M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mirac nedir?

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhû!..

Size dünyanın en mübarek şehri Mekke-i Mükerreme'den hitap ediyorum. Almanya'dan buraya umre için elhamdülillah geldik. Babamlar da buradalar, çok mutluyuz. Hem ailevî bir sevinç, hem dinî bir tatlı durum. Allah cümlenize nasip eylesin. Ailece, çoluk çocukla, dostlarla nice nice haclar, umreler, ziyaretler, ibadetler ihsân eylesin...

Hepinizin Miraç kandilinizi candan tebrik ederim. Allahu Teâlâ hazretleri Miraç gecenizi, kandilinizi kutlu eylesin, mübarek eylesin. Nice nice mübarek kandillere, günlere, fırsatlara, sevap kazanma, rahmete erme vesilelerine uyanık müslüman olarak erişmeyi nasip eylesin. Sonunda rızasına nâil olup, cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip ve müyesser eylesin...

Miraç hakkında evvelki senelerde yapmış olduğumuz konuşmalar var. Tabii her seferinde değişik rivayetleri alarak çeşitlendirmeyi, aynı olmaktan, yeknesak olmaktan, aynı şeyleri tekrar etmekten kaçınmayı tercih ediyoruz. Bu sefer de başka rivayetleri, sizlere inşaallah nakletmek istiyorum.

Önce tabii Miraç kandili nedir, Miraç nedir; onu bilmeyenler bilsin, bilenler de daha iyi tanısın diye onu anlatmam lazım.

Miraç, Peygamber Efendimiz'in hayatında vukû bulmuş olan çok büyük bir olaydır, çok müstesnâ bir olaydır. Yani beşerden hiç kimseye nasip olmamış olan bir olaydır. Peygamberlerden de sadece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e, bu kadar şumüllü, bu kadar müşahedesi engin ve geniş Miraç sadece Peygamber Efendimiz'e, nasip olmuştur. Çok muhteşem bir ikrâm-ı ilâhîdir. Çok mübarek bir hadisedir.

Nedir bu hadise?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hicretten bir yıl önce, Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan gecede; Mekke-i Mükerreme'deki Mescid-i Haram'ın civarından Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya, mucize olarak, bir peygambere nasip olan olağanüstü bir olay, hadise, fevkalâde müstesna bir mazhariyet olarak bir gecede gitmiştir.

Ondan sonra Kuds-ü Şerif'te, peygamberân-ı izâm salavâtullahi ve selâmuhû aleyhim ecmaîn hazretlerinin, yani peygamberlerin ruhâniyetleriyle toplantı yapmış ve onlara imamlık eylemiştir.

Ondan sonra yedi kat semavâtı ziyaret edip, geçip cenneti, cehennemi, Sidreti'l-Müntehâ'yı görmüştür. Cebrâil aleyhisselam ile, meleklerle konuşmaları olmuştur.

Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretlerinin Arş-ı A'lâ'sına, huzur-u izzetine varmıştır. Allahu Teâlâ hazretleriyle mükâleme şerefine ermiştir. Hâl-i hayatında, daha vefat etmemiş bir beşer olarak, en yüksek makama çıkarak, böyle bir şerefe mazhar olmuş; Allahu Teâlâ hazretlerini âşikâre görüp, selamına, hitâbına, sitâb-ı müstetâb-ı bî-nihâyesine mazhar olmuştur. Ondan sonra da dönmüştür.

Ümmetine bu Miraç'ın, bu olağanüstü olayın gecesinde hatırası, hediyesi olarak, yolculuk dönüşü yoldan dönenlerin evde olanlara getirdiği hediye gibi, biz ümmetine beş vakit namaz farziyetini getirmiştir. Beş vakit namaz Miraç gecesinde farz olmuştur. Bakara suresinin âhirindeki Âmene'r-rasûlü 285 ve 286. âyet-i kerîmeler nâzil olmuştur.

Böyle bir mübarek olay; yani Peygamber Efendimiz'in bir gece içinde, leylen yani bir gece gibi kısa bir zamanda, Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerif'e, -coğrafya bilenler mesafeleri düşünsünler işin olağanüstülüğünü anlamak için. Yani Suudi Arabistan'dan Suriye'ye bir gecede gelivermesi, ondan sonra da semalara yükselmesi, urûc eylemesi, ondan sonra da fevkalâde müstesna müşâhedelere ermesi hadisesi, çok güzel bir olay.

Neden olmuştur?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke'de müşriklerin kendisini kabul etmemesinden, inkâr etmesinden, tekzip etmesinden, yalanlamasından, ayetlere inanmamasından, hak yola gelmemesinden, İslâm'ı kabul etmemelerinden ve ayrıca müslümanlara yaptıkları baskılardan, işkencelerden, zulümlerden, edepsizliklerden, kâfirliklerden, müşrikliklerden çok üzülmüş, fevkalâde kederli olmuştu.

O kederli zamanında, hani ikrâm-ı ilâhî imtihandan sonra geliyor, mihnetten sonra safa geliyor. El-ferecü ba'de'ş-şiddet derler; yani o sıkıntıların telâfisi olsun, Habîb-i Edîb'inin yüzü gülsün, gönlü şen olsun, mamur olsun diye, Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'e bir ikram olarak; "Gel Habîbim sana âşık olmuşam!" diyerek Miraç'ı ona ihsan etmiştir. Yani bir tesellîdir, bir gönül almadır. Allahu Teâlâ hazretlerinin Peygamber Efendimiz'i sevindirmesi bahşişidir, ikrâmıdır ki tariflere sığmaz. Muazzam, muhteşem bir ikrâm-ı ilâhîdir. Olay bu.

Peygamber Efendimiz o zaman peygamberliğinin on ikinci yılında idi. On üçüncü yılında da biliyorsunuz Medine-i Münevvere'ye hicret etmek zorunda kalmıştı. Tabii Allah'ın mukadderâtı ama müşriklerin edepsizliği, baskısı, hattâ öldürmeye niyet etmeleri yüzünden, doğduğu beldesini, sevdiği Mekke'sini terkederek Medine-i Münevvere'ye göçmek zorunda kalmıştı.

Onun da sebebi; hicretin (bi'set olması gerek) on birinci yılında, her sene olduğu gibi Mekke'ye gelenleri ziyaret edip, panayıra gelip mal satanlarla, kabilelerle konuşa konuşa, onları İslâm'a davet ediyordu. Hepsi, "İyi, doğru söylüyorsun ama, biz seni kabul edersek, müslüman olursak, Kureyş bize darılır, kızar; ondan sonra bütün imkânlarımız mahvolur. Kureyş'in arazisinden bir daha geçemeyiz, Şam ticaretini yapamayız." diye reddediyorlardı.

Bakın bunları anlatırken aklıma neler geldi: Şimdi yirminci yüzyılda müslüman ülkelerin yöneticileri birleşemiyorlar, İslâm'a yardımcı olamıyorlar. Almanya Hıristiyanlığa yardımcı oluyor, Avrupa devletleri yardımcı oluyor, Amerika yardımcı oluyor kendi dinleri olduğu için... Hatta bir hıristiyan katolik birliği oluşturdular. Hatta hıristiyanların ruhânî bir devleti var, Papalık devleti diye. Yani bir başşehirleri var, Vatikan diye... Herkes kendi dini için çalışıyor.

Yahudiler de Yahudilik için çalışıyorlar. Kendi ülkelerinde Yahudilik serbest, her türlü ibadetlerini yapıyorlar, sakal bırakıyorlar. Hatta başka ülkelerde birlik ve beraberlik içinde yıllar yılı çalıştıkları için, ezilmişlikten doğan birlik beraberlikle, ezilmişliklerini izâle edip kendi haklarını koruyorlar.

Mesela ben, geçtiğimiz ayda Amerika'ya gittiğim zaman, New York'un Brooklyn semtini Yahudi semti gibi gördüm. Her tarafta böyle kendilerine mahsus kıyafetleri, sakalları, yanaklarından sarkan zülüfleri ile tamamen dindar yahudiler...

Herkes dinini yapabiliyor, ama İslâm ülkelerinde müslümanlar dindarlıklarını icrâ edemiyorlar, devlet baskısı var. Devlet baskısı niye var?

Çünkü devletler, Amerika dünyanın polisi diye, Avrupa ileri ülkeleri İslâm'ı kendilerine hasım almışlar diye; NATO şöyle istiyor, filanca devletin hariciye bakanı şöyle tavsiye buyuruyor diye, baskı yapmak zorunda kalıyorlar. Yani İslâm düşmanlarının emirleri İslâm ülkelerinde uygulanıyor. Müslümanların üzerinde müslüman yöneticiler tarafından, o ülkelerin yöneticileri tarafından uygulanıyor. "Efendim işte ne yapalım? Böyle yapmazsak Batılı devletler bize şöyle yapar, böyle yapar..."

Tarihteki olaylar çok ibretli... Arabistan'ın kabileleri de müslüman olacaklar ama, Peygamber Efendimiz'in tavsiyesini kabul edecekler ama, Kureyş'ten korkuyorlar. "İtibarlı bir kabile, toprakları önemli bir yerde; işte oradan öbür tarafa geçemeyiz." diye müslüman olamıyorlar. Herkesin maddî bir hesabı var, müslüman olamıyor, ama kaybediyor. İşte imtihan bu aziz ve sevgili kardeşlerim, bu arada bunu cümle-i mu'tarıza diyoruz, parantez içinde diyorlar şimdi, açıklayalım.

Allahu Teâlâ hazretleri herkesi imtihana zorlar. Herkes sonunda imtihan olur. Hakîkaten bir takım yükler karşısına dizilir, sağdan soldan baskılar gelir. O baskılara karşı müslüman mı olacak, Allah'ın emrini mi tutacak, hakkı mı destekleyecek; yoksa eğilecek, büzülecek, bozulacak mı? Allah imtihan eder, herkesi böyle bir imtihana iter, o imtihanın kenarına getirir. Onun için, herkesin başına bu olayların Allah tarafından getirildiğini bilmesi, imtihan olduğunu unutmaması, imtihana güzel cevap vermeye çalışması lazım! Bu arada bunu hatırlatıyoruz, peygamber Efendimiz'in hayatından söz ederken...

Efendimiz'i kabileler kabul etmediler, kabul etmediler; on bir yıl uğraştı, çok az bir müslüman var. Olan müslümanları da Kureyşliler baskı altında tutuyorlar, işkence ediyorlar. Bazılarını şehit ettiler, işkence ederken öldürdüler. Müşrikler, kâfirler aynı zamanda katil oldular. Baskının her çeşidi devam etti. Kız vermediler, kız almadılar, evli iseler boşandılar. Çocuğu müslüman olmuşsa, reddettiler, evlerinden attılar. Köleleri işkenceye tabii tuttular, sattılar vesaire.

Nihayet on birinci yılında Medine'den gelen müslümanlara İslâm'ı anlatınca Peygamber Efendimiz, onlar kabul ettiler. Peygamber Efendimiz'e bağlandılar; Birinci Akabe

Ondan sonra on ikinci yılda, Medineliler daha geniş bir heyet halinde geldiler. Tekrar onlar da bey'at ettiler; İkinci Akabe Bey'atı... On iki kişi, Medine-i Münevvere'nin mübarek insanları... "Yâ Rasûlallah, biz sana inandık. Geçen sene arkadaşlarımızın kabul ettiği gibi biz de seni bağrımıza basıyoruz, başımızın tacısın. Buyur bizim şehrimize gel!" dediler.

İşte bu Miraç hadisesi İkinci Akabe Bey'atı'nın olduğu yılda, Recebin 26'sını 27'sine bağlayan gecede oldu. Baskılar da iyice artmıştı. Bir sene sonra da artık yetmiş üç kişi geldiler, Üçüncü Akabe Bey'atı yapıldı. O sene artık hicret vâki oldu.

Demek ki Miraç hadisesi, hicretten bir yıl önce, Efendimiz'in gönlünü şad etmek için, Allah tarafından kendisine bir ikram olarak, ama eşsiz, emsalsiz, bir muhteşem ikram olarak bahşedildi. "Gel Habîbim!" diye Allahu Teâlâ hazretleri ona, yedi kat semayı, cenneti, cehennemi, âhiretin hallerini gösterdi. Peki bu kadar muhteşem bir olay..

Tabi herkes bunu hemen kabul edemez. Kabul edemediler, Peygamberimizin zamanında da Efendimiz kendisine emrolunan şeyleri açıklamak vazifesiyle vazifeli olduğu için, ne geldiyse, ne başına vâki olduysa anlatıyordu tabii olağanüstü olan hadiseleri de; etrafındaki kafirler, müşrikler reddediyorlardı. Zamanında da kabul etmeyenler oldu, belki şimdi de zihni takılanlar olur.

Onun için, evvela mesela bir de müslümanların arasında bir âdet yayıldı; "Sen bu sözü söylüyorsun ama televizyonda falanca adam çıktı da böyle dedi, senin sözünün delili ne?" Yani onlara delil, kaynak sormuyorlar. Olsun, bize sorsunlar, biz de kaynakları söyleyelim.

Miraç'ın, İsrâ'nın kaynağı Kur'ân-ı Kerîm'dir. İsrâ, yani Miraç gecesinde Peygamber Efendimiz'in Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerîfe bir gecede Burak'a binerek olağanüstü bir hızla geçivermesi. İşte bu İsrâ kısmı, Miraç gecesinde. İsrâ, geceleyin seyahat etmek demek. Efendimiz nereye seyahat etti?

Mescid-i Haram'dan, Kâbe-i Müşerrefe'nin yanından Kudüs'e. Onun için gece seyahatine Arapça'da İsrâ deniyor. İsrâ, Miraç mucizesinin dünya üzerinde cereyan eden mekân değiştirme kısmı... Ondan sonra da Kuds-ü Şerif'te peygamberlerin ervâhı ile buluşması, görüşmesi, ondan sonra yedi kat semaya urûc etmesi... Urûc etmek ne demek?

Yükselmek demek. Yedi kat semaya yükseldiği için Miraç deniliyor. Miraç kelimesi de urûc kelimesiyle ilgili. Yani yükseltme vasıtası, aracı, cihazı, aleti demek. Yani Allahu Teâlâ hazretleri kudretiyle Peygamber-i Zîşanımız yedi kat semaya ve daha ilerilere de yükseldi.

Şimdi bu sözü yirminci yüzyılın çağdaş insanı olarak düşünelim! Bakın uzaya bir uydu fırlatıyoruz. Bir füzenin ucuna uydu yerleştiriliyor, füze ateşleniyor. Bir gümbürtü, bir ışık, bir duman, müthiş bir süratle füze gökyüzüne fırlıyor, ondan sonra da ileriye gidiyor. Dünyanın atmosfer dediğimiz hava tabakasını geçiyor, fezâ denilen havasız olan kısma geliyor. Oradan gidiyor gidiyor, işte Ay'a yaklaştı filan diyoruz.

Daha önceden gönderilmiş bazı füzeler var, onlar da Ay'ı geçmişler de, Venüs yıldızının yakınına gelmişler, oradan fotoğraf göndermeye başlamışlar. Bu yıldızın nasıl olduğunu resimlerden biraz daha iyi anlamak mümkün oluyormuş. Kaç yıl önce? Üç yıl önce, beş yıl önce... Ben tarihleri hatırımda tutmuyorum ama yıllar geçmiş, füze hâlâ gidiyor. Son derece hızla, füze hızıyla gidiyor.

Hatta ne diyoruz? Bazı arabalarda böyle bir mekanizma var, gaz pedalına basınca birden hızlanıyor araba, roketleme diyoruz ona... Bir bastığın zaman araba hızlanıyor, tehlikeli durumdan sıyrılıyor. Öndeki arabayı geçiyorsa, karşıdan da araba geliyorsa, sıkışmadan geçiveriyor. Neden? Roketlemeye bastı, hızla geçti.

Roket şimdi üç yıl gitmiş, hâlâ Venüs yıldızının kenarından geçiyormuş. Bakın yıllar geçiyor. İnsanın yirminci yüzyılda yakaladığı çağdaş, ileri imkânlarla sürat bu kadar... Ama Peygamber Efendimiz yedi kat semayı geçiyor. Yedi kat sema ne demek?

Âyet-i kerîmede:

Velekad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ bimesâbîha

Allahu Teâlâ hazretleri birinci kat semayı yıldızlı sema eylemiş. Yani yıldızların olduğu sema sadece birinci sema... Velekad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ. En yakın semayı. Semâe'd-dünyâ ne demek? Edna gök demek, yani yeryüzüne en yakın gökyüzünü yıldızlarla donattık. Demek ki bu yıldızların olduğu birinci sema. Bu birinci semadan ötede yıldızsız altı sema daha var.

Ondan sonra;

Vesia kürsiyyühü's-semâvâti ve'l-ard.

Allahu Teâlâ hazretlerinin Kürsî'si semâvatı ve arzı kuşatmış. Ondan sonra Arş-ı A'zam da Kürsî'yi kuşatmış ki, Arş-ı A'zam'ın büyüklüğünü artık Arş-ı A'zam ne demek? En büyük arş demek. Arş-ı A'zam'ın büyüklüğünü buradan tasavvur edelim!

Amerikalılar bir roket göndermiş, üç yıl sonra, beş yıl sonra Venüs gezegeninin yanına gelmiş, Samanyolu'nun yani dünya'nın içinde bulunduğu yıldız serpintisini çıkıp başka bir galaksiye doğru gidebilmesi için yirmi bin yıl geçmesi gerekiyormuş.

Bu kadar büyük mesafeler sadece birinci semada iken, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yedi kat semayı geçiyor, daha ötelere gidiyor. Arş-ı A'zam'a vâsıl oluyor, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzur-u izzetine dahil oluyor.

Biraz çağdaş bilgilerimizle, tarihî kitaplarda rivayet edilen bilgileri birleştirirsek, olayın muazzamlığı anlaşılır. Şimdi fizikçiler bunu bilirler, Einstein olsaydı bilirdi. Einstein da kuvvetli bir yahudi imiş, kapı kapı dolaşıp Yahudilik için,yahudilerin emelleri, müesseseleri için bağış toplarmış.

Onların üniversite hocaları, alimleri kendi dinleri için böyle çalışıyorlar, Allah bizim de alimlerimize, profesörlerimize, ilim adamlarımıza da İslâm için çalışmayı nasip eylesin... Einstein'dan örnek alsınlar. Büyük fizikçi; makro kozmos, mikro kozmos, yani büyük âlem, küçük âlem, kâinatı ve atom alemini iyi bilen bir alim... Ama Yahudiliğe hizmet etmiş.

O zaman ışık hızıyla gitmesi lazım, ışık hızından hızlı bir hızla gitmesi lazım!.. Tabii o zaman, bir cisim ışık hızıyla gittiği zaman ne oluyor?

Fizikçiler bunu bilirler. Mekan kalmıyor, zaman kalmıyor, ancak fizikçilerin anlayabileceği, yüksek matematikçilerin anlayabileceği bir duruma geliyor. Öyle bir hal ile yedi kat semayı geçmiş oluyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Yani Miraç'ın nasıl olduğunu anlamak lazım!

"Miraç nasıl oldu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem rüyada mı gördü?"

Hayır!

"Niye 'hayır' diyorsun? Nereden biliyorsun?"

Çünkü, rüyada gördüm deseydi, müşriklerin hiçbirisi itiraz etmezdi, "Tamam rüyada görmüş, görebilir." derlerdi. Rüyada her şey serbest olduğundan, her şey görülebildiğinden kimse rüyada görmeyi garipsemez. Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, "Bizzat gördüm, ruhumla, bedenimle aynen gördüm." dediği için, böyle şey olmaz diye hop oturup hop kalkmışlar, boyuna itiraz etmişler. Demek ki rüya değil...

Sonra İsmâil Hakkı Bursevî hazretlerinin çok güzel bir tefsiri var, Rûhu'l-Beyan isimli; keşke okuyabilse kardeşlerimiz. Çok büyük alimlerimiz çok güzel eserler yazmışlar; ruhları şâd olsun, makamları a'lâ olsun. Kutbül-aktâb İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri diyor ki; "Ayet-i kerimede buyuruluyor ki:

"Kulunu götüren", abd, yani kul. Abd iki şeyden müteşekkildir: Ruh ve cesetten müteşekkildir. Ruh ve cesetle gittiğine bu kelimenin kullanılması dahi şahittir." diyor. Daha başka şahitler de mevcut.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bedeniyle gitti. Bu kadar hızla gidince ne olur?

Işıklaşır, ışıktan başka bir hal alır, nûrânîleşir, öyle aşar bu mesafeleri. İşte hadis kitaplarındaki, çok kıymetli eski kitaplardaki kuvvetli, sağlam bilgileri, şimdiki fizik bilgisiyle de birleştirerek olayı anlamaya çalışalım!

Kur'ân-ı Kerîm'de Miraç ile ilgili hangi sure var?

İsrâ sûresi var.

Bismillâhirrahmâni'r-rahîm:

Sübhanellezî esrâ bi-abdihî leylen mine'l-mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksâ..

Diye başlayan İsra suresinin başında Allahu Teâlâ hazretleri bildiriyor ki; Peygamber Efendimiz bir gecede Mekke'den Kudus-ü Şerif'e gitti. Âmenna ve saddaknâ. Biz de Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerinin yolunda, onun tilmizi, onun müridi, onun talebesi, onun torununun torununun torununun bendesi olarak söylüyoruz ki, "Âmennâ ve saddaknâ, evet, bir gecede gitmiştir."

Biz de gidiyoruz şimdi elhamdülillah, Almanya'dan biniyoruz, Mekke'de uçaktan iniyoruz. Diyorum ki: "Yâ Rabbi, ne kadar sana hamd etsem azdır, sana şükürler olsun. Dağları, deryâları geçiriyorsun, nerelerden nerelere getiriyorsun kullarını..." Her şeye kâdir Allahu Teâlâ hazretleri...

İnsanoğlu bilimsel çalışmalarla, birtakım fizik kanunlarını kullanarak, âlet yaparak böyle yapabilirse; yani Almanya'dan beş saatte, altı saatte Mekke'ye gelmek filan veya füze fırlatmak, roket atmak filan, yani bunları beşer aklıyla şu insanoğlu, şu bizim tanıdığımız bizim gibi beşer, yani cin değil, melek değil ama beşer; yeryüzünde benî Âdem'den birileri böyle yapabilirse benî Âdem'i yaratan, âlemleri yaratan Rabbü'l-âlemîn, AllahuAzîmü'ş-şân neler yapabilir!.. Oradan insanın anlayıp, "Âmennâ ve saddaknâ" demesi lazım ama, işte iman da bir nasip, herkese iman nasip olmuyor. Neden nasip olmuyor?

Edepsiz de ondan.. İmanın nasip olması için insanın edepli, terbiyeli olması lazım! Uslu olması lazım, akıllı olması lazım, şöyle uslu uslu oturması lazım! Edepsiz oldu mu, şirret oldu mu, terbiyesiz oldu mu, haram yedi mi; o zaman gerçekleri görmez. Gözünü kan bürür, sarhoş gibi bakar etrafa baktığı zaman, katil gibi gözünü kısar, her şeyi inkâr eder. Neden?Nasipsiz olduğu için... Edepsiz olduğu için, Allah aynı zamanda nasipsiz ediyor; hakkı ve gerçekleri göremiyor.

Bak, biz elhamdülillah, etrafımızda tanıdığımız ihvânımızın, kardeşlerimizin birçoğu profesör. Kaç tane profesör var, sayısını söyleyemem. Bir lâhzada, bir çırpıda nicesinin ismini sıralayabilirim. Hepsi dindar, beş vakit namazlı, hepsi oruçlu, hepsi eli tesbihli; zikrediyorlar, tesbih ediyorlar.

İslâm'a inanmayan şaşkınlar akıllarını başlarına toplasınlar! Profesörler mü'min oluyorsa, kendilerini kontrol etsinler! Senin bilgin ne, senin ilmin ne, a câhil, a gafil, a şaşkın, a nasipsiz, a edepsiz, sen İslâm'a niçin karşı çıkıyorsun?.. İslâm hak din, Allahu Teâlâ hazretlerinin gönderdiği din... Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kelâmı, Peygamber-i Zîşanımız Allah'ın habîbi. Bunları anlasana!..

Anlayan anlamış; papazlardan, piskoposlardan müslüman olanlar var. Alimlerden, filozoflardan müslüman olanlar var. Sen kendini ne sanıyorsun, a câhil?.. Arapça bilmezsin, ulûm-u dîniyyeyi bilmezsin, doğru düzgün düşünmeyi bilmezsin.. Bak karşında senden kat kat, yüz kat, bin kat üstün insanlar mü'min... Tarih boyunca en büyük dâhiler müslüman olmuş. Sen onlardan biraz hatanı anlayabilsene!

Evet, birisi İsrâ suresinin Sübhanellezî esrâ.. diye başlayan ayeti, kesin Miraç mucizesinin tasdikçisi. Başka?

Bir de on yedinci cüzde en-Necm sûresi var. Necm, yıldız demek Arapça'da. Ve'n-necmi izâ hevâ.. diye başlıyor sure, onun için Necm sûresi denilmiş.

Ven-necmi izâ hevâ. Mâ dalle sâhibüküm vemâ gavâ. Vemâ yentıku ani'l-hevâ. İn hüve illâ vahyün yûhâ. Allemehû şedîdü'l-kuvâ. Zû mirretin festevâ. Ve hüve bi'l-üfükı'l-a'lâ. Sümme denâ fetedellâ. Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ. Feevhâ ilâ abdihî mâ evhâ

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'in Miraç'ta karşılaştığı olayları ve olaylar karşısında o peygamberâne edebiyle, nasıl güzel bir anlayışla olayları idrak ettiğini, tefekkür ettiğini, müşahede ettiğini Necm suresinin bu ayetleriyle anlatıyor.

Demek ki Kur'ân-ı Kerîm delil. Evet, anladınız mı şimdi ey kendisini alim sanan, cahil, ilerici, devrimbaz ve reformcular?.. Dini değiştirmeye kalkıyor, diyor ki;

"Beş vakit namaz üçe insin..."

A şaşkın, beş vakit olması lazım!..

"Oruç şöyle olmasın da, böyle olsun..."

A şaşkın, orucun tam böyle emredildiği gibi olması lazım!

"Zekât miktarı, bilmem ne..."

A şaşkın, zekâtın hepsi fukaraya faydalı.

"Efendim şöyle de, böyle de..."

İlle itiraz edecek yani İslâm'a...

İşte Kur'ân-ı Kerîm'den deliller, Kur'ân-ı Kerîm isbat ediyor.

Sen de bir şey söylediğin zaman, hemen itiraz eder:

"Bu hadis sahih mi, bunu nereden duydun?.."

İşte âyet-i kerîme delil. Sahih hadisler de var. Mesela en sahih hadisleri toplamış olan kimler var? En büyük alimler, herkesin ittifak ettiği sahih hadisleri kitabına yazmış olan alimler kimler?

İmam Buhârî, İmam Müslim, Sıhah-ı Sitte'nin sahipleri, Ahmed ibni Hanbel... Tamam, işte onların kitaplarında var. Miraçla ilgili rivayetler çok, birçok sahabe-i kirâm rivayet etmiş, sahih hadis kitaplarına yazılmış.

Anladın mı inkârcı, sahih hadisler! Sana sahih kitapların hepsini getiririm, hepsini gözüne sokarım; hepsi sahih hadis... Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerîm'le, hadîs-i şerîfle sabit bir müstesna ikrâm-ı ilâhi...

Ermedi evvel gelen bu devlete,

Kimse nâil olmadı bu rif'ate.

"Öyle bir yüksek rütbe, öyle bir bağış, öyle bir özel ikrâm-ı ilâhî ki, kimse böyle bir ikrama nâil olmadı."

Oldu böyle bir hadise. Receb'in 26'sını 27'sine bağlayan gece Miraç [0.30.25] oldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Kuds-ü Şerif'e gitti. Tabii, gitmeden önce bedenî, mânevî birtakım hazırlıklardan geçti. Ondan sonra önüne beyaz bir binek geldi, Burak isimli... Berk, Arapça'da yıldırım demek. İsmi ne kadar güzel, ne kadar önemli. Şöyle at gibi, biraz attan küçükçe bir suretle geldi. Çünkü Peygamber Efendimiz'e ve müslümanlara Allahu Teâlâ hazretleri, bazı varlıkları idrak edebilecekleri şekillerle gösterir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında insanlar develere, atlara, eşeklere binerlerdi. Onun için Burak sanki böyle attan küçükçe, beyaz bir mahluk gibi geldi. Peygamber Efendimiz'in önünde durdu. Peygamber Efendimiz ona bindi. O öyle bir gidişle gidiyordu ki, bir adımı attığı zaman, öteki adımını ufka atıyordu, yani ufuk yanına geliveriyordu. Ama etrafı görerek, aşağısını, çölü görerek. Yani gidişi esnasında etrafındaki maddî olaylarla da ilgileniyordu. Onları da anlatacağım.

Sonra peygamberlerin ervâhıyla buluştu, Kuds-ü Şerif'te onlara namaz kıldırdı. Sonra Allahu Teâlâ hazretleri Miraç denilen göklere çıkma cihazı ile onu yedi kat semayı geçirterek onu huzur-u izzetine aldı. Birinci semada neler gördüğünü, nasıl geçtiğini, semanın kapısına nasıl geldiğini Peygamber Efendimiz anlatıyor. Geçtiğimiz seneler bunları size okumuş, anlatmıştım; tekrar olmasın, onları dinlersiniz inşaallah.

Birinci semada Âdem atamız aleyhisselam atamızla karşılaştı. Cebrâil aleyhisselam dedi ki:

"Bak bu senin deden, ebül-beşer, insanlığın babası Âdem'dir, selam ver ona!"

Selam verdi Peygamber Efendimiz Âdem atamıza. Âdem atamız da:

"Ey salih oğul, ey salih peygamber, sana da selam olsun!" diye selamını aldı, konuştular.

Âdem aleyhisselam sağına bakınca gülüyordu, soluna bakınca ağlıyordu. Sağına bakınca gülmesi; evlatlarından, benî Âdem'den, beşerden, insanlardan iman edenleri gördükçe, "Bak evlatlarım mü'min oldular, Allah'a itaatli insanlar oldular, cennetlik oldular!" diye, onlara seviniyordu. Soluna baktığı zaman da; âsi, mücrim, kâfir, müşrik, münafık, zâlim, haksız, hırsız, hayırsız insanları görünce, onlara da ağlıyordu. Çünkü kendi evlâdı olunca, "Bunlar cehenneme atılacaklar, cayır cayır yanacaklar." diye dayanamıyor.

Bu müşrikler, bu kâfirler ne biçim evlatlar ki, babalarını ağlatıyorlar. Mezarda babalarının kemiklerini sızlatıyorlar, kâfirlik yaptıkları için... Allah bize iman nasip etmiş, elhamdülillah; şaşıranlara da hidayet eylesin, doğru yolu göstersin, uyandırsın mütenebbih eylesin.

Hani İbrahim Edhem Efendimiz, Belh Sultanı, ava gitmiş de atını bir ceylan görmüş, onu kovalıyormuş avlamak için... At dıgıdık dıgıdık giderken, bir taraftan da kulağına ses geliyormuş:

"İntebih!.. İntebih!.. İntebih!.."

Ne demek?

"Uyan, uyan, mütenebbih ol, intibaha gel!" demek yani. Allah intibaha gelmek, uyanmak nasip eylesin.

İkinci semada Yahyâ ve İsâ aleyhisselam ile karşılaştı. Üçüncü semada Yusuf aleyhisselam'la karşılaştı, konuştu. Dördüncü semada İdris aleyhisselam'la, beşinci semada Hârun aleyhisselam'la, altıncı semada Musa aleyhisselam'la, yedinci semada İbrahim aleyhisselam dedesiyle karşılaştı. Tabii, İsmail aleyhisselam'ın neslinden geldiği için Peygamber Efendimiz, İbrahim aleyhisselam dedesi oluyor. Musa aleyhisselam'la tekrar tekrar konuşmaları var.

İşte böylece bu Miraç vâki oldu. Allahu Teâlâ hazretleri:

Sen ki Mi'râc eyleyip kıldın niyaz,

Ümmetin Mi'râcını kıldım namaz

diye, Ümmet-i Muhammed'in elli vakit namaz kılmasını Peygamber Efendimiz'e tavsiye buyurdu. "Ümmetine söyle, elli vakit namaz kılsınlar!" dedi. Allahu Teâlâ hazretleri'nin huzurundan dönüşte altıncı semaya gelince, Musa aleyhisselam'a uğradı.

Musa aleyhisselam, yani ona selam olsun... Biz seviyoruz Musa aleyhisselam'ı, İsâ aleyhisselam'ı, yani Nasrânîlerin sevdiği İsâ aleyhisselam'ı biz daha çok seviyoruz, Yahudilerin sevdiği Musa aleyhisselam'ı biz daha çok seviyoruz, daha candan seviyoruz.

Daha acı bir şey söyleyeyim onlara, onlara acı gelecek, bizi sevindirici bir şey: Musa aleyhisselam bizi daha çok seviyor, çünkü biz Cenâb-ı Hakk'ın yolunda yürüyoruz. İsâ aleyhisselam bizi daha çok seviyor, çünkü biz Allah'ın yolunda yürüyoruz. Allah'ın yolunda yürüyeni, Allah'ın hak peygamberleri daha çok severler.

Musa aleyhisselam dedi ki:

"Ne buyurdu Allahu Teâlâ hazretleri, yâ Muhammed?"

Peygamber Efendimiz de dedi ki:

"Elli vakit namaz kılmalarını emretti benim ümmetime Allahu Teâlâ hazretleri. Allahu Azîmü'ş-şan huzur-u izzetinde bana böyle buyurdu."

Dedi ki:

"Git, Rabbine dön! Bu elli vakti senin ümmetin yapamaz. Ben senden önce peygamberlik yaptım, bu insanları tanıdım. Bu insanlar maalesef Allah'ın emirlerini tutmakta gevşeklik yaparlar, bunu indir.

İşte böylece nasihat ede ede, gele gide, Peygamber Efendimiz rica etti Rabbine; "Yâ Rabbi, bu kadarını yapamazlarmış, biraz daha az olmasına müsaade buyursan..." diye diye, nihayet beş vakte indirdi, "Beş vakit namaz kılsınlar!" diye buyurdu Allahu Teâlâ hazretleri...

Miraç hadîs-i şerîfinde, sahih hadîs-i şerîfte var bu... Buhârî ve Müslim'in Mâlik ibni Sa'saa'dan rivayet ettiği hadîs-i şerîfte var.

"Beş vakti de yapamazlar ey Muhammed, söyle onu da azaltsın!" deyince;

"Yok, artık bu kadar dedi.

Amma beş vakit kılınca, Allahu Teâlâ hazretleri:

"Benim huzurumda hüküm değişmez. Ben beş vakit namaz kılana elli vakit kılmış sevabı vereceğim!" diye de Peygamber Efendimiz'e müjdeledi.

Tabii Miraç'ta yedi kat semayı geçti, peygamberlerle görüştü. Sonra,

İndeha cennetü'l-me'va.

Me'vâ Cenneti'nin yanındaki Sidretül-Müntehâ'ya kadar Cebrâil aleyhisselam, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i getirdi. Oraya kadar beraber geldiler. İzahat verdi, işte şu şöyledir, bu böyledir.. Yani görülen her şeyi "Ey Cebrâil bu nedir?" diye sorunca, Peygamber Efendimiz'e Cebrâil aleyhisselam bilgi olarak şöyledir, böyledir diye bilgi veriyordu. Sidretül-Müntehâ'ya gelince durdu.

Dedi:

"Niye durdun?.."

"Eğer bir parmak daha ilerlersem yanarım. Sidretül-Müntehâ'dan ileriye gitmeye benim tâkatim, tahammülüm müsâit değil yâ Rasûlallah!" dedi.

O orada boynu bükük kaldı.

Geldi Refref önüne verdi selam

Refref geldi Peygamber Efendimiz'in önüne, Refref'e bindi Peygamber Efendimiz, Refrefle mânevî seyahata, huzur-u izzete devam etti. Yetmiş bin nurdan, yetmiş bin zulmetten perdeleri geçti.

Ref olup ol şaha yetmiş bin hicâb,

Nûr-u tevhid açtı vechinden nikâb.

Yani sanki böyle yüzü peçeli gibi yetmiş bin perde kalkınca, Allahu Teâlâ hazretleri vechinden peçeyi açmış gibi cemâlini Habîb-i Edîbi'ne gösterdi.

Âşikâre gördü Rabbül-izzeti,

Âhirette öyle görür ümmeti.

Âşikâre gördü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Rabbini. Âhirette de inşaallah biz mü'minler Allah'ın lütfuyla, keremiyle, ayın ondördünü seyreder gibi öyle göreceğiz.

Dileriz Allahu Teâlâ hazretleri nasip eylesin. Diliyoruz, istiyoruz, ısrarla, ağlayarak, gözyaşlarıyla, el açıp, "Aman yâ Rabbi!" diye diye istiyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri o devlete, o nimete, o izzete, o rif'ate bizleri de erdirsin.

Cehenneme düşenlerden eylemesin, cennete bigayri hisâb girenlerden eylesin... Cemâlini görenlerden eylesin. Selâmına erenlerden eylesin. Hani âyet-i kerîmede;

Selâmün kavlen min rabbin rahîm.

O rahmeti engin, sonsuz, çok olan Rabbimiz, rahmetiyle bizi selamına mazhar eylesin, aziz ve sevgili kardeşlerim!

Tabii her Miraç gecesinde de hatırlatıyorum, Peygamber Efendimiz'in Miraç hadisesi çok önemli bir olay... Amma Allahu Teâlâ hazretleri, biz mü'minlerin de namazlarını Miraç eylemiş.

Essalâtü mi'râcü'l-mü'min.

"Namaz mü'minin miracıdır."

Bunu da bu mübarek gecenin Miraç tasvirleri içine eklememiz lazım! Bir müslümanın huzur ile, şuur ile, bilgi ile, edep ile kıldığı bir namaz, onun miracıdır, Allah'ın huzuruna varmasıdır. Allahu ekber dediği zaman perdeler kalkar, o yetmiş bin nurdan, yetmiş bin zulmetten perdeler kalkar; iki tarafta hûrî kızları dizilmiş, Allahu Teâlâ hazretlerinin divanına girer insan... Allahu ekber deyip, Sübhâneke'yi okuyup, Fâtiha'ya geçtiği zaman, Allahu Teâlâ hazretleri'ne hamd ü senâlar edip, Allah'tan isteklerini söylemiş olur. Rükûsu, secdesi Allah'a olur. Allahu Teâlâ hazretlerinin önünde secde ediyor.

Bunlar mü'minin miracıdır. İşte bunu anlamak iz'anını, irfanını Allah bütün müslümanlara nasip eylesin. Namazlarını gafil kılanlardan, câhillerden eylemesin. Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi ârif, gerçekleri bilen, uyanık, hakîkî müslüman eylesin. Şu mübarek kandil hürmetine, Habîb-i Edîbi hürmetine, Habîb-i Edîbi'ne Miraç gecesindeki ikrâmâtı hürmetine bizi de ikramlarına erdirsin...

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Allahu Teâlâ hazretlerinin en büyük ikrâmı, müslüman olmaktı.r Bir insanın sahip olduğu nimetler çoktur, sayılanmaz, sıralanmakla bitmez; ömür biter, nimetler bitmez, sıralanması sona ermez. Ama en büyük nimet İslâm'dır. İslâm'ın kıymetini bilelim! İslâm Allah'ın bize ikrâmıdır.

İslâm olmaktan dolayı, müslüman olmaktan dolayı, namazdan dolayı, oruçtan dolayı, hacdan dolayı, zekâttan dolayı bazı sıkıntılar olabilir, bazı sıkıntılar insanın gözünde büyüyebilir. Şeytan bunları bir mâni olarak insanın önüne dizmiş ve insanı içinden körükleyip, kışkırtıp korkutmuş olabilir. Bazı insanların aklına inkâr fikirlerini aşılamış olur şeytan. Çünkü insanoğlunun cehenneme girmesini ister şeytan. Şeytana uymamalı, şeytana kendisine güldürmemeli!

İz kâle li'l-insâni'kfür, felemmâ kefera kâle innî berîün minke innî ehâfullahe rabbe'l-àlemîn. Sadakallahu'l-azîm.

Şeytan ne der?

İkfür. "Kâfir ol ey insanoğlu!" der. İnsanoğlu da okuduğu tahsiline güvenir, Amerika'daki, İngiltere'deki kolej tahsiline, üniversite tahsiline güvenir -biz onlardan daha çoğunu yaptık halbuki elhamdülillah- güvenir, kendisini bir şey sanır, İngilizce kıvırtmasını, Fransızca, Almanca konuşmasını, her şeyi biliyorum makamında alır. Halbuki hiçbir şeyden haberi yok... Ne tarihi biliyor, ne Batı'yı biliyor, ne Batı'nın asıl hissiyatını biliyor, ne Türklüğü biliyor, ne İslâm'ı biliyor, ne de gayrimüslimleri tanıyor. Bir şey biliyorum sanır, İz kâle li'l-insâni'kfür şeytan ona "Kâfir ol!" deyince, o da kâfir olur; "Tamam, dinin bir afyon olduğunu anladım, din bir uyuşturucu imiş, aslı esası yokmuş, din boşmuş..." der.

Din boşsa, hangisi dolu? Komünizm mi hak, kapitalizm mi hak, epikürizm mi hak, eksistansiyalizm mi hak?..

Yani sen hangi felsefeyi beğendin de bu güzel İslâm'ı bıraktın be zavallı?.. Ah, yazık kardeşim, cehenneme kendini nasıl attın? Nasıl şeytana uydun?..

İz kâle li'l-insâni'kfür "Kâfir ol!" der şeytan, o da kâfir olur. Çünkü şeytan usta bir aldatıcıdır, aldatır.

Ben ilk defa kâfir bir arkadaşa ortaokulda iken rastladım. Biz o zaman -Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın- İsmâil Fennî Efendi'nin, şehbenderzâdelerin, eski Osmanlı devrinde yetişmiş ama artık Batı'yı da tanımış olan, öyle mütefekkir büyük insanlar var, kıymetini kimse bilmiyor, onların kitaplarını okurduk. İlim İman Etmeyi Gerektirir diye Diyanet'in neşrettiği eserleri okumuştuk. Az çok bilgimiz vardı. Baktım, bizim ortaokuldan sınıf arkadaşı münkir, kıpkızıl, kapkara, hiçbir şeye inanmıyor. Ona Allah'ın varlığını, İslâm'ın hak olduğunu anlatmak için uğraştım. Ama bu kadar âşikâr ilme, irfana, bilgiye rağmen nasıl kâfir olabiliyor, şaşırdım.

Okumuyorlar! Başka şeyleri okuyorlar ama ilimle ilgili, Allah'ın varlığıyla ilgili eserleri okumuyorlar. Diyanet'in neşrettiği kitapları okumuyorlar. Münkirlerin sorularına cevapları dinlemiyorlar. Münkiri dinliyorlar da, münkirin yanlışlarını anlatan kitapları okumuyorlar. Gitsinler Diyanet'e, sorsunlar; hangi kitaplar var, okusunlar.

Bilimsel kitaplar var, Amerika'da yazılmış, Avrupalı-Batılı filozofların sözlerini ihtiva eden kitaplar var; okusunlar, anlasınlar. Maalesef anlamıyorlar. Bir bilgileri de yok. Biraz konuşuyorsun, hiçbir şey bilmiyorlar, doyurucu bir bilgisi yok. Halbuki filozoflar İslâm'a gelmişler. Konuşup, düşünüp, ömür geçirip, sonunda İslâm'a gelmiş; onu anlamıyor. Allah şaşırtmasın insanı, bir edepsizlikten dolayı tabii öyle oluyor. Şeytan "Kâfir ol!" deyince, hemen küfrü bir şey sanıyor, kâfir oluyor.

Ama şeytan ne yapar? Kâfir ettikten sonra kıs kıs güler insana. Felemmâ kefera. "İnsan kâfir olduğu zaman, kâle innî berîün minke. 'Ben senden uzağım, ben senden berîyim, benim seninle ilişkim yok, bende sorumluluk, vebal yok, kabahat benim değil, sen kendin kâfir oldun!' der. İnnî ehâfullahe rabbe'l-âlemîn. 'Ben Allah'ın kahrından korkarım, alemlerin rabbi Allah'tan korkarım!' der bu sefer kâfir olan kimseye..." O da açıkta kalıverir.

"Yâ, sen demedin mi bana demin 'Kâfir ol!' diye?"

Evet o dedi ama, işte böyle kâfir olduktan sonra da bırakıverir. Küfrün ortasında, küfür gayyasının, katran kazanının ortasında, küfre düşmüş insanı şeytan bırakıverir. Artık çırpınır durur, kolay da çıkamaz küfre girdikten sonra... Katranın içinden kurtulup, bataklıktan nura kavuşmak, tertemiz olmak kolay bir şey değildir.

Aziz ve muhterem kardeşlerim, İslâm'ın en büyük nimet olduğunu hiç unutmayın! Allah İslâm nimetinden sizi, evlatlarınızı ve sevdiklerinizi mahrum etmesin. İslâm'ın güzelliğini herkese anlatın, her yere anlatın; herkes bilsin, herkes kurtulsun.

Bizim çırpınmamız, bizim para kazanmamız için değil, bizim cebimize bir şey girmeyecek. Biz Mekke'deyiz, Mekke'den konuşmayı yapıyoruz, insanların hepsine hitap ediyoruz, tanımadığımız insanlar bile duyuyorlar bunu:

"Aziz kardeşim, İslâm'ın kıymetini anla, imana gel!.. İslâm hak dindir, Muhammed-i Mustafâ Allah'ın Habîb-i Edîbi'dir, Eşrefü'l-mürselîn'dir, peygamberlerin serveridir. Kur'ân-ı Kerîm Allahu Teâlâ hazretlerinin, o Peygamber-i Zîşân'a vahyidir, vahy-i İlâhi'dir, her sözü haktır, her sözünde, her ayetinde nice mânalar gizlidir. Aklını başına topla, kâfirin küfrüne uyma, yalancının yalanına aldanma, şeytanın iğvâatına kanma, nefsine uyma, fâni dünyanın lezzetlerine aldanıp da âhiretini mahvedip kendini ateşlere yakma!.."

Şu mübarek gece hürmetine Allahu Teâlâ hazretleri gözlerden perdeleri kaldırsın, kalplerin pasını izale eylesin... Cümleye hakkı hak olarak görmeyi nasip eylesin, bâtılı bâtıl olarak anlamayı nasip eylesin. Hakka uyup bâtıldan sakınmayı, imana gelip küfürden kurtulmayı nasip eylesin.

Cenâb-ı Mevlâ ömrümüzü rızasına uygun, güzel kulluk yaparak geçirmeyi nasip eylesin. Ve hayır hasenât yaparak, eserler bırakarak, sadaka-i câriyeler bırakarak; köprüler, çeşmeler, Kur'an kursları, camiler, müesseseler, mektepler, medreseler, hayırlar, kitaplar, hastaneler, çeşit çeşit faydalı eserler yaparak, vefatımızdan sonra da sevap kazanacak işler yaparak öyle yaşamamızı; âhirete, huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmamızı nasip eylesin...

Yâ eyyetühe'n-nefsül-mutmainneh diye hitap ettiği, mütmainne makamına erişmiş bir nefis olmayı nasip eylesin ki, mutmainne makamına erişmek tasavvufla mümkündür. Yani nefsi terbiye etme çalışmalarını yapmakla mümkündür, ahlâkı güzelleştirmekle mümkündür, Lâ ilâhe illallah diye diye kalbi nurlandırmakla mümkündür.

İrciî ilâ rabbike râdıyeten merdıyyeh. "Rabbinin huzuruna sen ondan razı, o senden razı bir vaziyette, tarafeyn birbirini sever bir şekilde Rabbinin huzuruna gel, Rabbine kavuş!"

Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî. "Benim has kullarımın, sevgili kullarımın arasına sen de gel katıl! Sen de benim cennetime gir!" diye hitap ettiği kullardan olmayı Allah hepimize nasip eylesin...

Dünyada her şey boştur, fânidir, bitecek. Köşkler, yalılar, Mercedesler, Cadillaclar, uçaklar, bankalar, hesaplar, köşkler, imkânlar, kasalar, ticarethaneler, hanlar... Hepsi bitecek, hepsi mirasçılara kalacak. İnsanın kendisini kurtarması lazım! İş Allah'ın sevgili kulu olabilmektir. İmanı anlayıp, Allah'a güzel kulluk edip, sevgili kulu olabilenlere ne mutlu! Kâfir kalıp, müşrik kalıp, imana eremeyip İslâm'dan uzak yaşayanlara; sonunda dünyasını, âhiretini berbat eyleyip, cehenneme düşüp cayır cayır yananlara da ne yazık!..

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi, cümle Ümmet-i Muhammedi, tevfikını refîk ederek hak yolda dâim eylesin. İmandan sonra küfre düşürmesin, izzetten sonra zillete uğratmasın. Kabulden sonra reddettiği, kovduğu kullarından eylemesin. Mü'min olarak yaşayıp, mü'min olarak ölmeyi nasip eylesin. İnsaflı, iz'anlı insanlara da İslâm'ın güzelliğini anlayıp müslüman olmayı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği mü'min-i kâmil olarak varıp, cennetiyle, cemâliyle müşerref olmayı müyesser eylesin, bu mübarek kandil hürmetine.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhû,

Sayfa Başı