-i Mustafâ'nın yüzü suyu hürmetine mi diye dua edelim, yoksa direkt Allah'a mı dua edelim?

Dua zaten direkt Allah'adır. Ama "yüzü suyu hürmetine" denilebiliyor. Çünkü orada onlar Allah'ın sevgili kulları olarak [düşünülüyor.] Sahâbe-i kirâm da birbirlerine böyle yapmışlar.

Soru: Rabıta-i mevt ile rabıta-i mürşit ya da rabıta-i mürşit ile rabıta-i kalp arasında başka bir şey yapmak, ara vermek veya zikir arasında ara verip başka bir şey yapmak doğru mudur?

Zaruret varsa olabilir. Telefon çalar, kapı çalınır, namaz ezanı okunur, bir şey olur, bir sebep girer, abdesti bozulur, almak gerekir; olabilir. Topluca yaparsa tesiri çok olur. Ama toplu yapılamadığı zaman, araya başka bir şey girdiği zaman ilk yapılanı iptal olur diye bir şey yoktur, câizdir.

Rabıta ile zikir arasında şeytan vesvese verirse vesveseye aldırış etmeden rabıta veya zikre devam mı edelim yoksa baştan mı yapalım?

O vesvese verdi mi, baştan yapmaya başladın mı oyununa geldin demektir. Hiç yüz vermeyeceksin, devam edeceksin. Çünkü başından başlarsan, yeniden bir vesvese gelir. Bir daha başlarsın, yeniden bir vesvese gelir. Artık o kasıklarını tuta tuta güler; "Bak adamı nasıl çuvallattım, nasıl aldattım..." diye. Hiç yüz vermeyeceksiniz.

Bazıları rabıtaya "şirktir" diyorlar. "İslâm'da delili var mıdır?" diyorlar. Biz cevap veremiyoruz. Bu konuda bilgi verir misiniz?

Bu konuda Rabıta-i Şerîf Risâlesi diye bir kitap vardır. Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bir rabıta risalesi yazmıştır. İslâm'da vardır. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz Peygamber Efendimiz'in hayalini daima hafızasında muhafaza ettiğini, gözünden hiç gitmediğini söylüyor. Rabıta şirk değildir. Rabıta sevgi alâmetidir. Rabıta, seven insanın hayalinin gözünde tütmesidir. Bunda ne var?

Annemi seviyorum, annemin hayali gözümün önünde. Hocamı seviyorum, hocamın hayali gözümün önünde. Ne var?

Hocayı sevmek; Peygamber Efendimiz'in vekili olduğu için, din alimi olduğu için, iyi müslüman olduğu için birisini sevmek normaldir, güzel bir şeydir. Bu sevgiyi Allah teşvik ediyor.

Üzerinde kaza namazı olan kişi nafile namaz kılarsa kabul olur mu?

Kılsa kabul olur. Fazileti bildirilmiş bazı nafile namazları kılması da lazım. Mesela işrak namazı, duhâ namazı, evvabîn namazı, teheccüd namazı gibi namazları kılmalı. Çünkü onlar geçti mi bir daha kazası da yok. Farzın kazası var; ama bunların zamanı bir geçti mi bir daha artık ele fırsat geçmiyor. Onun için, onları bırakmadan kaza namazlarını başka zaman kılmalı.

Bir kişi kızına "Namaz kıl." dediği halde namaz kılmıyorsa, "Ben cehennemde yanmayı istiyorum." diyorsa buna ne yapmalıyız?

Tabii bu çok kötü bir durum. Böyle bir söz üzerine dövülür de, evden, evlatlıktan reddedilir de... Çünkü çok küstahça bir söz bu. Fakat evlattır, cehenneme gitmesine razı olunamaz. İnsanın vicdanı dayanamaz. Bu duruma getirmeden iyi yetiştirmek ve bu sözünü söylettirmeden namazı kılmasını istemek lazım. Zaman ayırmak lazım. Üstüne varıp da çileden çıkartıp cehenneme düşürtmemeye gayret etmek, o babanın basireti. Aslında böyle yaptıktan sonra sopayı hak etmiş, evire çevire döversin, ıslata ıslata döversin; "Kerata, kepaze! Sen adam mı oldun? Küçükken kucağımda geziyordun da şimdi Allah'a bile karşı geliyorsun!" diye. Ama tabii güzellikle [nasihat etmek] daha iyi.

Üniversite mezunu olan oğlum uzun yıllar çalışıp çabalamasına rağmen emeğinin karşılığını alamadı. Bugün de büyük bir sıkıntı içerisinde olup çalışmak istemiyor. Hanım ve çocukları sıkıntı içerisinde. Bu aile için dua ve himmetinizi istiyorum.

Çalışmayı istememek doğru değildir.

el-Kâsibu habîbullah. "Kesb-i ticaretle meşgul olup ihtiyacını karşılayan kimse Allah'ın sevgili kuludur."

Onun için, evliyâullah sırf Allah'ın bu yönden sevgisini kazanmak için iş tutmuşlardır, kaşık yontmuşlardır, hasır örmüşlerdir, nalın yapmışlardır, bir iş yapmışlardır, çalışmışlardır. Çalışmak sevaptır. Çalışan Allah'ın sevgili kuludur. Çalışmak istememek doğru değil. Sıkıntıların telafisi de çalışmaktadır. Çalışmayan insana sıkıntı daha çok gelir. Onun için, makul ölçülerde çalışmalı.

Özür dilerim. Bir sene içinde Adapazarı'nda "Yabancı malı kullanmayın." diyorsunuz. Siz o gün Alman malı Mercedes'e biniyordunuz. Nasıl oluyor?

Alınmış Mercedes'e biniyoruz. Bizi bindiriyorlar, götürüyorlar. Bizi bir arkadaş almış, Mercedes'le düğüne götürmüş. Benim arabam yok. Düğüne kimin Mercedes'iyle gitmişsek birisi götürmüş. Düğüne gitmişiz.

"Özür dilerim. Yabancı malı kullanmıyorsunuz, neden Mercedes'e bindiniz?" diyor.

Sen gel, Türk malı bir araba varsa onunla götür. Ben şimdiye kadar bir arabaya markası şudur diye "hayır" demedim. Bisiklete bile razıyım, motosiklete bile razıyım. Ne olacak...

Biz ne anlatmak istiyoruz? Bizim anlatmak istediğimiz şey ne?

"Ticaretle dışarıya verdiğimiz her para bizim aleyhimizedir. İçimizde kalsın. Biz merkantalist olalım. Üretimimizi arttıralım, biz kazanalım." diyoruz.

Fiilî durumlar var. Zaten yerli araba dediğimizin bir kısmı da Renault'tur, Fiat'tır, Toyota'dır... Onlar bile tam yerli değil. Bu bir kademe işi… Söylüyoruz ama bir zaman gelecek, uygulanacak. Veya fiilî durum, şu anda henüz istediğimiz durum yok. Bu benim kusurum değil. Ben kendim Mercedes'i tercih etmiş değilim. Biraz Mercedes'e karşı da düşmanlığım var, özel olarak. Çünkü o herifler biraz daha fazla para istiyorlar, kasıla kasıla, tutulmuş mal diye… Onun için onu da istemiyorum. Daha mütevâzı bir şeyle idare etsinler diyorum. Biz kendi yerli [arabamızı] yapsınlar istiyoruz.

Hiçbir mazereti olmadan sakal bırakmayan hocanın arkasında namaz kılınır mı?

Kılınır. O onun kusurudur. Keşke bıraksa; ama kılınabilir.

Ebussuûd hazretlerinin fetvasında sakalı bir tutamdan kısa olan imamın görevinden azlolunacağını söylüyormuş.

O Kânunî devrinin adamı. Biz şimdi yirminci yüzyıldayız. Sakal bir tutamdan kısaysa azlolunurmuş. Zaman değişince şartlar değişiyor. Kânunî devri başka, Ebussuûd Efendi hazretlerinin zamanı başka. Yirminci yüzyılda bunca bâdireler geçirmiş, İslâm darbeler yemiş, müslümanlar hapislere girmiş, asılmış kesilmiş... Ondan sonra bir sürü problem var, zorluklar var. Şimdi şartlar biraz daha farklı. Bu şartların farklılığını İslâm kabul ediyor.

ed-Darurrâtu tubih el-mahzûrât. "Zaruretler, sıkıntılar, sıkışıklıklar mahzurlu bazı şeyleri mübahlaştırır, meşrulaştırır, müsaade verdirtir." diyor.

Onları da nazar-ı dikkate almak zorundayız. Önemli olan önemsiz olan şeyleri birbirinden ayırt edebilmeliyiz. Asıl önemli şey neyse onun üzerinde durmalıyız. Böyle küçük detaylar -detay küçükse tabii- o kadar önem verilmeli. Kısa da olsa sakal bıraktı mı farziyetini yerine getiriyor. Ama uzun ve kısa olması alimlerin çeşitli [görüşleridir.] O kadar dini zedeleyen bir nokta olmuyor.

Allah hepinizden razı olsun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı