M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İnsan İyiliğe Niyet Edince Yapmasa Bile Sevap Alıyor

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Cumanız mübarek olsun!..

Hepinize bu güzel günün, bereketli günün, hayırlı, mübarek, kutlu günün hayrından ve bereketinden âzamî istifade etmenizi, Cenâb-ı Hak'tan dilerim.

Fe-men hemme bi-hasenetin fe-lem ya'melhâ ketebeha'l-lâhu lehû indehû haseneten kâmileten.

"Eğer bir kul bir iyi işi, bir haseneyi yapmaya gayret ederse, kalkışırsa, himmet ederse, şöyle bir davranırsa; onu yapamamış bile olsa..."

Çünkü insanoğlu her istediğini yapamıyor, birçok istediğimizi yapamıyoruz. Etrafımız birçok olaylarla çevrili ve bizim dışımızda birçok faktörler ve tesirler var. Biz, düşündüklerimizin, kim bilir gönlümüzden geçen şeylerin ne kadar azını yapabiliyoruz Onun için Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:

"Müminin niyeti amelinden daha hayırlıdır."

Çünkü niyeti çok geniştir, çok şeyleri yapmak ister. Ama fiiliyatta ameli o kadar. Düşündüğü, hayal ettiği, temenni ettiği şeylerin hepsini yapmaya yetmez,

bazı şeyleri yapamaz.

Bir mü'min, bir iyiliği yapmaya himmet etse, kalkışsa, şöyle bir davransa "fe-lem ya'melhâ" "bir mâni dolayısıyla onu yapamasa…"

Ketebehallâhu lehû ındehû haseneten kâmileten. "Allah bu kuluna, onun bu davranışını, bu niyetiyle kalkışmasını, tam bir hasene olarak yazar." Allahu Teâlâ hazretleri fazl u kereminden, işlemiş de muvaffak olmuş, o iyiliği ortaya koymuş gibi, yapmadığı halde niyetinden dolayı o kula tam bir hasene-i kâmile ihsan eder. Defter-i âmâline böylece yazılır.

Ne kadar güzel! Ne büyük bir ikram! Elhamdülillah! Çok şükür Rabbimize ki biz bir şey yapmadan dahi bize, niyetimizden, davranışımızdan, kalkışmamızdan ve yapmak istememizden dolayı sevap veriyor.

Ve in hüve hemme bi-hâfe amilehâ ketebeha'l-lâhu indehû aşra hasenâtin ilâ seb'i mieti dı'fin ilâ ed'âfin kesîratin.

Biz mü'minler için bu cümle ne kadar da müjdeli... Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde:

"Eğer kul o iyiliği, niyet ettiği iyiliği yapmaya kalkışır, himmetini sarf eder, davranır da; fe-amilehâ "yapabilirse, muvaffak da olursa icrâ etmeye, fiiliyata da geçirebilirse, yaparsa… " Ketebeha'l-lâhu indehû. "Allah, onun yaptığı bu iyiliği kendi indinde" aşra hasenâtin "on iyilik olarak yazar."

Bire bir yazmaz; yaptığı iyiliği, on misli yapmış gibi, on tane yapmış gibi, on misli büyük yapmış gibi yazar. Hatta bu kadarla da yetinmeyebilir; ilâ seb'i mîeti dı'fin "yedi yüz misline kadar fazla yazar."

Bazen on misli, bazen yetmiş misli, bazen daha fazla... Yedi yüz misline kadar yazar. Hatta bu kadarla da yetinmez. İlâ ad'âfin kesîratin. Artık sayıya vurulmayacak, yedi yüzden de fazla, çok çok miktarlarda o sevabı yazabilir.

Acaba Allahu Teâlâ hazretleri, Ekremü'l-ekremîn olan Rabbimiz, neden bazı amellere bu kadar çok sevap veriyor?

Tabi, başka hadîs-i şerîflerden ve dinimizin ahkâmını incelemekten anladığımıza göre; bir iyiliğin tesiri ne kadar yaygınsa, ne kadar çok insana ulaşıyorsa o iyilik, ne kadar uzun devam ediyorsa elbette o tesirine göre sevabı fazla olur. Bir de kulun o işi yaparken gönlü ne kadar temizse, takvâsı ne kadar çoksa, huşusu ne kadar fazlaysa, edebi ne kadar yerindeyse sevabı ona göre çok olur.

Onun için, hadîs-i şerîflerde okumuştuk, biliyoruz ki aynı namazı kılmak için camiye gelen bir insanın bir tanesi bir sevap alır, bir tanesi bin sevap alır. Bu namaz aynı olduğuna göre, aynı imamın arkasında kılındığına göre, kişinin kalbi, derûnî, içindeki meziyetlerle ilgilidir. Duyguluysa, şuurluysa, takvâlıysa, hassas bir kulsa Allah ona mükâfatını çok veriyor. Duygusuzsa, dağınıksa, derbederse, gönlünü başka yerlere kaydırıyorsa; tabi mükâfatı az olur.

Demek ki bazen kişinin kendi içindeki evsafıyla ilgilidir bu kat kat fazla vermek. Bazen bir oluyor, bazen bin oluyor. Bazen de yapılan işin muazzamlığıyla ilgilidir. O işten meydana gelen hayrın ve iyiliğin çokluğu dolayısıyladır. Onun için meselâ Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Hududun kalelerinde bekleyen mücahit bekçiler... " Tabi henüz savaş yok, bekliyor. Bunlara murâbıt deniliyor. "Rıbatlarda oturan kimse" demek. Geceleyin nöbet tutuyor, elinde silah, düşman gelmesin diye.

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

Bu bekleyen, hudutta nöbet tutan kimsenin sevabı ne kadardır?

"Geride o gece kalkıp da ibadet eden -İslâm âleminde, onun beklediği ülkede huzur içinde ibadet eden insanların sevabının bir misli ona verilir. O kadar sevap alır."

Onun için hudutlarda, kalelerde bekleyen veya kışlalarda, tel örgülerin arkasında bekleyen kardeşlerimize de bu müjdeyi eriştirin ki nöbeti bir angarya olarak tutmasınlar; onlar nöbet tuttuğu zaman, arkada huzur içinde ibadet eden, uyuyan, istirahat eden veya çalışan insanların sevapları, onlardan bir şey eksilmeden o şahsa veriliyor.

Demek ki birçok insanın huzur içinde yaşamasına ve ibadet etmesine sebep olduğu için huduttaki murâbıtların, mücahitlerin sevabı çok daha fazla oluyor; çünkü düşmanı yeniyor, düşman o ülkeyi istilâ edemiyor, müslümanlar huzur içinde yıllarca, asırlarca yaşıyorlar. O zaman mücâhidin sevabı çok daha fazla oluyor.

Bu müjdeli hadîs-i şerîfimize tekrar dönecek olursak;

"Bir kul, bir iyi işi yapmaya niyet eder de yapmaya da muvaffak olursa, Allah onu kendi indinde lütfuyla keremiyle on misli yazar, yedi yüz misline kadar fazla yazar, hatta yedi yüz mislinden de kat kat fazla sevap yazar."

Ne kadar güzel! Müslüman yapamazsa bile sevap alıyor, yaptığı zaman ise kat kat sevap alıyor...

Ve men hemme bi-seyyietin. "Ama bir kul bir kötülüğü yapmaya niyet etmişse..."

Kafası bozuldu, şeytan damarlarına girdi, nefsi kabardı, bir kötü iş yapmaya niyetlendi, kalkıştı.

Fe-lem ya'melhâ. "Sonra Allah'tan korktu, düşündü, günah olduğunu anladı, kendisine hâkim oldu, nefsini tuttu, iradesine hâkim oldu, yapmadı."

"Allahu Teâlâ hazretleri, Ketebeha'l-lâhu indehû haseneten kâmileten, bunun bu kötülükten vazgeçmesini de değerlendirir, ona tam bir iyilik yapmış gibi sevap verir."

Gerçekten, onun kötülükten dönmesi de bir iyiliktir, o da artı bir puandır. Kötülüğü yapsaydı ortada çirkin bir şey, bir zarar meydana gelmiş olacaktı. Atasözlerimiz arasında var; "yanlıştan dönmek fazilettir" denilir. Kötülüğü yapmamak da bir fazilet oluyor. Allahu Teâlâ hazretleri ona, tam bir iyilik yapmış gibi hasene-i kâmile ihsan eder. Ne kadar güzel!

Demek ki burada bize bir teşvik daha var. Daha önceki cümlelerde iyilik yapmaya teşvik var; burada iyiliği yapamasak bile teselli mükâfatı olduğu bildiriliyor. Yine bir sevap alıyoruz, yaparsak kat kat sevap alıyoruz. Kötülüğü yapmamaya, kötülükten dönmeye teşvik var.

Bunu bana bazen sorarlar, vaazların arkasından kağıt gönderirler:

"Hocam ben yemin etmiştim kötü bir şeyi yapmaya, şimdi yeminimi bozayım mı?"

Evet!..

İnsan kötü bir şeye, günahı işlemeye, dînen yasak olan bir şeyi yapmaya yemin etmişse onu yapmayacak.

"Ama yemin etmişti..."

İşte onu yapmamak fazilet... Yemin kefaretini ödeyecek ama onu yapmayacak. Söz verdim diye onu yapmak doğru bir şey değil. Bu da hatırınızda iyice kalsın. Bir kötülükten dönmek de Allah'ın mükâfat verdiği güzel bir davranış oluyor, iyi bir ahlâk alâmeti oluyor, güzel bir ışık oluyor.

Ve in hüve hemme bihâ fe-amilehâ. Bazen insan iradesine hakim olamıyor da kendi şahsıyla veya çevresiyle ilgili, toplumda veya özel hayatında kusurlar, günahlar işleyebiliyor.

"Bir günahı yapmaya kalkıştı da sonunda da onu yaptı,tamamladıysa ketebeha'l-lâhu aleyhi seyyieten vâhideten. O zaman, Allah onun aleyhine bir günah yazacak.

Geriye dönerek düşünecek olursak; bir iyiliği yaptığı zaman bire on, bire yedi yüz veya daha fazla miktarda veriyordu. Bir kötülük yaptığı zaman, sadece bir kötülük olarak yazılır. Reel olarak, hakiki olarak şu kötülüğü yaptı diye, o miktarda yazılır. On misli, yüz misli, yedi yüz misli ve daha fazla miktarda olmuyor. Bu da Rabbımızın rahmetinin genişliğini ve günah işleyen insanlara çok büyük ceza vermediğini gösteriyor.

Buradan şunu sezinliyoruz ki bir insan sonunda cehenneme gidiyorsa âhirette azaba müstehak oluyorsa hakikaten azaba müstehak bir insandır. Böyle bir bir yazıldığı halde kötülükleri ne kadar birikmiş; iyilikleri on on, yüz yüz, yediyüz yediyüz daha fazla yazıldığı halde iyilik yapmamış; kötülükleri bir bir birikmiş de iyiliklerini geçmiş… Sonunda mahkeme-i kübrâda, terazide amelleri tartıldığı zaman, kötü bir insan olarak durum ortaya çıkmış ve cehenneme atılmış. Demek ki cezayı hak etmiş... Günahları o kadar çok ki bu kadar avantajlı duruma rağmen, kendisini âhirette kurtaramamış oluyor.

Bizim bu durumdan, bu hadîs-i şerîften çok istifade etmeye çalışmamız gerekiyor. Bir kere kalbimiz iyilik dolu olmalı. İyi şeyler yapmaya niyet etmeliyiz ve bunu metot haline getirmeliyiz.

Onun için biz, senelerce önceden beri kardeşlerimize rica ediyorduk, diyorduk ki:

"Evinizden çıkarken gözünüze ilişecek bir yere, mesela sokak kapısının arka tarafına, ayakkabılarınızı giydiğiniz yere, çok büyük harflerle yazın; ‘Dışarıya çıkıyorsun, ama bugün Allah için ne yapacaksın?' ‘Henüz daha dışarıya çıkmadın, adımını atmak istiyorsun, evden dışarı gideceksin, ama ne yapacaksın?' diye bir soru yazın oraya..."

Bu soru insanın gözüne takılınca, insan gayr-i ihtiyarî düşünecek. Diyecek ki mesela:

"Tamam, bugün cuma; ben bugün cuma namazına gideceğim. Cuma namazına erken gideceğim ki kocaman yedi tane kurban kesmiş gibi sevap alayım. Vaazı dinleyeceğim, inşaallah vaazda söylenenleri de tutmaya gayret edeceğim, oradan da sevap alacağım. Elimde tesbih; tesbih çekeceğim, tesbihlerden de sevap alacağım. Biraz daha erken çıkıp hocamın kabrini ziyaret edeceğim; annemin, babamın, dedemin kabrini ziyaret edeceğim, onlara dua edeceğim. Cuma günü kabir ziyaret etmek, cuma namazı kılmak sevap. Ayrıca hasta ziyaret etmek sevap; cumadan sonra da inşaallah bir hasta ziyaret edeceğim. Ayrıca sadaka vermek sevap; fakir kimseleri arayıp bulacağım, gerçek yoksulları evinde tespit edeceğim, onlara sadaka vereceğim. İşte bir arkadaşıma şu iyiliği yapacağım, falanca dula filanca yetime gideceğim, şu hayrı yapacağım... Akşam şöyle yapacağım…"

İşte insan böyle şeyleri kafasından geçirince, niyet edince yapamazsa bile sevap alacak. Sabahleyin insanın kapıdan çıkmadan önce, o gün ne yapacağını hızlı olarak hafızasından geçirmesi, niyetini tazelemesi ne kadar güzel bir şey... Biz bunu yazdığımız kitaplarda, biraz daha metotlu olsun diye, diyoruz ki:

"Bir iş adamı, bir öğrenci, bir hanım veya bir işçi, akşamdan yarın ne yapacağını düşünmeli, hatta yazmalı!"

İnsanın göğüs cebinde bir küçük defter olmalı, o deftere o gün neler yapacağını yazmalı. Çünkü yapılacak işler çok olunca, yazılmadığı zaman unutuluyor. Ben şahsen hatırlıyorum, akşam eve geliyorum, soruyorlar:

"Şunu yaptın mı, bunu yaptın mı?"

"Ah, unuttum!.." denilebiliyor.

Onun için yazmak lazım! Tabi yazmak da akşamdan olursa sâlim kafayla düşüne düşüne yazıldığı için birçok şey iyice hatırlanır ve öylece yazılmış olur. Göğüs cebinizde bir defter olacak, bu deftere ertesi gün yapacağınız iyi şeyleri, mümkünse bir önceki akşamdan yazacaksınız.

Biz bir de diyoruz ki: Akşam eve geldiğiniz zaman, yine gözünüzün önünde bir levha olsun kocaman harflerle. -bir arkadaş, "pabuç gibi harflerle..." diyor. Gazeteler son günlerdeki mühim olayları anlatırken, büyük başlıklar atıyorlar. Onun için pabuç gibi harfler demiş.- Siz de pabuç gibi harflerle yazarsınız:

"Bu gün Allah için ne yaptın?"

Bu da güzel bir soru. Kapıdan içeri giren kimsenin yakasına, o levha yapışıyor. "Söyle bakalım bu gününü nasıl geçirdin? Hayır mı işledin, yoksa gafilce geçirip günah mı işledin?" diye bir muhasebe.

Tabi insanın ömrünün bir muhasebesi var. Biliyoruz ki mahkeme-i kübrâ ve mîzan, terazi var. Amellerin, günahların, sevapların tartılması var. Bunlar haktır.

el-Mîzânu hakkun diyoruz. el-Cennetü hakkun, ve'n-nâru hakkun, ve's-sırâtu hakkun.

Bunlar haktır. Hadîs-i şerîflerde, âyet-i kerîmelerde belirtilmiş. "Amellerin yazılması, tartılması, ölçülmesi ve hesaplanması haktır." diyoruz.

Bu büyük muhasebe, ömrün muhasebesi; ömrü kazançlı mı yoksa zararla mı bitirdik? Bu büyük muhasebe ne zaman belli olur?

Küçük muhasebelerin bir araya gelmesiyle belli olabilir. Sen gününü nasıl geçirdiğini, akşamdan eğer güzelce tespit eder, o gününün kârını, zararını düşünürsen; günah işlemişsen, zarar etmişsen, pişmanlık duyarsın.

"Aman bugün ziyan etmişim, ama yarın bunu kâra döndüreyim!" diye bir kararvermen, azmetmen ve ona göre çalışman mümkün olur. Ama insan bu muhasebeyi yaptığı zaman.. Yine bizim atasözlerimizin arasında vardır;

"Hesapsız kasap, ne bıçak bırakır, ne masat." derler.

Hepsini satar, dükkânında bir şey kalmaz mânasına geliyor. İnsan hesapsız giderse her günü zarar olur. Zararlar eklenir, sonunda da iflas olur. Âhirette de bir iflâsın olduğunu Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem bildiriyor.

O halde müslüman, ömründe bir hesap şuuru içinde, muhasebe şuuru içinde, mahkeme-i kübrâyı unutmadan, âhirette hesaba çekileceğini asla hatırından çıkarmadan yaşayacak.

Hadîs-i şerîflerin hepsi önemlidir. Küçük veya büyük konuları anlatabilir. Hepsi bize dinimizin bir köşesini, bir noktasını aydınlatıp öğrettiği için kıymetlidir. Ama bu hadîs-i şerîf önemli bir hakikati bize bildiriyor: İnsan iyiliğe niyet ettiği zaman, yapmasa bile sevap alıyor; yaptığı zaman, çok sevap alıyor. Kötülüğe niyet edip döndüğü zaman, yine sevap alıyor. O halde kötülüklerden dönmeye kendimizi alıştırmalıyız. İrademizi kuvvetlendirmeliyiz, kendi kendimizi kritik edebilmeliyiz, tenkit edebilmeliyiz. Haksız bir şey yaptığımız zaman; "Ben haksızlık yaptım, benim bu yaptığım, bu düşündüğüm, bu niyetim doğru değil, ben bundan vazgeçeyim!" diyebilmeliyiz ve o gücü gösterebilmeliyiz.

"Ey nefsim, sen bunu çok istiyorsun, ama senin bu istediğin şey günah olduğu için ben sana bunu yaptırmıyorum!" diyerek nefs-i emmâresine müslümanın hakim olması lazım. Nefsini yenebilmesi lazım!

Onun için cihat dediğimiz zaman hepinizin hatırına savaş geliyor, eline silah alıp düşmanla cephede karşılaşmak, vuruşmak, harp etmek geliyor. Halbuki Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde, insanın nefsiyle mücadele etmesi de bir cihat olarak anlatılıyor ve buna "en büyük cihat" veyahut "daha büyük cihat" deniyor. Düşmanla olan harpten daha önemli, daha büyük olduğu için veyahut da hayatın temeli insanın bu nefsine hâkim olması ve yenmesine dayandığı için en büyük mânasına da gelebilir.

Arapçadaki ism-i tafdîl sîgaları hem komperatif olur hem süperlatif olur. Yani cihad-ı ekber dediğimiz zaman, nisbeten "öteki cihada göre daha büyük olan cihat" mânasına gelir. Bu mukayese, komperatif mânasıdır. Veyahut da "en büyük cihat" mânasına gelir. Bu da süperlatif, yani en üstünlük sıfatı, sıfatların mukayesesinde en üstün derece demektir. Yani cihad-ı ekber, en büyük cihat mânasına da gelebilir.

Düşmanla yapılan cihattan daha büyük olduğunu düşünmemiz bile çok güzel. O bile bize yeter. Düşmanla yapılan cihat, savaş, çok zor bir şey... Hem para, hem cesaret, hem kuvvet, hem de birçok meziyetleri istiyor. Birçok meşakkatler getiriyor insana. Yaralanmak var, acı çekmek var, uzuvlarını kaybetmek olabilir. Ve sonunda şehit olmak da olabilir. Çok ciddî bir şey...

İnsanın nefsiyle uğraşması, bu kadar ciddi, bu kadar sevaplı, sonucu kesin olarak cennet olan bir faaliyetten bile daha büyük, ekber olursa bu bile nefisle uğraşmanın ne kadar önemli olduğunu bize göstermeye yetiyor.

Muhterem kardeşlerim!

Eskiler cihad-ı ekber'i biliyorlardı. Nefisle cihat etmeyi önemli bir dava, önemli bir mesele olarak zihinlerinde canlı tutuyorlardı. Bu zamanın insanı bunu unutmuştur. Bu zamanın insanı nefsi de, dini de bilmiyor. Namazı da, orucu da, Kur'an'ı da, caminin yolunu da, bilmiyor... Kur'ân-ı Kerîm'in ihtiva ettiği muazzam güzellikteki emirleri, hakikatleri de bilmiyor. Bilmediği için de düşman oluyor.

Kendi keyfinin önüne din geliyor diye düşünüyor. "Ben eğlenecektim, içki içecektim, din yasaklıyor, keyfimi sürecektim din yasaklıyor." diye bazıları sırf dini, nefsinin arzularının önünde bir engel olarak gördüğü, nefsinin tarafından olduğu için dine düşman oluyor. İslâm'da o arzularının engellenmesi umûmî değil, onu da bilmiyor. İslâm arzuların hepsini engellemiyor, arzuları nizama sokuyor. İslâm, nefsin meşru arzularını yerine getirmeyi de sevap olarak bildiriyor. Kimse bunları karşısına geçip söylemediği için veyahut söylese de onların duyma imkânı olmadığı için, İslâm'ı böyle karanlık görüyor, öcü gibi görüyor. Müslümanlığı tahammül edilmez bir hayat tarzı gibi görüyor. Ama öyle değil... İslâm'da nefsinin arzularını meşru sınırlar içinde ona vermek var. Hatta Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Nefsüke matıyyetüke ferfak bihâ. "Nefsin senin bineğindir, ona yumuşak davran! Sert davranma, bakımını güzel yap! Çünkü ömrünün sonuna kadar sen nefsinle beraber, bu vücudunu sürükleyeceksin, yaşayacaksın. Bu, onunla ömrünün sonuna ulaşacaksın." mânasına geliyor

Onun için, bir müslümanın nefsine karşı davranışı iki türlüdür;

Bir taraftan nefsin meşru arzularını, hatta zevklerini, isteklerini; "Al bakalım, senin şu anda hakkındır." diye vermek. Mesela, iftar vaktinin zevki ne kadar güzeldir. Yemekler hazırlanır, meşrubat hazırlanır, meyveler önümüzdedir. Ramazanda bir iftar keyfi ve zevki vardır. Sofranın bir neşesi vardır ki hepimiz özlüyoruz. Demek ki İslâm yeri gelince, "Oruç tut, yeme!"; yeri geldiği zaman da, "Buyur, en güzel yemeklerle iftar et!" diyor.

Evlenmek de bunun gibi. Evlenmek var, ama gayrımeşru işler yok... Flört bile yok, hatta bakmak bile yok. Bazıları bunları bilmiyorlar.

"Bir bakış gözüne takıldı, neyse ne ama ikinci bakış günahtır, şeytandandır." buyuruyor Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem. Bakmak bile yok...

Peki, ne var?

Evlenmek, mutlu bir yuva kurmak var. İnsanın iyi bir eşle, çoluk çocuğunun yetişeceği sıcak bir yuva kurması var. Gayet güzel... Kazanç var. Helâl kazançlarıyla meşru dinlenme ve diğer arzularını yerine getirme var. Nefse karşı bir işimiz bu…

İkinci bir işimiz daha var; o da nefsin arzuları taşıyorsa, azıyorsa, çoksa, haksızsa, haddini aşmış durumdaysa o zaman ona karşı durmak ve onu engellemek, onu hizaya getirmek, normal çizgiye getirmek...

Bu, hayatta her zaman yaptığımız bir şey… Çocuklarımızı da böyle terbiye ediyoruz. Nefsimizi de çocuk gibi düşünebiliriz. en-Nefsü ke't-tıfli dediği gibi İmam Bûsirî hazretlerinin, hakikaten nefis çocuk gibidir. Duygusal yönden de çocuk gibidir. İnat eder, ayağını teper, tepinir durur, ille bir şeyi ister. Tabi ona da her istediği verilmez.

[Bir çocuk;] "Benim canım taşı alıp şuraya atmak istiyor, şu camı kırmak istiyor." derse "Olmaz, komşunun camı kırılmaz, yanlış işi yapma!" deriz. Ama kendisini alırız, öperiz, koklarız, parka da, salıncakta sallanmaya da götürürüz.

Nefis de böyledir. Meşru arzularını yerine getirmek var. Ama azgın ve taşkın olduğu zaman, kabardığı zaman, gayrimeşru arzularının karşısında da insanın durması lazım. Çünkü bir kötülüğe niyet ettiği zaman, ondan vazgeçmek bile büyük sevap oluyor.

O bakımdan bu hadîs-i şerîfi hiç unutmayın, hatırınızdan hiç çıkartmayın! Daima iyi şeyleri yapmaya niyet edin! Sabahtan, bir gün önceden, geceden niyet edin ve ertesi gün onları, yazdığınız göğüs defterinizde, akıl defterinizde bulunan iyilikleri madde madde yapmaya çalışın!

Yaparsanız, bire on, bire yetmiş, bire yedi yüz ve yedi yüzden fazla sevap alacaksınız.

Yapamazsanız bile niyet ettiğiniz için yine sevap alacaksınız. Eğer nefsiniz kabardı, etrafınızdaki olaylar sizi tahrik etti de bir takım kötülükleri yapmaya az kaldıysa, kendinizi tutmayı da öğrenin. Tuttuğunuz zaman da sevap alacaksınız.

Bilin ki insanın nefsiyle mücadele etmesi cihâd-ı ekberdir. Düşmanla savaştan da daha büyüktür veyahut en büyük savaştır. Çünkü toplumlar, insanların nefislerini yendiği zaman güzel şeyler yapmalarıyla ileri gidiyor. Bugünkü gazeteleri şöyle bu gözle bir inceleyin, göreceksiniz ki insanların yaptığı kötülüklerin çoğunun arkasında nefis vardır. Evet, şeytan da vardır; ama şeytan, nefsi kandırarak insanlara kötülükleri yaptırıyor. Esas itibariyle nefsin sağlam olması halinde;

İnnehû leyse lehû sultânün ale'l-lezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn. buyurulduğu gibi âyet-i kerîmede şeytanın insana doğrudan doğruya yaptırım gücü yok. Sadece telkin gücü var. Yapan nefistir. Binaenaleyh, nefsin de karşısına çıkmaya dikkat edelim!..

Tabi, nefsin karşısına çıkmak ayrı ve uzun bir iş... Nefis terbiyesi dediğimiz bir eğitim istiyor. Yunus Emre gibi, Mevlânâ gibi -Allah onlara rahmet eylesin, o evliyâullah büyüklerimizin şefaatine bizleri erdirsin. bir eğitim görmeyi gerektiriyor. Öyle bir mübarek zâtın dizinin dibinde insanın yetişip onun metotlarını ve nefsini yenmeyi öğrenmesi lazım. Çünkü insan nefsini yendiği zaman büyük sevaplar alıyor.

Evet, bu güzel mübarek cuma gününde, bu güzel hadîs-i şerîfin izahının bittiği şu sıralarda, sizlere nice nice iyi şeyleri yapmaya muvaffak olmanızı diliyorum. Allah'tan hayırlı işleri yapmanızı ve çok sevaplar kazanmanızı, büyük mükâfatlara ermenizi diliyorum. Günahlardan kendinizi tutabilecek güçte olmanızı diliyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri sizlere ve bizlere tevfîkini refîk eylesin. Hayırları işlemeye muvaffak eylesin. Şerlerden korunmamızı nasip eylesin. Ömrümüzü hem kendimize, hem ailemize, hem milletimize, hem de Ümmet-i Muhammed'e en faydalı, en hayırlı tarzda, hiç bir saniyesini dahi ziyan etmeden, zayî etmeden, boşa geçirmeden, verimli,hayırlı, olumlu, dolgun, olgun bir şekilde geçirmemizi nasip eylesin.

Bir gün, bize "gel!" emri gelecek, âhirete biz de göçeceğiz. Allah'ın sevdiği bir kul olarak göçmemizi Rabbimiz nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varalım. Yüzümüz ak, alnımız açık olarak, kalbimiz müsterih olarak varalım. Allahu Teâlâ hazretleri bizi cennetiyle, cemâliyle taltif eylesin. sevdiklerimizle, dostlarımızla, evlatlarımızla, yakınlarımızla beraber... es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı